Yaşam ve Sağlık – 14. Bölüm –Prof. Dr. Yavuz Dizdar, Radyasyon Onkoloji Uzmanı
OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz. Bir Yaşam ve Sağlık programında daha birlikteyiz. Bu akşam çok değerli bir konuğumuz var. Sayın Dr. Yavuz Dizdar Beyefendi. Hoş geldiniz efendim.
YAVUZ DİZDAR: Hoş bulduk sağolun.
OKTAR BABUNA: Dr. Yavuz Bey, 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde eğitimini tamamladı. Ondan sonra İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çapa’da eğitimini bitirdi. Tıp eğitiminin ardından mecburi hizmet dönemi var. Ardından İstanbul Tıp Fakültesi Farmokoloji Ana Bilim Dalı’nda İlaç bilimi üzerine eğitim gördü. Daha sonra 92-96 yıllarında Radyasyon Onkolojisi Ana Bilim Dalı’nda kanser üzerine uzmanlık eğitimini tamamladı. Bu eğitimlerin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde kanser biyolojisi ve imnolojisi doktorası unvanını aldı. Halen aynı enstitüde radyasyon onkolojisi uzmanı olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda yazar. Tıbbi çalışmalarına paralele olarak 94’ten bu yana da Dünya Gazetesi’nde sağlık ekonomisi ve politikası üzerinde yazılar yazmaktadır. İstanbul Üniversitesi ve üniversite eğitimlerine yönelik yazıların yer aldığı Fakülte Dergisi de 2008 yılından beri yayın hayatındadır. Kendisini zaten tanıyoruz, çeşitli kanallarda çok geniş engin bilgisiyle halkımızı bilgilendiriyor. Bugün de inşaAllah öyle olur.
Evet, Pınar Akkaş hanımla birlikte sunuyoruz.
YAVUZ DİZDAR: Hocam, günümüzde beslenme çok önemli ama doğru beslenme, gerçek beslenme. Bunu da tabii hastalıklarla ilgisi bire bir. En azından son zamanlarda bu konular daha çok gündem haline geldi. Özellikle bu hastalıklar içinde kanser vakıalarında galiba daha çok geçerli.
YAVUZ DİZDAR: Aslında sadece kanser artmıyor. Biz kanseri saha korkutucu hastalık olduğu için ilgimizi kansere yöneltiyoruz. Romatizma da artıyor, kalp hastalığı da artıyor. Çocuklarda otizm artıyor, psikiyatrik hastalıklarda artış var. Çünkü baktığınız zaman şizofrenin de arttığını görüyorsunuz. İnsanlar diyorlar ki şizofreni derneği; bu hastalığın artışı ne olacak, nereye gideceğiz? Demek ki topyekun bir hastalık artışı var, diyabet de bunun bir tarafında. Bizim meselemiz bunların arasında ortak ilişki var mı? Bir toplumda sadece bir hastalığın artışını bekliyorsanız bu olsa olsa grip gibi bir enfeksiyon hastalığı olabilir. Aksi takdirde hastalıkların ortalama görülüş sıklığı yıllar içerisinde çok fazla değişmez, on yıllar içinde de değişmez. Bir zamanlar hatırlayın, insanlar daha iyi beslendikleri için gut hastalığına tutuluyorlarmış. Gutun prevalansında, görülme sıklığında belli bir değişikliğin olmaması beklenir. Ama sözünü ettiğimiz bu hastalık skalası hepsinde bir artış gösteriyor. Ve sağlık harcamaları bugün ABD için sömürülebilir olmanın tamamen dışına çıktı. Adamlar zaten bir miktar kesintiyi getirdiler. Yakın zamanda bütçenin yüzde 20’sinin sağlığa gideceğini öngörüyorlar. Bir ülkenin bütçensin yüzde 20’sinin sağlığa gidiyor olması ciddi bir sorun olduğunu gösterir. O nedenle ne değiştiğine bakacağız. Bizim ülkemizde şöyle bir avantajımız var, bu değişiklik dezavantajın avantaj haline getireyim, bir faydacılık varsa eğer. Bu değişiklik kısa süre içinde oldu. 20 yıl öncesinde ciddi bir hastalık yükü yoktu. Biz, en azından çalıştığımız enstitüyü biliyorum, yaz aylarında mesela günde 4-5 tane kontrol hastası gelirdi. Haftada birkaç yeni başvuru olurdu. Bugün baktığınızda her gün bir kaç yeni başvuru. İstanbul gibi büyük merkezde 20 tane gibi onkoloji ünitesi var ve hepsi ağzına kadar dolu. O zaman diyorsunuz ki hastalık artıyor. Bu aşamada sağlık bakanlığının yaptığı istatistikler bir artış bildirmese de bizim için fark etmez. Bu hastalıkta çok ciddi bir artış var, doğru ya da yanlış. Ama esas olan şu; hastalıkta yaş kayması var, bu alarme ediyor. Yaş aşağı doğru kayıyor. Biz eskiden 20-25 yaşında meme kansersi görürsek kongrelere tebliğ edecek kadar ilginç bir durumdu, bu yaşta olabiliyormuş dite. Bugün her hafta 25-30 yaşında hasta başvuruyor. Demek ki bu hastalık yaşındaki kaymanın başka şekilde açıklanması gerekiyor. Bizim söylemeye çalıştığımız, çünkü klasik öğretiye baktığınız zaman Amerika bunun başındadır, alkol diyor, sigara diyor, kilo fazlası diyor üç tane nedene bağlıyor. İstatistik nereden bakarsanız bunu anlatır. Bu insanların diğer değişkenlerinin sabit kaldığı varsayımıyla yapabileceği bir istatistik. Yani toplumda ciddi bir gıda değişikliği varsa, endüstriyel gıda, marketlerden alış-veriş, pazarın kaybolması, köylünün ortadan kalkması, tarımın olduğu gibi artık endüstriyel tarıma dönüşmesi. Siz diğer faktörlerin sınanabilirliliğine inanmayacaksınız. Değişkenlerin hepsini kontrol etmeniz lazım ki konuyu sigaraya atfedebilin, konuyu alkole yükleyebilin. Ama ülkemizde sigara alışkanlığı neyse ki son zamanlarda azalmaya başladı, kapalı alanlarda içilmiyor. Hadi bunun etkisini daha görmedik. 25 yıl daha bekleyeceğiz etki görmemiz için ama bizim ülkemizde alkol hiçbir zaman öyle bir batı ülkesi kadar ciddi bir sorun oluşturmadı. Keyfe keder millet, o da bellidir zaten. Kilo fazlası son yıllarda artıyor bu doğru amam artış ile kanser birbirinin neden-sonuç ilişkisi midir yoksa beraber görülen tablolar mıdır bunu da açıklamak gerekiyor. Diyabet de artıyor çünkü, o zaman ne diyeceğiz diyabet artışı kansere mi eden oluyor, hayır. Hepsini toparlayacağız ve şöyle söyleyeceğiz; bir etken var, bu etken hastalıkları aynı mekanizmayla ortak olarak artırıyor. Hastalığın geçmişi dinlediğiniz zaman hastadan bu yoldan geçtiğini görüyorsunuz. Önce bir diyabet oluyor, fıtık oluyor, bir göz hastalığı falan geçiriyor, arkasından en son olarak da kanser hastalığı tanısı konuyor. Bir üçüncü sorun daha var, hastalığın klinik seyri değişiyor. Biz hastayı eskiden mide kanseri denildiği zaman çok bitkin durumda bulurduk, şimdi adam geliyor yanağından kan damlıyor, bir şekilde gitmiş hasta gastroskopi yapılmış ve bu kanserin tanısı konmuş. Değişkenler sizin bakmanızla ilişkili. Eskiden memeyi taramıyorduk, şimdi tarayıp buluyoruz kadının hiçbir şikayeti yok. Eskiden gastroskopi imkanı çok kısıtlıydı, birkaç merkezde vardı şimdi neredeyse bütün küçük merkezlerde gastroskop var. Teknolojik imkanlar arttı. O zaman siz hastalığın hakikaten mi arttığını yoksa aşırı teşhis denen bir durumla mı karşı karşıya olduğunuzu da bilmiyorsunuz. Ama tanı bir kere konduktan sonra klinik tabloyla açıklayamıyorsanız bile bunu o insan o tedaviyi görüyor. Sorun; bu bir vitamin tedavisi değil.
PINAR AKKAŞ: Tıp teknolojisinin atması, hastanelerin artması hastalığın tedavisinde de o zaman önemli değer olmuş oluyor.
YAVUZ DİZDAR: Maalesef öyle de olmuyor. Şimdi yıllara bakıyorsunuz, tıpta harcanan paranın hadi hesabı yok. Yani ortalama bir büyük ilaç firması yıllık ARGE harcaması yaklaşık 10 milyar dolar civarında. Bunun gibi en az 10 tane firma vardır, 100 milyar dolar yılda ARGE’ye harcıyorlar. Toplamda baktığınızda bir işlemlerin ya da araştırmaların bütçesi nedir diye trilyon dolar civarında olması lazım. Çünkü baktığınızda moleküler biyolojisi, bununla ilgili araştırmalar, genetik, bunların hepsi ileri teknoloji ve para gerektiren alanlar. Trilyon dolarlık harcama olan bir yerde bir ilerleme bekliyorsunuz. Biz bu hastalığın nedenini bulduk, o nedene göre şu şu önlemleri alalım. Öyle olmuyor. Yeni ilaç çıkıyor, tabii ki çıkacaktır. Adamlar uğraşıyor yeni ilaç buluyorlar, bunu değişik alanlarda sunuyorlar. Ben sise söyleyeyim; 10 yıl sonra çıkacak ilacı da şu an biliyoruz zaten. Bir kod adı olarak var ama bu bir pazara dönüşmüş durumda. Bir payplayn var boru hattı deniyor buna, bu payplayna girmiş olan ilaçlar belli şimdiden. İlerde olağanüstü bir sorun olmazsa bu ilaçları görmeye başlayacağız. Bugün kullanılan ilaçlar da 10 yıl öncesinde de aslında bilinen ilaçlardı. Demek ki tıpta bu kadar trilyon dolarlık harcama döngüsüne rağmen bir ilerleme yoksa o zaman sizin yapmanız gereken geri dönüp hangi sene bozulduysa bu paradigmanın bütününü gözden geçirmek, aksi halde içinden çıkamazsınız. Bütün anlayışı bir daha gözden geçireceksiniz. Bunun benim açımdan yapılmış olan kısmı beslenmedir. Ama beslenmeyle ilgili okumalar sırasında gördüm ki insanlar pek çok alanda bir paradigma yanılgısına girmişler. Bunun bir ucunda beslenme var, tıbbın genelinde hata var, teknolojiyi çözüm zannetmek gibi bir durum var. Teknoloji elbette ilerliyor, hepimizin önünde bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız ama insan vücudunun nasıl çalıştığını anlamaya yönelik herhangi bir ilerleme olmamış. En kaliteli yayınlar 1960’larda bitiyor. Çünkü 2. Dünya savaşı bir jenerasyonu değil sadece. Hakim gücün el değiştirmesi nedeniyle Avrupa’nın bakış açısını ortadan kaldırmış. Hastalıkların adlandırılmalarında, doğaya bakış açısında, Amerikan bakış açısı başkadır, Avrupa bakış açısı başkadır, bizim bakış açımız bambaşkadır. Biz doğu felsefesiyle bakıyoruz, doğu felsefesiyle baktığınız zaman olayların şekli şemaili, yorumlaması tamamen değişir. O yüzden arada bir böyle bir irdeleyip baştan gözden geçirmek gerekir. Yaptığımız da budur, irdeleyip bütünün paradigmanın sorgulayıp, hatanın nerede yapıldığını anlamak. Hatanın yapılışı da 1930’lara kadar gidiyor. Büyümeyle sağlıklı olmayı aynı zanneden bir zihniyet var. Hayvanlarda çalışmalar yapmışlar, kıtlık yılları dünya mesela en büyük grip salgınından ölüm 1918’de oldu. Neden diyorsunuz 50 milyon kişi öldü doğruysa eğer? Çünkü dünya savaşından çıkıldığı için kaynaklar çok kıt. Sonrasında bu ellerindeki stoklar 2. Dünya savaşında mesela savaş bir anda bitince dediler. Kalanları bir şekilde endüstriyel forma dönüştürüyorlar. Bundan da bizim bugün tükettiğimiz bir takım maddeler ortaya çıkıyor. Biz genel olarak Avrupa’nın beslenme sisteminin gerisindeyiz, ama Amerika’nın 40 yıl falan gerisindeyiz. Amerikan zihniyeti Avrupa’ya çok fazla hakim olamamıştır. Çünkü onların daha çok gelenekçi bir yapısı var. Mesela bir Fransız sofradaki peynirinin üretim teknolojisine sahip çıkıyor. Ama biz orada uyumuşuz, onlar kendi yanlış teknolojilerini Türkiye’ye yerleştirmişler. Tebliğleri buna göre değiştirmişler ve sonuçta bizim bugün marketten bu işlemden geçmemiş herhangi bir ürün bulma şansımız çok azalmış.
OKTAR BABUNA: Sizin anlattıklarınızla tabii sistemdeki aksaklıkları görüyoruz.
YAVUZ DİZDAR: Bu sistemin aksaklıkları. Biz vatandaş olarak elimizden gelen imkanlarla kendi aksiyonumuzu alacağız bir şekilde, buna çözüm üretmeye çalışacağız ama bu bireysel çözümlerdir. Yani siz sütü bilmem nereden getirirsiniz, ben yoğurdu bilmem nereden almaya çalışırım ama bu toplumun bütünü için bir çözüm üretmez. Sistemin bütününün bir şekilde dönüştürülmesi gerekiyor. Şimdi endüstrilerle olan ilişkimizde de bu iyi niyeti biliyorlar. Benim endüstriyi bir şekilde küçük düşürmek, üzmek gibi bir amacım yok, yapılan iş yanlış, yapabileceğim bir şey yok. Keşke doğru olsa onlar bana söyleseler bir şeyler. Ama öyle değil, onlar da şu an fark etmiş durumdalar. Bir şeyler yanlış. Yani siz evinize aldığınız yoğurt üç dört hafta geçmesine rağmen ekşime özelliği göstermiyorsa bunun içinde bir şeyin değiştiğini kabul etmeniz lazım. Endüstri diyor ki; “biz bunu çok iyi steril koşullarda katkı maddesi kullanmadan üretiyoruz.” Haklılar mı haklılar. Ama öyle bir işlem yapıyorlar ki buna bir daha katkı maddesi koymaya gerek yok zaten, mumyalıyorlar. Bu mumyalamanın, bu bozulma özelliği, ekşime özelliği, öbürünün yine aynı şekilde şişme özelliği bunları kaldırdığınız zaman sizin önünüze gelen gıdanın sizi besleyici unsuru yok. Çünkü beslemeyle ilgili unsur o içindeki ekşimeyi de sağlayan unsur. Ortak yol ağını bozuyorlar.
PINAR AKKAŞ: Bize bahsettiniz ideal süt nasıl olmalıdır, nasıl temin edilmelidir. İzleyenlerimiz için de soralım o zaman, ideal süt nasıl olmalıdır?
YAVUZ DİZDAR: Açık süt alacaklar.Bunu endüstri akademi üzerinden, işte yok hastalık var.. Çünkü otoriteyi de etkiliyor. Kamu spotu olarak güğümü gösteriyor, karanlık bir ortamda sanki sütçünün sattığı süt kötü amaçlarla evimize sokulmak isteniyor. Hayır öyle bir şey yok. Açık süt bulacaklar, sütçüyle iki laf edecekler. Çünkü adam da biliyor, bugün biz bunu almazsak adamın seçeneği yok, sütü bekletemez. Endüstri zaten buradan girmiş, süt bekletilemez. Süt bekletilemediği için endüstri bunu ucuza kapatabiliyor, çünkü onun ürettiği süt 4 ay stoklanabiliyor bozulmuyor. Adam bize bu sütü satmak zorunda olduğu için sütçü, zaten bizi en iyi koşullarda optimum koşullarda olmak zorunda. Adam cep telefonunu veriyor. Ne zaman isterseniz o zaman geliyor, konuşuyorsunuz, “bugün ihtiyacım yok” diyorsunuz. “Ama eğer gelecekseniz lütfen cumartesi günü getirin” diyorsunuz. Telefon ediyorsunuz, İstanbul dışında pek çok bölgeden İstanbul’a günlük ciddi çiğ süt girişi var. Ve hastalık falan da söz konusu değil, kimse rüya görmesin. Bizim çocukluğumuz da bu sütle geçti, sizin çocukluğunuz da bu sütle geçti, süt alınır kaynatılırdı, ondan yoğurdu da yapılırdı, tatlısı da yapılırdı. Sanki endüstri yoğurdu kendi keşfetmiş gibi anlatmak istiyor. “Biz bunu hijyenik yaptık.” Böyle bir kavram yok, yoğurdun özelliği budur.
PINAR AKKAŞ: Geleneksel beslenme şeklimiz değişmiş oldu, değil mi?
YAVUZ DİZDAR: Geleneksel beslenme şeklimiz kalmamış zaten. Orada biz de biraz tutuk davranmışız. Biz bazı şeyleri daha iyi zannediyoruz mesela hazır köfte gelmiş, bu köftenin bu fiyata gelmesi mümkün değil ki. Endüstri bize, “çocuklarınız için şahane hazırladık, işte hemen cızbız yapıverirsiniz” ama 8 TL.ye bu köfte olmaz. Nasıl yapıyorlar diye baktığınızda içine soya kıyması koyuyor, soya kıyması onu şişiriyor. Aynı şey zaten ucuz sucuklar için de geçerli. Ama orada hiç olmazsa biliyorsunuz, 8 TL.ye sucuk olmaz. Biraz bile bile kabullenilmişlik durumu. Ama sütü süt alıyorum diye alıyorsunuz. Açık süt almak için etraflarında arayış yapacaklar, birbirlerine yardım edecekler. Bu konu ortak bir konudur. İnsanlar birbirlerine yol gösterecek, destek olacak, evinde olan mayasından komşusuna verecek, Bunlar eskiden böyleydi, sizin evinizde yoğurt mayası yoksa komşunun kapısını çalardınız size bir fincan yoğurt verirdi hepsi o kadar.
OKTAR BABUNA: Evet, siz yumurta bile dediniz bembeyaz olmasına imkan yok, onu da bir işlemden geçiriyorlar.
YAVUZ DİZDAR: Bunu söylediğimiz zaman endüstriden ziyade akademi çok sinirleniyor ama bembeyaz yumurta ben hayatımda görmedim. Şimdi gidin marketlere, ucuz olan reyona bakın fiyatları şöyle bir gözden geçirin. Herkes lütfen aklından konuyu irdelesin. 4 tane anne-bebek yumurtası diye satılan yumurta 3,25 TL. 10 tane jumbo boy organik diye satılan 3,40 TL. 10-4, 30’luk 7 TL. nasıl oluyor bu kadar fiyat farkı dediğiniz zaman arkadaşlarımız bozuluyorlar. Çünkü diyorlar, “ranzalı kafes sisteminde..” Hayır böyle bir şey yok. Bunlar bir kere bu kadar beyaz olamaz diyorsunuz. Çünkü organik niyetiyle satılan yumurtalar bembeyaz değiller, sizin piyasaya sattığınız yumurtalar bembeyaz. O zaman okumaya başlıyorsunuz çok kolay. İnternete girsinler herkes görecek 2 milyon ton dünyada yıllık üretimi var klorlu bir bileşik. Endüstri bunu zaten, “bakın ne kadar hijyenik yumurta hazırlıyoruz” diye videolarını çekmiş televizyonlardan gösteriyor. Ben bunları rüyamda görmedim. Bir kanalda rastlıyorsunuz sonuçta. Yumurtalar yürüyen bir bantla geliyorlar, bir solüsyonun içine giriyorlar, 55 saniye diyorlar ama bu Avrupa’da yasak. Avrupa’da yumurtanın yıkanması İsveç haricinde yasak. Türkiye’de serbest. Bunun tebliği var mıdır inanın bilmiyorum. Amerika’da kaplanması bile serbest, üstünü başka şeylerle kaplıyorlar, raf ömrünü uzatabilmek için. 3 ay raf ömrü veriyor yumurtaya, niye veriyor? Çünkü yaz döneminde üretim zorlaştığı için yazı garantiye alıyor. Bu üretim sürekli olan üretim değil. Normalde köylü tavuğu yumurta için besler, tavuk yumurtadan kesilmeye başladığı zaman artık karlı değilse keser ve yer ya da keser piyasaya sürer. Endüstriyel mantıklı arkadaşlarımız et ve süt ya da yumurta olarak ayırmışlar. Et denildiği zaman o hayvan bambaşka bir şey, buna piliç diyorlar. Bir özel yemle 45 günde büyütülüyor. Hakikaten tarladaki patatesler gibiler. Kusura bakmasınlar hafta sonu bir gazetede fotoğrafı gördüm, adam almış kucağına kedi gibi seviyor, diğerleri de yerlerinde oturuyorlar böyle. Biz bunun artık tavuk olmadığını biliyoruz. Zaten endüstri de tavuk demiyor. Hata bizde, biz yanılmışız, biz iyi niyetli davranmışız ya da bizim aklımız bağlanmış. İstediğimiz bu; bu akıl bağlanmasının açılması. Buna tavuk diyen yok, ya kanatlıdır, ya beyaz ettir, ya piliçtir. Ama resmi hiçbir ağız buna tavuk demez biz tavuk diyoruz. Beri yanda yumurta üretimine bakıyorsunuz benzer şeyi görüyorsunuz. Orada da yumurtanın miktarının artırılmasına yönelik. Süt üretimine gelince aynı şekilde. Endüstriyel üretim dediğiniz zaman siz, hayvanı yavrusundan üç gün emzirip ayırıyorlar. Ondan sonra o sütü bize satıyorlar. Bu ne insaflı ne ahlaklı bir üretim biçimi. Bırakınız hayvanı da yavrusu biraz emsin. O süt onun için geliyor bizim için gelmiyor. Ama biz de bundan faydalanıyoruz. Ama hayvanın yavrusunu sütten mahrum bırakamazsınız.
PINAR AKKAŞ: Peki sağlıklı tavuğu nasıl anlarız?
YAVUZ DİZDAR: Pişme süresine bakacaksınız, gördüğüm budur. Burada konuştuklarımızın alt yapısı arka plandaki olan bilgileri bir şekilde kaleme aldım. Bunu yakın zamanda izleyiciler kitapçılardan ulaşabilecekler. Bir kitap veriyoruz, bu kitabı lütfen okusunlar, irdelesinler, anlamaya çalışsınlar. Çünkü her zaman anlaşılması kolay olmuyor. Ama sağlıklı tavuk nasıl, hakikaten tavuk dediğiniz şey 2 saatten, 1,5 saatten önce pişmez. Nitekim İngiltere’ye özellikle bu niyetle gezmeye gittim, sadece market gezme gezisi. Sonuç; marketteki tavuğun üzerinde “1 saat 40 dakikada pişer” diye etikette yazıyor. 1 saat 15’te de pişen var, 1,30’da da pişen var. Ama 20 dakikada pişen tavuk yok. Çünkü İngilizler uyanmışlar. Niye? Başlarına bir musibet gelmiş, hayvanların kemiklerini, iç organlarını sonraki jenerasyona ineklerde yedirttikleri için deli danayla karşılaşmışlar. Bugün baktığınızda İngiltere’ye yolu düşen varsa, zaten yemyeşil bir ülke, çayırlarda serbest, başlarında hiçbir şekilde çoban bile olmayan koyunlar var. Sabahtan akşama otluyorlar, hiçbir şekilde toplanmıyorlar. 6 ayda bir ya bunlar kırkılıyor, ya toplanıyorlar etlerinden faydalanılıyor. Türkiye’deki üretim de aslında bundan çok farklı değildi. Ne zaman ki endüstriyel üretim büyük tesis istiyor, binlik tesis yaparsan daha ucuz olur, yemle besleyeceksin diyor. Hayvanı oturduğu yerden çıkartmayacaksın, dört duvar arasındaki hayvan önüne konanı yiyor. Piliç nasıl oluyor; 23 saat ışık veriyorsunuz. Şu ışığı verdiğiniz zaman 23 saat hayvan otomatik yeme haline geçiyor. Ondan sonra 1 saat uyutuyorsunuz, 23 saat tekrar ışıklı. 1 saat uyutmazsanız kemik yapısı gelişmiyor. Kemik yapısı gelişmediği için sizin aldığınız piliçler. Aynı kolajen yapısının bozuk olması nedeniyle 20 dakika içinde pişer hale geliyor. Bunda tabii ki büyüme amaçlı antibiyotik denilen bir kavram da var. Bunu da bakın, geçtiğimiz hafta Newsweek’te kapak konusuydu bu. Antibiyotiklere karşı bir direnç var. Bunun başlıca sebebi hayvan yetiştiriciliğinde kullanılan antibiyotikler. Bunlara büyüme amaçlı antibiyotik diyorlar. Bunların sağlıkla, koruyucu tıpla falan bir alakası yok. Hayır, antibiyotiği verdiğinizde hayvanın metabolizmasını değiştiriyorsunuz, bağırsaklarını baskılıyorsunuz, bakteri örtüsünü bozuyorsunuz. Hayvan aldığını hiçbir şekilde, zaten saf yem rafine edilmiş yem veriyorsunuz, hiç posa oluşturmadan, bağırsaklarını beslemek zorunda kalmadan kendi büyüyor. Bu şekilde yapılan üretimden tavuk çıkmaz.
OKTAR BABUNA: Evet, tabii genel olarak bakıldığında her şeyde bunu görmek mümkün. Balda da görüyoruz bunu.
YAVUZ DİZDAR: Kuşkusuz. Balda da söz konusu. Adam gelmiş 5 kilo balı 100 TL. ye veriyor. Şimdi bunun bu fiyata olmayacağını biz zaten biliyoruz. İyi kaliteli balın fiyatı belli. Ben ayırt edebilir miyim, yok ben ayırt edemem onu bilmiyorum. Ama tavukta mesela saman gibi olmasıyla yediğiniz zaman lezzetle ve çiğnemedeki o farkı ayrıt edebiliyorsunuz. Çünkü ben çocukluğumda tavuğu gördüm. Annem alırdı pişmedi pişmedi.. Hakikaten o tendonlarını, kas kirişlerini buttan sıyırırken dişime gelirdi, ben anneme “daha çok pişirseydin” derdim ama 2 saat haşlamış. Üstüne bu kadar yağı çıkardı, ondan pilav yapardınız. Çünkü olağanüstü kolajen bırakıyor. Tavuk eti için değil kolajeni için aslında tüketiliyor. Hayvanın göğsü falan yoktur öyle. Tavuk dediğiniz şey uçmayan hayvanın göğsü niye büyüsün? Göğüs eti küçüktür zaten bu hayvanın ama 2 saatte pişirdiğiniz zaman vücudunun içindeki bütün besleyici rayiha kolajen jöle suya geçiyor. Bu suda zor eriyen bir molekül, bu yüzden çabuk pişmiyor. Yavaş yavaş suya karışıyor. Hayvanın bünyesinden kolajen çekildiği zaman kaynatmayla yenebilir hale geliyor. Yoksa pişme olayı 5 dakikada da olabilir ama çiğneyemezsiniz lastik gibidir. O, hatır için çiğ tavuk yeme meselesi budur, çiğnenebilir bir şey değildir. Eğer siz buna erişebilirseniz ki mümkün. Organik diyorlar şimdi organiğe de her zaman, biz bu coğrafyanın insanı olarak böyle anten kuntin bir şey olduğu zaman gülümseyerek bakıyoruz, hakikaten organik mi diye. Pişme süresine bakacaklar, kokusuna ve lezzetine bakacaklar çünkü çok büyük fark var anlamamaları mümkün değil. Ama endüstrinin yaptığı bu işlemlerin iki tane büyük hatası var. Bir tanesi, çocukların tat duyuları gelişim aşamasında bir kere bu tatsız olana adapte olursa öbürü ağır geliyor ve yiyemez hale geliyor. “Kokuyor” diyor. Gerçek yumurta veriyorsunuz “bu kokuyor” diyor. Gerçek süt veriyorsunuz “bu kokuyor” diyor. Ne yapıyor endüstri, sonraki satışlar için kendine sadık bir müşteri portföyünü çocuktan yetiştirmeye başlıyor. İkincisi, eksik zaman içerisinde birikiyor birikiyor bir süre sonra artık vücudu kaldıramaz hale geliyor. O zaman da işte değişik hastalıklar olarak ortaya çıkıyor. Bu, kimisinde bir tablo diyabet, kimisinde başka tablo.
PINAR AKKAŞ: Organik tarımla doğal tarım aynı mı? Yoksa arada farklılıklar var mı?
YAVUZ DİZDAR: Değil. Şimdi ABD’yi çok eleştiriyoruz ama ABD bir düzen üzerine kuruludur. Siz o düzen içerisinde kuruluş aşamasında, kurulmuş bir ülkedir, yapmadır. Yapma olduğu için de bilgisayar programı gibi çalışır. Yani siz eğer bir takım şeylere girerseniz doğru, size doğru sonuç verir. Karıştırmaya başlarsa hep karıştırmaya başlar. Doğal diye bir şey aslında bir şey yok. Burada haklılar. Çünkü siz bir tarım uygulaması için çapayı eline alıp da toprağa vurduğunuz anda aktif bir işlem olduğu için buna doğal diyemiyorsunuz. Ancak yerden bitmiş bir şeyi kopartırsanız ama buna yakın olanını yapabilirsiniz. Organik, bu kavramı karşılamak için geliştirilmiştir. Orada da kural şudur; bir şekilde siz bu bitkiyi yetiştirirken gerekirse hayvancılıkta da ilaç kullanabilirsiniz fakat doğru kullanacaksınız, en az kullanacaksınız. Ve ürünü devşirmeden önce keseceksiniz. Ve belli bir zaman vereceksiniz ki bitkinin bünyesinden uzaklaştırılsın. Üstelik ilaç kontrolsüz kullanılıyor. Çiftçi eğer ziraat mühendisi tarafından doğru yönlendirilmiyorsa keyfe keder kullanılıyor. Yani ilaç mantığı olduğu için şifa mantığı var. O yüzden fazlasını verirsem daha da iyi olur diye düşünüyor. Öyle bir kavram yok. Siz fazla verirseniz bitkinin içinde daha fazla sorun çıkacaktır. Vatandaşlarımız eğer alış-veriş yapacaklarsa mümkünse İstanbul’un değişik yerlerinde kurulan ekolojik pazarlar var oradan alacaklar. Ha bunu yapamıyoruz o zaman kokusu, dokusu düzgün bildiklerini alacaklar. Siz böyle domates almışsınız kırmızı güzel görünüyor, bir açıyorsunuz içi böyle garip mantar gibi bir şey. Lifsi odunsu bir dokusu var. Böyle domates olmaz. Bunu yemekle bir sorun olur mu? Bir tane domates yemekle tabii sorun olmaz ama si bütün beslenmenizi buna bağlarsanız diğer ürünler de bozuk olduğu için, eksik besine sahip oldukları için yetersiz beslenirsiniz. En sonunda kaynaklar yetmez hale geldiğinde vücudunuz azar. O azma durumundan korunmak için beslenmelerini düzenli yapmak zorundalar. Bu mesela hafife alınır bir şey değil, lafı bile hafif. Çünkü 20 yıl öncesi duruma göre herkeste ciddi hastalık var. Gencecik insanların ağzında diş kalmamış. Bu yanlış bir şey mi, hayır doğru. Konuşuyorum, “hocam haklısınız implant çaktırıyorum” diyor. Kaç yaşında, 25 yaşında. Nasıl döküldü? Tek tek çürüyüp dökülmüş. Nasıl dökülüyor? Çünkü pilici 20 dakikada ne haşlatıyorsa, dağıtıyorsa dokusu, hayvanın 20 dakikada göğsünü çekiyorsunuz elinizde kalıyor, budunu çekiyorsunuz elinizde kalıyor. Eskiden hatırlayın,tavuğun derisi sağlam çiğnenmesi gereken bir şeydi, çiğnerdiniz. Bunun derisi pelüş gibi, böyle yapıyorsunuz ayrılıyor. Nedir bunun dokusunu bu kadar bozup da hızlı dağılmasına neden olan? Aynı etken sizin de dişinizin dökülmesine neden oluyor. Aslında mesele son derece açık. Bu bir antibiyotik kalıntısıysa ki çok büyük olasılıktır, kullandıkları ilaçların bir kısmı insanların deri sertleşmesinin tedavisinde kullanılıyor. Ve bu rutin olarak bütün piliçlere veriliyor koksidozdan korumak için. O halde mecburen organik olmak zorundasınız. Lafı sevmiyorum ama piyasadaki karşılığı bu. Köy tavuğu denen bir kavram var ama tanımlanması yok. Endüstri bir ara tartışmaların göbeğinde aromatik tavuk lafını icat etti. Aromatik tavuk diye bir şey yok ki, tamamen çakma bir tanım. Tavuk bir kere beyaz et de değildir. Bu zaman içinde yerleştirilmiş. Sağlıklı beyaz et, sağlıklı beyaz et. Hayır tavuk eti beyaz değil. Gerçek köy tavuğu bulursanız bal gibi kırmızı eti var. Ve yediğiniz zamanda incik tadında bir lezzeti var. O halde tavuk bulmaya çalışacaklar. Maksimum bulabilecekleri güzel satan yerler var oraları. Onun dışında organik, pişme süresine bakacak. Kokusuna, tadına, rayihasına, dokusuna, çiğnendiği zaman kıvamı nasıl, jöle oluşturuyor mu bunları pratik olarak söylemek zorundayız. Piliçler sade suya tiride dönüşüyorlar.
OKTAR BABUNA: Evet, siz aksaklıkları anlatırken objektif olarak anlatıyorsunuz. Bunda kötü bir niyetiniz olmadığı çok açık. Zaten bu aksaklıkların içinde onun üreticisi de aynı aksaklıklara maruz kalıyor. Çünkü o ürettiği zaman, öbürü de öyle ürettiği zaman herkes neticede aynı şeyi yiyip aynı şeyle beslenmiş oluyor.
YAVUZ DİZDAR: Okullardan birine konuşmaya gittim Oktar Bey, orada arkadan bir beyefendi, “ben çocuğuma her gün bu tavuğu yediriyorum, ben bundan kesinlikle eminim, ben falanca firmanın genel müdürüyüm” dedi. “Bakın beyefendi” dedim, 26 yıldır işin içindeymiş, “siz 26 yıl içinde olabilirsiniz, be de buradayım ama okuduğum zaman bu akla uygun bir şey değil. Normalde 1 yılda büyüyebilen bir hayvan, eğer bunun karşılığı fıtratsa yiyeceği ne olduğu belli olan bir hayvan, siz bunu alıp da 45 günde büyütebiliyorsanız bu boyutta bunun nasıl olduğunu bir kere sorgulayın. Bir, sorgulama, paradigma değişikliğinden kastım bu. Bunda bir anormallik var, böyle bir şey olamaz. “Soyları geliştirilmiştir efendim, bunlar işte çok daha iyi, çaprazlama yaptık yeni bir soy..” Hayır değil. İki tane basketbolcu iki onluk evlendiği zaman 3 metre mi çocukları oluyor? Böyle bir çaprazlama falan söz konusu değil. Bunların hepsi kendi kendilerine insanların bir şekilde bir argüman, bir yanılsama olarak söyleyip sonradan kendileri de inandıkları durumdur. Muhtemelen o arkadaşımız da arkasından durumun öyle olmadığını, çocuğuna onun yedirmemesi gerektiğini fark etti. Ama şöyle söyleyeyim; piliç açısından sorunumuz şu, tavuk olursa bunun rakamı kilo başına 15 TL.nin altına inmez. Çünkü ucuz beyaz et, sağlıklı beyaz et diye bir kavram yok. Doğanın kanunları bellidir. Bu kanunlar çerçevesinde bir şeyin maliyeti buysa kırmızı etin kilosunun 25 TL. olması bu tavukta çok daha fazla olmak zorundadır. Çünkü hayvan metabolik olarak çok daha üstündür, üstün bir metabolizmadan bahsediyorsunuz. Bu hayvan uçucu değil ama sonuçta avian sınıfından bir hayvan. Bu hayvanı biz yiyoruz çünkü diğerlerinin muhtemelen eti yenemiyor. Her kuşun eti yenmez denmesinin nendi bu. Bu yenebilir olanı. Uzun süre haşlarsanız yenebilir hale geliyor. Hakiki köy tavuğunu herhalde 3 saatten önce pişiremiyorsunuz.
OKTAR BABUNA: Evet, biraz önce anlattınız, bu mesela tüysüz tavuk elde etmenin yöntemini bulmuşlar. O da çok yanlış bir şey çünkü biliyoruz ki pleiotropik etki denen bir şey var. Çok sayıda özelliği kontrol edebiliyor aynı zamanda birini bozduğunuz zaman başka şeylere de yansıyor değil mi?
YAVUZ DİZDAR: Tabii ki. İnsanoğlunun akıl tutulmasının bir başka boyutu bu gen meselesi. Gen meselesine girdikleri zaman bunlar bir takım şeyleri açıklayabileceklerini düşünüp çok mutlu olmuşlar. Derken insan genom projesine geçiyor. İnsan genom projesiyle birlikte sadece insan değil, bugün herhalde genomunun bütünü ortay konmamış olan çok fazla canlı kalmadı. Fareyi de biliyoruz, tavuğu da biliyoruz bunların hepsinin genom projeleri tamamlandı. Sonuç; insanda toplamda 25 bin gen var. 25 bin genle sizin bu kadar karmaşık bir mekanizmayı yapıyı açıklamanız mümkün değil. O zaman sizin bu genetikle ilgili varsayılarınız çökmeye başlıyor. Nitekim ne yaptılar; laywerler kurmuşlar. Bilgisayarda erişebilirsiniz. Gen dizisini çıkartıp kütüphane yapmış. Ve bu gelişmenin yöntemini bu olarak belirliyor. Çünkü bu Amerikan zihniyeti. Kütüphaneler oluştururlar, çok düzenlidirler, her şeye erişebilirsiniz, her türlü arama motoru size verir ama anlamlandıramadığınız taktirde, manaya erişemezseniz o genin ne işe yaradığını bulamazsınız. Adam ciltteki tüyün çıkmasıyla ilgili olan geni buluyor, bu geni bloke ettiği zaman tüysüz tavuğa dönüşüyor. Bunun zaten fare modeli yıllar önce yapıldı. Mesela dediğiniz gibi bu etkinin hayvanda başka ne değişikliğe neden olup olmadığını bilememizde. Bu yenebilir mi? İsteyen bakabilir, tüysüz tavuğun İngilizcesini girsinler, ilgili gazetenin web sayfasından görüntüye erişebiliyorlar. Ve inanın hakikaten insanı son derece dehşete kaptırtan bir görüntü. Bu yenebilir bir şey değil. Göz görmeyince gönül katlanıyor derler. Göz görmeyince evet insanlar bunu tüketiyorlar çünkü ucuz. 1 TL. 2 TL.ye adam size yarım tavuk ekmek veriyor yanına da bir ayran veriyor ve kapalı ayran veriyor, Nasıl ayran oluyor bu 1,5 TL.ye? Ne bolluktur? Günde 5 TL. olduğunu varsayın 150 TL.ye karnınızı doyuruyorsunuz aylık. Böyle bir kavram var mı, yok elbette. Bunun arkasından bilimsel olarak ya da neyse yaptığınız zaman analizinizi aslında adamların kurmuş olduğu sistematiğinin de çok fazla doğru olmadığını görüyorsunuz. Çünkü 25 bin genle bu, bu şekilde açıklanamıyorsa eğer çok daha fazlasını bekliyorlardı. Çünkü zihniyet bir otomobil tarif etmek üzerine kurulmuş. Buna Dekart’ın Kartezyen felsefesi deniyor. Yani bir karbüratör vardır, bir lastik vardır bunları birleştirirseniz bir otomobil olur. Ama insan vücudu bir hücreden gelişen bir şey, otomobil mantığıyla çalışmıyor. Siz dolayısıyla sisteme “kaş” diyorsunuz, “terin gelmesini engellediği içindir” diyor. Hayır, böyle bir kavram yok. Bu açıklama bu kadar basit değil. 25 bin genle siz bunu açıklayamazsınız. Demek ki sizin de bakış açınızı bir daha sorgulamanız lazım. Yapabileceğim bir şey yok. İlim bilim bunu söylüyor. Sorgulayacaksınız.
OKTAR BABUNA: Doğru. Şimdi demek ki öyle bir noktaya gelinmesi gerekiyor ki, bir kere bilimde bir ilerleme gerekiyor. Genetik bilim çok ilerleyecek, hakikaten genetik müdahaleyle daha verimli, daha besleyici, daha sağlığa yararlı bir şey elde edilebilir. Ama bu bilimin daha da ilerlemesine bakan bir şey. Yani ileride olacak.
YAVUZ DİZDAR: Olmuyor maalesef olmuyor. İleride de olmaz. Çünkü bunun bir mantığı var. Bu mantık kendi içerisinde sabit. Yani şöyle söyleyeyim; iki mıknatıs alın, birbirine bağlayın, bağladığınız zaman iki uçtan yine mıknatıs olacaktır. Ama iki mıknatıs gücünü elde edemiyorsunuz olmuyor. İsterseniz üç mıknatısla yapın sonuçta hep bir mıknatıs gücünde kalıyorsunuz. Bilyelerle bunu deneyebilirsiniz. O halde başka bir mantık var. Siz verimi artırmak için geniyle oynayamazsınız. Tamamen aykırı. Böyle bir şey yapılamaz. Ha siz iyi çapalarsınız, su vermeye çalışırsınız, iklimine uygun yetiştirirsiniz, o zaman zaten size optimum, bütünü bir bunun. Yani siz bu piliçten on tane yerseniz bir tane tavuğun içeriğini alabiliyorsunuz. Çokmuş gibi görünüyor ama içerik olarak zayıf. Az yenecek öz yenecek. Siz bir kaşıkla da aynı şey alabilirsiniz, bir kavanoz bal yeseniz bile aynı şeyi alamayabilirsiniz. Verim artışı diye bir kavram ne yazık ki yok. Okuduğunuz zaman miktarı artırıyorsunuz buna verim diyorsunuz ama kaliteye geldiği zaman verim kalite ters orantılı. Verim artarsa kalite düşüyor çünkü muhteviyatı aynı.
OKTAR BABUNA: O zaman şöyle diyelim; aksaklıklar var, aksaklıkların ortadan kalkması için toplu bir zihniyet değişikliği gerekiyor.
YAVUZ DİZDAR: Toplu bir zihniyet değişikliği olacak.
OKTAR BABUNA: Mesela biz de farkındayız, siz de farkındasınız sadece sağlık sektöründe değil, bilimde, sanatta, estetikte bir gerileme ve küçülme oldu. Mesela diyelim ki esteti ve sanat, Osmanlı dönemi var, işte Romalıların estetik ve sanat anlayışı var baya ileriydi. Günümüzde daha bir geriledi. Bilimde bir daralma meydana geldi, ne kadar ilerleme olduysa da bir kısırlık var yani bir verimsizlik var. Bu zihniyet değişikliğiyle ortadan kalkabilir ancak. Çünkü bu söylediğiniz dünya çapında bir problem. Ben de Amerika’da yaşadım. Türkiye’de olan bir problem. Fransa’yı örnek verdiniz, onların anlayışı biz de sirayet etmiş dediniz. Aynı anlayışı geleneklerinden dolayı devam ettiriyorlar. Demek ki her yerde bir zihniyet değişikliğiyle hem beslenmede, sağlıkta, sanatta, bilimde daha büyük ilerlemeler olabilir.
YAVUZ DİZDAR: Bugün bir büyük zihniyet değişikliği gerekiyor. Zincir reaksiyonu bu. Siz bugün başlıyorsunuz, daha pahalı bir cep telefonuna özeniyorlar, almak istediği zaman bir şeyden kısması gerekiyor. Kıstığı şey gıda imkanı sağlıyor. Çünkü ucuz marketten 20 TL.ye file doldurabiliyorsunuz. Eskiden mahallede birkaç kişini arabası vardı şimdi her evin iki arabası var. Bu sürdürülebilir değil kaynaklar kısıtlı. Siz imkanlarınızı buna göre gözden geçireceksiniz. Siz ahlakınızı da buna göre gözden geçireceksiniz. Siz hayattan beklentilerinizi de buna göre değiştireceksiniz. Çünkü sınırsız zenginlik diye bir şey yok. Bizim Balta Limanı’nda gidin köşkün odalarına altta yazar; “kanaat et, sakın aç gözlü olma” birinci oda. İkinci oda; “çünkü açgözlü olmak gibi onur kırıcı bir şey yoktur.” Üçüncü oda; köle tokgözlü olduğu sürece hürdür, hür açgözlü olduğu sürece köledir.” Mesela bu. Siz beklentilerinizi ona göre ayarlayacaksınız. Hür olan kişi açgözlü olursa köleleşir, köle olan kişi tokgözlü olursa hür olur. O zaman yapmanız gereken bu görüşü değiştirmek. Çünkü bunların bütünü aynı döngü üzerine kurulu. Daha çok kazanmak frantabel olması, ekonomik olarak verimli olması, mantık silsilesi aynı olunca bunun biyolojide başarılmış olan kısmı bizim önümüze gıda olarak geliyor. Yoksa yeni bulunmuş, yeni konulmuş derinleştirilmiş bir felsefe söz konusu değil. O konuda tamamen haklısınız; neden iyi bir senfoni yazılamıyor? Neden derinlikli biz musiki bestelenemiyor? Neden kaliteli bir şey yazılamıyor? Çünkü yüzeyselleşme ekonomik kaygılarla ters orantılı gider. Siz ne kadar ekonomik kaygınızı artırırsanız o kadar derinleşme şansını ortadan kaldırır, yüzeysek hale gelmeye başlarsınız. Bunlarla ilgili bir artık içerisinde taşıdığı şey yok. Artık ekrana bakıyoruz, bütün millet ekrana bakıyor. Televizyon olsun, cep telefonu olsun, bilgisayar olsun herkes bir şekilde ekrana bakıyor. Şehrin içinde bile ekransız yürüyemiyorsunuz her tarafta ekran var. Metroya gidiyorsunuz var ve piksel olarak bakıyorlar. Mesaj sürekli veriliyor veriliyor veriliyor. Bunun içinden çıkamazlar. Bunun içinden ancak bir miktar içlerine dönerse, bir miktar ahlaklarını, dünyaya bakış açılarını, hırslarını kontrol altına alabilirlerse çıkabilirler. Yani köle olsalar bile tokgözlü olurlarsa manen hürleşecekler. Ama hür olsalar bile açgözlü olursa köleleşecekler.
PINAR AKKAŞ: Güçlü bir maneviyat çok önemli tabii ki.
YAVUZ DİZDAR: Fazlasıyla önemli.
OKTAR BABUNA: İnsanlar mesela herkes egoist olmasa, egoist sistemden dolayı bütün dünya çapında ekonomik kriz oldu.
YAVUZ DİZDAR: Birbirlerine özeniyorlar. Biri üstüne bir şey alıyor öbürü de gidiyor alıyor. Öbürü başka bir şey alıyor, ben de bunu aldım diye gösteriyor. Şöyle bir baktım geçen senelerde, şu anki mevcut çorap envanterim hayatımı geçirmeye fazlasıyla yeterli. Materyalin bu kadar ucuzladığı, tekstil çok ucuz, 5 TL.ye tişört alıyorsunuz. Giy giy yıpranır ama asla giyilemeyecek hal gelmiyor. Ama bakıyorsunuz internette herkes bir takım sitelerden mal almaya çalışıyor. Ne diyor; “Mal ve çocuk artırma hevesi sizi oyaladı.” Oyalanıyorlar. Bu şekilde bu uygarlığın ileri gitmesi mümkün değil. Bu şekilde savaşsız yaşamaları mümkün değil. Çünkü sistem daraldığı anda bunu çözecek olan bir infilak lazım. O infilağı da bir savaş çıkartarak yapıyorlar.
PINAR AKKAŞ: O bir tutku haline geliyor.
YAVUZ DİZDAR: Maalesef. Ve bu içselleştiriliyor, mutlaka olacak diye öyle bir kavram yok. Herkes sınırlarını bilirse bu savaşın çıkmasına da gerek yok.
OKTAR BABUNA: Evet, dediklerinize tamamen katılıyoruz. Hepsiniz çözümü güçlü bir maneviyatla, o zaman dürüst olduğu zaman, egoist olmadığı zaman, sevgi, saygı yaygınlaştığı zaman dünya çapında o zaman ekonomik olarak zenginlik de olur. Mesela bugün savaş sanayinde diyelim 1 trilyon, 1,5 trilyon, 1.6 trilyon nokta gidiyorsa, bu paranın dünyanın 14 yıllık bütün aç, fakir, ihtiyacı olan ortadan kaldırılabiliyorsa, bunların hepsi olduğu takdirde p zaman herkes zengin de olur. Beslenme sanayi düzelse, herkese verimli daha sağlıklı, daha zengin olunabilir.
YAVUZ DİZDAR: İstemiyorlar.
OKTAR BABUNA: Biz istiyoruz ama.
YAVUZ DİZDAR: Biz isteyeceğiz. Onlar istemiyorlar zaten. Manhattan’ın günlük çöpe attığı gıdasıyla Afrika’nın 1 yılının gidebileceğini söylüyorlar. Manhattan’ın bir günlük gıda harcamasını biliyorsunuz.
OKTAR BABUNA: Manhattan’da evsiz insanlar var. Onların yüzüne bile bakmıyorlar. Sokakta yaşıyorlar.
YAVUZ DİZDAR: Sistem ona göre kurulu. Adam diyor ki bana; “ben bunun parasını mı karşılayacağım?” Diyorsun, sosyal adalet yok mu sizin ülkenizde? Bu ülkenin fakirine bakacak sisteminiz yok mu? Hayır. Başkan bunda ısrar ederse bu sefer başkanı hedefe koyuyorlar. Böyle bir düşünce yapısı var. Ama bu düşünce yapısı değişir mi, kuşkusuz değişir. Sadece bizim istememize bağlı. Yani biz onlara gidip şöyle yapacaksınız demeyeceğiz. Biz bu yoğurdu almayız, biz sütümüzü buluruz, yoğurdumuzu yaparız dersek, bizim fazladan buna ihtiyacımız yok, ihtiyacı olan birini bulup verin dersek. O zaman bu sistem değişiyor. Ve bu genellikle değil her zaman doğudan gelmiştir. Bu tarihte hiçbir zaman değişmedi. Hep bu coğrafyadan gelir, hep bu coğrafyadan çıkar. Bu sefer de vatandaşlarımız eğer bu duyarlılığı gösterirlerse, bu konuda ısrarlı olurlarsa, sağlıklar ve çocukları için geçerli bu gelecekleri için, çocuklar diploma alıyorlar ama bir şey bilmiyorlar. Böyle düşünsünler lütfen. Herkes bir sertifikasyon programında. Herkes bir özel bilmem ne programında. Sonunda geliyor karşınıza konuşuyorsunuz, hiçbir şey bilmiyor ki. Amerika’nın başkentini bilmiyor, Fransa’nın nesi olduğunu bilmiyor. Bu adama siz bu sertifikaları neye binaen veriyorsunuz. Bir ucundan tutamadığınız sistemin neyini anlayacak sertifikalarla? Hiç bir şeyini anlamıyor. Dostlar alış-verişte görsün şeklinde bir model yerleştirilmiş biz de bunun içine çekilmişiz bugüne adar. Bundan sonrasında ama bilecekse hakikaten bilecek bu çok önemli. İhtiyaçlarını saptayacak, fazlasını istemeyecek. Eğer imkanı varsa başkalarının eksiğini gidermeye çalışacak. Kendi evine camiasına hakim olacak. Akşam televizyonun karşısına yayılıp da hiçbir şeye yaramayan dizileri seyretmektense iki kelime karşılıklı eskilerden sohbet etsinler. Karın yağdığını hatırlasınlar. İstanbul’a kar yağmıyor.
PINAR AKKAŞ: Evet. Ben kanserle doğal beslenmenin önemini sormak istiyorum.
YAVUZ DİZDAR: Şöyle söyleyeyim; hastalarımızın bir kısmına bir şey yapamayacak hale geldiğimiz zaman, buna artık köyüne gidebilir. Gitmek istiyorsa eski coğrafyasına, eski arkadaşlarıyla son zamanlarını geçirmek istiyorlarsa gitsin diye gönderiyoruz. Onların bir kısmı iyileşip geliyor. Neden? Çünkü köydeki ortam farklı, köydeki yedikleri daha doğal. Yakın zamana kadar bu kesin geçerliydi şimdi artık köylü de marketten alıyor. Ucuz marketleri Anadolu’nun her tarafında var, Toroslar’dan aşağı geliyor marketten yoğurt alıyor. Böyle bir şey olamaz. Ama bu en azından beslenmeyle sağlık açısındaki, kanser açısındaki bir ilişkiyi de gösteriyor. Bugün hastalar şunu çok iyi bilsinler; onlara en iyi ilaçları bile versek, onlara en son teknolojiyi bile kullansak eğer kaynak teminleri yoksa biz onların vücutlarını bütün olarak tutamayız. Kaynağın temini önemli. Bizim yaptığımız tedavi de bir şeyleri yiyor. Kemoterapi verilen hastaların vücutları değişiyor, hastaların anatomileri değişiyor. Kaynağı yerine koymadıkları sürece o yüzden. Beslenme herkes için özel, onlar için apayrı bir önem taşıyor. Mutlaka iyi kaynak bulacaklar. Bu dediğimiz şeyler geçerlidir. Yoğurt kanunen radyasyonla uğraşanlara, maden işçilerine, kimya alanında faaliyet gösterenlere zorunludur kanunen ama yoğurt olması gerekir. Çünkü zehirlenmede de yoğurt kullanılır. Bu yoğurtların bu özelliği yok. Vücutlarına almış oldukları kemoterapi ilaçlarının zararlı etkilerini de aynı yoğurtla, aynı ayranla giderecek gerçeğini bulmaları gerekiyor. Paça, AB’ye önce sanki biz girmişiz gibi değiştirmeye çalışıyor. Biz onların domuz yemelerine karışıyor muyuz ki onlar bizim ülkemizde paça-işkembe yenmesine karışıyorlar? Bunlar da değişiyor. Ülkemizde çünkü sakatatçı kalmadı. Şimdilerde biraz biraz insanlar neyi ellerinden kaybetmekte olduğunu anlamaya başladılar. Ama gittiğinizde siz İngiltere’de işkembenin bilmem nesinden yemek yapılıyor görüyorsunuz. Onlar karıştırtmamışlar. Zaten İngiltere AB’ye pek girmiş gibi de durmuyor. Parası da aynı, koşulları da farklı, hiç karışmıyor uzaktan seyrediyor. Sistemi bugün götüren bir kaç ülkedir. Onlar da eğer bu işten çekilirlerse ki eninde sonunda çekilecekler zaten ortada gidecek bir birlik falan kalmayacak. Bizim de zaten Avrupa’nın bize iki gömlek dar geleceğini bilmemiz gerekiyor. İki gömlek, iki beden dar gelir çünkü daha öndeyiz. Biz kendi değerimizi azımsıyoruz. Bu bir aşağılık duygusuysa çok uzun süreden beri ekile ekile bu gelmiş. Böyle bir şey yok.
OKTAR BABUNA: Doğru Türkiye lider olur hatta büyük birlik olursa.
YAVUZ DİZDAR: Lider olmamız da gerekmiyor. Kendi işimizi görelim, öncü olalım, onlara da yol gösterelim. Biz bu konuda bir deneyime sahibiz. Bu bölgeye elbette bir prestijimiz var. Eskisiyiz buranın, mahallede öteden beri oturuyorduk. Dolayısıyla biz eğer kendimizi toplayıp da bir şeyin altına, birbirimizle ufak tefek günlük işler yünden didişmeyi bırakabilirsek biz bölgenin dediğiniz gibi önderi de olabiliriz, bir akıl hocası haline gelebiliriz.
PINAR KAKAŞ: Ama gelecek inşaAllah buna inanıyoruz.
YAVUZ DİZDAR: Tarih döngülerden ibarettir. Bu döngüler her zaman olmuş. İnsanlar belli dönemlerde akıllarını kaybederler, belli bir dönemde tekrar toparlanmaya başlarlar. Umarız vesile olur, vatandaşlarımızın bu gıda konusundaki tutarlılıkla, çünkü bununla hakikaten geleceği değiştirebilirler.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Sizin çalışmalarınızı takdir ediyoruz hakikaten. Hem başarınız, zeki ve entelektüel olmanız ve iyi niyetle hareket etmenizi destekliyoruz.
YAVUZ DİZDAR: İyi niyetli olmak zorundasınız. Maksat güzel bir şekilde değişmek. Biz de endüstrideki imkanları biliyoruz. Bugün desek ki siz şundan şuna dönüşün, nasıl dönüşecekler? Bir anda olmaz. Büyük değişimle yavaş olur ama kalıcı olur. Bu değişim oluyor, olacak. Bundan sonrasında da devam edecek. Çünkü endüstri meselenin tahmin ettiği gibi olmadığını anladı. Biz de eğer kendimizi biraz düzeltebilirsek vatandaş olarak manevi anlamda inanın çok daha büyük zıplama olacaktır.
PINAR AKKAŞ: Çok teşekkür ediyoruz.
YAVUZ DİZDAR: ben teşekkür ediyorum.
PINAR AKKAŞ: Hocam, sizinle tekrar program yapmak isteriz.
YAVUZ DİZDAR: Ne zaman arzu ederseniz.
PINAR AKKAŞ: Çok memnun oluruz.
OKTAR BABUNA: Çok çok teşekkür ederiz, hakikaten engin bilginizden faydalandık. Herkes faydalandı. Tekrar ağırlamak isteriz, şeref duyarız.
Bir Yaşam ve Sağlık programının daha sonuna geldik, Pınar Akkaş hanımla sunduğumuz. Çok değerli bir konuğumuz vardı, Sayın Dr. Yavuz Dizdar Beyefendi. İnşaAllah başka bir programda görüşmek üzere herkese iyi geceler diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/173110/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---14-Bolum---Prof-Dr-Yavuz-Dizdar-Radyasyon-Onkolojisi-Uzmani
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500