Yaşam ve Sağlık – 71. Bölüm, Prof. Dr. Coşkun Tecimer, Hematolog
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Bu haftaki programımızı biyolog arkadaşım Onur Yıldız’la beraber hazırladık. Program konuğumuz ise ülkemizin onkoloji ve hematolog konusunda en başarılı en deneyimli doktorlarından biri olan Prof. Dr. Coşkun Tecimer Hocamız bizlerle birlikte olacak. Hoş geldiniz Hocam programımıza.
COŞKUN TECİMER: Hoş bulduk.
PINAR AKKAŞ: Hocam, bu hafta sizinle hematoloji ve onkoloji alanında sorularımız olacak size.
COŞKUN TECİMER: Onkoloji kanser bilimi. Yani kanserin teşhisi, korunması ve tedavisi konusundaki bilgileri içeren bir tıp bölümü. Hematoloji de kan hastalıkları. Bunun içerisinde kan kanserleri olduğu gibi iyi huylu kan hastalıkları da olabilir, kansızlık gibi her türlü kan hastalığını hematoloji içerisinde değerlendirebiliriz.
ONUR YILDIZ: Hocam, biraz araştırma yaptığımızda Türkiye’deki kanser vakıalarının istatistikleriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’de en sık rastlanılan kanser tipleri ve bunların tedavileri konusunda neler söyleyebiliriz?
COŞKUN TECİMER: Türkiye’de en sık görülen kanserler ile gelişmiş ülkelerde görülen en sık kanserler arasında aslında paralellik var. Kadınlarda en sık görülen kanserler meme kanserleri. Erkeklerde en sık kanserler ise akciğer ve prostat kanserleri olmakta. Ölüm oranları da yine erkeklerde akciğer kanseri, kadınlarda da meme ve akciğer kanseri olabilmekte. Yine kadınlarda bunun dışında sıkça görülen kanserler tiroit kanserleri. Cilt kanserleri aslında sıkça görülen kanserler ama bir çoğunun tedavisi daha kolay. Hem erkeklerde hem kadınlarda görülen kanserler arasında bağırsak kanserleri sık rastlanan. Gelişmiş ülkelerde de böyle. Mide kanserleri bizde biraz daha öne çıkıyor. Gelişmiş ülkelerde mide kanserleri daha geri planda ama Uzakdoğu ülkelerinde özellikle Japonya’da veya Uzakdoğu’ya gittiğimizde mide kanserleri daha öne çıkıyor.
PINAR AKKAŞ: Beslenme kaynaklı mı?
COŞKUN TECİMER: Evet. Yani Japonya’da örneğin mide kanserleri daha çok görülüyor. Bu kişiler Amerika’ya gittiklerinde Japonlar orada mide kanseri oranı azalıyor. Bu da oradaki beslenmeyle ilgili olduğunu düşündürüyor. Özellikle tütsülenmiş balığın çok tüketilmesinin mide kanseri üzerinde etkili olduğu düşünülüyor. Hepatitin çok görüldüğü Uzakdoğu’nun, Çinhindi’nin orta derecede gelişmiş ülkelerinde karaciğer kanserleri daha sık görülmekte. Böyle bir takım değişiklikle olabiliyor. Bizde daha çok Avrupa’ya ve Amerika’ya benzeme daha fazla. Ama mide kanserleri onlara göre biraz daha öne çıkıyor. Kadınlarda tabii yumurtalık kanserleri, rahim kanserleri bunlar meme kanseri kadar olmasa da sıkça görülebiliyor.
PINAR AKKAŞ: Peki, sizin daha çok ilgi alanınıza giren kronik lenfositik lenfomalar, lenf kanserleri bunların sıralamasına bakıldığında ülkemiz ne durumda?
COŞKUN TECİMER: Bunlarda da ilk sıralarda olmasa da hem erkeklerde hem kadınlarda ve dünyada da orta sıklıkta görüldüğünü söyleyebiliriz kanserler arasında lenfomaların ve lösemilerin. Lösemiler özellikle akut lösemiler çocuklarda sıkça görülüyor ve bir de yetişkinlerde daha ileri yaşlarda yaşlılarda daha sıkça görülüyor. Kronik lösemilerse kronik lenfositik lösemi ve kronik miyolitik lösemi daha çok yetişkinlerde görülüyor. Kronik miyolitik lösemi 35-40’ından sonra görülüyor en sık olarak. Kronik lenfositik lösemi ise 60-70’li yaşlarda daha sıkça görülüyor. Yani lösemilere baktığımızda lösemiler kandaki lökositlerin orijinini oluşturan hücrelerin malign çoğalması sonucu ortaya çıkıyor. Akut lösemiler var kronik lösemiler var. Akut lösemiler birden ortaya çıkan lösemiler. Kronik lösemiler ise sinsi başlayıp uzun bir seyir gösteren lösemiler.
PINAR AKKAŞ: Risk olarak hangisi daha tehlikeli?
COŞKUN TECİMER: Şimdi akut lösemiler hızla ortaya çıkıyor, çocuklarda görülebiliyor hem de yaşlılarda görülebiliyor, öldürücü olabiliyor. Ama tedavi edilebilen vakıalar da var. Özellikle kemik iliği nakli sıkça kullanılabiliyor akut lösemilerde. Kronik lösemiler ise kronik miyolitik lösemi ve kronik lenfositik lösemi. Kronik miyolitik lösemi eskiden kemik iliği naklinin çok sıkça yapıldığı hastalıktı. Ama 2000’li yılların başında imatinib adlı bir etken maddenin bulunmasıyla artık günümüzde nakle ihtiyaç duyulmadan tedavi edilebilecek bir noktaya geldi büyük bir kısmı. Kronik lenfosit lösemiler yaşlılarda görülüyor. Bazen onların farklı seyreden tipleri var, hiç tedavi etmeden bile uzun süre yaşayabiliyor hastalar.
PINAR AKKAŞ: Peki, bu hem KLL olsun hem de KML’lerde son aşama kemik iliği nakli midir? Önceden hep öyle biliniyordu ama şu an sizin anlattığınız anlamda belki onlara bile gerek kalmadan kesin tedavi edilebiliyor.
COŞKUN TECİMER: Tedavi ediliyor. Kronik lenfosit lösemi özellikle imanitib dediğimiz ilaçla tamamen tedavi edilebiliyor. Bu ilaç kansere neden olan mutasyonu bir çok vakıada düzeltiyor. O yüzden sürekli veriliyor. Bıraktığınız zaman yaklaşık yarısında tekrar nüksedebiliyor. O mutasyonda tekrar geriye gelme olabiliyor. Diğer yarısındaysa olmuyor. Tabii onu her zaman bırakmaya cesaret edemiyorsunuz. Bunların farklı hedefe yönelik tedaviler de var yeni geliştirilmiş, ona cevapsızlık olduğunda diğerine geçebiliyorsunuz. Ama hiç birinden yanıt alınamazsa nakil de yapılabilir. Eskiden çok sık yapılıyordu kronik miyolitik lösemide. Kronik lenfositik lösemide ise nakil çok kullanılmıyor ama ilaçlarla hedefe yönelik tedaviler KML’de olduğu kadar etkin değil. Bazı agresif giden tipleri var onlarda nakil yapılabilir. Nakille tam tedavi ortamı oluşabilir ama çok sıkça kullanılan bir durum değil.
ONUR YILDIZ: Peki Hocam, Türkiye’de en çok rastlanılan kanser türleri akciğer kanseri ve meme kanseri. Neden Türkiye’de insanlar daha çok akciğer kanseri oluyorlar? Nasıl korunabilirler?
COŞKUN TECİMER: Tüm dünyada akciğer kanserinde en önemli bilinen nedeni sigara. Sigara belki de yeryüzünde kanser yaptığı kesin olarak ispat edilmiş en yaygın madde, tütün ve tütün ürünleri. Zaten sadece akciğer kanseri değil ağız içi, baş, boyun kanseri, böbrek kanseri, mesane kanseri, pankreas kanseri, mide kanseri, rahim ağzı kanseri hatta lösemiye kadar birçok kanserin etkeni olabiliyor sigara. En önemli nedeni sigara. Bugün yeryüzünde tütün ve tütün ürünler ortadan kaldırılabilse akciğer kanseri arka sıralara rahatlıkla geçebilecek bir kanser. Korunmak için o zaman sigara içilmeyecek, tütün ürünler kullanılmayacak. Tabii başka bir takım maddeler de var asbest gibi, radon gibi bunlar da solunarak akciğer kanserine neden olabiliyorlar ama sigaranın yanında tabii çok çok gerilerde kalıyorlar.
PINAR AKKAŞ: Genetik yatkınlığı oluyor mu akciğer kanserlerinin?
COŞKUN TECİMER: Akciğer kanserlerinde sigara içmediği halde ama bu çok daha az görülüyor. Birçok kanserde bu durum var. Özellikle adenokarsinom dediğimiz tipinde hiç sigara içmediği halde daha çok kadınlarda görülebilen bir tipi var. Bunların yanıtı özellikle bir takım hedefe yönelik tedavilerle iyi olabiliyor. Ama sigara hiç içilmemiş olsa insanlar tarafından bu yüzde çok az olurdu ve arka sıralara giderdi akciğer kanseri.
ONUR YILDIZ: İnşaAllah önümüzdeki yıllarda öyle olur.
COŞKUN TECİMER: İnşaAllah.
ONUR YILDIZ: Peki, genel olarak bir kanserin hangi türü olursa olsun dünyanın her yerinde farklı kanser tipleri ön plana çıkıyor. Genel olarak yani sağlık tavsiyesi olarak kanserden nasıl korunabiliriz? Ve hangi aralıkta insanların check-up yaptırmaları gerekir kanser var mı yok mu diye kontrol etmesi için?
COŞKUN TECİMER: Kanser çoğalabilen hücrelerin hastalığı. Vücudumuzda ne kadar çoğalabilen hücre varsa o kadar da kanser çeşidi var demektir. Eğer hücre çoğalmıyorsa kanser görülmez. Örneğin kalp kasının kötü huylu bir kanseri yoktur. Çünkü kalp hücresi çoğalmaz. Ama bir çok organımızın hücreleri çoğalır ve bu çoğalmada bir otonomi kazanılmışsa yani hücre çekirdeğinin DNA’sında, yapısında bir değişiklik ortaya çıkmışsa bu hücreler vücut hücrelerinden bağımsız olarak harekete geçiyorlar, çoğalıyorlar, kontrolü ellerine alıyorlar ve kitleler oluşturuyorlar, vücuda yayılıyorlar kanser ortaya çıkıyor. Bu çekirdekteki değişiklikler nasıl oluyor? Bunun bir genetik yönü olsa bile esas olarak yetişkinlerde çevresel faktörler. O zaman biz çevresel faktörleri ortadan kaldırabilirsek potansiyel genetik değişikliklerin kanser olmadan durmasını sağlayabiliriz. Örneğin akciğer kanserinde, mesela bazı insanların akciğer kanserine yatkınlığını biliyoruz. Özellikle anne-babasında akciğer kanseri olan kişilerin akciğer kanserine daha yatkın olduğunu biliyoruz. Ama onlarda şöyle bir durum var; sigaranın etkilerini artıran bir protein fazlaca sentez ediliyor bu kişilerde anne-babasında kanser olanlarda. Bu kişiler sigara içtikleri zaman diğer insanlara göre çok daha fazla etkileniyorlar ve DNA yapıları çok daha kolay bozulup kansere yakalanabiliyorlar. Dolayısıyla bunlar aslında sigara içmeseler de çevresel kötü faktörlerden etkilenmemiş olsalardı akciğer kanserine belki de ömürleri boyunca yakalanmayacaklardı, genetik değişiklik olsa bile yapılarında. Demek ki çevresel faktörler çok önemli. Yani en önemlisi sigara içmemek lazım. Diğer bir faktör obezite. Obezite nasıl kalp hastalıkları için bir risk faktörüyse, kronik dejeneratif hastalıklar için bir risk faktörüyse kanser için de öyle bir risk faktörü. Yani obezite genel olarak sağlığa aykırı bir durum, bir sağlıksızlık durumu, hastalıklı bir durum. Dolayısıyla kilo alınmaması lazım, sigara içilmemesi lazım. Bu ikisi çok önemli faktörler. Egzersiz önemli. Egzersiz de hayata yönelik bir hareket ömür boyu tabii. Öyle ağır egzersizler değil en güzel egzersiz yürüyüş ve yüzme de olabilir. Her gün yapılabilecek performans durumumuza göre yarım saatlik bir saatlik yürüyüş veya en azından haftada yapılacak yarım saatlik bir saatlik yürüyüşler kanser riskini azaltıyor. Birçok kanseri azaltıyor. Bazı kanserlerde yüzde 50’ye kadar azalma oluyor. Kalın bağırsak kanseri olsun, meme kanseri olsun. Bu meme kanseri geçiren bazı kadınlarda yapılan çalışmalarda yürüyüş yapanlar ve egzersiz yapanlarla yapmayanları karşılaştırmışlar yapmayanlarda kanser riski çok daha fazla ortaya çıkmış, nüksetmiş kanser. Dolayısıyla aslında böyle bir hap olsaydı kanseri önleyici herkes bunu alırdı. Ben burada size çareyi söylüyorum işte, yürüyün, kilo almayın, sigara içmeyin, üçte iki oranında kanserden korunabilirsiniz. Tabii yüzde 100 hiçbir şeyin garantisi yok ama büyük ölçüde korunabilirsiniz. Tabii daha lifli yiyecekler, meyveler kabuklu yenirse tabii ki iyi yıkanıp toksik etkilerinin olmadığını düşündüğümüz meyveler aşırıya kaçmamak şartıyla.
ONUR YILDIZ: Mineral esas kabuklarında olduğu için mi söylüyorsunuz?
COŞKUN TECİMER: Bunlar hem daha çok lif içeriyor hem de daha çok antioksidan içeriyor. Meyveyi şöyle düşünebilirsiniz; en çok antioksidanlar çekirdeğin de bir de kabuğunda vardır. Niye böyledir? Bu doğanın bir korunma şeklidir. Meyve çekirdeğiyle üremesine devam ediyor, çevresindeki zırhla da etrafındaki, topraktaki ve diğer yerlerdeki çevresel faktörlerden kendisini koruyor. Bunu nasıl yapıyor? Bunu oradaki antioksidanlarla yapıyor. O antioksidanlar vücut tarafından alındığında da insan tarafından aynı özelliklerini devam ettiriyorlar ve kansere karşı korunuyorlar. Dolayısıyla meyvelerin kabukları -tabii kabuğu soyulmadan yenen meyveler için geçerli bu- yemek en faydalı kabuğuyla birlikte. Mesela portakalın da en çok kabuğunu soyuyoruz onun altındaki o beyaz kısımda da daha çok antioksidan var. Onları da çok temizlemeye çok gerek yok aslında.
PINAR AKKAŞ: O zaman Hocam, hazır beslenmeyle ilgili anlatıyorsunuz. Şeker ve şekerli gıdalar kanseri artırdığı yönünde çok fazla araştırmalar oluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
COŞKUN TECİMER: Karbonhidratlar, şekerler fazla alındığı zaman obeziteye neden olan, metabolik sendroma neden olan gıdalar. Aslında karbonhidratlar ve şekerler vücudumuzun protein ve yağlarla birlikte yapı taşları. Son yıllarda bunların üzerine çok gidilmekte. Ama örneğin beyin karbonhidrattan başka bir şey kullanmıyor. Beyin için şekere ihtiyacımız var. Burada şekerin en önemli problemi özellikle glisemik indeksinin yüksek olduğu yiyeceklerde hızla kana karışarak daha fazla kilo yapmasına ve kalori almamıza neden olmasıdır. Tabii kanserli hücreler de kanser de şeker çok kullanan bir hastalıktır ve hücreler de böyledir. Bir doğruluk payı var belki ama karbonhidratsız bir hayat da olamaz. Hastalar bize soruyorlar “şeker yiyeyim mi yemeyeyim mi” falan. Genel sağlık açısından sadece kanser için değil kalp hastalıkları için, metabolik sendromdan korunmak için, kronik dejeneratif hastalıklar için tabii ki şekerli gıdaları azaltmak gerekli. Aslında dengeli beslenmek en önemlisi. Sadece protein ve yağdan zengin ama karbonhidrat içermeyen gıdaları yemek doğru değil. Karbonhidratların da glisemik endeksi düşük olan proteinle birlikte alınması daha az kalori alımına ve daha az zarar vermesine veya vermemesine neden olur. Dolayısıyla hepsinden dengeli beslenelim, egzersizimizi yapalım, kilo almayalım o zaman bunları yiyebilirsiniz bir mahsuru yok.
ONUR YILDIZ: Az olması ama kararında olması koşuluyla diyorsunuz.
COŞKUN TECİMER: Evet. Yani kilo almadıktan sonra diyelim ki bir insan her gün bir saat yürüyor, kilo almıyor, kas yapıyor bu kişinin karbonhidratı almasında bir mahsuru yok, alacak, alması gerekiyor tüketiyor çünkü. Yoksa onu amadan enerji alamaz ki. Kilo almamak şartıyla ve egzersiz yapma şartıyla hepsini kullanabilirsiniz.
Bu Japon ve Çin mutfağı dünyada tıbbi açıdan en ideal mutfak olarak gösterilir. Ama şimdi sizin söylediğiniz o çiğ et tüketiminin bir zararı olabileceği konusunda veri olmuş oldu. O tütsülü balık..
COŞKUN TECİMER: Tütsülenmiş balık zararlı çünkü is var, direk onun bir zararı var. Buradaki esas problem tütsülenmiş olması. Aslında Akdeniz mutfağının sağlığa daha uyumlu olduğu düşünülür en çok tıp çevrelerinde. Zeytinyağının da fazlası zararlı aslında. Bunların kalorisi diğer yağlardan farklı değil. Orada yine 9 kalori alıyorsunuz. Kilo aldıktan sonra hepsi zararlı. Onun için kilo almamak gerekiyor.
PINAR AKKAŞ: Yani şöyle denilebilir mi; çok .eşitli her şeyden beslenilebilir bir kısıtlama olmadan ama önemli olan kilo almamak mı? Hayvansal gıdalar, şeker, karbonhidrat hepsini dahil ederek söylüyorum.
COŞKUN TECİMER: Hepsi olabilir tabii. Rafine şekerin kullanılmasını ben de tavsiye etmiyorum. Çünkü rafine şeker glisemik endeksi çok yüksek ve hızla insülin salınımına neden oluyor, şekeri hızla düşürüyor, bu sefer tekrar bir açlık hissi oluşuyor ve tekrar yeme ihtiyacı duyuyorsunuz. Yani yedikçe acıkıyorsunuz, bir kısır döngüye giriyorsunuz. O yüzden glisemik endeksi düşük, proteinle birleştirilmiş, kepekle vs. yoğrulmuş birlikte alındığı zaman bu tür gıdalar insülin salınımını birden artırmıyor ve açlık hissi uyandırmıyor. O nedenle önemli.
ONUR YILDIZ: Peki, konuyu kansere çevirmek istiyorum. Kan kanserleri, kanımızın içinde neler var? İnsan kanının içerisinde hangi hücreler var? Bu hücrelerin hangileri daha çok kansere uğrayabiliyor?
COŞKUN TECİMER: Kanda 3 çeşit hücre var. Kan bütün vücudumuz için neredeyse gerekli bütün maddeleri içeren akışkan kırmızı renkte bir sıvı. Ama bu sıvının içerisinde özellikle partikül yapısında hücreler var dolaşan. Bunlar neler; birincisi alyuvarlar eritrositler, esas kırmızı rengi de onlar veriyor zaten. İkincisi akyuvarlar lökositler, onlar da bağışıklık sisteminin en önemli organları hücreleri. Bir de kanın pıhtılaşmasını sağlayan trombositler var, çok daha küçük parçacıklar bunlar da hücre, çekirdeksiz platelek de deniyor bunlara. Bunlar da diyelim ki bir yerimiz kesildi hızlı kanama ortaya çıktı, kanamayı ilk durduran, ilk harekete geçiren, orada ilk pıhtılaşmayı başlatan faktörler. Daha sonra tabii ki kan içerisindeki başka faktörler de devreye giriyor. Bunların üçünün de kanseri var, bunlar işte lösemi. Demin bahsettiğimiz akut lösemiler, kronik lösemiler bu hücrelerin kanseri aslında.
PINAR AKKAŞ: Bu 3’üyle de ilgili değil mi? Alyuvarlar, akyuvarlar, trombositleri kapsadığı bir olay mı?
COŞKUN TECİMER: Evet. Bunların kendi içinde alt grupları var. Daha çok lökositlerin kanseri bunlar lösemiler. Ama eritro lösemi dediğimiz bir lösemi alyuvarların lösemisi. Megakaryositik lösemi dediğimiz de trombositin ana hücrelerinin lösemisi. Yani onlar da lösemiler içerisinde ayrı bir alt grup oluşturuyorlar. Tüm lösemiler içerisinde değerlendirmek lazım bunları.
ONUR YILDIZ: Peki, kanser sürecine girildiğinde, bir kişinin kanser olduğu tespit edildiğinde mesela diyelim ki akciğer kanseri, tedavi süreci nasıl oluyor Hocam, yöntemler uygulanabiliyor kanser tedavilerinde?
COŞKUN TECİMER: Günümüzde kanser tedavisinde şunu söyleyeyim sihirli bir ilaç yok. Şöyle deniyor ya “kanserin ilacı ne zaman bulunacak?” Aslında kanserin ilacı her gün bir şeyler bulunuyor, zincire her gün bir halka ekleniyor. Ama tek bir ilaç yok çünkü tek bir kanser yok, tek bir cins kanser yok, hepsi birbirinden farklı gidiyor. Ve o nedenle kanser tedavisi çok çeşitli. Neler var bunun içerisinde; çok eski tedavilerden biri cerrahi. Özellikle erken kanserlerde çok sıkça kullanılan bir tedavi şekli. Onkoloji cerrahi bugün çok ileri noktalara gelmiştir. Bir diğeri kemoterapi, kemo kimyasal demek. Kimyasal tedavi yani ilaçlarla sistemik tedavi. Bunlar genellikle damardan verilir ama ağızdan alınanları da vardır. Hatta yüzeyel bir takım kanser için kullanılan kremleri merhemleri de var ama bunlar çok daha azdır. Esas damardan verilir. Bir de radyoterapi yani ışın tedavisi. Bu da epey bir zamandır uygulanıyor ama günümüzde çok daha ileri noktalara geldi bunlar. Tabii eskiden kemoterapiler şimdi de çoğunlukla öyle olabilir, birçok hücreye etki ediyor, burada sağlam hücrelere de etki ediyor. Ve bu sağlam hücrelere etkililer nedeniyle de yan etkiler oluşuyor. En çok hangi hücrelerimiz çoğalır normal olarak; işte bağırsak hücreleri, deri hücreleri kan hücreleri. Dolayısıyla bu kemoterapi ajanları da en çok bu hücrelere etki ediyor, bağırsaklara etki ediyor ishal oluşuyor, işte cilde etki ediyor saç dökülmeleri ortaya çıkıyor. Kan hücrelerine etki ediyor kansızlık ortaya çıkıyor, bağışıklık sistemi zayıflıyor. Yani bunların bir mantığı var, ne kadar hücre çoğalıyorsa sağlam hücreler o kadar çok etkileniyorlar bu durumlarda. Bu etkileri azaltmak için sadece kansere yönelmiş kanser hücrelerine gitmesini sağlayan tedaviler üzerinde çalışılıyor. Tamamen bu konuda başarılı olmuş değil ama bir takım böyle ilaçlar var. Nispeten bunlar diğer hücrelere daha az zarar veriyorlar ama yine yan etkiler oluşuyor. Bir de mesela ağızdan alınan haplar, kemoterapi hapları da kimi zaman damardan verilenlere yakın etki edebiliyor. Çünkü yine aynı mantıkla hareket ediyorlar. Son zamanlarda 2000’den itibaren kronik miyolitik lösemide imatinib ilacı çıktı hedefe yönelik tedavi, direk mutasyon olan noktaya etki ediyor. Bu ilaçlar günümüzde çok daha artmaya başladı. Yeni yeni antikorlar gelişiyor, yeni yeni hedefe yönelik tedaviler gelişiyor. Tabii hepsinde kronik miyolitik lösemide o kadar başarılı değiliz. Neden başarılı değiliz? Kronik miyolitik lösemide bir tek mutasyon var, o mutasyona etki ediyorsunuz ve olay bitiyor. Ama başka kanserlerde başka mutasyonlar da var. Veya diyelim ki siz bir mutasyona etki ettiniz, bir süre sonra kanser hücresi de akıllı, başka bir yerden mutasyon geliştiriyor oradan ilerliyor. Dolayısıyla siz başka bir ilaç kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla hep zincire yeni halkalar ekliyoruz ama maalesef bazen tabii 2-3’ünü birden veriyoruz, genellikle de öyle yapıyoruz. Ama yine de başka mutasyonlar da ortaya çıkarabiliyor kanser hücresi, çok akıllı olduğu için. Ve mücadele de bu şekilde devam ediyor.
ONUR YILDIZ: Peki iyi huylu kötü huylu dediklerinde o kötü huylu dediğiniz bu mu?
COŞKUN TECİMER: İyi huyluya biz kanser demiyoruz. İyi huylu tümörler kanser değil, o urlar iyi huylu urlar kanser değil, bunları bir kenara koyalım. Biz kanser dediğimiz zaman hep kötü huylu diyoruz. Bazen soruyorlar “dişisi mi erkeği mi” falan diye dişisi erkeğini bilemem ama iyi huylu değil ama tabii kanser içerisinde kanser dediğimiz hepsi kötü huylu, kötünün iyisi var, kötünün daha kötüsü var, ortası var. Bazıları daha hızlı yayılabiliyor, bazıları daha yavaş yayılabiliyor. Bunları da biz patolojik incelemeyle veya moleküler incelemeyle tespit edebiliyoruz. Hangisinin hızlı yayılabildiğini patolojiden anlayabiliyoruz.
PINAR AKKAŞ: Hocam, kan kanserleri, lenf kanserlerinde metastaz riski aha mı fazla, kan yoluyla bir ilerleme oluyor mu? Yoksa genelde akciğer kanserlerinde ya da farklı kanserlerde duyuyoruz işte karaciğere metastaz yaptı, bir organa metastaz yaptı diye. Bu ikisi kıyaslandığında hematolojiyle ilgili kanserlerin metastaz riski nasıl?
COŞKUN TECİMER: Bir kere kan kanserleri ortaya çıktığı zaman tüm vücutta ortaya çıkıyor. Çünkü kan olduğu için her yerde var o kan hücreleri. Dolayısıyla bunda diğer kanserlerde biz onara solid tümörler diyoruz, onlardaki gibi bir evreleme yapmıyoruz. Ama akut lösemiler yani kan kanserleri tamamen tedavi edilebilen kanserler arasında böyle olsa bile. Lenfomalar var lenf kanserleri dediğimiz onlar da solid tümör yani akciğer kanseri gibi kitleler yapıyor. Onlarda evreleme var birinci evre, üçüncü, dördüncü evreleme onlar da daha kolay tedavi ediliyor. Demek ki kanla ilgili kanserler lenfomalar olsun lösemiler olsun tedavisi en azından bir kısmı için mümkün olabilen kanserler. Tabii ki onlarda da nüks var nüksetmeyenleri var ama tedavi edilebilenler arasında. Başka bir takım onkolojide kanser de tedavi ediliyor. Mesela erkek yumurtalık kanseri ileri evrede olsa bile tedavi edilebilen bir kanser. Mesela cilt kanserleri genellikle cerrahiyle alındıktan sonra bir daha nüksetmiyor malign melanom hariç. Tiroit kanserleri kolaylıkla tedavi edilebiliyor cerrahi veya radyoaktif maddeyle. Günümüzde bir çok kanseri ileri evrede olsa bile tedavi etmek mümkün. Lenfoma gibi, lösemi gibi, erkek testis kanseri gibi edebiliyoruz. Ama bazı kanserler var tabii daha agresif seyredebiliyor. Hepsi değil ama mesela mide kanserleri, pankreas kanserleri bunlar daha hızlı seyreden tedavisi daha zor. Kalın bağırsak kanseri mide ve pankreasa göre daha rahat tedavi ediliyor. Özellikle erken evre kanserlerde diyelim ki akciğer kanseri birinci ikinci evrede tamamen yok etmek mümkün. Hasta sigarayı bırakır ve yeni bir kanser ortaya çıkmazsa metastaz yapmama ihtimali var cerrahi ve diğer tedavilerden sonra. Kalın bağırsak kanseri için de geçerli bu. Kadın yumurtalık kanseri için de özellikle birinci ikinci evre hatta bazen üçüncü evrede tedavi etmek mümkün. Kanser tedavisi çok çeşitli, tamamen birlikte hareket edilmesi gerekiyor farklı branşlarla. Zaten bizler bir kanser hastası geldiği zaman özellikle sorun vakıaları kendi konseylerimizde kurullarımızda tartışıyoruz. Tıbbi onkolog, radyasyon onkoloğu ve cerrahi onkolog birlikte karar veriyoruz. Çünkü bazı kanserlerde önce kemoterapi verip sonra ameliyat yapmak gerekir. Bazılarında ise önce ameliyat yapıp sonra kemoterapi vermek gerekir. Diyelim siz önce kemoterapi verip sonra ameliyat yapacağınız bir kanseri önce ameliyat yapıp sonra kemoterapi verseniz iş işten geçmiş olabilir. Meme kanseri de mesela rahatlıkla tedavi edilebilen metastaz yapmadıktan sonra kanserlerden biri. Nispeten diğer kanserlere göre daha kolay tedavi edilebilen bir kanser. Erkeklerde prostat kanseri daha kolay erken evrelerde özellikle. Metastaz yaptığı zaman ise uzun yıllar yaşayabilir hastalar meme kanserinde de prostat kanserinde de olsun. Daha çok hormona bağlı bu kanserler kadınlarda meme erkeklerde prostat kanserleri diyelim ki bir pankreas, mide kanserleri daha uzun süre yaşatma imkanı bulabiliyoruz hastaları.
PINAR AKKAŞ: Kesin söylemek mümkün olur mu bilmiyorum ama acaba şu kanser metastaz yapmaz dediğiniz bir kanser türü var mı? Nadiren olabilir ama bu kanserlerde risk yoktur denebilir mi?
COŞKUN TECİMER: Kanser diyorsak, kötü huylu diyorsak onların metastaz yapmasını kabul ediyoruz demektir. İyi huylu dediğimiz zaman iyi huylu urlar zaten onlar metastaz yapmıyor onun için iyi huylular. Yani kanserin tanımı itibariyle özelliği otonom çoğalması, diğer hücrelerden bağımsız olarak çoğalması, kitleler oluşturması ve onu yayması, tanımı öyle bir kere. Bu özelliği yoksa zaten o kanser değil, o iyi huylu tümör oluyor. Sadece çoğalıyor orada duruyor.
ONUR YILDIZ: Cerrahi olarak alındığında da konu kapanmış oluyor.
COŞKUN TECİMER: Evet.
PINAR AKKAŞ: Bu kan kanserleri ya da lenf kanserlerinde bir araştırmada batı ülkelerinde daha fazla olduğu diye bir yaklaşım var, bilmiyorum doğru bilgi mi? Acaba ırk yatkınlığı, coğrafi yatkınlıkta bu tarz kanserlerde daha mı fazla?
COŞKUN TECİMER: Bir kere kanser yaşlılık hastalığı. Günümüzde kanserlerin artışının en önemli nedeni insan ömrünün uzamış olmasıdır. Yaş ilerledikçe kanser ortaya çıkıyor. Batıda kanserin daha çok artmış olmasının nedeni insan ömrünün uzamış olmasındandır. Hatta öyle ki her 4-5 kişiden biri kanserle karşılaşacaktır o şeklide veya bu şekilde. Yaş arttıkça karşılaşma ihtimali artıyor. Bu meme kanseri için de geçerli, kronik lenfositik lösemi dedik onun için de geçerli.
PINAR AKKAŞ: 65 yaş ve üstü diye geçiyordu.
COŞKUN TECİMER: Evet, yaş arttığı için. Bir de tabii eskiden ne olduğunu bilmediğimiz bir köşeye bıraktığımız insanların bugün kanser olduğunu ortaya koyabiliyoruz gelişmiş sofistike aletlerle.
ONUR YILDIZ: Peki, ileri yaşlarda insanın korunması için yine obezite olmayacak, düzenli egzersiz yapmaya devam edecek bunlar değişmiyor.
COŞKUN TECİMER: Bir insan 80 yaşına gelse de sağlığı elverdiği ölçüde egzersizlerine devam etmesi gerekir sağlıklı yaşamaya devam etmesi için. Bugün Japonya’da 100 yaşın üzerinde sanırım 40 bin kişi var. Türkiye’de de 100 yaşın üzerinde 4-5 bin kişi var.
ONUR YILDIZ: Ama şehirlerde olmuyor bu insanlar hep böyle doğayla iç içe olan yerlerde oluyorlar.
COŞKUN TECİMER: Doğayla olmak güzel de bütün o sağlık imkanları da kentlerde. Böyle bir durum var. Doğada yaşayıp kentin imkanlarından yararlanırsanız en güzeli.
PINAR AKKAŞ: Hocam, zaten çok detaylı bahsettiniz kanserlerin oluşumuyla ilgili. Şimdi kanserler hücrelerin kontrolsüz çoğalması olarak biliyoruz ve vücudumuzda da savunma hücreleri var. Bu hücreler bu kontrolsüz çoğalmaya mutlaka müdahale ediyorlar. Ama edemediği durumlarda güçlü bir bağışıklık sistemi böyle bir durumu etkiliyor mudur?
COŞKUN TECİMER: Tabii ki. Yani şimdi kanserin oluşumunda bir sürü neden var. Hücrelerin kontrolsüz çoğalması. Niye hücreler kontrolsüz çoğalıyor? Genetik bir takım değişiklikler zeminde varsa bile çevresel faktörler bunu kolaylaştırıyor. Sadece bir çevresel faktör değil veya şöyle diyeyim; bir mutasyonla değil onun üzerine devam eden kötü çevresel etkilerin binmesi nedeniyle üst üste binen mutasyonlar sonucu kanser ortaya çıkıyor. Bazı insanlarda tabii ki buna daha eğilim olabilir. Bazı insanların genetik yapısı daha kansere karşı sağlam olabilir. Kanser olduktan sonra da bağışıklık sisteminin iyi olması önemli. Neden önemli? Bir kere verdiğiniz tedavileri daha iyi tolore eder. Daha iyi alabilir o tedavileri, onlar karşısında yıkılmaz devam ettirebilir. Bir sürü faktör var, verdiğiniz ilacın kanser dokusuna ulaşması bile önemli. Bazı insanlarda diğerlerine göre daha az ulaşıyor olabilir. Yani çok komplike bir konu. Kimde bağışıklık sistemi zayıf, kimde güçlü onu her zaman ayırt etmek mümkün değil. Bizim verdiğimiz ilaçlar evet lökositleri düşürüyor. Lökositlerin düşürülmesi bağışıklık sistemini zayıflatan bir faktör. Ama sadece sayı değil ki bu nitelik de önemli. O nitelikleri çok iyi bilmiyoruz. En azından klinik olarak hangi insanın bağışıklık sistemi güçlü ya da hangisinin zayıf tam ayırt demeyebilirsiniz.
PINAR AKKAŞ: Tedavisini çok detaylı anlattınız. Peki nasıl teşhis edilecek kanser? Özellikle kan kanserleri, sadece bir kan tahlili teşhis etmek için yeterli midir yoksa ileri tetkikle mi yapılır?
COŞKUN TECİMER: Kan tahlili ve gerektiğinde kemik iliği incelemesiyle kan kanserini teşhis etmek çok kolay günümüzde. Diğer kanserlerde de yeter ki bu işe girin, teşhis etmek isteyin teşhis kolaydır. Yaptığımız check-uplar bütün kanserleri teşhis etmeyi sağlamıyor. Dünya da bir takım check-up testleri yapılıyor. Bunlar ancak belli başlı kanserler için yapılıyor. Nedir onlar? Bir kere meme kanseri için yapılıyor kadınlarda 40 yaşın üzerinde mamografi yaptırıyoruz senede bir veya iki senede bir. Erkekler için PSA testi yaptırıyoruz 50 yaşın üzerinde Prostat Spesifik Antijen dediğimiz, en sık görülen kanserler bunlar. Kolon kanseri var 50 yaşın üzerinde hem kadın hem erkeklerde kolonoskopiyi öneriyoruz. Bunlar dünyadaki saygın sağlık kuruluşlarının önerdikleri check-up testleri. Cinsel ilişki başladıktan sonra rahim ağzı pap smear dediğimiz testi öneriyoruz kadınlara. Cilt muayeneleri malign melanoma karşı cilt muayenelerinin yapılmasını öneriyoruz yılda bir. Akciğer kanseri için tartışmalı bir konu öksürük, anne-babasında kanser olan, sigara içen kimselerde spiral tomografi yapılabiliyor. Akciğer grafisi çok etkili olmayabiliyor çünkü tespit etmede. Onun dışında genel olarak bunlar ama b,r takım başka kanserleri tespit edemeyebiliyorsunuz. Tümör markerlerine bakmanın çok bir anlamı yok PSA dışında. Onlar ancak örneğin CEA dediğimiz test kolon kanserinde eğer baştan yüksek ise tedaviye cevabı ölçmede kullandığımız bir test.
PINAR AKKAŞ: Tedbir amaçlı CEA testini yaptırmak bir şeyin alameti değil midir?
COŞKUN TECİMER: Önerilmiyor. Çünkü bir sürü durumda yükselebiliyor sadece kansere spesifik bir durum değil. Bazı enfeksiyonlarda iyi huylu durumlarda örneğin bronşit gibi karaciğer hastalığı gibi bir takım durumlarda da yükselebiliyor. Veya protein atılımının azaldığı durumlarda bunlar birer protein çünkü yüksek görünebiliyor ve onun nedenini bulmak için de uğraşıyorsunuz. İnsanı gereksiz yere stres altına sokabiliyorsunuz. Dolayısıyla tümör markerleri arsında bir tek PSA teşhiste kullanılıyor.
ONUR YILDIZ: Peki, tespit edildikten sonra Hocam genelde oranı nasıl Türkiye’de? Genel olarak kanser tedavisinde başarı oranı mı diyelim veya tedaviye sonuç verme oranı mı diyelim, o nasıl Türkiye’de?
COŞKUN TECİMER: Genel olarak dünyada tedavide daha başarılıyız. Belki de tıp içerisinde en çok gelişmenin olduğu, en çok araştırmanın yapıldığı bölüm onkoloji kanser bilimi. Çünkü bilinmeyeni çok, tedavi edilmeyen hastalıkları çok dolayısıyla da buralara yönelinmiş durumda. Örneğin meme kanserinde artış görülse bile tedavi etme imkanı daha çok artmıştır ve yaşam süresi uzamıştır eskiye göre. Diğer kanserlerde de buna benzer durumlar var. Mide kanseri mesela bir zamanlar çok yaygındı dünyada. Ama buzdolabının bulunmasından sonra hijyenin ortaya çıkmasından sonra hızla düşüş göstermiştir.
PINAR AKKAŞ: Önceden bir kanser teşhisi olduğu zaman hemen yurt dışına gitme düşüncesi olurdu ama şimdi tamamen değişti. Hatta yurt dışında ülkemize gelen çok fazla hastalar var. Kanser anlamında da bu bir başarı aslında, değil mi?
COŞKUN TECİMER: Evet. Türkiye’de sadece onkolojide değil sanırım diğer branşlarda da yurt dışından hasta gelmekte. Sağlık turizminde bir gelişme var o da olumlu bir durum ülkemiz için.
ONUR YILDIZ: Neden kaynaklanmış olabilir Hocam bu gelişmenin sebebi?
COŞKUN TECİMER: ben şöyle düşünüyorum; Türkiye’de tıp temelleri çok önceden iyi bir şekilde atılmış ve tıp fakülteleri gerçekten yıllar öncesinden dünya ile paralel gitmiştir. Daha sonra bir takım azalmalar olsa da kalitede bugün birçok tıp fakültesi açıldı, bazı kalitesizliklerin olduğunu ben de düşünüyorum. Ama bunun yanında çok gelişmiş tıp fakülteleri ve hastanelerin olduğunu düşünüyorum. Tedavi imkanlarının arttığını düşünüyorum. Bir de tabii genel devlet politikasıyla da ilgili bir olay, dışa açılmayla da ilgili bir olay. Siz bunları iyi teşhis ve tedavi ederseniz gelir. Tabii bir de dışarıdaki ülkelerin de ekonomik yapısı artık onlar da gelebilecek noktaya geldiler. Ve onlardaki tıp imkanları çok daha geride kaldı. Bize komşu ülkelerden baya hasta geliyor.
ONUR YILDIZ: Evet, bir de sizin gibi değerli hocalarımız, mesela yurt dışında da Hocam bir kariyeriniz var ama Türkiye’ye dönüyorsunuz ve devam ediyorsunuz. Bu anlamda da tabii büyük katlı oluyordur Türkiye’ye.
COŞKUN TECİMER: Eskisi kadar yurt dışında kalmıyor herkes, Türkiye’ye geliyor.
PINAR AKKAŞ: Hocam, biraz da kansızlıktan konuşalım.
COŞKUN TECİMER: Tamam. Kansızlık nedir? Kansızlık anemi tıbbi ismi. Kansızlık denince hemen akla demir eksikliği geliyor bu yanlış. Kansızlık aslında sadece demir eksikliği değil. Kansızlık nedir? Demin dediğimiz gibi alyuvarlar var, akyuvarlar var, trombositler var. Alyuvarlarla ilgili bir olay. Alyuvarların fonksiyonu nedir? Alyuvarlar tüm hücrelerimize oksijen taşır. Bunu içindeki demirle yapar. Alyuvarların azaldığı her durum bu oksijen taşınmasını zorlaştırır ve biz buna kansızlık diyoruz. Vücutta hipoksi oluşur biz buna kansızlık diyoruz. Daha doğrusu oksijen yetersizliği olur hücrelerde. O zaman alyuvarların azaldığı her durum kansızlık demektir aslında yani vücuda yeteri kadar oksijen taşınamaması durumu. Demir eksikliği sadece bunlardan biri. Çünkü içinde demir var, demir eksik olunca alyuvarlar yeter kadar oksijen taşıyamayacağı için kansızlık bulguları ortaya çıkar. Bir başka durum B12 vitamin eksikliği. B12 vitamini de eksik olunca o da alyuvarların ana hücrelerin yapısına giriyor ve hücreler alyuvarlar yeteri kadar fonksiyon görmüyor. Folik asit dediğimiz o da bir D vitaminidir, onun eksikliğinde de kasnılık görülebilir. Kronik hastalıklar kanser olsun, kronik enfeksiyonlar olsun vücutta demir vardır ama demirin kullanımı bozuktur o da kansızlık yapar. Kemik iliğinde yeteri kadar alyuvar yapılamazsa ne olur? Yine kansızlık olur. Ya da kemik iliğinde yapılır da erken yıkılır vücutta, normalde ömürleri 120 gündür ama bunlar diyelim ki 70-80 günde yıkılırlarsa bir nedenle, bu immunolojik olabilir, antikorlarla olabilir veya başka nedenlerle olabilir o zaman da kansızlık ortaya çıkar. En sık görüleni demir eksikliği olduğu için halk arasında öyle biliniyor. Ama bazen de hiç demir eksikliği olmadan, demir fazlalığı bile olan durumlarda yanlışlıkla demir verilip bir türlü düzelmeyen kansızlıklar var. Onun için teşhisi iyi koymak lazım. Bu demir eksikliği mi yoksa başka bir kansızlık nedeni mi ayırt etmek lazım o da çok zor bir olay değil.
PINAR AKKAŞ: Tedavi olarak da mesela B12’ye bağlı kansızlık varsa, folik aside bağlı bir kansızlık varsa da onların takviyesiyle düzelecek mi?
COŞKUN TECİMER: Düzelir evet. B12 eksikliğine bağlı kansızlıksa onda B12 veriyorsunuz. Folik asit eksikliğiyse folik asit veriyorsunuz. Demir eksikse demir veriyorsunuz. Kronik hastalığa bağlıysa hastalığı tedavi ediyorsunuz.veya vücutta hemolitik anemi dediğimiz alyuvarlar hızla yıkılıyorsa bir şekilde o yıkımı önleyici ilaçlar veriyorsunuz. Orda demirin veya başka diğer vitaminlerin bir etkisi olmaz. Ya da aplastik anemi dediğimiz kemik iliğinin bozukluğunda üretim hatası olan durumlarda da onu tedavi diyorsunuz, üretimi yeniden ağlayacak, kemik iğlinin çalışmasını sağlayacak tedavi uyguluyorsunuz. Hatta orada kemik iliği nakline kadar giden durumlar olabiliyor.
PINAR AKKAŞ: Kronik kansızlık varsa bir türlü tedavi edilemiyorsa bu bir kanser riski midir?
COŞKUN TECİMER: Şöyle diyelim; kanser hastalarında kansızlık görülür. Bu hem kanserin kendisinden çünkü kronik hastalıktır kanser bazı kronik enfeksiyonlar gibi görülür ve kemoterapide de görülebilir. Ama her kronik anemi kanser değildir.
PINAR AKKAŞ: Akdeniz anemisini solarım Hocam.
COŞKUN TECİMER: Talasemiler, talasemi taşıyıcılığı veya gerçek talasemi hastalığı. Bu da alyuvarların hızla yıkıldığı yani o da bir hemolitik anemidir, hemoliz olmaktadır, ömürleri kısalmıştır alyuvarların. 120 gün değil de diyelim ki 70-80 gün onda da kansızlık olur. Bu doğuştan olan bir hastalık sonradan olmaz. Mesela yanlışlıkla bunlara demir eksikliği demir verilebilmektedir, bunu görüyoruz klinikte. Halbuki doğuştan beri hasta kansız fakat vücut buna alışmış olabiliyor özellikle taşıyıcılarda. Kıbrıs’ta beta talasemi taşıyıcılığı çoktur. Akdeniz ülkelerinde daha çok görüldüğü için Akdeniz anemisi denmiştir. Türkiye de o Akdeniz kuşağındadır. Bizde de nispeten fazladır talasemi taşıyıcılığı. Kıbrıs’ta tabii daha fazla. Onlarda ise demir vermek doğru değildir. Bazen folik asit eksikliği gelişebilir çok fazla yıkıldığı için alyuvarlar. Ona yönelik tedbirleri almak lazım. Bir kere teşhisi iyi koymak lazım.
ONUR YILDIZ: Hocamız’a teşekkür ediyoruz. Değerli bilgiler verdiniz Hocam, umarım herkes de faydalanmıştır. Güzel bir program oldu teşekkür ederiz.
COŞKUN TECİMER: Ben teşekkür ederim.
PINAR AKKAŞ: Bir programımızın daha sonuna geldik. Bu hafta çok değerli bir Hocamız bizlerle birlikteydi, Prof. Dr. Coşkun Tecimer. Haftaya yeniden değerli bir konuğumuzla buluşmak üzere hoşça kalın.