Ya Olmasaydı? 2 - Besinler
ÖMER TUZGU: Her hafta farklı bir mekanda olacağız demiştik. Bu haftaki mekanımız Urfa.
Urfa'ya geldik ve çok güzel bir mekana misafir olduk. Sağ olsunlar bizi çok güzel bir şekilde ağırladılar. Soframız da arkada hazır. Birazdan göreceksiniz. Urfa deyince insanın aklına gelen ilk şeylerden birisi de Urfa'nın kebabı ve birbirinden lezzetli yemekleri. Buradan yola çıkarak bu haftaki konumuzu besinler olarak belirledik. Bu bölümümüzde Allah'ın bizlere sunduğu sayısız nimetlerden olan yiyeceklerin besleyici özelliklerinden, vücudumuza sağladıkları faydalardan ve içerdikleri vitamin ve minerallerden, kısacası bizler için ne kadar büyük bir nimet olduklarından söz edeceğiz. Soframız hazır, şimdi başlıyoruz.
Evet gördüğünüz gibi gayet zengin bir soframız var. Az önce de söylemiştim bizi gerçekten çok iyi ağırlıyorlar burada. Bulunduğumuz mekan da çok çok nezih kaliteli bir yer.
Şimdi soframızdaki yiyeceklerden ve onların besleyici özelliklerinden biraz bahsedelim. Bakalım soframızda neler var? Etle başlayalım. Etin besin değeri çok yüksek. 100 gram ette yaklaşık 15-20 gram protein bulunuyor. Bu sayede protein ihtiyacımızın büyük bir bölümünü karşılayabilir. Ayrıca ette bol miktarda demir, fosfor ve bakır elementi başta olmak üzere A, D ve B kompleks vitaminleri de var. Bu nedenle etin bizler için faydaları küçümsenemeyecek kadar fazla. İyi ve sağlıklı beslenebilmemiz için et tüketimi çok önemli. Allah bir ayetinde hayvanların bizlere sunulmuş birer nimet olduğunu şu şekilde bildiriyor:
Şeytanlar Allah'a sığınırım: “Ve hayvanları da yarattı. Sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.” (Nahl Suresi, 5)
Proteinler vücudumuzun fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi için olmazsa olmazlardan biri. Çünkü hücrenin yapıtaşı proteinlerdir. Vücudumuzun hücrelerden oluştuğu düşünülürse proteinler vücudumuzun her yerindedir. Enzimlerde, hormonlarda, organlarda, kanda, sinirlerde kısaca proteinler insan vücudunun muhteşem işleyişinin her aşamasında rol alırlar.
Peki vücudumuz proteini bu kadar çok kullanıyorsa akla şu soru geliyor; bu proteinlerin kaynağı nedir? Hiç tükenmezler mi? Nerede, nasıl üretilirler? Bu soruların cevabını kısmen bilim de henüz cevaplayamadı. Örneğin proteinlerin kaynağı nedir? Bunu bilmek için hayatın kökenine inmek gerekiyor. Çünkü dünyada canlının ilk ortaya çıkışı için proteine ihtiyaç var. İşte bu ilk protein nasıl oluştu sorusuna bilim insanları cevap bulamadıkça çılgın fikirler ortaya atmaya başladılar. Örneğin ilk proteinin bir gök taşıyla uzaydan geldiği gibi. İlk protein uzaydan da gelse ilk kez dünyada da var olsa sıfırdan var olması yani yaratılmış olması gerekir. Çünkü hayatın kaynağı proteinler.
Allah dünyadaki canlılığı birbiriyle uyum içinde yaratmış. Örneğin biz et ürünlerini yediğimizde vücudumuzun ihtiyacı olan proteinleri alıyoruz. Bu sayede vücudumuzdaki 100 trilyon hücrenin her birinde hayati işlemler hiç duraksamadan devam ediyor. Kuzu eti ya da bir balığı yiyerek aldığımız proteinleri hücrelerimiz hemen tanıyor ve onları vücutta kullanılabilir hale dönüştürüyor. Bu müthiş bir yaratılış. Birbirinden apayrı canlılar, bambaşka sistemler birbirleriyle müthiş bir uyum içinde çalışıyor. Çünkü onları yaratan tek bir yaratıcı var. Evrendeki dev galaksilerden zerre büyüklüğündeki tek bir topuma kadar tüm canlılığı var eden Rabbimiz.
Sebzeler, içlerinde bulunan yüksek lif oranı, A ve D vitaminleri, magnezyum ve potasyumun varlığıyla son derece besleyici gıdalar. Kan basıncından tutun da, sağlıklı kemikleri ve cilt güzelliğine kadar pek çok iyileştirici etkisi olan bu maddeleri en kolay alabileceğimiz yer, yöntem, düzenli olarak sebze tüketmek. Hem lezzet hem de faydaları bakımından Allah'ın bizlere sunduğu renk renk, çeşit çeşit birçok sebze ve meyve bulunuyor. Hepsinde de farklı miktarlarda vitamin ve mineraller yer alıyor. Düşünün, elinizde bir tohum var ve bu tohumu kapkara bir çamurun içerisine bırakıyorsunuz ve bir süre sonra o tohumdan tüm güzelliğiyle bir çiçek veya koskoca bir ağaç ya da rengarenk meyveler ve sebzeler gelişip-büyüyorlar. Bu insanı Allah'ın üstün yaratma gücü hakkında düşünmeye sevk eden muhteşem bir oluşum.
Allah'ın bizler için yarattığı en güzel yiyecek türlerinden biri olan meyveler, yazın dondurmaları da lezzetlendiriyor. Dondurma, içeriğindeki bol miktarda süt ve süt ürünleriyle besin değeri yüksek bir yiyecek. Buna bir de vitamin ve mineral deposu meyveler eklenince hem lezzeti hem de besin değeri daha da artıyor. Dondurmada kullanılan sütte süt şekeri yani laktoz vardır. Fakat bu şeker dondurmaya tadını vermeye yetmez. Bu nedenle dondurmaya şeker ilave edilir. Dilimizdeki tat alma reseptörleri soğuk gıdalara karşı daha az duyarlı olduğundan bu gıdalara daha çok şeker ilave edilir. Dondurmanın tadının oda sıcaklığına gelince yani eriyince daha şekerli hissedilmesi de bu yüzden.
Benzer durumu gazlı içeceklerde de yaşarız. Genellikle soğuk tüketilen gazlı içecekler oda sıcaklığına getirilerek içildiğinde daha çok şeker tadı alırız.
Peki ya Maraş dondurması? Ülkemize özgü bu dondurmanın kıvamı dokusu diğer dondurmalardan apayrı. Maraş dondurmasını diğerlerinden ayıran özellikleri kendine özgü lezzeti ve aroması, çiğnenebilen elastik yapısı, parlak beyaz rengi, erimeye karşı dayanıklı olması ve düşük sıcaklıkta uzun süre muhafaza edilebilmesi. Maraş dondurmasının yapımında keçi sütü kullanılıyor. Ancak bu dondurmaya özelliklerini katan asıl etken madde salep. Salep içeriğindeki liflerden dolayı dondurmaya kıvam verirken büyük buz kristallerinin oluşmasını engelleyerek erimeyi de geciktiriyor. Peki, salebin orkide çiçeğinin köklerinden elde edildiğini biliyor muydunuz? Maraş dondurmasında kullanılan salep, çoğunlukla Toros ve Amonos dağlarının 1000 ila 1200 metre yükseklerinde yetişen yabani orkidelerin yumrulu köklerinden elde ediliyor.
Doğada yetişen milyonlarca çeşit bitki türü Allah'ın bize sunduğu çok büyük bir nimet. Bu bitkiler kimi zaman tek bir tohumdan kilolarca ağırlıkta, içi su, şeker ve mineral dolu karpuz oluyor, kimi zaman salebin kökündeki stabilizatör yani kararlaştırıcı, kimi zaman oksijen kaynağımız dev ağaçlar, kimi zaman yiyebileceğimiz domates, kimi zaman da koklayabileceğimiz bir gül oluyor.
Karpuz meyvesinin içindeki küçücük çekirdeğinde meyvenin sahip olduğu tüm bilgi kodlanmış durumda. Minik, siyah bir çekirdekten kilolarca ağırlığında içi mineral, su ve şeker dolu harika bir yiyecek yaratıyor Allah. Bunun özellikle yaz meyvesi olması da önemli. Yazın su ve mineral ihtiyacımız kışa göre çok daha yüksek oluyor. Karpuzun içindeki hücrelerde su homojen, eşit miktarda dağılıyor. Bir yerde fazla su, diğer yerde kuruluk oluşmuyor. Ayrıca karpuz topraktan hangi mineralleri alacağını da biliyor. Dünyanın her yerinde bu aynı ve değişmiyor.
Meyvelerdeki, sebzelerdeki ve hatta etteki bu protein, vitamin, mineraller insan vücudunda emilebilecek bir kimyaya sahip. Bedenimizdeki ve bedenimizin dışındaki bu maddeler birbirlerinden bambaşka yapılara sahipler ve birbirlerinin kimyasal yapılarından haberleri yok. Ama aralarında müthiş bir uyum var. Bu da Allah'ın her şeyin hakimi ve yaratıcısı olduğunun ispatı.
Tabii sebze ve meyvelerin oluşumu kadar içerdikleri vitamin ve minerallerin bolluğu da bizi düşünmeye teşvik ediyor. Az önce söylediğim gibi kapkara bir çamurun içerisinde yetişen renk renk ve farklı tatlardaki sebzeler topraktan sadece insanlar için gerekli olacak mineralleri özümseyip alıyorlar. Bu özellikleri sayesinde de insan sağlığına büyük katkılarda bulunuyorlar. İşte bu iyileştirici ve besleyici özellikleriyle sebzeler düşünüp şükretmemiz için Allah tarafından yaratılmış ve bizlerin faydasına sunulmuş. Allah bu duruma Kuran'da şöyle dikkat çekiyor:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım: “Sizin için gökten su indiren odur. İçecek ondan, ağaç ondandır ki hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 10-11)
Şimdi bu rengarenk sebze ve meyvelerle ilgili videomuzu izleyelim ardından devam edeceğiz.
Evet ne kadar güzel görünüyorlar değil mi? Hepsi de adeta bir sanat eseri. Sebze ve meyvelerin bir başka özelliği de çok düzgün ve simetrik olmaları. Mesela bu elimdeki domates gibi. Örneğin veya bezelye ve barbunya bitkisinin kabuklarını açtığınızda içindeki tanelerin çok düzgün ve simetrik bir şekilde dizili olması gibi. Veya portakalın kabuğunu soyduğunuzda içindeki meyvesi kendinden dilimli olarak karşınıza çıkar. Hem içinde dilimler ayrı ayrı paketlenmiştir hem de portakalın dış kabuğu içindeki meyvesine çok iyi bir koruma sağlar. Öyle ki kabuğunu soymadığınız sürece içindeki dilimler uzun süre tazeliklerini korurlar.
Bütün meyvelerin dışında onların çürümelerini önleyen, onları zararlılara ve parazitlere karşı koruyan bir tabaka var. Bu tabakanın adı tanen. Tanen özellikle meyvelerin kabuğunda yoğunlaşmış özel bir yaratılış delili. Tesadüf değil, bu madde bitkilerde, ağaç kabuklarında, tohumlarda ve meyve kabuklarında bulunuyor. Bitkilerin hayatta kalması için bu maddenin özellikle tohum, ağaç kabuğu ve meyve kabuğunda olması çok önemli. Çünkü bu dış savunma mekanizması olmasaydı pek çok bitki neslini devam ettiremeyebilirdi. Yine meyve ve sebzelere buruk tadını veren de bu tanen maddesi. Örneğin üzüm, elma, nar gibi meyvelerin buruk tadı bu maddeden gelir. Eğer bazı gıdalar ve içecekleri tükettikten sonra ağzınızda buruk bir tat oluşuyorsa, bunun sebebi içerdikleri tanenlerdir. Ayrıca nohut, fasulye, börülce ve mercimek gibi baklagillerde de yüksek oranda tanen var.
Bitkilerin köklerinde, kabuklarında, yapraklarında ve meyvelerinde bulunan tanen bir çeşit asittir. Bu asit bitkilerin korunması amacıyla bünyelerinde yaratılmıştır. Bu öyle güçlü sert bir asittir ki tarihin eski dönemlerinden beri deri tabaklamada kullanılır. Tanen, sarımsı kahverengi bir renk verdiği için özellikle Orta Asya'da derilerin sarı renge boyanmasında da kullanılıyor. Bunun yanında ilaç ve boya sanayi de tanenin kullanım alanlarından. Örneğin nar tanelerinin dışını saran zarında ve kabuğunda da yüksek oranda bulunan tanenin damar büzücü özelliği vardır ve bu nedenle çeşitli kanamalarda kan durdurucu olarak kullanılır.
Elmayı bir kez ısırıp biraz beklersek kararmaya başlar. Bunun nedeni içeriğindeki tanen. Elmaya asidimsi tadını veren tanen, havayla temas edince oksitlenmeye başlar. Oksijenle birleşen tanen asidi kahverengi polifenol bileşiklerine dönüşür. Elmanın ısırılan kısmı havayla ne kadar çok temas ederse rengi de o kadar çok sararıp kahverengi oluyor.
Üzüm, nar, elma gibi meyveler başta olmak üzere pek çok sebzede de bulunan tanenin faydaları ve kullanım alanları saymakla bitmez. Allah doğada yarattığı canlı-cansız her maddi bir amaçla yaratıyor. Hepsinin var olması önemli. Çünkü eksiklikleri doğanın dengesinde ciddi problemler oluşturabilir. Tanen olmasaydı bitkiler, ağaçlar, meyveler dış etkenlere karşı oldukça savunmasız olur ve pek çok bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Bilim insanları yaptıkları çalışmalarda ağaçların tehlike durumunda kendilerini savunmak için daha fazla tanen salgıladıklarını tespit ettiler.
Amerikalı Baldwin ve Schultz kavak, ak ağaç ve meşeler üzerinde bir deney yaptılar. Bu çalışmada ağaçların yapraklarının bir bölümü yok edildiğinde ağacın geri kalan bölümünün ot obur hayvanlarının yiyemeyeceği bazı maddeleri özellikle de tanen salgıladığını gözlemlediler. Yani ağaçlar fazla yaprak kaybettiklerini tespit edip kendilerini yenilemez hale getirdiler. Evet, bitkiler de her canlı gibi savunma taktikleri uyguluyorlar. Ancak bu çalışmada daha da şaşırtıcı olan bir şey keşfedildi. Yaprakları koparılmayan komşu ağaçlar da tanen üretimini arttırıyordu. Söz konusu ağaçlarda tanen miktarı, zarar görmüş ağaçlardaki ile aynı oranda çıktı. Bu şu anlama geliyor; yara almış ağaçlar yaşadıkları bu travmayı bir tehlike sinyaliyle komşularına haber verip, onların önceden tedbir almalarını sağlıyor. İşte tüm bunlar Allah'ın doğada yarattığı muhteşem yaratılışın bir parçası. Bitkilerden böceklere, ağaçlardan toprağa, doğadaki her şey akıllı, her şey bir planla, yaratılışlarına uygun olarak hareket ediyor.
Allah yiyecekleri hem görünüm olarak hem de lezzet olarak çok hoş yaratıyor. İnsan hayatını devam ettirebilmek için mutlaka yemek yemeli. Allah bize yiyecekleri çeşitli renk, koku ve tatlarda hem damak tadımıza hem ruhumuza uygun şekilde yaratıyor. Bu ette, bu ekmekte, bu sebzelerde bu lezzet olmasa, bu koku, bu tat olmasa ve biz sadece mecbur olduğumuz için bunları yemek zorunda kalsak herhalde bu çok sıkıcı olurdu. Böyle güzel yaratıldıkları için bunlar bize çok çekici geliyorlar. Etin bu güzel kokusu yerine, bu güzel tadı yerine sert ve iyi kokmayan bir yapısı olsaydı yemek yemek eziyet haline gelebilirdi. Bizim de bu nedenle şükrümüzün sürekli olması gerekiyor. Hepsi mükemmel birer nimet ancak insan bir yere kadar yiyebiliyor. Ama cennette böyle olmayacak. İnşaAllah cennet sofralarında doyma hissi yok. Hiçbir rahatsızlık duymadan dilediğimiz yemekleri dilediğimiz kadar keyifle yiyebileceğiz inşaAllah.
Peygamberimiz (sav)’in sevdiği yiyecekler hakkında sahabeden hadislerle çok fazla bilgi aktarılır. Et, karpuz, kavun, hurma, salatalık, zeytin, zeytinyağı ve kabak Peygamberimiz (sav)’in en sevdiği yiyeceklerdendi. Bugün kalp ve damar sağlığına olumlu etkilerin nedeniyle doktorların şiddetle tavsiye ettiği zeytinyağı için Peygamberimiz (sav), “zeytinyağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir” demiştir.
Peygamberimiz (sav)’in kabağı da çok sevdiğini sahabeden aktarılan şu rivayetten anlıyoruz: “Peygamberimiz (sav)’in tabağın etrafından kabakları araştırarak topladığını gördüm. İşte o gün bugün ben kabağı çok severim.”
Peygamberimiz (sav) her konuda olduğu gibi sağlıklı beslenme konusunda da hem ashabına hem de ümmetine örnek oldu. Rabbimizin bizim için yarattığı mükemmel yiyecekler için hep şükredilmesini hatırlattı. Sütün ne kadar besleyici bir gıda olduğunu anlatırken Peygamberimiz (sav) şöyle demiştir: “Allah bir kimseye yemek yedirdiği zaman o kimse, Allah'ım bize bu yemeği bereketli kıl ve bize bundan hayırlı bir rızık ver diye dua etsin. Allah bir kimseye bir miktar süt içirdiği zaman da o kimse, Allah'ım bize bu sütü bereketli kıl ve bize daha çok süt ver diye dua etsin. Çünkü yiyeceğin ve içeceğin yerini tutan sütten başka bir şeyi bilmiyorum.”
Birbirinden lezzetli, iştah açıcı kokularıyla sofraları süsleyen yiyecekler ve içecekler Allah'ın yarattığı harika nimetler. Bu güzel sofralarda İslam ahlakının bir gereği olarak misafirler en güzel şekilde ağırlanır. Temiz ve leziz yiyecekler hazırlamak, bunları en güzel şekilde misafirlere sunmak peygamberlerin ahlakındandır. Kuran'da Hz. İbrahim (as)’ın misafirlerini en güzel, en lezzetli yiyeceklerle ağırladığı anlatılır. Bu nedenle Halil İbrahim sofrası denince Hz. İbrahim (as)’ın misafirperverliği ve cömertliği, birbirinden güzel yiyeceklerle donattığı sofralar akla geliyor. Hz. İbrahim (as)’ın lakabı Allah'ın sevgili dostu anlamına gelen Halilullah'tır. Ve Halil İbrahim ismi de buradan doğmuştur.
Bu hafta da programımızın sonuna geldik. Haftaya farklı bir mekanda farklı konularla tekrar görüşmek üzere. Hoşça kalın.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500