HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Yaşam ve Sağlık - 60. Bölüm - Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu, Çocuk Gast...

Yaşam ve Sağlık - 60. Bölüm - Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu, Çocuk Gastroenteroloji Uzmanı

Harun Yahya
740
30 Mart, 2015
Yaşam ve Sağlık
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Yaşam ve Sağlık – 60. Bölüm – Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu, Çocuk Gastroenteroloji Uzmanı

 

PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Dr. Oktar Babuna ile hazırladığımız programımızın bu haftaki konuğu ülkemizde alanında en başarılı doktorlardan biri olan Pediatrik Gastroenteroloji ve Beslenme Uzamanı Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu Hocamız Bizlerle. Hoş geldiniz programımıza.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Hoş bulduk.

 

OKTAR BABUNA: Pediatrik gastroenteroloji önemli bir branş. Şundan dolayı; bebeklerin derdini anlatma imkanı yok. Bir şikayeti olduğunda ya ağlama şeklinde oluyor ya bir huzursuzluk oluyor. Şimdi insanlarımızın bilgilendirilmesi tabii son derece önemli. Dolayısıyla sizin vereceğiniz bilgiler son derece değerli olacak. Ne zaman ne yapılması gerekiyor ne zaman hekime gidilecek, nasıl tedavi edilir? Buyurun.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Pediatrik gastroenteroloji önemli. Ne önemli? Çünkü yaşamın temeli anne karnında atılıyor. Anne karnında doğru bir temel atmazsanız bir bebeğin sağlıklı doğması, sağlıklı büyüyüp sağlıklı bir insan olması mümkün değil. o halde yaşamın sırları bunlar. Ben burada uzun yaşama sırlarını da burada izleyicilere vermeye çalışayım. Eğer doğru bir genetik mirasla anne karnında fetüs yaratılıyorsa, anne-babadan gelen hastalıkları olmayan genlere sahipse, bu anne bebeğini normal doğumla doğurursa, normal vajinal doğumla doğurursa, sezeryandan kaçınması mümkün olursa ve doğumdan sonra da eğer çok uzun süre anne sütüyle beslenirse işte çocuk gastroenterolojilo biliminin ana noktası bu. Başarılı, sağlıklı, uzun ömürlü bir canlı yaratılmış olacak.

 

PINAR AKKAŞ: Burada beslenmede asıl etken anne sütü, değil mi? Anne sütü ilk kaç yaşına kadar ya da kaç aylıkken devam etmesi gerekiyor?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Yaşamın ilk ayları uzatırsak ilk birkaç yılı bütün kaderimizi belirliyor. Doğum tipinden başladık ya, örneğin; eğer normal doğarsa niye çok önemli? Normal doğarken bebek bazı mikropları yutuyor ve bağırsakları bazı mikroplar tarafından kolonize ediliyor. İşte bu mikrop tipimiz bile bizim yaşamda kaderimizi belirleyen bir faktör. Anne sütü bu bağırsağımıza yerleşen mikrop tiplerini belirleyen başlıca faktör. Anne sütüyle beslenen bebeğin bağırsağının içinde koliform dediğimiz hastalık yapıcı mikroplar değil bifidus flores dediğimiz özel bir flora oluşturuyor. Bu nedenle anne sütünü alabildiği kadar bebeğin alması lazım. Anne sütü hastalıklardan korur derken altındaki sırlardan biri de bu. Ve ben diyorum ki, yalnız Kuran değil, Tevrat, İncil diyor ki “2 yıl emzirin bebeğinizi” bu bize özel bir şey değil. mümkünse bir anne 6 ay oluncaya kadar sadece anne sütüyle beslemeli. Baktık ki yetersiz kalıyor o zaman onun yerine hekim tavsiyesine göre mamalar ek besinlere geçebilir. Mümkünse sütü varsa bunu 2 yıla kadar uzatmalı, sağlığı da müsaitse tabii ki.

 

PINAR AKKAŞ: Bu konuda şöyle bir yaklaşım var; ek gıdalara 6 ay ya da 4 aydan itibaren başlanabilir ama siz 6 ay olarak söylüyorsunuz. 6 aya kadar anne sütü ama gerekiyorsa 6 aydan sonra ek gıda mı başlanması gerekiyor?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Evet, bu aslında bizim BM, Amerikan çocuk hastalıkları birimi, dünya sağlık örgütü gibi kurumlarda da verdiğimiz mesaj. Başlangıçta bundan 20 yıl önce 4 ila 6 ay arasında başlayın diyorduk. Ama 4-6 ay dediğiniz zaman 4. ayı seçiyorlar. Geleneksel olarak Türk toplumunda da bu var. Büyükanneler anneler hep şunu der yeni doğum yapan o gencecik tecrübesiz anneye; “evladım sen 15 günlüktün ben senin ağzına limon damlatıyordum, 1 aylıktın yoğurt yedirirdim, 2 aylıktın çorba içirirdim.” Bir lokmadan bir şey olmaz kültürü var bizde. Bu tür yanlış eğitimle çok daha erken başlanıyor. Bu Yüzden Dünya Sağlık Örgütü. BM, bütün ulusal örgütler diyoruz ki lütfen 6 ay vermemeye çalışın. Ama anne sütü yetersiz kalıyorsa o  zaman ek gıdalara ya da mamaya başlayabilir, bu ideal durum. Çünkü anne sütü kaderi belirleyici. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre anne sütü yoksa bir bebeğin ölüm ihtimali 25 kat artıyor, inanılmaz bir rakam. Hele fakir ülkelerde Afrika ülkelerinde anne sütü yoksa yaşam yok, o bebeğin yaşama hakkı yok. Her 1000 yeni doğandan 300-400’ü 1 yaşını görmeden kaybediliyor Afrika’da. Ama anne sütü varsa bu oran çok çok düşüyor. Belirleyici bir faktör. Diyeceksiniz ki Türkiye Afrika değil. haklısınız. Avrupa kıtası için de bu geçerli. 1000’de 300-400’ çıkan rakamlar 15-20’lere kadar indi Türkiye’de. Gerçek bir başarı hikayesi bu. Ama buna rağmen anne sütünü verdiğiniz zaman daha bir çok hastalıkları engelliyorsunuz. Çok yakında Brezilya’da da bir çalışma yayınlandı. Bu yalnız sağlıklı kalma adına değil de başarı yönünden de çok önemli bir faktör. O çalışma diyor ki, binlerce Brezilyalı çocuğu taramışlar; anne sütüyle beslenenler daha zeki. Buna gerek yok. 100 yıldır İngiltere’de, Avrupa’da öğretmenlerin yaptığı çalışma var. Anne sütüyle beslenen bebeklerin ileride akademik başarıları daha yüksek oluyor. O halde hiç tartışılacak bir tarafı yok ki yaşamda mutluluğu başarıyı kişinin kaderi etkileyen bir faktör anne sütü. Anne torpili müthiş bir şey hayatta.

 

PINAR KKAŞ: O yüzden annenin beslenmesi de önemli.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Evet, annenin hamile kalmadan beslenmesi, hikaye oradan başlıyor, orada iyi beslenecek. Beslenmeye girdiğimiz zaman başlı başına bir sorun oldu Türkiye’de ve dünyada. Çünkü ne yediğimiz güvenli. O besinlerin yapıları değişti. Domates eski domates değil, tavuk eski tavuk değil bambaşka yaratıklar gıdalar. O yüzde onların arasında annenin doğruyu bulup beslenmesi, bebeğin de doğru beslenmesi gerçek bir kültür eğitim gerektiriyor.

 

OKTAR BABUNA: Yanlış beslenme, Türk kültürü, Ortadoğu’da da var bu belli ülkelerde var. İleri yaşlarda diyabet, kilo problemleri, iyi gelişmeme. Amerikalıları biliyoruz yapılı oluyorlar, Norveç, İsveçliler, bunun sebebi onların genetik üstünlüğü değil. beslenme şartları, spor yapma alışkanlıkları vs. gibi alışkanlıklar. Çünkü DNA’da İsveç geni, Amerikan geni diye bir şey yok. Dolayısıyla beslenme son derece önemli. Bunun çatısı da bebeklikte atılıyor. Doğru başlanıldığı zaman işte ondan sonra gelişim de ona göre olur. Onun için sizin bilgilendirmeniz son derece önemli.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Şimdi eurocraft Avrupa’nın bir gelişim programı var, bunun merkezi Viyana üniversitesi. Avrupa’da yaşayan Türk bebekler de dahil edildi. Yıllara göre değerler ölçümler belirlendi. Görüldü ki dediğiniz gibi Türk çocuğunun İsveçli, Fransız, Alman çocuğundan farlı yok. İyi beslendiğimiz aman biz de onlar gibi büyüyoruz. Biz öyle kısa kavruk bir toplum falan da değiliz. Belirleyici olan şey beslenme ve o besinleri emen bağırsağımız. Çünkü bağırsağımızın içini bizim köklerimiz döşüyor. Şimdi ağaç büyümediği zaman ne diyoruz, evdeki çiçek büyümeyince; iyi beslenmedi, biraz vitamin, biraz gübre atalım, biraz sulayalım, güneşlesin onları da koyuyorsunuz yine büyümüyor. O zaman diyorsunuz ki; her şeyi verdim emmedi kökleri hasta. Halkımız, Anadolu’da köylerde bile bu biliniyor dereler ki; doktor bey, bu çocuk kavruk kaldı büyümedi. Sulanmayan, gübrelenmeyen ağaç gibi. İnsan oğlu niye kavruk kalır? Beslenemeyince. Bu illa da besin eksikliğinden olmaz. Besin eksiliği malnütrisyon dediğimiz dünyadaki kötü beslenmenin ana nedenidir. Kalitesiz ya da eksik besin diyelim. Ama Türkiye’de artık çok şükür ki besin yetersizliği yok yani açlıktan ölüm bizim ülkemizde görülmüyor. Ama ne var; hastalıklara bağlı o gıdaların emilememesi ya da kaliteli beslenmeme gibi bizim ana sorunlarımız var. Bu nedenle bağırsaklardaki kökler besinleri ememezse kişi büyüyemiyor. Burada gelenekler gibi bir engelimiz var. çocuk zayıf cılız böyle iskelet gibi, anne-baba getiriyor, diyoruz ki “bu kısa.” “Yok hocam bunun dayısı da kısaydı, halası da kısaydı” diyor. Anne-baba olarak çok iyi gelişmişsiniz, niye bu dayıya halaya çeksin? Size benzer bu çocuk, ‘armut dibine düşer’ der halkımız. İkinci hikaye; “hocam merak etmeyin, ben de sınıfın en kısasıydım, bir uzadım herkesi geçtim.” Bir çocuğun bebekken de, 3 yaşında da, 15 yaşında da büyüyeceği değerler belli. Bir hocamız Türkiye’deki gelişmeleri yıllarca biriktirdi, Türk grafiklerini oluşturdu, biz Türk çocukları için bunları da kullanabiliyoruz ana referanstır Türkiye’de. Bir de tabii ki. Dünya Sağlık Örgütünün ve AB’nin de verileri elimizde var. Fatih Sultan Mehmet de öyleymiş. Doğduğunda minicik zayıf bir çocuk cılız, İstanbul’u fethettiğinde fit bir delikanlı ama ölürken bir obez. Bakın insanın yaşamında bu var. İnsanoğlu hele zenginleşmeyle beraber çok yiyerek giderek yağlanıyor şişmanlıyor ve obezite hastalığına kadar gidiyor. Hatta işte Osmanlı sülalesinde olan bir tür gut hastalığı bunun da nedenlerinden bir tanesi aşırı beslenme. Bunu dünya zenginlik hastalığı olarak tanımlıyor. Fazla protein evet nedenlerinden biri.

 

OKTAR BABUNA: Bir çok meslektaşımız son zamanlarda çok gündemde, özellikle karbonhidratların çok zararlı olduğunu ve şeker. Harta zehir hükmünde olduğu çünkü kansere yol açıyor, alzheimer deniyor, kalp damar hastalıkları çok şeye yol açtığı söyleniyor. Şekeri mümkün olduğu kadar azaltıp dengeli tabii protein, sebze, meyve gibi beslenme. Çocuklar için de geçerli değil mi bu? Çünkü çocuklukta bize hep karbonhidrat nişasta ağırlıklı verirlerdi Anadolu kültüründe. Doğru mu acaba?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Karbonhidratları öcü haline getirdik, insanlar ekmeğini yerken korkmaya başladı. Bu yanlış bir şey. Buğday tarımı bereketli hilal dediğimiz batı dünyasının fethetmek için hala kıvrandığı bir hilaldir. Özellikle Mezopotamya bölgesinde başlar. Bu bereketli hilalden bereketli buğday tarımının İngiltere’ye ulaşması 3000 yıldan fala sürdü ve uygarlık da böyle yayıldı dünyada. Tahıl tarımı kadar önemli bir şey yok. Biz bazı tahılları düşman ilan ettik toplumda, bu çok yanlış benim görüşüme göre. Şekerin hücre için ne kadar toksik ve zararlı etkisi olduğunu biliyoruz. Ama tahıl eşittir şeker demek değil. Bunların kimyasal yapılarını biz tıp ve beslenme biliminde karbonhidrat olarak anlatsak da insanlara bu başka bir şey, şeker yemekle eşit değil. Mercimek de, pirinç de, buğday da, arpa da, çavdar bakın bunlar nasıl hepsini zararlı ilan edebiliriz ki. Ama beslenme çok önemli. Bir insanın diyetinin yüzde 80-90’ı yağların oluşturuyor olması mümkün değil, bu sağlıklı değil. Doğada bir denge var, karbonhidratlar, yağlar, proteinlerle aslında sağlıklı bir dengeyi kurmalıyız. Ve her gıdada çeşitli mineral ve vitaminler var bunlara mikro besin elemanları diyoruz. Makro büyük ve küçük besin elemanlarının bir çeşitlilik içinde alınması lazım. Biz çok tartışıyoruz, neden özellikle Akdenizliler Girit mutfağı, Ege mutfağı Akdeniz diyeti bu kadar değerli diye. Çünkü İspanya’ya bakın ömür uzuyor. Çünkü İspanya’da emekliler artık onlarca yıl emekli maaşı aldığı için ekonomik olarak da hükümet sarsılıyor, altına baktığınızda görüyorsunuz ki tapas kültürleri var yani bizim mezeye benzeyen çok çeşitli bir beslenme kültürü. Küçük küçük ama çok çeşitli. Girip mutfağında, Ege mutfağında mezedoz, Türk mutfağında meze hep farklı küçük şeylerden beslenme çok kültürlü beslenme. Beslenmede denge ve çeşitlilik iki ana ilkedir. Bunun  içinde karbonhidratlar da yer alır ama onun içinde yanlış şekerler demek istemiyorum. Sağlıklı karbonhidratlar mutlaka olacak.

 

PINAR AKKAŞ: Şekerin yeri bu anlattığınız mantıkta nasıl peki ne kadar? Dengeli olacak ama hakikaten hiç mi olmayacak yoksa bir parça olacak mı?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Şeker diye halkımız reçelin toz şekerini tatlıları kast ediyor. Yaşamı renklendirecek kadar olsun sadece. Ama onun ötesinde bir insanın diyetinde düzenli yer almaması lazım. Karbonhidratlar günlük tüketimde yüzde 50’ye kadar da çıkabilir, yüzde 35-40 oranında yağ oranı kalabilir, yüzde 15-20’lerde proteinler yer alabilir. Bu dengeler yemeğin sağlıklı olmasına göre değişebilir. Ama şekerli tatlılar, şekerle beslenmek, şekerden enerji almak bu son derece yanlış bir şey.

 

PINAR AKKAŞ: Zaten hocam, bildiğimiz bir besin piramidi var, onun en altında tahıllar var. Ayrıca tarım ülkesiyiz, onu da tabii ki dengeli almak gerekiyor. Fakat bazen de şöyle bir mantık var; pirinç, arpa, buğday gibi tahıl ürünlerini çocuklara sindirimi zor olacağı için çok da tavsiye edilmiyor. Bu doğru bir mantık mı diyelim 6 aylıkken küçük yaşta?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Bakın bebek bunu çok iyi anlatır dünyaya. Bebek aşağı yukarı ikinci aydan sonra diyelim ağzından salya akıtmaya başlar. Bir çok anne bu salya akımını diş çıkarmaya yorar halbuki değildir. Bebek, başlayan tükürük salgısını yutmayı henüz bilmez. Birkaç aya kadar 3-4 ayda salya salgısı kesilir. Çünkü bebek yutmayı öğrenmiştir. 6. aydan sonra tekrar tükürük akıtır o zaman diş geliyor demektir. Bakın demek ki bebek salya, tükürük başlayıp onu yuttuğu anda karbonhidratları pirinç, örneğin mercimek, sindirme yeteneğine sahiptir. O, bebek için sindirilebilir olması onu vermeniz anlamına da gelmiyor tabii ki ama sindirebilir teorik olarak. Bu nedenle 3-4-5 aylık bebeğe pirinç unu muhallebi yapın bebek sindirir. Ama biz onu istemiyoruz, anne sütüyle devam edin diyoruz. 6. aydan sonra ek besinler başlanınca tahıllar verilmeli. 6. ayda bebeğe ek besin olarak yaşadığınız kültürlere göre değişir. Ama meyveler, sebzeler, tahıllar bunlar verilmeli, daha sonra et grubuna, yüksek protein ve karmaşık protein içeren gıda gruplarına geçilmeli. Çünkü onlarda alerji riski günümüzde çok fazla. Bazen 6-7 aylık bebeğe balığı verdiğiniz zaman çok ciddi bir alerji görebiliyorsunuz.

 

OKTAR BABUNA: Bir alerji çeşidi olan gluten hastalığı var çölyak hastalığı. Bu çok yaygın olmasa da sık görülebilen bir rahatsızlık. Nasıl teşhis konuyor, ne şikayetleri oluyor, nasıl tedavi ediliyor?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Çölyak hastalığı benim meslek hayatımın önemli kısmını kapsıyor. Çünkü ABD’deki hayatımda bana meslektaşlarım çölyak anlattırırdı hep. Çünkü Amerika’da çölyak çok azdı 1980-90’lı yıllarda. Hala az.

 

PINAR AKKAŞ: Türkiye’de yaygın mı?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Devlet Planlama Teşkilatından bir araştırma kaynağı alıp bütün Türkiye tarandı. Pediatrik gastroenteroloji derneği, bütün uzman hocalarca ve görüldü ki aşağı yukarı kaba rakamla her 200 kişiden 150-170 kişide çölyak hastalığı var. O halde Türkiye’de var. ama Sicilya’ya gidiyorsunuz 80 kişiden birinde var. Fransa’da öyle köy var ki 20 kişiden birinde var. Yani bu Avrupa’nın sorunu, bu Avrupa kıtasının sorunu o yüzden Amerikalılar bilmiyor.

 

OKTAR BABUNA: Neye bağlanıyor bu, genetik bir sebebi var mı?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Mutlaka genetik bir yatkınlık olması lazım ama bunun yanı sıra son yıllarda çölyak hastalığı sıklığındaki artış belki artık tarımda kullanılan teknik ve tohumlara da bağlı. Buğdayın da yapısı değişti. Bu nedenle bir immunolojik bir yanıt doğuyor, reaksiyon doğuyor vücutta. Buğday, arpa, çavdarın içindeki gluten denen bir kısım var, glutenin içinde aminoasitler var, bunlar küçük yapı taşları. Bu aminoasitlerden bir tanesi gliadin. Gliadin insan bağırsağında duyarlı bireylerde bağırsağın içini döşeyen mukozalarda hasar yapıyor. Bu mukoza bizim köklerimiz olduğu için ağacın incecik kökleri gibi gıda ve besinleri ememez hal geliyor. İki tipi var, bebeklikte başlayan tahullkara başlayınca ortaya çıkıyor. Çoğu zaman 1 yaşında kendini belli ediyor. Ve başlangıçta ishal karın şişliği, kusma, karın ağrısı, yavaş yavaş büyüme geriliği, kansızlık, boy kısalığı gibi belirtiler veriyor. Bir de geç başlayan tipleri var ki onlar yetişkinlik çağında da başlayabilir. Çölyak hastalığının bir çoğunda bazen diyabet hastalığı çok yaygın, diyabetle başlıyor. Bazen tiroit bezinin iltihabı tiroditle başlıyor, pankreatitle, eklem iltihabıyla ya da karaciğer tutulumu, karaciğer iltihabıyla başlayabiliyor çölyak hastalığı. Maalesef buzdağı modelinde olduğu gibi bir çölyak teşhis ettiğinizde Avrupa kıtasında bilin ki 5 taneyi kaçırdınız, tehlikenin çoğunluğu suyun altında. Avrupa kıtasında baya yaygın bir sağlık problemi bu. Türkiye’de de var. Yalnız bütün dünyada özellikle Amerika’da yapılan bir hata var; glutene duyarlı her birey çölyak değil. Bunu ayırmak işte uzmanlık. Çölyak teşhisinde AB’nin bir takım kuralları var. Burada gluten aldığında birey bağırsağında hasar olduğunu ispatlamanız gerekiyor. Yoksa kanda yaptığınız besin duyarlılık testleriyle çölyak teşhisi olmaz. Hastalarımızın düştüğü hata bu. Mutlaka bağırdak içindeki hasarı kanıtlayacaksınız. Bu da endoskopik olar biyopsi ve hücre almanız lazım. Genetik tipler, doku tipi tayini ve glutene karşı kanda oluşan antikorların saptanmasıyla ortaya konulan yöntemler tek başına yeterli değil. Niye yeterli değil? bir insanın kanından bakabilirsiniz bu antikorlara. Yüksek çıktığında ona çölyak derseniz alacağınız çok ciddi bir karar var; yaşam boyu glutensiz beslenme. Bu da müthiş zor bir diyet. Yalnız o değil, o birey risk altında, niçin? Şeker hastası olacak, diyabet. Diyabetlerin yüzde 4,5’ta çölyak var altta. O kişiye diyorsunuz ki lenfoma riskin var, bağırsak kanseri olacaksın belki, tiroidin hastalanacak, pankreasın, kan damarın, eklemin. Bu çok ciddi bir karar.

 

PINAR AKKAŞ: O ayrımın çok iyi yapılması gerekiyor.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Evet. Bunu mutlaka bağırsak biyopsiyle kanıtlamak lazım. Ve bu tir hastaları dikkatle izlemek gerekiyor. Ülkemizde bütün dünyada olduğu gibi bu ticarileşen bir konu. Ben, Gluten Intolerance Group AB üyesiyim. Yetmedi eşim ‘glutensiz mutfak’ diye bir kitap yazdı, Türkçe ilk kaynaktır. Bu glutensiz mutfak nasıl yaratılır? Hem Amerika’da yaptığım çalışmalar hem Avrupa kıtası bana şunu öğretti; 100 tane çölyak teşhisi varsa neredeyse yarısı yanlış.

Meksikalılar geleneksel olarak mısır tüketiyorlar biliyorsunuz buğday değil. ama kan bankasındaki kan örneklerinden tarama yapıyorlar, bakıyorlar ki ülkelerinde bir sürü çölyak hastası var. Neredeyse 300 kişiden birinde çölyak var. Ama toplumda bu hastalar yok, bunlar nerede? Ticarileşen tıp orada da, kanda test yapıp ona glutensiz diyet başlatıyor ve glutensiz ürünleri tüketiyorlar. Bu da ticari alan doğal olarak. Ama hayatları zindan oluyor, bu insanlar bunalıma giriyor. Bu nedenle doğruyu bulmak için bilimsel yöntemleri kullanmak lazım. Yani bu insanın doğasında var, fıtratında var falan gibi yaklaşımlar doğru değil. Bilim hayatın merkezine oturmalı ve o bize yol göstermeli. Bu tür hastalıkların teşhisinde uluslararası kriterleri kullanmak gerekiyor.

 

PINAR AKKAŞ: Çocuklarda bu teşhisi koymak çok daha zor değil mi? Çünkü 6 ya da 12 aylıkken ortaya çıkıyorsa, 1 yaşından itibaren ortaya çıkıyorsa anne-babalar bunu nasıl anlayacaklar? Çocuk nasıl belirtiler verir tipik olarak çölyakta?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Tahıla başlandığı anda duyarlı bireyde karın şişliği, biraz karın ağrısının artması, yavaş yavaş iştahsızlık, bulantı, kusma gibi belirtiler başlar. Doğal olarak bu her bebekte görülen belirtiler. Ama bu bebeklerin biraz karın şişliği daha fazladır, kilo alma eğrileri düşer. Boy persenntilleri dediğimiz büyünme eğrilerini izlemek artık Türk annelerinin de bilmesi gereken bir konu olmalı. Türk anneleri lütfen bunu öğrensinler. Büyüme eğrisi hepsinin aşı kitapçıklarında var aslında. Aşı kitabının arka sayfasını açsınlar, hangi ayda hangi kiloda olması lazım? İstikrarlı bir çizgiyle büyümesi lazım. İşte en önemli belirtilerden biri bu, o eğri düşüyor. Bu şekilde şüphelenebilirler. Bizim toplumumuzda bilimsel yöntemlerle araştırmaya karşı bir reaksiyon var. Örneğin; böyle bir anneye git bebeğine röntgen çektir deseniz çektiriyor. Ama bebeğini ben içten yani endo olarak inceleyeceğin yani endoskopi yapacağım dediğimizde o anne kayboluyor kaçıyor. Benim ellerimde bu endoskopinin süresi 4 dakika.

 

PINAR AKKAŞ: Ki yetişkinlerde zor değil midir endoskopi?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Değil. 4 dakikada biter endoskopi, endişe etmeyi gerektiren bir şey değil. Çok hafif bir anestezi eşliğinde bebek en ufak bir ağrı acı duymaz. Ve hatta annede o bilinci görüyorsam ben anneyle beraber yapıyorum, yaptığım gizli değil. CD’ye kaydederim ama sen de gör yaparken, bunun ne kadar kolay olduğunu öğren. Ve endoskopik işlemle bağırsaktan hücreleri alıyoruz, onları patoloji hocalarımız bizimle çalışanlar analiz yapıyorlar, sonra biz değerlendiriyoruz, teşhise böyle ulaşıyoruz. Net ve kesin teşhis oluyor, son nokta bu.

 

OKTAR BABUNA: Karın ağrısı ve şişkinlik yapıyor dediniz. İsterseniz karın ağrısından bahsedelim. Çünkü bu da sıkça görülen bir sorun bebeklerde. Karın ağrısı ne anlama geliyor, nasıl bakılması gerekiyor, nasıl üzerine gidilmesi gerekiyor?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Karın ağrısı bir çocuğun yaşamında çok önemli bir yer tutar. O halde anne-babanın da hayatında önemli yer tutuyor. Yaş gruplarına göre düşünelim; bebeklik döneminin ağrısıyla büyük çocukların ağrısı çok farklı. Genellikle her bebekte bir kartın ağrısı olur. Biz buna gaz sancısı kolik diyoruz. Ama gaz sancısı çoğunlukla bebekte 15. günden sonra belirginleşir. Böyle 1-2 ay hayatını zorlar 6 aya kadar çoğunlukla geçer, hafifleyerek kaybolur. Buna biz fizyolojik kolikler diyoruz, altında hiçbir hastalık yok bunların. Ancak karın ağrısı şeklinde çeken bebek bir yandan kusuyorsa, beslenmesi bozuluyorsa ve kiloyu alamıyorsa, güzel büyüyemiyorsa mutlaka araştırmalı. Karın ağrısı çeken bebeğin kakasında bir takım özellikler varsa, ishal, kabızlık, kan, sümüklenme gibi o zaman bu mutlaka artık organik b,ir nedenli karın ağrısıdır, araştırılmalı. Çocuk büyüdükçe karı ağrısı tekrarlayıcı karakter kazanıyorsa bu da önemli bir durum, buna tekrarlayıcı karın ağrısı diyoruz. En sok görüldüğü yaş grubu 5 ila 15 yaştır, o halde okul çocukları. Burada psikolojik faktörler de var, çok güzel ipuçları var anne-babalara. Hafta içi karın ağrısı hangi günler oluyor, okul günleri mi hafta sonu mu? Sabah okula gitmeden mi, bu çok önemli. Yok sürekli mi oluyor? Çocuğu uykudan uyandırıyor mu, bu önemli. Ya da çocuğun günlük aktivitelerini bozuyor mu? Örneğin; okuldan eve ağrı nedeniyle geliyor mu? Oyunu bırakıyor mu, yemeği bırakıyor mu? İşte bunlar karın ağrısı nedeni olabileceğini bize düşündürmeli. Düşündüğümüzde nedenini araştırmalıyız. Bu araştırmada çocuğun önce kakasına bakarız, idrarına bakarız. İdrarına bakarız derken, idrar yolu enfeksiyonu, böbrek taşları karın ağrısı nedenidir çocukluk çağında. Kakasına bakarız, kabızlık var mı, ishal var mı, mide bağırsak hastalığının çünkü bir belirtisi. Kan tahlilleri yaparak karın içinde yeralan organların hasta olup olmadığını araştırırız. Örneğin karaciğer hastalığı.

 

PINAR AKKAŞ: Böbrek taşları da karın ağrısı yapıyor mu?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Yapar, hem de akut ve şiddetli yapar. Gizli kalıp tekrarlayabilir. İdrar yolu iltihapları da gizli kalıp tekrarlayabilir. Bu durumlarda karın ağrısını daha dikkatli araştırmak lazım. Eğer bütün bu nedenler ekarte edilirse o zaman geriye mide bağırsağın içyüzünü döşeyen deriye bağlı ağrılar kalır ki bunları sınıflandıralım; yemek borusu iltihapları, özofajitler, mide iltihabı gastrit ya da ülser hastalıkları. 12 parmak bağırsağı ülserleri ve ince ve kalın bağırsağın iltihabi hastalıkları ağrıdan sorumlu olabilir. Bunu da anlamak için bütün bu inceleme yöntemlerinin dışında mide bağırsağı içten incelemek gerekiyor. Dıştan röntgenle bu sağlık sorunları bulunamaz. Günümüzde önemli bir karın ağrısı nedenleri besin alerjileri. Gerçekten de besin alerji sıklığı toplumda artıyor. Örneğin; Türkiye’de de tarama çalışmaları yapıldı. Kabaca yeni doğan döneminden itibaren ek besine geçildiğinde besin alerjileri kapımızı çalıyor. Aslında sadece anne sütü alırken de olabiliyor. İlk belirtiler yine karın ağrıları. Bakın yine ne kadar zor karın ağrısı teşhisi. Gaz sancısı, basit kusmalar ama bazen yavaş yavaş kakada bir sümüklenme başlıyor. Anne diyor ki; “bu kaka balgamlı gibi yapış yapış parlak.” Bir süre sonra “kan var” demeye başlıyor. Kan iltihaplıysa işte bu besin alerjisinin bir habercisi. En sık alerji yapan da inek sütü. Ama bir tek inek sütü değil, yumurta, portakal, bazen tahıllar, çikolata, boyalı şekerler, hazır besinler, balık tümü alerji yapabiliyor. Besin alerjisi deyip geçmemek lazım. Yalnız böyle ağrıyla kanamayla değil, gerçekten bebeğin yaşamını etkileyebiliyor. Eğer bağırsak mukozasını bozarsa gelişmeyi bozuyor her şeyden önce. Kansızlık başlıyor. Ve alerjini vücutta 3 tane hedef organı var onları vurmaya başlıyor. 3 hedef, biri mide bağırsak sistemi, biri cilt, mide bağırsağı tutarsa o halde ishal, kabızlık, kanlı, sümüklü dışkılama, kusma, karın ağrısı, büyüme geriliği yapıyor. Cildi tutarsa egzama, kurdeşenler, ürtikerler, deri döküntüleri. Üçüncü hedef de maalesef solunum sistemi, solunum sistemini tutarsa alerjik bronşit, bronşiolit, astım gibi isimlendirilen reaktif hassas havayolu hastalığı yapıyor. Biz buna günümüzde alerjik yürüyüş diyoruz. Yürüyüşün ilk metreleri kakada sümüklenme, kan vs. sonraki adımları yürüyüşün ciltteki döküntüler, bozukluklar. Sonraki adımları ya da varacağı yer astım ya da reaktif havayolu hastalığı.

 

OKTAR BABUNA: Peki hangi besine alerjisi var, bunu ayırt etmek için ne yapılması gerekir? Ve nasıl önlem alınması gerekiyor?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Besin alerjilerinin teşhisi son derece karmaşık. Yine uluslararası kriterlere uyulmasını burada söylemek isterim. Çünkü bebeklik çağında besin alerjisi için yapılan testler her zaman doğru sonuç vermiyor. Tıp dünyasında testlerin özgünlük ve özgünlüğü dediğimiz sorunları var. Bir test maalesef bir hastalığı doğru olarak teşhis etmemize yardımcı olmuyor her zaman. Ama 3 grup test var diyelim, birisi deri testi. Deri testinde çocuğun sırtına ya da koluna alerji yapacağını düşündüğümüz besinler küçük noktalar halinde damlatılır ve onun yaptığı kızarıklıkları ölçerek bu maddelere karşı alerji olup olmadığı saptanır.

 

PINAR AKKAŞ: Ama bu çok objektif bir test mi peki? Çoğunlukla yanıltıcı sonuçlar verdiği de söylendiği için soruyorum.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Yanıltıcı sonucu şundan veriyor; yanlış negatif çıkıyor, yanlışlıkla hiçbir şey yok zannediyorsun. Pozitif çıktığında gerçekten kırmızılık oluşuyorsa ve sertlik olduğunda bu testlere güvenmek lazım. Hiç reaksiyon olmadığında bence şüphe etmek daha doğru. Bu, alerjinin ancak üçte birini teşhis etmemizi sağlıyor. Çünkü alerjilerin bir kısmı kanda İGE dediğimiz bir antikorun ölçümüyle yapılan testler. Kanda genel İG ölçümü ve besinlere ve özgün İGE ölçümüyle yine gıda alerjisini saptamak mümkün. Fakat şimdi yeni grup test çıktı ki, gıda intolerans testleri, bunlar İGG dediğimiz antikor ölçümüyle yapılan, bunların kullanılacağı alan çok sınırlı. Bunu bilen uzmanların elinde kullanılmasını öneriyoruz.

 

PINAR AKKAŞ: Çok yaygın kullanılıyor galiba artık günümüzde, değil mi?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Ben AB’de bu testleri ilk kullanan hocalardan biriyim. Vicdan azabı duyuyorum diyeceğim şimdi. Sonra bir gün Bodrum havalimanında bir poster gördüm, “baş ağrınız varsa besinlere tahammülsüzlük olabilir.” Migrenin çözümü için bile besin intolerans testleri topluma tanıtlıyor. Bunlar tıbbın yanlış uygulamaları. Ama yararlı olduğu alanlar var. Gerçekten bazı gıdaları tolore edemeyen tahammülsüz olan insanların saptanmasında doğru ellerde yardımcı olabilir.

 

OKTAR BABUNA: Özellikle İGG ve İGE ile birlikte herhalde bir fayda verir.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: O, cilt testi ve gıdaların oluşturduğundan başka ölçümleri de var. tabii burada yan dal, ihtisas konuları bunlar ama örnek vereyim; balığı yedim midem bulandı, kusma ihtiyacım doğru, karnım ağrıdı, ishal oldum diyen çok insan var. Bakın şöyle testlerimiz var; endoskopiyle midenin içine giriyoruz, balığın çözeltisini hazırlıyoruz, balık çorbası gibi düşünün, endoskobun bir kanalından mide mukozasına püskürtüyoruz, mide duvarını balıkla sıvıyoruz, gözle görüyoruz o mukozaya ne yaptığını. Biyopsi hücre alıyoruz kazıyarak. Halkımız biyopsi deyince hemen kanser düşünüyor. Biyopsi eşittir kanser değil, biyopsi bir patoloji hücre inceleme bilimi. Biz hücreleri inceleyerek bilgi elde ediyoruz insan vücudu için. Ondan alıyoruz, kanser için almıyoruz.  Alıyoruz hücreleri, o balık orada reaksiyon verdi mi anlarız. İntra gastrik provokasyon testi bu kalın bağırsak içinde de yapılabilir, buna intra kolonist test diyoruz. Çeşitli başka teknolojiler de var ama bu yan dal uzmanlık konuları. Genel testler bu 3 grup, kanda antikor ölçümü ve deri testleri.

 

PINAR AKKAŞ: Üçü herhalde aynı anda değerlendirildiğinde bir anlam taşıyor.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: evet. Bunları ustaca kullanmak lazım, ticari tuzaklara düşürmeden hastalarımızı.

 

OKTAR BABUNA: Şimdi hepsinin ortak çıktığı belirti daha var, ortak noktası iştahsızlık. Eğer çocukta iştahsızlık varsa bunu çözmek için neler yapıyorsunuz, nasıl üstüne gidiyorsunuz? Size bir hasta iştahsızlıkla getirildi.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: iştahsız olmayan çocuk var mı, yok. Ana konularımdan biri, bana iştahsızlık nedeniyle getirilen çocukların yüzde 20’sinin obez olduğunu söyleyeceğim size. Ben anne-babalara şunu diyorum; çok zengin bir insanın parasızlıktan şikayet etmesine benziyor bu çocuğun iştahsızlığından yakınmak.

 

İştahsızlık inanılmaz önemli gir sorun. İştahsızlığın temelini biz atıyoruz, iştahsız çocukları anne-babalar bizler yaratıyoruz. Nasıl oluyor? Bir defa bebekken daha temelini, daha anne-bebek ilişkisinin temeli beslenme sofrasında atılıyor. Yeteri kadar anne sütüyle beslenmeyen, erken ek besinlere başlayan bir çocukta iştahsızlığı bekliyorum. Düşünün, yaşamın ilk aylarında anne sütünün mucizevi büyütücü ve sağlık verici etkisiyle bebek hızla büyüyor. Bebek doğum ağırlığının iki katına 5 aylıkken ulaşıyor. Daha 5 aylıkken hızla büyümüş. Ek besinlere başlıyor anne 6. ay gibi, bebeğin büyüme hızında da yavaşlama var artık. Ama anne istiyor ki eskisi gibi kilo alsın, eskisi gibi büyüsün. O nedenle daha çok yerdirmek istiyor. Daha çok yedirmek için hileler geliştiriyor. Bunlar nedir? Bebekse önüne oyuncaklar koyuyor, çocuk biraz daha büyüdüyse televizyonun karşına oturtuyor, çocuk televizyona dalmışken yandan kaşıkla istediklerini yediriyor. Hatta iyi yutsun diye boğazına takılıyorsa çünkü bebek yutmada çok usta değil, blender, rondo, mikser gibi başka aletlerle onu akışkan hale getiriyor.  Amacı o bebeğe besini yutturmak. İşte iştahsızlığın temeli bu. Çocuk artık 1 yaşını falan geçmeye başlayınca 2 yaşına doğru şunu keşfediyor; yemeğimi yedim annemi sevindirdim, yemeğimi yemedim annemi üzdüm, o halde yemek önemli bir şey, yemek önemli bir silah. Ben şu yemeğimi yemeyeyim de annem görsün gününü. Hele hele baba akşam eve geldiğinde, “bak babası alkış iki köfteyi yedi, çocuğumuz bugün yemeğini yedi” dedi mi anne iş bitti. Anne-babalar önemli şeyler için, başarı ya da başarısızlıkları için ödül ya da ceza verir. Beslenmede biz ödül-ceza yöntemini kullanmaya başlarsak bu oyunu kaybeder iştahsızlığın temelini atarız. Psikolojik iştahsızlığın temelinde çoğu zaman bu var. günümüzün buldumcuk anne-babaları var, tatlı baskı altındaki çocuklar var. günümüzde çocuklar müthiş baskı altında. Şimdi anneler diyor ki bizi dinlerken; “ben çocuğumun her istediğini yapıyorum, ona hayır demiyorum, her sorduğuna cevap veriyorum, ne baskısı, beni sömürüyor çocuğum hoca ne diyor” diyecekler. Hayır, tatlı baskı. O ilgi sevgi baskısı altında p tek çocuklar ya da en fazla iki çocuklar canını kurtaramıyor aileden. İşte burada en büyük silahları da yemektir. Bunu ustaca çocuk kullanmayı bilir. Ama çocuk aklı bu ya, çocuk iştahsız kalarak artık yavaş yavaş kendine zarar vermeye başlar. Büyümesi gelişmesi durur, bağışıklık sistemi çöker, sık hastalanmaya başlar ve iştahsızlık çocuğa zarar olarak döner. Tabii her iştahsızlık da psikolojik anne-babanın eğitimine bağlı değil ki. İştahsızlık yapan bir çok hastalık ve sebep var. Bunların arasında bebeklikte besin alerjileri. Mide bağırsak sistemini bozan hastalıklar, mukozayı hastalandıran şeyler. Kronik hastalıklar, kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, kronik kalp hastalığı, beyin hastalığı hepsi iştahsızlık yapar. Ama çocuk büyüdükçe beslenmeyi bozan başlıca faktör mide bağırsağın hastalığıdır. Örneğin; yemek borusu hastalığı. Bebek ya da çocuk yemeyi yuttuğunda yutkunma hareketi yaptığında besin özofagus yemek borusundan geçerken yemek borusunun içi hastaysa acıtır ve yutmak istemez, ağzında lokmayı tutar. Yuttuğunda ağrıtacağı için yemek yemekten kaçar. Mideni içi hastaysa ülser, gastrit varsa, bağırsaklar hastaysa çocuk yemekten kaçar. Zaten kilo ve boy eğrileri düşmeye başlar bebeğin, bu da organik hastalığın habercisidir. Türk toplumun önemli bir sorunu helikobakter pilori mikrobu, burada ona değinelim. Çünkü helikobakter pilori insanlık tarihinin en sık kronik enfeksiyonu. Bu mikrop, özellikle İstanbul merkezli tarama yaptık, gördük ki bebeklerimizin kabaca, çocuklarımızın yüzde 20’si 3 yaşına gelmeden helikobakter piloriyle tanışıyor. 10 yaşına geldiğinde yüzde 63’ünde helikobakter pilori enfeksiyonu var. Bu mikrop anne-babalarda da çok yaygın. Yetişkinlerin yüzde 70-80’inde var, bölgelerimize göre değişiyor. Ama anne-babada olduğu zaman yavaş yavaş çocuğa da bir şekilde geçiyor. Ve duyarlı bireylerde bu midede ülser gastrit yapan bir mikrop. Çocukta gizli kalıyor ve yavaş yavaş ilerliyor, gastriti olan hasta olan çocukta iştahsız kalıyor, karın ağrısı yaşıyor, iştahsızlığın boyutu giderek büyüyor. Bunu araştırmak için çok modern teknolojiler var şimdi. İlla da endoskopik inceleme şart değil, endoskopi tabii çok önemli, bütün nedenleri ortaya koyuyor . Tarihi eserlerin yaşını ölçebiliyorsunuz artık günümüzde. Nasıl? Karbon atomunun yarılama ömrünü belirleyerek. Bir takım aletlerimiz var, kişiye bu stabil izotop olan radyoaktivite içermeyen karbon atomu içiriyoruz. Örneğin; kurutulmuş özel bir mısır tozu bunun bir örneğidir. Karbonu içtikten sonra üfletiyoruz. Üflediğinde nefes içindeki havada karbondioksit moleküllerinin karbon atomundan mikrobun olup olmadığını anlayabiliyoruz. AB’nin resmi bir testi var, Türkiye’ye de geldi. Radyoaktif testlerden kaçmak lazım. Çocuk ve hamilelerde kesinlikle kullanılası yasak  Amerika’da, Türkiye’de hala kullanılan yerler var. Bir an önce bırakılması lazım, bu bir ayıp. Bu şekilde mikrobu yakalayabilirsiniz. Tabii o mikrop hastalık yapıyor mu onu en iyi anlamın yolu endoskopik inceleme.

 

PINAR KAKAŞ: Her halükarda endoskopik inceleme yapılıyor o zaman.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Her halükarda değil aslında. Şunu öneriyoruz örneğin; ailenizde kanser varsa, anne-baba, birinci derece akrabalarınızda mide bağırsak kanseri varsa bu helikobakter kanserojen bir mikrop. Bundan uzak durmak lazım. Örneğin; bu aşamada sadece üre nefes testi hatta bazen dışkıda helikobakter antijen ölçüm bile yeterli.

 

OKTAR BABUNA: Tedavi edildiğinde bunun tekrarlama ihtimali nedir?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Çok önemli bir konu. Bu kadar denetimsiz antibiyotik kullanılan bir ülkede tekrarlamaması mümkün değil ama Avrupa kıtasında da öyle. Polonya’da tedavi başarısı yüzde 60. Almanya’da Almanlarda tedavi başarısı yüzde 80’in üzerinde. Türklerde yüzde 60-70’lerde, çok antibiyotik kullanıyorlar. Belçika, H9ollanda, Fransa benzer rakamlara sahip. Yunanistan maalesef çok kötü durumda ve Türkiye’de de Yunanistan’a benzer rakamlar. Mikrop antibiyotiklere dirençli, bir şekilde tekrarlıyor. Ama doğru antibiyotik kombinasyonlarıyla bunu yenmek çok kolay ve mümkün. Avrupa helikobakter pilori çalışma grubunun üyesi ve yıllardır başkanlığını yapan bir kişiyim. Türkiye’de de eğer biz bir takım antibiyotikleri denetimsiz kullanmayı bırakırsak bu işi çok kolaylıkla halledebiliriz.

 

PINAR AKKAŞ: Ama son zamanlarda bu konunun üstüne gidiliyor galiba, değil mi? Programlarda olabilir tıp konusundaki otoriter kişiler antibiyotik kullanımının nasıl olması gerektiğini çok detaylı anlatıyorlar. Eskiye göre bu anlamda bir bilinçlenme oldu gibi sanki. Siz ne düşünüyorsunuz?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Kesinlikle anne sütünde de başarılı olmaya başladık, emzirme oranlarımız daha iyi noktalara geliyor. Antibiyotik kullanımında da ben başarıyı yakalayacağımıza eminim. Bunu başaran da kim biliyor musunuz? Sizler. Şu yapılan görevin kutsal bir görev olduğu kanısındayım. Bilgi yaydığınız zaman bu iş halloluyor. Bilgi verdikte mi almadı? Anlattıkça biz bunları antibiyotik kullanıyorlar. Şimdi grip salgını var, birçok aile beni arıyor, “hocam, çocuğumuz grip, antibiyotik kullanmayacağız değil mi?” hatta sağlık bakanlığının sözleri yayınları çok etkili oldu; “gripte antibiyotik kullanmayın zararlı olabilir.” Kullanmayın yeterli olmuyor, zararlı dediler ve kullanmıyorlar. Bu antibiyotik silahını gripte de komplikasyon olduğunda kullanacağız ustaca.

 

OKTAR BABUNA: Şişmanlık, obezite bunlardan bahsedelim biraz da isterseniz. Bunlarla bağlantılı olarak boy kısalığı, gelişme bozukluğu gibi çok önemli bir sorun. Bunları nasıl tedavi ediyorsunuz? Nasıl müdahale ediyorsunuz? Neler tavsiye edersiniz?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Eskiden sadece obezite yüksek sosyoekonomik grupta olduğu, zenginliğe, yemeğin bolluğuna bağlı olan insanlarda olacağını düşünürdük. Ama günümüzde fakir ülkelerde bile obezite sıklığı hızla artıyor. ABD’de insanlar zenginleştikçe daha zayıf, fakirleştikçe daha obez olmaya başladı. Çünkü fakirin yemeği kola, hamburger, karbonhidrat, yağ, kızarmış patates, hazır besinler. İnsanlar bilinçlendikçe eğitimli oldukça varlıklı oldukça otlara, kuşlara, balıklara yöneliyor. Bu nedenle çocuğa zarar hep ana-baba veriyor. Obezite sıklığı Türkiye’de yüzde 30’a vardı. Daha doğrusu şişmanlık diyelim. Çünkü obez olmakla şişman olmak tabii ki farklı sınıflar. Sağlık bakanlığımızın vücut kitle indeksiyle toplumu eğitmeye çalıştı, son derece doğru da yaptı. Gerçekten rakamlarla objektif verilerle kim şişman kim değil sorusunun da cevabını vermek lazım. Ama kabaca toplumun üçte birinin kapısını çaldı şişmanlık. Bu şişmanlığın temel nedeni yanlış beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam. Ve besinlerimizin içinde gizli enerji veren zarar veren maddeler. Ama her şişmanlık da anne-babanın bu yanlış beslenmesine bağlı değil. tıbbi nedenler, hastalıklar da şişmanlığı yaratıyor, onu da düşünmek lazım. Bazı endokrin sorunlar, bazen biz hekimlerin yanlış uyguladığı diyetler. Biz beslenmeyi sadece ağızdan beslenme gibi düşünürüz ama, benim için siz beslenme dediğinizde ben bir insanı ağzından da besleyebilirim, midesinden de, bağırsağından da. Hatta kalbinin içinden de. 30’un üzerinde noktadan bir insanı beslemem mümkün. Hiç ağzı, midesi, bağırsağı olmayan insanı beslememiz de mümkün, buna parenteral beslenme diyoruz. Bu nedenle bu tekniklerle de insanları beslediğimiz oluyor. Beslenme biliminin kuralı; beslenmenin azı karar çoğu zarar. Toplumun bu dengeyi ustaca tutturması lazım. Ama şu iyi yiyen bebekten, çok yiyen çocuktan hoşlana anne, babaannelere seslenelim biraz. Lütfen yemeğin zararlı olduğunu, onun torunlarınız için zararlı olduğunu, hatta öldürücü olacağını hatırlayın. Toplum yemekten hoşlanıyor ve haklılar. Ben de bir baba olarak hele binlerce çocuğu olan bir insan olarak şunu söyleyebilirim; bir çocuk yerse hoşuma gidiyor. Ama o boy-kilo değerleri tutturulacak. Çünkü bir süre sonra bazen biz görmesek de 10-20-30-50 yıl sonra o beslenmenin bizim yüzümüzden bu çocuklar, bu yetişkinler belki hastalanıp ölecekler. Yetişkinlikte şişman olan bireylerin yüzde 30 ila 50’si çocukken de şişman, bu çalışmalarla ispatlanmış. O halde obezitenin temeli daha bebeklikte atılıyor. Bebeklikte şişman bebek yarattığınız zaman, şişman çocuk, şişman genç, şişman yetişkin olarak devam ediyor. Ve bu şişmanlığın sonu ortopedik hastalıklar, kalp damar hastalıkları, diyabet, metabolik sendrom yaşamı bunun içinde geçiyor daha çocukken. Ve son 10 yıldır çok uğraştığımız yeni bir konu ortaya çıktı, karaciğer yağlanması. Bütün bu yanlış beslenen insanlarda bazen zayıf bile olsalar karaciğer yağlanması başlıyor. Şimdi bu da ilginç bir konu; karaciğer yağlanması gündeme geldikten sonra anladık ki zayıflarda da karaciğer yağlanması var. Bu zayıfların bir kısmında da bazı yeni enzim eksiklikleri saptamaya başladık. Bunlardan biri lizozomal asitlipaz eksikliği. Bu LAL eksikliğinin bir ilacı da artık yapıldı. Mayıs ayından sonra ABD’de piyasaya çıkacak. LAL eksikliğini saptadığınız zaman buna bağlı karaciğer yağlanması, karaciğer bozukluğu varsa artık tedavisi mümkün olacak.

 

PINAR AKKAŞ: Çok önemli bir gelişme.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Çok önemli ama karaciğer yağlanmasını önemli bir problem olarak ele alıp araştırırsanız ancak bu teşhislere varmanız mümkün. Hemen hemen her şişmanı karaciğer yağlı. Ve yağlı karaciğer hastalığı ABD gibi ülkelerde karaciğer naklinin önemli bir nedeni haline geldi. Çünkü karaciğer yetmezliğiyle sonlanıyor. Türk toplumu yağlı karaciğer yüzünden bunlarla henüz az uğraşıyor. Ama kapımızı çalacak. Bu nedenle dengeli beslenme ama her şeyden önce bu ancak eğitimle engellenebilir. Ülkeyi yönetenler bunun engellenmesi için programlar yapacak. Hatırlarsanız geçen sene New York belediyesi kola şişelerinin çok büyük olmasını engelleyen bir yasa çıkarmıştı. Karşı davalar açıldı, onlar da propenle boğuşuyor biz de önlemler alacağız. Ben yıllarca tv programlarında belediye başkanlarına defalarca hitap ettim; istasyonlarda daha, bunlar kamusal alanlardır, topluma oradan güzel mesajlar verin. Orada kahve sattıracağınıza, orada zararlı çikolataları, şekerleri sattıracağınıza topluma sağlıklı hatta bazen bizim geleneksel ürünlerimizin satılmasını temin ediniz. O zaman bana şu cevap geliyor belediye başkanlarından;  “hocam, belediyeler nereden para kazanacak?” Belediyenin metro istasyonunda kazandığı paranın 10 katını devlet hastalığı tedavi ederken harcıyor. Bizim daha akıllı yaşamamız lazım.

 

OKTAR BABUNA: Beslenmenin bilinçli olması son derece önemli. Son yıllarda karaciğer yağlanması için kahvenin faydalı olduğu çok büyük çalışmalar var. Hatta bir çok ünlü, sitelere dahi kondu. Hatta şu an tek tedavi olarak söyleniyor. Kahve tabii çarpıntı yapmıyorsa, uykusuzluk yapmıyorsa, hipertansiyon yapmıyorsa kahveyi tavsiye ediyoruz. Hakikaten de ben de baktım internette doğru. Bir çok diyor ki; “eskiden biz kahveyi içmeyin derdik, şimdi için diyoruz.” Mesela kalp damar hastalıklarının azalmasında, karaciğer kanseri, alzheimer böyle baya bir listesi var. kahvenin içindeki antioksidanların faydalı olduğu, “çayda aynı faydayı göremiyoruz” diyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Yeteri kadar uzun hekimlik yaptığınızda şunu öğreniyorsunuz ki; tıpta bugün doğru dediğiniz 10 yıl sonra yanlış, bugün çok yararlı dediğiniz ilaç 20 yıl sonra zehir. Bu nedenle yapılan her çalışmaya çok ihtiyatla yaklaşmayı bir bilim insanı olduğunuzda öğreniyorsunuz. Ben ihtiyatla karşılarım. Ancak Türk kahvesini bunlardan biraz ayırıyorum ben. Eğer diğer kahvelerin zararları 10’sa Türk kahvesinin 1’dir.

 

PINAR AKKAŞ: Acaba kast edilen Türk kahvesi miydi?

 

OKTAR BABUNA: Ona da baktım ben, Türk kahvesiyle filtre kahveyi karşılamışlar. Yani Türk kahvesiyle filtre kahvenin bu etkiler üzerindeki etkileri aynı. İçlerindeki antioksidanları da saymışlar hatta bilinmeyen şeyler olabileceğini de söylüyorlar. Yalnız Türk kahvesinin bir miktar kolesterolü yükseltici etkisi daha fazlaymış. Filtre kahvede bu biraz daha az. Dolayısıyla hem filtre kahve hem Türk kahvesi tavsiye  ediliyor.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Ben, kahveyi getirdiği artı ve eksiler yönüyle ele alarak bu yorumu yaptım. Amerika’da odamda içtiğim kahve, kahve gibi bile kokmaz onlar. O kahve orada saatlerce bekler, içine geçen bir sürü başta kafein başta olmak üzere bir sürü madde Türk kahvesine göre 50 kat yüksektir. O nedenle dedim ki; Türk kahvesinin içine geçen bu maddeler daha azdır, zararlı etkileri daha azdır. Ben kahvenin zararlı etkileyiciliğinden de söz ediyorum. Mutlaka ki çayın da kahvenin de ir yönden ele alırsanız gazlı içeceklerin bile yararlı oldu anlar da var. Ama dediğimi gibi tıp dünyası bize bu tuzakları kuruyor. Ben bu çalışmalara ihtiyatla yaklaşan bir hekimim. Dozunda alındığı zaman faydalı olduğunu bir bütün olarak ele alıyorum. Psikolojik etkisini düşünün, keyif verici etkisini düşünün, kafeinle uyarıcı etkisini düşünün bazı durumlarda faydalı bunlar. Ama aynı kafeinin kalbe olumsuz etkisi olabileceğini düşünerek dengelemek lazım.

 

OKTAR BABUNA: Dediğiniz gibi her şey kararında taze olacak. O yönden bakmak lazım.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Toplumda reflü hastalığı çok yaygın. Daha çocukluktan itibaren reflüsü olup da kahve dokunmayan insan bulamazsınız. Hele hazır kahve, mesela Türk kahvesi çok daha az dokunuyor. Genç hastalarımın en büyük şikayeti bu. Neredeyse toplumun yüzde 20’sinde reflü var. Kahveyi içemeyecek bir grup kendiliğinden ortaya çıktı.

 

PINAR AKKAŞ: O ayrımın iyi yapılması gerekiyor tabii.

 

Peki hocam, çok teşekkür ediyoruz. Programımızın sonuna geldik. Tekrar sizi konuk edelim. Özelikle çocuklarda D vitamini, demir eksikliği sorularımız olacaktı ama bir dahaki sefere inşaAllah.

 

OKTAR BABUNA: Mükemmel bir anlatımınız oldu bunu belirtelim. İnşaAllah sizi tekrar ağırlamak isteriz.

 

ENDER PEHLİVANOĞLU: Bilgi vermek için ben her zaman hazırım. Çok teşekkür ediyorum, bu kutsal görevi hep beraber yerine getirdik.

 

PINAR AKKAŞ: Bir programımızın daha sonuna geldik. Bu hafta çok değerli bir doktorumuzu ağırladık. Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu Hocamız bizlerle birlikteydi. Haftaya yeniden değerli bir konuğumuzla buluşmak üzere hoşça kalın.

 

http://a9.com.tr/izle/200663/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---60-Bolum---Prof-Dr-Ender-Pehlivanoglu-Cocuk-Gastroenteroloji-Uzmani

 

 

 

 

 

Bağırsak
Bedenimizdeki Ayetler
Besin
Beslenme
Doktor
Hastalık
Hastane
Hepatoloji
Pankreas
Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu
Sağlık
Sağlık Bakanlığı
Sağlık Köşesi
Yaşam ve Sağlık
tedavi
uzman
Çocuk Cerrahisi Uzmanı
çocuk
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
youtube