HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği - 2

Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği - 2

Harun Yahya
1692
05 Kasım, 2017
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

 

Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği – 2

 

Fosil kayıtları

 

Evrim teorisi 20. yüzyılda yalnızca moleküler biyoloji karşısında değil, paleontoloji yani fosil bilimi karşısında da çökmüştür. Teorinin ortaya çıkışından beri dünyanın dört bir yanında sürdürülen kazılarda 400 milyona yakın fosil örneği elde edilmiş ama bunlar içinde evrimi destekleyen hiçbir fosil kanıtına rastlanmamıştır.

Fosiller geçmişte yaşamış olan canlıların kalıntılarıdır. Havayla teması ani bir şekilde kesilen canlıların iskeletleri bozulmadan günümüze kadar ulaşır. Bu kalıntılar bize dünya üzerinde yaşamış canlıların tarihi hakkında bilgi verir. Bu nedenle canlıların nasıl ortaya çıktığı sorusuna verilecek bilimsel cevabı fosil kayıtları belirler.

Darwin'in evrim teorisine göre canlılar tek bir hayali ortak atadan geliyordu. Bu denli farklı canlıların ortaya çıkışıysa çok uzun zaman içinde birbirine eklenen küçük değişimlerle olmuştu. Teorinin masallarına göre ilk olarak tek hücreli canlılar oluşmuş, bunlar yüz milyonlarca yıl içinde önce omurgasız deniz canlılarına, sonra sözde balıklara dönüşmüşlerdi. Bu balıklar ise güya, karaya çıkarak sürüngenleri oluşturmuşlardı. Aynı iddiaya göre kuşlar ve memeliler de sözde sürüngenlerden evrimleşmişlerdi. Eğer bu iddia doğru olsaydı, tarihte farklı canlı türlerini birbirine bağlayacak çok sayıda ara tür yaşamış olması gerekirdi.

Örneğin, sürüngenler eğer gerçekten kuşlara evrimleşselerdi, tarihte milyarlarca yarı kuş, yarı sürüngen canlının yaşamış olması gerekirdi ve bu ara canlılar henüz tamamlanmamış eksik organlara sahip olmalıydı. Darwin bu hayali canlılara ara geçiş formları adını verdi. Teorisini ispatlamak için ise bu ara geçiş formlarının kalıntılarının fosil kayıplarında mutlaka bulunması gerektiğini biliyordu. Tünlerin Kökeni adlı kitabında şöyle yazmıştı:

 

“Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş türleri mutlaka yaşamış olmalıdır. Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.”

 

Ama Darwin, fosil kayıtlarının hayali ara formlarının hiçbirini içermediğinin de farkındaydı. Bu yüzden Türlerin Kökeni adlı kitabında bu soruna özel bir bölüm ayırmış ve şu endişeli soruları sormuştu:

 

“Eğer gerçekten türler, diğer türlerden yavaş gelişmelerle türemiş ise, neden sayısız ara geçiş formuna rastlayamıyoruz? Sayısız ara form olmalı. Fakat niçin bunları yeryüzünün katmanlarında gömülü olarak bulamıyoruz?”

 

Darwin, fosil kayıtları daha detaylı olarak incelendiğinde hayali ara formların bulunacağını öne sürmüştü. Bu nedenle onun yolunu izleyen evrimciler yaklaşık 150 yıldır dünyanın dört bir yanında jeolojik katmanları araştırdılar ve ara form fosilleri aradılar. Ama tüm bu çabalar büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Darwin'in hayal ettiği ara formlar bir hayal gücü ürünü olarak kalmaya devam etti ve asla gerçeğe dönüşmedi. Ünlü İngiliz paleontolog Derek Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle kabul eder:

 

“Sorunumuz şudur; fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız. Kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.”

 

Kompleks canlıların fosillerine rastlanan en eski yer katmanı, yaşı 530 ila 500 milyon yıl olarak hesaplanan Cambrian tabakadır. Cambrian devirden daha eski tabakalarda tek hücreli canlılar dışında hiçbir canlının fosiline rastlanmaz. Cambrian devrinde ise birbirinden son derece farklı canlı türleri aniden ortaya çıkar. Deniz anaları, deniz yıldızları, trilobitler, salyangozlar gibi otuzu aşkın omurgasız canlı türü bir anda verilir. Bu canlıların kompleks vücut sistemleri ve son derece kompleks organları vardır.

Örneğin trilobitlerin gözü yüzlerce farklı petekten oluşan ve çift mercek sistemiyle çalışan bir tasarım harikasıdır. Bu, dünya üzerinde ortaya çıkmış olan ilk gözdür ve canlıların ilkelden gelişmişe doğru evrimleştikleri şeklindeki Darwinist iddiayı kesinlikle geçersiz kılmaktadır. Üstelik Trilobitlerdeki bu petek göz sistemi, 530 milyon yıldır hiç değişmeden aynı şekilde var olmaktadır.

Arı ya da yusufçuk gibi bazı böceklerde de aynı göz yapısı görülmektedir.

Evrim teorisinin bilim dışı iddialarına göre canlı türlerinin daha ilkel başka canlılardan evrimleşmiş olmaları gerekir. Oysa Trilobitlerin ve diğer Cambrian dönemi canlılarının öncesinde başka hiçbir kompleks canlı yoktur. Cambrian devri canlıları hiçbir ataları olmadan bir anda var olmuşlardır. Evrim teorisinin yaşayan en ünlü savunucusu olan İngiliz zoolog Richard Dawkins bu konuda şu itirafı yapar:

 

“Cambrian devri canlıları sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan o halde orada meydana gelmiş gibilerdir.”

 

Bu durum evrim teorisini kesinlikle geçersiz kılmaktadır. Çünkü Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle yazmıştır:

 

“Eğer aynı sınıfa ait çok sayıdaki tür gerçekten yaşama bir anda ve birlikte başlamışsa, bu doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorime öldürücü bir darbe olurdu.”

 

Darwin’in korktuğu bu öldürücü darbe, fosil kayıtlarının henüz başlangıcında Kambriyen devrinden gelmektedir. Kambriyen devrinden sonraki fosil katmanlarında da canlı türleri hep bir anda ve eksiksiz yapılarla belirir.

Balıklar, amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi temel canlı grupları ve bunların içindeki yüz binlerce farklı tür canlı, yeryüzünde hep bir anda ve eksiksiz biçimde ortaya çıkmıştır. Bu grupların arasında evrimcilerin hayal ettikleri ara geçiş formlarından tek bir tane bile yoktur.

Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek, canlı türlerinin Allah tarafından ayrı ayrı yaratıldıklarını ispatlamaktadır. Evrimci Paleontolog Mark Czarnecki bu gerçeği şöyle itiraf eder:

 

“Teori ispatlamanın önündeki büyük bir engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur. Bu kayıtlar hiçbir zaman Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve bu beklenmedik durum türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı görüşü desteklemektedir.”

 

Dahası yüz milyonlarca yıl öncesine ait fosillerle bugünkü yaşayan örnekleri arasında da hiçbir fark yoktur. Örneğin 400 milyon yıllık köpek balığı fosiliyle modern köpek balığı tümüyle aynı yapıya sahiptir. Aynı şekilde 100 milyon yıllık karıncayla modern karınca, 135 milyon yıllık yusufçukla modern yusufçuk, 100 milyon yıllık kaplumbağa ile modern kaplumbağa ya da 55 milyon yıllık yarasa ile modern yarasa arasında hiçbir fark yoktur. Yani canlı türlerini Allah yaratmıştır ve canlılar yaratıldıkları günden bu yana da hiçbir evrim geçirmemiştir.

Evrimcilerin ara form olarak öne sürdükleri birkaç fosil ise, gerçekte hiçbir biçimde ara form özelliği taşımadıkları bilimsel bulgularla ortaya çıkmıştır. Bu ara form iddialarının en önemlilerinden biri Sölakant adı verilen bir balık fosiliydi. Evrimciler sadece fosili bulunan bu balığın kara canlılarına benzer özellikler taşıdığını, örneğin ilkel ayaklara ve yarım bir at ciğere sahip olduğunu uzun yıllar boyunca iddia ettiler. Sölekant hakkındaki bu evrimci yorumlar bilimsel bir gerçek gibi gösterildi ve canlıyı sudan karaya çıkarken gösteren hayali çizimler ders kitaplarına girdi. 1938 yılında soyu tükenmiş bir balık sanılan Sölekant'ın canlısı Hint okyanusunda yakalandığındaysa evrimciler büyük bir şok yaşadı. Çünkü balığın günümüz balıklarından hiçbir farkı olmadığı görüldü. Sölekant'ın evrimcilerin iddiasının aksine ne ayakları ne de ilkel akciğerleri vardı. Dahası sudan karaya geçmekte olan bir canlı olarak gösterilen Sölekant, 180 metre derinliğin üzerine çıkamayan bir dip balığıydı.

Evrimciler tarafından ısrarla savunulan bir diğer ara form iddiası ise Archeopteryx adlı kuş fosiliydi. Evrimciler bu canlının tam uçamayan, yarı sürüngen, yarı kuş bir canlı olduğunu iddia etti. Ancak 1992 yılında bulunan 7. Archeopteryx fosili, canlının uçuş kasları için gerekli olan sternum yani göğüs kemiğine sahip olduğunu ve dolayısıyla tam bir kuş olduğunu ortaya çıkardı. Archeopteryx'in kanatlarında bulunan pençe benzeri tırnakların, Hoatzin gibi modern kuşlarda da var olduğunun anlaşılması, bu canlının ara geçiş formu olduğu iddialarını tamamen dayanaksız bıraktı. Bu nedenlerden dolayı, evrim teorisinin günümüzdeki en ünlü savunucularından biri olan Harvard Üniversitesi paleontoloğu Stephen Jay Gould, Archeopteryx'in bir ara form sayılamayacağını kabul etmek zorunda kalacaktı.

Farklı canlı gruplarının yapıları incelendiğinde bunlar arasında bir evrim yaşanmış olmasının zaten imkânsız olduğu görülür. Örneğin solunum sistemleri, boşaltım mekanizmaları, kas yapıları ve metabolizmalarıyla tamamen suda yaşamaya ayarlanmış olan balıkların sudan çıkarak kara canlılarına dönüşmesi imkânsızdır.

Karadaki canlı grupları da birbirinden çok farklıdır. Evrimciler, kuşların sürüngenlerden rastlantılar sonucunda evrimleştiğini öne sürer. Oysa sürüngenler soğuk, kuşlarsa sıcakkanlıdır. Kuşların vücutları kompleks bir yapıya sahip olan tüylerle, sürüngenlerin vücutlarıysa tüylerle hiçbir benzerliği olmayan pullarla kaplıdır.

Kuşların tüm diğer kara canlılarından farklı bir akciğer yapıları vardır. Aerodinamik yapıya sahip kanatları ise asla evrimle açıklanamaz. Kanatların evrimin iddia ettiği gibi küçük değişikliklerle kademeli bir şekilde gelişmesi imkânsızdır. Çünkü yarım kanatla uçulmaz.

Evrimciler bazı sürüngenlerin de memelilere dönüştüğünü iddia eder. Oysa bu iki canlı grubu da birbirinden çok farklıdır. Sürüngenler yavrularını yumurtlayarak, memelilerse doğurarak dünyaya getirir.

Sürüngenlerin pullarına karşı memelilerin vücutları tüylerle kaplıdır. Süt salgılama mekanizması ise sadece memelilere özgüdür ve nasıl ortaya çıktığı evrimciler tarafından hiçbir şekilde açıklanamamaktadır.

Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçekler karşısında evrimciler, tüm çabalarını insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiği iddiası üzerine yoğunlaştırdılar. Şimdiye kadar 6500 farklı maymun türü yaşamıştı ve bunların çok büyük bölümünün soyları tükenmişti. Bu soyu tükenmiş maymunların büyüklü-küçüklü kafatasları, evrimciler için üzerinde hayali yorumlar yapılabilecek bir malzeme kaynağıydı. Bu soyu tükenmiş maymun türlerinin kafataslarını, küçükten büyüğe dizen, kaybolmuş insan ırklarına ait olan bazı kafataslarını da bu seriye ekleyen evrimciler, insanın evrimi senaryosunu ortaya attılar.

Bu senaryo içinde en önemli yeri tutan canlı grubu Australopithecus adı verilen soyu tükenmiş maymun türüdür. İlk Austrolopithecus fosili 1924 yılında Diamond Dart adlı bir paleoantropolog tarafından bulunmuştur. Evrimciler, ismi güney maymunu anlamına gelen bu maymun türünün insanımsı bir canlı olduğunu iddia eder. Oysa Australopithecus'la şempanze iskeletleri karşılaştırıldığında aralarında hiçbir belirgin fark olmadığı açıkça görülür. Bu gerçek karşısında evrimciler, Australopithecus'un diğer maymunlardan farklı olarak iki ayağı üzerinde dik olarak yürüdüğünü öne sürmüşlerdir. Ancak bu iddia Soly Zuckerman ve Charles E. Oxnard gibi dünyaca ünlü iki evrimci anatomist tarafından çürütülmüştür. Kısacası evrimcilerin insanın atası olarak göstermeye çalıştığı Australopithecus sadece soyu tükenmiş bir maymun türüdür.

Evrimcilerin Homo erectus, Homo ergaster, Homo sapiens arkaik gibi hayali sınıflandırmalara dahil ettiği fosiller ise gerçekte farklı insan ırklarına aittir. Bu fosiller incelendiğinde iskeletlerinin günümüz insanından hiçbir farkı olmadığı görülür. Aradaki tek fark kafatasındaki bazı yapısal değişikliklerdir. Ama benzeri farklar bugün dünya üzerinde yaşamakta olan farklı insanlıkları arasında da görülmektedir. Ünlü evrimci paleantropolog Richard Leakey, Homo erectus grubuna dahil edilen kafataslarıyla modern insan arasındaki kafatası farklılığının sadece bir ırk farklılığı olduğunu şöyle kabul eder:

 

“Bu farklılıklar, bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının, birbirleri arasındaki farklılıklarından daha fazla değildir.”

 

Tüm bu bilimsel gerçekler karşısında evrimcilerin tek dayanağı ise yanıltıcı propagandalardır. Hiçbir bilimsel temeli olmayan insanın evrimi senaryosu, evrimci kaynaklarda yayınlanan hayali çizimlerle topluma telkin edilir. Bu çizimlerde kıllı vücutlara ve maymunsu yüz hatlarına sahip olan yaratıklar ufak-tefek insansı motiflerle benzer. Böylece insan-maymun arası hayali ara formların gerçekten bir zamanlar yaşadığı izlenimi verilir. Kimi zaman bu hayali yaratıkların sosyal yaşamlarından kesitler sunan çizimler bile yapılır. Bu aldatıcı çizimler art arda dizilerek insanın evrimi senaryosu toplumun bilinçaltına kazılır. En ünlü bilimsel yayınlarda bile rekonstrüksiyon adı verilen bu tür göz boyamalara ve bunlara dayanılarak yapılan hayali soy ağacı çizimlerine sıkça yer verilir.

Evrimcilerin hayal gücü sadece gerçek dışı çizim ve maketlerle sınırlı kalmaz. Daha da ileri giderek hayali yarı insan, yarı maymun canlıların rol aldığı filmler bile çevirirler. Oysa tüm bunlar tamamen bir aldatmacadır. Elindeki tek derin genelde birkaç kafa tası parçası ya da kaval kemiğinden fazla bir şey değildir. Kemik kalıntılarından yola çıkarak bir canlının saçları, derisi, gözleri, burnu, kulakları, dudakları ve diğer yüz hatları konusundaysa karar verilemez.

Evrimciler ise fosil kayıtlarında iz bırakmayan bu yumuşak dokuları, teorilerinin gereklerine göre şekillendirir ve atölyelerde hayali rekonstrüksiyonlar yaparlar. İnsan gözlerini maymun iskeletlerine yerleştirir, bunları diledikleri gibi dokularla kaplar ve insansı bakışlara sahip olan maymunsu yüzler oluştururlar. Harvard Üniversitesi'nden Ernest Houghton, bu çizimler ve maketlerin hiçbir bilimsel değeri olmadığını şöyle açıklar:

 

“Bir kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan bu tür canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değildir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılır.”

 

Kısacası tüm bu evrimci çizim ve maketler sadece birer aldatmacadır. Evrimciler bu konuda o kadar ileri gitmektedirler ki aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler. Zincanthropus adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon, evrimcilerin sahte maskeler üretmekte nedenli ısrarlı olduklarının ünlü bir örneğidir.

Evrimciler, yalnızca çizim hileleri yapmakla kalmamış, somut sahtekârlıklar da düzenlemişlerdir. Bu bilim sahtekârlıklarının en ünlüsü, 1912 yılında İngiltere'de Charles Dawson adlı bir evrimci bilim adamı tarafından ortaya atılan Piltdown fosiliydi. Bu fosil, maymunla insan arasındaki en önemli ara geçiş formu olarak gösterildi ve 40 yılı aşkın bir süre müzelerde sergilendi. Ancak 1949 yılında fosili bir kez daha inceleyen uzmanlar, bunun yapay bir fosil olduğunu, insan kafatasına bir orangutan çenesi monte edilmesiyle üretildiğini buldular.

Evrimciler 1922 yılında da bir tek diş fosiline dayanarak Nebraska adamı adlı hayali bir ara geçiş formu uydurdular. Hatta bu fosil için Hesperopithecus heroldcooki gibi etkileyici bir latince isim bulmayı ve onunla ilgili hayali çizimler yapmayı da ihmal etmediler. Ancak bir süre sonra Nebraska adamına ilham kaynağı olan dişin bir yaban domuzuna ait olduğu ortaya çıktı. Nebraska adamı gerçekte Nebraska domuzuydu.

Şimdiye kadar evrimin büyük delili olarak sunulan pek çok kafatası fosilinin, gerçekte hiçbir şekilde evrimi desteklemediği ise birer birer anlaşıldı.

Neandertal adamı 1856'da delil olarak öne sürüldü, 1960'da literatürden çıkarıldı. Piltdown adamı 1912'de delil olarak öne sürüldü, 1953'de literatürden çıkarıldı. Hesperopithecus 1922'de delil olarak öne sürüldü, 1927'de literatürden çıkarıldı. Zinjantrophus 1959'da delil olarak öne sürüldü, 1960'da literatürden çıkarıldı. Ramapithecus 1964'de delil olarak öne sürüldü, 1979'da literatürden çıkarıldı. Ancak tüm bunlara rağmen bu kafatasları bugün pek çok ülkede medya yoluyla hala bilimsel birer gerçek gibi topluma empoze edilir. Bu yüzden toplumun önemli bir bölümü evrimin ispatlanmış bir gerçek olduğunu sanır.

Evrimciler açık yenilgilerine rağmen ideolojik kaygıları yüzünden sahte deliller üretmeye devam ettiler. Darwinistlerin büyük hüsranlarından biri de 1994 yılında bulunan Ardi fosili oldu. Ardi, tüm dünyaya pervasızca dik yürüyen maymun adı altında tanıtıldı. İnsanın hayali evriminin en büyük delili gibi sunuldu. Fakat bu yaygara da diğerleri gibi çok uzun ömürlü olmadı. Darwinist sahtekârlık kısa süre içinde ortaya çıkarıldı. Çünkü Ardi, soyu tükenmiş bir bonobo maymunundan başka bir şey değildi.

2004 yılında bulunan ve yaşı 385 milyon yıl olarak hesaplanan Tiktaalik Rozeae, Darwinistler tarafından sudan karaya geçişin ara fosili olarak gösterildi. Yıllarca hayal ürünü rekonstrüksiyonları müzelerde sergilenen, kitaplarda ara fosil olarak tanıtılan Tiktaalik Rozeae fosili aslında yalnızca bir kafatasından ibaretti. Bu canlıyla bağdaştırılmaya çalışılan yüzgeç parçaları ise aynı katmanlarda yaşayan diğer balık fosillerine aitti. Gerçekte Tiktaalik Rozeae günümüzde de örnekleri bulunan tam ve eksiksiz bir timsah türüdür. 385 milyon yıl önce yaşamıştır ve günümüzdeki timsah türleriyle tamamen aynıdır.

Darwinist David Attenborough tarafından yıllardır aranan kayıp halka denilerek göklere çıkarılan, basında insanın atası, dünyanın sekizinci harikası gibi başlıklarla lanse edilmeye çalışılan Idanın ise gerçekte sadece soyu tükenmiş bir lemur olduğu ortaya çıktı.

Ne var ki Darwinizm propagandası hâlâ okullarda ısrarla yürütülür. Evrimci otoriterin bile literatürlerden çıkardıkları pek çok sahte delil, ders kitaplarında çocuklara insanın atası olarak öğretilir.

Oysa evrimcilerin gizlemeye çalıştığı gerçek açıkça ortadadır. Fosil kayıtları canlı türlerinin bu dünya üzerinde bir anda ve kusursuz bir şekilde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani canlılar yaratılmıştır. Tüm doğaya hakim olan üstün bir yaratıcı, her canlı türünü ayrı ayrı ve mükemmel özellikleriyle birlikte var etmiştir. O üstün yaratıcı, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olan Allah'tır.

“Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, sana biçim verdi.” (İnfitar suresi, 6)

 

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
Ara Geçiş Formu
Charles Darwin
Darwin'i Yıkan Kafatasları
Evrim teorisinin çöküşü
Evrimin Fosillere Yenilişi
Fosil
Türlerin Kökeni
kafatası fosilleri
youtube