HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Yaşayan Fosiller

Yaşayan Fosiller

Harun Yahya
1286
26 Ekim, 2017
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller

Yaşayan Fosiller

 

Merhaba. Fosiller dünyasına hoş geldiniz. Fosiller dünyanın her yerinde varlar. Sayıları yaklaşık 600 milyonun, 700 milyonun üzerine çıkmış durumda. Bunlar tabii çıkartılmış olan fosiller. Aslında dünyada yer kabuğunun arasında milyarlarca fosilin olduğu bir gerçek. Paleontoloji bilimi bize bunu söylüyor.

Peki fosiller bize neyi anlatıyor? Paleontoloji bilimi nedir?

Paleontoloji aslında dünyanın ve canlılığın tarihini bize jeolojik olarak bildiren çok önemli bir bilim dalı. Fosiller de bu anlamda canlılığın kökenini, günümüze nasıl geldiğini, ne zaman var olduğunu, hangi tarihte ortaya çıktığını ve günümüze kadar kaç adet canlının yaşadığını bize gösteren çok önemli deliller.

Tabii evrim teorisini biz konu aldığımızda paleontoloji çok daha büyük bir öneme sahip oluyor. Çünkü evrim teorisinin ne denli hatalarla dolu, ne denli yanlışlarla dolu, elle tutulur bir tarafının olmadığını belgeleyen en önemli delilleri bize sunmakta.

Bir bitki ya da hayvanın eski jeolojik çağlardan bu yana yerkabuğunda korunmuş olan kalıntılarına ya da izlerine fosil denir. Yeryüzünün her tarafından derlenmiş olan fosiller, yaşamın başlangıcından bu yana yeryüzünde yaşamış canlılar hakkında bilgi veren en önemli kaynaktır.

Evet, peki fosilleşme nasıl oluşuyor? Fosilleşme dünyada yeryüzünün katmanları oluşurken olan bir hadise, aynı anda olan bir hadise aslında. Evvela ölen bir canlının bedeni, mesela burada bir kaya katmanının tabakalarını görüyorsunuz. Tabakalar aşağı doğru indikçe gördüğünüz gibi biraz farklılaşıyor. Yani farklı bir yoğunluğa ve renge sahipler. İşte bu farklı tabakalar aynı zamanda fosilleşmenin evimizde nasıl olduğunu gösteriyor. Çünkü her tabaka ayrı ayrı fosilleşiyor.

Ölen bir canlının bu tabakaların içerisinde gömülmesine biyostratonomi adı veriliyor. Gömüldükten sonra taşlaşmasına da diyagenez ismi veriliyor. Şimdi bu elimdeki aslında bir fosil. Bu bir siyanobakteri yani mavi yeşil alg fosili. Mavi yeşil algler kıyılarda kayaların üzerinde birike birike bu tip bir katmanlaşmayı bize açık bir şekilde resmediyorlar. Ve biz de burada fosilleşmenin nasıl olduğunu az çok anlayabiliyoruz. Ve bu fosil bize bakın tam bu iki buçuk milyar yıl yaşında olan bir fosil ve iki buçuk milyar yıllık bir kayayı ben şu an elimde tutuyorum. Ve bu kaya işte bütün dünyadaki fosil oluşumunu, kayaların canlıları nasıl hapsettiğini bize açık bir şekilde gösteriyor.

Havayla teması ani bir şekilde kesilen canlıların iskeletleri bozulmadan günümüze kadar ulaşır. Fosillerin araştırılması soyu tükenmiş hayvanlar ve bitkiler konusunda bilgilenmemizi sağlar. Bu bilgiler hangi zaman dilimlerinde hangi canlıların yaşadıkları hakkında da bilgi verir. Canlıların tek bir ortak atadan geldiğini iddia eden Darwin’in evrim teorisinin günümüzde tespit edilmiş fosil kayıtları tarafından geçersizliği kesin olarak ortaya konmuştur.

Ancak bu bilimsel delillere rağmen ideolojik olarak savunulmaya devam eden bu teoriye göre bu denli farklı canlıların ortaya çıkışı çok uzun bir zaman içinde birbirine eklenen küçük değişimlerle olmuştur. Teoriye göre ilk olarak tek hücreli canlılar oluşmuş, bunlar yüz milyonlarca yıl içinde önce omurgasız deniz canlılarına, sonra balıklara dönüşmüşlerdi. Bu balıklarsa karaya çıkarak sürüngenleri oluşturmuşlardı. Aynı iddiaya göre, kuşlar ve memeliler de sürüngenlerden evrimleşmişlerdi. Eğer bu iddia doğru olsaydı, tarihte farklı canlı türlerini birbirine bağlayacak çok sayıda ara tür yaşamış olması gerekirdi. Örneğin, sürüngenler eğer gerçekten kuşlara evrimleşselerdi, tarihte milyarlarca yarı kuş yarı sürüngen canlının yaşamış olması gerekirdi. Ve bu ara canlılar henüz tamamlanmamış eksik organlara sahip olmalıydı. Darwin bu hayali canlılara ara geçiş formları adını verdi. Teorisini ispatlamak içinse bu ara geçiş formlarının kalıntılarının fosil kayıtlarında mutlaka bulunması gerektiğini biliyordu.

Türlerin Kökeni adlı kitabında Darwin şöyle yazmıştı:

“Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş türleri mutlaka yaşamış olmalıdır. Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.”

 Ama Darwin, fosil kayıtlarının hayali ara formlarının hiçbirini içermediğinin de farkındaydı. Bu yüzden Türlerin Kökeni adlı kitabında bu soruna özel bir bölüm ayırmış ve şu endişeli soruları sormuştu:

 

“Eğer gerçekten türler diğer türlerden yavaş gelişmelerle türemişse neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Sayısız ara form olmalı. Fakat niçin bunları yeryüzünün katmanlarında gömülü olarak bulamıyoruz?”

 

Evrimcilerin Ara Geçiş Formu Çıkmazı

 

Evrimciler, fosilleri bugünkü canlılarla aralarında akrabalık ilişkileri kurabilmek ve gelişmeleri arasında benzerlikler gösterebilmek bakımından çok önemli görürler. Canlıların birbirinden kademe kademe evrimleşerek türediği iddialarını doğrulayabilmek için fosil kalıntılarına başvururlar. Ancak bugün fosil kayıtlarının %80'i ortaya çıkarılmış olmasına rağmen öne sürebildikleri tek bir delil bile yoktur. Aksine fosil kayıtları evrim teorisinin geçersizliğini ortaya koyuyor ve canlıların ilk yaratıldıkları andan bugüne kadar hiç değişmediklerini ispatlıyordu.

Bu nedenle teorilerine delil oluşturabilmek için kimi evrimciler kendileri fosil üretmeye çalışmış, sonradan bunların sahtekarlık veya çarpıtma ürünü olduğu anlaşılmıştır.

Glasgow Üniversitesi paleontoloji profesörü Neville George, yeryüzü katmanlarındaki fosillerin canlıların ilk yaratıldıklarından beri kusursuzca var olduklarını doğruladığı gerçeğini yıllar önce şu şekilde kabul etmiştir:

 

“Fosil kayıtlarının evrimsel zayıflığını ortadan kaldıracak bir açıklama yapmak artık mümkün değildir. Çünkü elimizdeki fosil kayıtları son derece zengindir ve yeni keşiflerle yeni türlerin bulunması imkansız gözükmektedir. Her türlü keşfe rağmen fosil kayıtları hâlâ türler arası boşluklardan oluşmaya devam etmektedir.”

 

 Harvard Üniversitesinden ünlü paleontolog Niles Eldredge ise: “Darwin'in fosil kayıtları yetersiz, ara formları o yüzden bulamıyoruz iddiasının geçerli olmadığını” şöyle açıklamaktadır:

“Tüm deliller, fosil kayıtlarının ortaya koyduğu sonucun doğru olduğunu göstermektedir. Fosil kayıtlarında gördüğümüz boşluklar, hayatın tarihindeki gerçek olayları yansıtmaktadır. Bunlar, yetersiz bir fosil birikiminin sonucu değildir. Çoğu insan, fosil kayıtlarından söz edildiğinde bu kayıtlarla Darwin'in teorisi arasında olumlu bir bağlantı olduğu izlenimine kapılmaktadır. Fakat bu yanılgıdan önemli bir bilim dergisinde şöyle bahsedilmiştir:

 

“Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlarının dışında kalan çok sayıda iyi eğitimli bilim adamı, ne yazık ki fosil kayıtlarının Darwinizme çok uygun olduğu gibi bir yanlış fikre kapılmıştır. Bu büyük olasılıkla ikincil kaynaklardaki olağanüstü basitleştirmeden kaynaklanmaktadır. Alt seviye ders kitapları, yarı popüler makaleler vs. Öte yandan büyük olasılıkla biraz taraflı düşüncede devreye girmektedir. Darwin'den sonraki yıllarda onun taraftarları bu yönde fosiller alanında gelişmeler elde etmeyi ummuşlardır. Bu gelişmeler elde edilememiş ama yine de iyimser bir bekleyiş devam etmiş ve bir kısım hayal ürünü fantezilerde ders kitaplarına kadar girmiştir.”

 

 Amerikalı paleontolog S. M. Stanley'de fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçeğin, bilim dünyasına hakim olan Darwinist dogma tarafından nasıl göz ardı edildiğini ve ettirildiğini şöyle anlatır:

 

“Bilinen fosil kayıtları kademeli evrimle uyumlu değildir ve hiçbir zamanda uyumlu olmamıştır. İlgi çekici olan bir takım tarihsel koşullar aracılığıyla bu konudaki muhalefetin gizlenmiş oluşudur. Çoğu paleontolog ellerindeki kanıtların Darwin’in küçük, yavaş ve kademeli değişikliklerin yeni tür oluşumunu sağladığı yönündeki vurgusuyla çeliştiğini hissetmiştir. Ama onların bu düşüncesi susturulmuştur.”

 

Kambriyen Dönemi Fosilleri ve Türlerin Yaratılışı

 

Kompleks canlıların fosillerine rastlanan en eski yer katmanı, yaşı 530 ila 500 milyon yıl olarak hesaplanan Cambrian tabakadır. Cambrian devrinden daha eski tabakalarda tek hücreli canlılar dışında hiçbir canlının fosiline rastlanmaz. Cambrian devirde ise birbirinden son derece farklı canlı türleri aniden ortaya çıkar.

Deniz anaları, deniz yıldızları, trilobitler, salyangozlar gibi 30'u aşkın omurgasız canlı türü bir anda belirir. Aniden ortaya çıkan bu canlılar, evrim teorisinin varsayımlarının tam aksine, basit değil, son derece kompleks vücut yapılarına sahiptirler. Sert kabukları, boğumlu vücutları ve kompleks organlarıyla çok karmaşık canlılar olan trilobitler bunlardan birisidir.

Fosil kayıtları trilobitlerin gözleri hakkında dahi çok detaylı tespitler yapılmasını mümkün kılmıştır. Bir trilobit gözü yüzlerce küçük petekten oluşur ve bu peteklerin her birinin içinde çift mercek yer almaktadır. Bu göz yapısı tam bir tasarım harikasıdır. Trilobit gözü dünya üzerinde bilinen ilk gözdür ve canlıların ilkelden gelişmişe doğru evrimleştikleri şeklindeki Darwinist iddiayı kesinlikle geçersiz kılmaktadır.

Harvard, Rochester ve Chicago Üniversitelerinden jeoloji profesörü David Raup bu konuda şöyle der:

 

“Trilobitlerin gözü ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti.”

 

 Üstelik trilobitlerdeki bu petek göz sistemi, 530 milyon yıldır hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Arı ya da yusufçuk gibi günümüzdeki bazı böceklerde de aynı göz yapısı görülmektedir.

Evrim teorisine göre canlı türlerinin daha inkel başka canlılardan evrimleşmiş olmaları gerekir. Oysa trilobitlerin ve diğer Cambrian dönemi canlılarının öncesinde başka hiçbir kompleks canlı yoktur. Cambrian devri canlıları hiçbir ataları olmadan bir anda var olmuşlardır. Evrim teorisinin yaşayan en ünlü savunucusu olan İngiliz zoolog Richard Dawkins bu konuda şu itirafı yapar:

 

“Cambrian devri canlıları sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan o halde orada meydana gelmiş gibidirler.”

 

Bu durum evrim teorisini kesinlikle geçersiz kılmaktadır. Çünkü Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle yazmıştır:

 

“Eğer aynı sınıfa ait çok sayıda tür gerçekten yaşama bir anda ve birlikte başlamışsa bu doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorime öldürücü bir darbe olurdu.”

 

 Darwin’in korktuğu bu öldürücü darbe fosil kayıtlarının henüz başlangıcında Cambrian devrinden gelmektedir. Cambrian devrinden sonraki fosil katmanlarında da canlı türleri hep bir anda ve eksiksiz yapılarıyla belirir. Balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi temel canlı grupları ve bunların içindeki yüz binlerce farklı tür canlı, yeryüzünde hep bir anda ve eksiksiz biçimde ortaya çıkmıştır. Bu grupların arasında evrimcilerin hayal ettikleri ara geçiş formlarından tek bir tane bile yoktur.

Canlılığın basitten komplekse doğru gelişmediğini ilk ortaya çıktığı anda zaten son derece kompleks olduğunu gösteren bir başka örnek de, fosil kayıtlarına göre 400 milyon yıl önce ortaya çıkmış olan köpekbalığıdır. Bu canlı kaybettiği dişlerin yenilenmesi gibi üstün bir özelliğe sahipti. Oysa kendisinden milyonlarca yıl sonra yaşayan birçok canlı da böyle bir özellik yoktur. Bu da köpekbalığının basitten komplekse doğru bir gelişme göstermediğinin kesin bir delilidir. Memelilerle, memelilerden yüz milyonlarca sene önce yeryüzünde belirmiş ahtapotların göz yapılarının son derece benzer olması, aynı kompleks yapı ve sistemleri içermesi de buna örnek olarak verilebilir. Tüm bu örnekler, canlı türlerinin yeryüzünde belirmelerinde basitten komplekse doğru bir sıralama olmadığını ortaya koymaktadır. Bu gerçek, canlılık üzerinde yapılan şekilsel, işlevsel ve genetik incelemelerin sonuçları değerlendirilerek de görülmüştür.

Örneğin şekil ve büyüklük olarak bakıldığında fosil tabakalarının alt katmanlarında yer alan birçok canlının, kendilerinden sonra ortaya çıkan canlılara kıyasla daha büyük kütleli olduklarını görürüz. Dinozorlar gibi.

Canlıların işlevsel özellikleri incelendiğinde de aynı gerçekle karşılaşırız. Yapısal gelişimleri ele alındığında kulak da ilkelden komplekse doğru gelişim iddiasını yalanlayan bir örnek oluşturur. Amfibilerde orta kulak boşluğu mevcutken bunlardan daha sonra ortaya çıkan sürüngenlerde tek kemikçiye dayalı daha basit bir işitme sistemi vardır ve orta kulak boşluğu yoktur. Genetik incelemelerde benzer sonuçlar ortaya koymaktadır. Yapılan araştırmalar, kromozom sayılarının canlıların kompleksliklerini yansıtan bir sıra oluşturmadığını göstermiştir.

Örneğin, insanda 46 olan kromozom sayısı, copepode yengeci için 6, Ocypode yengeci için 6, mikroskobik bir canlı olan radioleria için ise tam 800'dür.

Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek ne işlevsel ne de şekilsel olarak canlıların basitten komplekse doğru bir evrim geçirmediğini, canlı türlerini Allah'ın yarattığını ispatlamaktadır. Evrimci paleontolog Mark Czarnecki bu gerçeği şöyle itiraf eder:

 

“Teori ispatlamanın önündeki büyük bir engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur. Bu kayıtlar hiçbir zaman için darbenin varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve bu beklenmedik durum türlerin Allah tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı görüşü desteklemektedir.”

 

 Yaratılışın Delilleri Yaşayan Fosiller

 

Yüz milyonlarca yıllık fosil canlılarla bu canlıların günümüzde yaşayan örnekleri arasında hiçbir fark yoktur. Bu gerçek, evrim iddiasını tümüyle geçersiz kılmaktadır.

Evrim teorisi canlıların sürekli bir değişim içinde olduklarını, tesadüfler sonucunda sürekli olarak geliştiklerini iddia etmektedir. Oysa fosil kayıtları bunun tam aksini gösterir.

Dünya üzerinde ilk ortaya çıkan balıklar, sürüngenler ya da memeliler nasılsa, bugünkü balıklar, sürüngenler ya da memeliler de öyledir. Bazı canlı türlerinin soyları tükenmiştir ama hiçbir tür bir başka türe dönüşmemiştir. Bu ise canlı türlerini Allah'ın ayrı ayrı yarattığını ve canlıların yaratıldıkları günden bu yana da hiçbir evrim geçirmediklerini göstermektedir. Bu konudaki çok sayıda örnekten birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

 

Fosil Örnekleri - Kuşlar

 

Paleontoloji biliminin bize sunduğu fosillere baktığımızda canlılık tarihinde omurgalılar çok önemli bir alt filumu oluşturmakta. Kordalılar filumun hemen altında yer alıyor. Bu filumda yer alan önemli canlı sınıfları var. Bunlardan bir tanesi balıklar, bir diğeri amfibiler, bir diğeri sürüngenler, daha sonra memeliler ve kuşlar. Neden bu kadar önemli diyorum? Çünkü evrim teorisyenleri sürekli bu canlıların balığın işte amfibiye, sonra sürüngene, daha sonra memeli ve kuşa evrim geçirdiğini iddia ediyorlar. Peki bu iddiayı ne yalanlıyor, ne tamamen susturuyor? Onlar da fosiller.

Bakın şimdi size bir kuş fosili göstermek istiyorum. Burada bir kuş var. Dikkatlice alıyoruz. Bu kuşun adı Confuciusornis kuşu. Çin'de Confuciusornis bölgesinde bulunmuş bir fosil bu. 120 milyon yaşında. Evrimciler ne diyor? Bu kuşun atasının sürüngenler olduğunu, yerde yürüyen yılan gibi, kertenkele, kaplumbağa gibi veya dinozor gibi bazılarının söylediği canlıların kuşlara evrim geçirdiğini iddia ediyorlar.

Bakın şimdi burada sürüngenlerden farklı olarak mesela kuşların omurgasında, burası bakın kafadan kuyruğa kadar omurgası var, gövde omurlarının hemen altında kalçada illium ve ischium omurları birleşip tek yekpare bir yapı oluşturur. Aynı zamanda kalça omurları, gövde ve kalça omurları sakrumla birleşerek sinsakrumu oluşturur. Bu yapılar sürüngenlerde asla görülmeyen yapılardır.

Kuşların akciğer yapısı sürüngenlerden tamamen farklıdır. Aviyen tipi, sürekli iki odacıklı, nefes alırken de verirken de temiz havanın sürekli akciğerde olduğu ve oldukça süratli bir solunumun olduğu çok hızlı metabolizmaya sahip canlılardır kuşlar. Sürüngenler ise tam aksine yavaş metabolizmaya sahiptirler ve yavaş ve donuk hareket ederler. Neden? Çünkü kuşlar vücut sıcaklığını sabitleyebilirken memeliler gibi, sürüngenler sabitleyemez. Havanın sıcaklığına göre sürüngenlerin de vücut sıcaklığı değişir. Bundan dolayı birçoğu kış uykusuna yatar ve olumsuz hava koşullarında yaşayamazlar.

Kuşlarda ise hava sıcaklığına karşı dirençleri daha fazladır. Havanın soğuması ve sıcaklığına binaen onun değişmesine göre kendi vücut sıcaklığını da sabitleme, balans yapma etkisi vardır.

Evrimcilerin bir diğer iddiası da Archaeopteryx isimli -gerçi günümüzde artık Arkeopteryx'in bir kuş olduğu kesinlik kazanmış durumda. Fakat onlar diyor ki: bu kuştan yaklaşık 30 milyon yıl önce yani 150 milyon yıl önce yaşayan Arkeopteryx isimli bir canlının dinozorla kuş arasında bir ara fosil olduğunu iddia ediyorlardı. Fakat 7. bulunan, 1994 yılında 7. bulunan Arkeopteryx fosiliyle bu yalanlandı.

Ve daha sonra bulunan bu Confuciusornis fosiliyle Arkeopteryx ile aynı dönemde yaşıyor, Kratese'de yaşıyor. Arkeopteryx gibi ağzında diş yok, kanatlarında pençe yok. Bu yapılar onlarda Arkeopteryx'te pençe ve diş olmasından dolayı ara fosil demelerine rağmen bu aynı dönemde yaşayan kuşlarda diş ve pençenin olmaması da yine Arkeopteryx'in normal bir kuş olduğunu, asla ara form olmadığını bize gösteriyor. İşte kuşlar dünyasında paleontolojinin bize bildirdiği gerçekler bu şekilde.

 

Sürüngenler

 

Kuşların atası olarak sürüngenleri gösteriyor evrimciler. Özellikle dinozorları gösteriyorlar. Fakat aralarında çok ciddi metabolik ve morfolojik farklar var.

Şimdi size bir fosil göstereceğim. Bir kaplumbağa, bir sürüngen fosili. Hemen alalım fosilimizi. Bu 33 milyon yıllık bir fosil. Şöyle göstereyim. Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunmuş bir fosil. Sürüngenlerin genel özelliği nedir? Sürüngenler kuşlar gibi sabit vücut sıcaklığına sahip değildir. Kuşlar gibi vücutlarında tüy değil, burada gördüğünüz gibi kaplumbağadaki gibi çok kalın kemiksi zırhlar vardır. Vücutların üstü pullarla kaplıdır. Kemikleri kuşlar gibi hafif değil son derece ağırdır. Kuvvetli pençeleri vardır bazılarının, çok güçlü kasları vardır çoğunun. Vücut sıcaklığını sabitlemek gibi bir dertleri de olmadığı için, yani böyle bir fonksiyonel olmadığı için, memeliye göre 4 kat daha güçlü kasları vardır sürüngenlerin.

Şimdi bu sürüngende kuşlarla arasındaki en temel farklardan bir tanesi de bu canlıların, yani dikkat edin, vücutların oldukça sağlam olması, sert olması, ağır olması, kuşların hafif olması, hızlı solunum yapmaları, çok hızlı meteorizmaya sahip olmaları ve çok enerji tüketmeleri. Sürüngenlerin ise buna mukabil o kadar enerji tüketmemeleri. Bununla birlikte sürüngenler de, buradaki bu sevimli kaplumbağanın kafası gözükmüyor ama, çene yapısı sürüngenlerde esastır. Sağlam dişler ve güçlü çene sürüngenlerin karakteristik özelliğidir. Fakat böyle güçlü çene ve ciddi bir diş yapısı kuşlarda pek görülmez. Amfibilerde hiç görülmez. İşte bu tip yapılar bize sürüngenlerin karakteristik özelliklerini ortaya koyar. Kuşlar ve amfibilerle ve diğer sınıf canlılarla arasındaki farkları bize çok net bir şekilde gösterir.

 

Amfibiler

 

Bir semender fosili var. 270 milyon yıllık bir semender fosili bu. Bu bir amfibi. Amfibi, Latince'de iki hayatlı demek. Yani bu canlılar doğduklarında larva adı verilen bir dönemden geçiyorlar. Larva dönemlerinde amfibiler solungaç solunumu yapıyor, suyun altında yaşıyorlar. Erginlik dönemine ulaştıklarında solungaçlar artık akciğer oluyor ve akciğer solunumu yaparak karada yaşamaya devam ediyorlar. Vücutların üzerinde sürüngenlerdeki gibi veya kuşlardaki gibi veya balıklardaki gibi pul, tüy veya bir kabuk gibi bir yapıları yok. Oldukça narin, yumuşak bir dokuları var. Çok fazla bezleri var. Sürüngenlerde hiç olmayan bir şey. Bazılarında zehir bezleri var. Ama amfibilerde mukus bezleri gibi vücutlarının tamamını nemli tutan özel deri bezleri var. Bu yapıların tamamı bize amfibilerin karakteristik özelliği gösteriyor.

Şimdi denizde hayatına yani suda hayatını bahşedip karada devam ettirmesi evrimcilerin hayal kurmalarına ve çeşitli yanlış yalan iddialarda bulunmalarına yol açıyor. Diyorlar ki, işte karayla deniz arasında ara form. Halbuki ilk amfibi var olduğu anda, bu 270 milyon yıllık bir fosil, karada ve denizde yaşayacak şekilde yaratılıyor. Allah onu öyle yaratıyor. Bu özellikleriyle bir anda var oluyor. Evrimle değil, bir anda var oluyor. Ve hayatına günümüze kadar gelen bu canlı günümüzde de aynı şekilde devam ediyor. Demek ki evrimin iddia ettiği gibi bir ara form yok. Anlık varoluş ve sabit bir vücut şekliyle hiç değişmeden yaşama var.

 

Balıklar

 

Omurgalılara ait denizde yaşayan canlı grubuna, sınıfına da balıklar adı veriliyor. Bu canlının adı ringa, kurt ringa balığı. Bu kurt ringa balığı gördüğünüz gibi üzerinde pulları ve omurgası çok net bir şekilde belli olan hatta kafasındaki kemikler, dişlerine kadar, kuyruğundaki yüzgecine kadar çok rahat bir şekilde belli olan bir canlı sınıfına ait örnek. 110 milyon yaşında Brezilya'da bulunmuş bir fosil.

Balıklar hiçbir canlının atası değildir. Evrimciler, amfibilerin atası olduğunu söylüyor. Az önce gördüğümüz semenderin, 270 milyon yıllık semenderin bu canlının atası olduğunu iddia ediyorlar. Yüzgeçlerin zamanla ayaklara dönüştüğünü iddia ediyorlar. Fakat yüzgeçlerin anatomik olarak balıklarda var olmasının sebebi, onun yön bulması ve kulaç atması ile ilgilidir. Sürüngenlerdeki ayaklar ise yük taşımak, zıplama koşmakla ilgilidir. Yani denge sağlamakla ilgili bir durumları vardır. Ağırlık taşımayla ilgili bir durumları vardır. Fakat balıklarda böyle bir şey yoktur. Balıkların yanında omurga çizgisi hizasında, şuradan gösteriyorum omurgayı görüyorsunuz. Böyle dizi dizi şuradan böyle böyle arkaya kuyruğa kadar gidiyor. Omurga çizgisi hizasında yanal çizgi denen, içinde de otolit adı verilen özel yapılar var. Bunlar balığın suyun içerisinde yüzerken, hareket ederken yükseklik-alçaklık ayarını yapmasını, ne kadar batıp ne kadar çıkması gerektiğini, yönünün neresi olması gerektiğini ona bildiriyor. Akıntıyı haber veriyor. Bazı özel duyargalara sahip canlılarda da, mesela köpek balıklarında, kan gibi kendisine özel, spesifik maddeleri çok iyi algılayabiliyorlar.

Balıkların gözleri çok özel göz yapısına sahip. Suyun altında görebileceği şekilde. İki katmandan bazılarına daha farklı katmanlardan oluşuyor gözleri. Çok özel gözleri var. Suyun altında net görebiliyorlar. Aynı zamanda yüzme keseleri var. Yüzme keselerinde de işte karbondioksit, dioksit veya nitrojen dioksit gibi gazlar da onun suyun içerisinde batıp çıkmasını yani yükseklik ayarı yapmasını sağlıyor. Bir denizaltı gibi. İşte bu özellikler balıkların karakteristik özellikleri ve amfibilerle hiçbir alakası yok. Yani balıklar karaya çıkamazlar.

Şimdi size başka bir deniz canlısı ve ondaki kaya katmanındaki tabakanın renklerinin değişimini göstermek istiyorum. Bakın burada, bu yine çok özel bir fosil. Burada da yaklaşık 400 milyon yıllık denizyıldızı. Asteroidea familyası. Yine denizde yaşayan canlılara ait. Ve şimdi bakın yakın planda size ben bunun katmanını göstermek istiyorum yan tarafında. Şöyle daha net görülüyor. Burayı çünkü kesmişler. Gördüğünüz gibi aradaki katman tam bir kayanın oluşumunu bize belgeliyor. Ve bu oluşum işte canlılığın ne kadar kesin delillerle tarihinin bize gösterildiğini sunuyor. Yani Allah bize paleontolojiyi vesile ederek çok kesin ve kati deliller sunuyor. Ve bakın Asteroidea familyası işte denizkestaneleri, denizyıldızları gibi canlara ait bakın fosilleri de bu şekilde denizin içindeki her canlı yani sadece balıkların değil hatta deniz bitkilerinde fosillerini çok rahat bir şekilde görebiliyoruz. Ve hiçbir değişimin olmadığını bize net bir şekilde belgeliyor.

Görüldüğü gibi paleontoloji, Allah'ın kendisinin yarattığını bize gösterdiği en önemli bilim dallarından birisidir.

 

Memeliler

 

Evet, fosillerin bize sunduğu gerçek canlıların asla evrim geçirmemiş oldukları demiştim. Çünkü bedenleri itibariyle bize yüz milyonlarca yıl öncesinin fotoğrafını net bir şekilde gösteriyorlar ve biz bunu çok rahat bir şekilde kıyaslayabiliyoruz. Yaptığımız kıyaslama sonucunda da zaten mesela 70 milyon, 80 milyon, 100 milyon yıl önceki bir canlının hangi canlı olduğunu anlamamız için zaten değişmemiş olması gerekiyor.

Mesela örnek burada bu fosil enstitüsünde karşımızda bir gergedan fosili var. Bu gergedan 68 milyon yıl önce Çin'de yaşamış olan bir gergedana ait bir kafatası. Kocaman, çok büyük bir kafatası, dev gibi dişleri var. Boynuzunun fosili kalmamış, o kırılmış, yok olmuş ama çene kısmı olduğu gibi bize Gergedanın tüm bedenini gösteriyor. Ve şimdi biz burada baktığımızda Gergeanı tanımlayan diş yapısı, çene yapısı, onu bir memeli olarak gergedan yapan özelliklerin hepsi kafatasında var. Ve biz bu özelliklerine bakarak bu canlının geçen 68 milyon yılda hiçbir değişime, uğramadığını, evrim geçirmediğini net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Yani paleontoloji, paleobiyoloji ve biyologlar bunun hiçbir değişime uğramadığını bize gösteriyor.

Peki gergedanların özellikleri ne? Gergedan, günümüzde maalesef boynuzundan dolayı çok sık avlanan bir hayvan ve soyu tükenmek üzere olan bir hayvan. Yaklaşık 5 türü var. Bunların 3'ü Asya'da. Mesela bu tür bir Asya gergedanı türü. Bu Çin'de bulunmuş bir fosil. Paleojen dönemine ait. 68 milyon yıllık bir gergedan fosili bu. Diğer ikisi de Afrika'da yaşıyor. Çok büyükler. Karada filden sonra en ağır hayvanlar. Ağırlığı birkaç tonu buluyor. Yani çok ağır, 5 tonu bulan gergedanlar var. Otobur bir canlı. Bu büyük cüssesini doyurmak için oldukça fazla bitki tüketiyor. Bitki tüketerek yaşayan bir canlı gergedan ve bir memeli, omurgalı.

Yani burada mesela biz kafatasını görüyoruz. Kafatasında biz kemiklerini görüyoruz. Bunun devamında vücudunun tamamına, arka kuyruğuna kadar giden bir omurgası var. Bu omurga, Umurgalılar sınıfına ait olduğunu bu canlı bize gösteriyor ve gergedan bir memeli türü. Peki memeliler için evrimciler ne diyor? Diyorlar ki sürüngenlerden geldi, sürüngenler memelilerin atasını oluşturur şeklinde bir spekülasyonları var. Fakat memelilerde, mesela sürüngenlerde olmayan çok özel bir doğum şekli var. Memelilerin yavrusu, mesela gergedanın yavrusu yumurta olarak değil, ane rahminden canlı olarak ve tam olmuş bir şekilde, embriyo safhası bitmiş bir şekilde vücudun dışarısına çıkıyor. Sürüngen veya kuşlardaki gibi bir yumurta halinde, yumurta kesesiyle dışarı çıkmıyorlar.

Memelilerin kendisinde özgü kılları ve memelilerin derisinde yine kendilerine özgü bezler var. Ter bezleri gibi mesela ve süt bezleri var, çocuklarını beslemek için annelerde bulunuyor. Ve memeliler, sürüngenlerden en büyük farkı sabit vücut sıcaklığına sahiptir. Yani vücudunu dış ortama göre balans yapabilme, vücut sıcaklığını artı ve eksiğe götürebilme gibi değerleri vardır, becerileri vardır. Fakat bu, sürüngenlerde yoktur. Sürüngenler sabit vücut sıcaklığı olan canlılardır. Ve bu sistemin kusursuz biçimde çalışabilmesi için vücutlarında olması gereken milyonlarca protein koordineli hepsi bir anda bir yerde ve mükemmel bir şekilde çalışarak vücudun ısı sistemini dengelerler.

Diğer saydığım derisine ait özellikler, yavrusunu besleme özellikleri gibi diğer özellikleri de sürüngenlerle memelilerin hiçbir alakasının olmadığını ve memelileri Allah'ın bir anda ve onlara özgü olacak şekilde yarattığımı bize göstermektedir.

 

Amber Fosiller

 

Evrim teorisini yalanlayan en önemli fosillerden birisi de amber fosillerdir. Çünkü amberlerin içerisinde canlı 3 boyutlu olarak hapsolur. Bütün dokularını 3 boyutlu saydam bu yapın içerisinde inceleme imkanımız olur. Mesela şu an elimde gördüğünüz 25 milyon yıl önce Dominik Cumhuriyeti'nde yaşamış bir termit, yaban arısı ve kanatlı karınca üçü bir arada aynı amber içerisinde bizlere merhaba diyor. Hiçbir fark, hiçbir değişiklik yok. Evrimli iddiaları üçüncü boyutta da yalanlanmış oluyor.

Burada bir bitki fosili var. Bu 45 milyon yıl öncesinde Rusya'da yaşamış olan bir iğne yapraklı bitkinin fosili. Tüm yapısıyla, bütün detaylarıyla iğne yapraklı bitkiye ait bütün özellikler görülüyor. Ve hiçbir fark, hiçbir değişik, hiçbir evrim yok.

Dominik Cumhuriyeti'nde bulunmuş bir fosil bu, amber fosil. Genelde kuzey kısımlarda dünyada amberler çok oluyor. Amber fosilleri bulma imkanı çok oluyor. Burada Leguminase için isimli bir ağaç türüne ait bu fosil. Aynı zamanda içinde kanatlı karınca, örümcek ve tatarcığı da hapsetmiş bu amber, 25 milyon yıl öncesinden günümüze ulaşmış, bize merhaba diyor. Yine bu fosilde de hiçbir şekilde evrimin olmadığını, bir değişimin olmadığını üçüncü boyutta da görmüş, belgelemiş oluyoruz.

Burada tek bir canlı var Amber'in içerisinde. 45 milyon yıl yaşında Rusya'da yaşamış bir yürüyen çalı fosili. Yürüyen çalı biliyorsunuz kamufle özelliği olan bir böcek. Yapraklar arasında kayboluyor. Diğer canlılar arasında bir kamufle sağlamış oluyor. Şimdi bu canlının bütün yapısı 3 boyutlu olarak bakın böyle karşımızda ve 45 milyon yıl öncesinden günümüze bütün detaylarıyla hiçbir fark, hiçbir evrimin olmadığını moleküler, genetik anlamında ve fizyoloji anlamında ve anatomi anlamında hiçbir farkın olmadığını bizlere net bir şekilde belgeliyor.

 

Evrimcilerin Gizlemeye Çalıştığı Gerçek

 

Evrimciler bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüştüğünü göstermek istiyorlarsa ortaya koymaları gereken delil bu farklı canlı türlerini birbirine bağlayan geçiş formlarının fosilleridir. Çünkü denizanasının balıklara, balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuş ve memelilere dönüştüğünü iddia eden bir teorinin bunu kanıtlayan fosiller bulması zorunludur. Darwin de bunu kabul etmiş, bu fosillerden sayısız örnek bulunması gerektiğini ancak elinde hiçbir örnek bulunmadığını yazmıştır. Ondan bu yana geçen 150 yıldır da yine hiçbir ara form bulunamamıştır. Günümüzde dünyanın her yerinde, binlerce müzede ve koleksiyonda 600 milyonu aşkın fosil bulunmaktadır.

Bu fosillerin hepsi birbirlerinden kesin hatlarla ayrılan özgün yapılara sahip türlere aittir. Evrimcilerin ümitle aradıkları yarı balık-yarı amfibi, yarı dinozor-yarı kuş, yarı maymun-yarı insan ve benzeri canlıların fosillerine kesinlikle rastlanmamıştır. Evrimci fosil bilimcilerden Derek W. Ager da bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:

 

“Sorunumuz şudur, posil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde türler ya da sınıflar seviyesinde olsun sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız. Kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.”


 

Ara Fosil
Evrimin Fosillere Yenilişi
Fosil
Yaşayan fosil
kafatası fosilleri
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
youtube