HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Evrim Teorisinin Sahte Delilleri - 2

Evrim Teorisinin Sahte Delilleri - 2

Harun Yahya
1916
26 Ekim, 2017
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller

Evrim Teorisinin Sahte Delilleri - 2

 

Evrim'in Sahte Delilleri serimizin birinci filminde bazı evrimcilerin teorilerini ayakta tutabilme çabasıyla elleriyle ürettikleri sahte delillerin bir bölümünü ekranlarınıza getirmiştik. Evrim teorisinin her aşamasında bilim tarafından yalanlanan ve yaratılış gerçeğini gizlemek için çeşitli sahte delillerle ayakta tutulmaya çalışılan bir aldatmaca olduğuna şahit olmuştuk. Evrim teorisinin gerçek yüzünü gözler önüne seren serimizin bu ikinci bölümünde de bazı evrimcilerin düzenledikleri aldatmacaları incelemeye devam edelim.

Mesela evrimcilerin canlılığın yeryüzünde ilk ortaya çıkışına evrimci bir açıklama getirmek için yaptıkları laboratuvar deneylerinin nasıl fiyaskoyla sonuçlandığını, farklı dönemlerde yaşamış farklı canlı fosillerine ait kemikleri birbirlerine tutkalla yapıştırarak nasıl sahte fosiller ürettiklerini, sudan karaya geçmekte olan yarı balık-yarı sürüngen bir ara form olduğunu iddia ettikleri Sölekant isimli fosilin günümüzde kanlı-canlı bir örneğinin balıkçılar tarafından yakalanıp da bunun bir balık türünden başka bir şey olmadığı anlaşıldığında içine düştükleri gülünç durumu, soyu tükenmiş bir timsah fosilini nasıl ara formu gibi göstermeye çalıştıklarını, plastik kemiklerden ürettikleri hayali bir fosili, yüzyıla aşkın bir süre müzelerde ara geçiş canlısı olarak sergileyerek insanları nasıl aldattıklarını, sahtekârlığı vahşete dökerek, zavallı Afrikalı bir pigmeyi nasıl yurdundan kaçırıp, Amerika'daki hayvanat bahçelerinde kafese kapatarak evrimin sözde canlı bir delili olarak insanlara sergilediklerini, tüm bu saydıklarımızı ikinci filmimizde ibretle izleyeceğiz.

 

MILLER DENEYİ

 

Evrimciler, hayatın kendilerince ilkel olarak nitelendirdikleri dünyada tesadüfen oluştuğu yalanına delil olarak çoğu zaman Miller deneyini gösterirler. Oysa yaklaşık yarım asır önce gerçekleştirilen bu deney, ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bulgularla tüm bilimsel anlamını yitirmiştir. Amerikalı kimyacı Stanley Miller, moleküler evrim senaryosunu desteklemek için 1953 yılında bir deney düzenledi. Miller, sözde ilkel dünya atmosferinin metan, amonyak ve hidrojen gazlarını içerdiğini varsayıyordu. Bu gazları bir deney düzeneğinde birleştirdi ve bu karışıma elektrik verdi. Bir hafta kadar sonra bu düzeneğe yerleştirdiği Soğuk Tuzak isimli bölümde bu karışımdan birkaç aminoasit oluştuğunu gözlemledi.

Bu bulgu evrimcilere büyük bir heyecan verdi. Sonraki 20 yıl boyunca Sidney Fox, Cyril Ponnamperuma gibi bazı evrimciler de Miller'ın senaryosunu devam ettirmeye çalıştılar. Ancak 1970'li yıllarda elde edilen bulgular, ilkel atmosfer deneyleri olarak bilinen tüm bu evrimci çabaları geçersiz kıldı. Çünkü bilimsel bulgular dünyanın o döneminde atmosferin Miller'ın varsaydığı gibi metan ve amonyak gazlarından değil, azot, karbondioksit ve su buharından oluştuğunu gösterdi.

Miller deneyinde kullandığı gazları özellikle seçmişti. Çünkü bunlar aminoasit oluşumu için çok uygundular. O dönemde dünyanın atmosfer yapısı ise aminoasit oluşumuna kesinlikle uygun değildi. Dahası söz konusu dönemde atmosferde büyük oranda serbest oksijen olduğu anlaşıldı. Bu da evrimcilerin senaryosunu geçersiz kılıyordu. Çünkü serbest oksijenin amino asitleri hemen parçalayacağı açıktı. Ayrıca Miller deneye soğuk tuzak gibi bilinçli mekanizmalarla müdahale etmiş ve bu sayede oluşan aminoasitleri tekrar parçalanmadan ortamdan izole etmişti. Soğuk tuzak gibi düzenekler olmasaydı, kıvılcım kaynağı ve deney sırasında ortaya çıkan diğer kimyasallar oluşan aminoasitleri anında parçalayacaktı.

Aslında Miller bu şekilde aminoasitlerin doğal şartlarda kendiliğinden oluşabilecekleri yönündeki evrimci varsayımları kendi eliyle çürütmüş oluyordu. Çünkü dünyanın o dönemindeki koşullarında oluşabilecek aminoasitleri parçalanmaya uğramadan ortamdan ayıracak böyle kontrollü bir mekanizma bulunmuyordu. Sonuçta tüm çabalar canlılığın doğada tesadüfen oluşması bir yana laboratuvar ortamında dahi üretilemediğini belgeliyordu. Bu bulgular sonucunda 1980'li yıllarda bilim dünyası Miller deneyi ve onu izleyen diğer ilkel atmosfer deneylerinin bir anlamı olmadığını kabul etti.

Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi de 1953 yılında düzenlediği deneyin hayatın kökenini açıklamaktan çok uzak olduğunu kabul etti. Miller'la birlikte deneyi gerçekleştirmiş olan evrimci bilim insanı Harold Urey de şu itirafta bulunmaktaydı:

“Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. Ancak hepimiz bir inanç ifadesi olarak yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor.”

Miller deneyinden bu yana geçen yarım asırlık sürede evrimciler halen canlılığın ilk nasıl ortaya çıktığı konusunda cevapsızdır. Tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşmasının imkansız olduğunu bilim ispatlamış ve bu evrim teorisine öldürücü darbeyi indirmiştir. Ne var ki, Miller deneyi halen pek çok biyoloji kitabında evrimi kanıtlayan bilimsel bir gerçekmiş gibi insanlara sunulmaktadır.

 

DİNOKUŞ (ARCHAEORAPTOR )

 

Ünlü bir bilim dergisinin 1999 yılında yayınladığı bir makalede Çin'de bulunan ve archaeoraptor olarak isimlendirilen bir fosili dünyaya duyurdu. Haber, insanların memeli olduğunu nasıl kendimizden emin şekilde söyleyebiliyorsak, kuşların teropod olduğunu da aynı şekilde söyleyebiliriz şeklinde evrimi telkin eden bir anlatımla kamuoyuna duyuruyordu. Ancak bu klasikleşmiş evrimci propaganda tekniği, söylenen yalanı gizlemeye yetmeyecekti. Bulunan fosil, kuşların dinozorlardan evrimleştiği yalanının kesin kanıtı gibi sunuluyordu. 125 milyon yıl önce yaşadığı söylenen bu türe hemen bilimsel bir isim de verilmişti. Archaeoraptor Liaoningensis.

Dergide yer alan hayali resimlerde tüylerle kaplanmış dinozorlar havaya sıçramış ve ardından sözde kanatlanıp uçmaya başlamış gibi tasvir ediliyorlardı. Ne var ki dergi adına büyük bir utanç nedeni oldu. Gerçekte fosil, iddia edildiği şekilde kuş ve dinozor özellikleri ortaya koyan bir türe ait değildi. Fosilin bir sıra diş bulunduran bir gagaya ve kuş bedenine sahip olmasına karşın, kuyruğu Dromaeosaur türü bir dinozorunkine benziyordu.

Fosil açık bir aldatmacaydı. Birden fazla fosil hayali bir ara form görünümü verecek şekilde özel olarak birbirine tutkallanarak montajlanmış ve bir evrim kanıtı gibi kullanılmıştı.

Evrimciler, orangutan ve insan kemiklerinin birbirine monte edilerek kanıt olarak sunulduğu Piltdown olayından ders çıkarmamış, bu defa dinozor ve kuş fosillerinin birbirine monte edilmesiyle üretilen sahte bir fosili evrim kanıtı olarak ortaya atmışlardı.

 

SÖLEKANT (Coelacanth)

 

Sölekant sınıfına dahil olan balıkların fosilleri bir zamanlar evrimin sudan karaya geçiş masalına çok güçlü bir delil olarak öne sürülüyorlardı. Evrimci biyologlar bu canlıların fosillerinden yola çıkarak canlının vücudunda ilkel bir akciğer gelişmiş olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bu masal pek çok bilimsel kaynakta anlatılıyor, hatta sölekantı denizden karaya çıkarken gösteren çizimler yayınlanıyordu. Ve tüm bunlar canlının soyu tükenmiş bir tür olduğu varsayımına dayanıyordu.

Ancak 22 Aralık 1938'de Hint Okyanusu'nda çok ilginç bir keşif yapıldı. 70 milyon yıl önce soyu tükenmiş bir ara geçiş formu olarak tanıtılan Sölekant ailesinin Vladimiria türüne ait canlı bir üyesi okyanusun açıklarında ele geçti. Sölekantın kanlı canlı bir örneğinin bulunması evrimciler açısından büyük bir şok olmuştu. Evrimci paleontolog J. R. B. Smith: “Yolda dinozora rastlasaydım daha çok şaşırmazdım” demişti. İlerleyen yıllarda başka bölgelerde de 200'den fazla sölekant yakalandı. Bu balıkların yakalanmasıyla beraber bu canlılar üzerinde yapılan spekülasyonların gerçek dışı oldukları da anlaşılmış oldu.

Sölekant, iddiaların aksine ne ilkel bir akciğere ne de büyük bir beyne sahipti. Evrimci araştırmacıların ilkel akciğer olduğunu düşündükleri yapı, balığın vücudunda bulunan bir yağ kesesinden başka bir şey değildi.

Dahası sudan çıkmaya hazırlanan bir sürüngen adayı olarak tanıtılan sölekantın, gerçekte okyanusun en derin sularında yaşayan ve 80 metre derinliğinin üzerine hemen hiç çıkmayan bir dip balığı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine sölekantın evrimci yayınlardaki popüleritesi bir anda yok oldu.

Peter Fiore adlı evrimci paleontolog bir makalede bu konuda şunları söylemektedir:

“Sölekantların tetrapodların atasına yakın olduğuna dair görüş uzun süredir kabul gördüğü için Latimeria'nın (canlısının) bulunmasıyla birlikte balıklardan amfibiyenlere geçişi hakkında doğrudan bilgilerin elde edileceği ümit edilmişti. Ama Latimeria'nın anatomisi ve fizyolojisi üzerinde yapılan incelemeler, bu ilişki varsayımının sadece bir temenniden ibaret olduğunu ve sölekantın bir kayıp bağlantı olarak gösterilmesinin bir dayanağının olmadığını ortaya koydu.”

Böylece balıklar ve amfibiyenler arasındaki en sık kullanılan ara form iddası da geçersiz hale geldi.

 

SAHTE TEORİYE SAHTE FOSİL: TİKTAALİK ROZEAE

 

2004 yılında keşfedilen ve yaşı 385 milyon yıl olarak ölçülen Tiktaalik Rosea da Darwinistler tarafından sudan karaya geçişin ara fosili olarak gösterildi. Oysa bu büyük bir aldatmacaydı. Yıllarca hayal ürünü rekonstrüksiyonları müzelerde sergilenen, kitaplarda ara fosil olarak tanıtılan Tiktaalik Rosea fosili aslında sadece bir kafatasıydı. Bu kafatasını eklenen diğer kemiklerin hiçbirisi canlıya ait değildi. Kendisiyle aynı katmanda bulunan başka canlıların kemiklerinden oluşuyordu. Yapılan sahtekârlık bilim tarihine kara bir leke olarak geçti. Kafatasına ait tüm özellikler timsahlara aittir. Gözler birbirine yakın ve üsttedir. Kafatası yassıdır. Kafatası gövdeden ayrı hareket edebilmektedir. Keskin dişler ve genel görünüm tam anlamıyla timsaha özgüdür. Gerçekte Tiktaalik rosea günümüzde de örnekleri bulunan tam ve eksiksiz bir timsah türüdür. 385 milyon yıl önce yaşamıştır ve günümüzdeki timsah türleriyle tamamen aynıdır.

 

NEANDERTAL

 

Evrimciler tarafından insanın ilkel atası olarak gösterilmeye çalışılan Neandertallerin sadece kaybolmuş bir insan ırkı olduğu bugün artık kesin olarak ortaya çıktı. Neandertaller bundan 100 bin yıl önce Avrupa'da aniden ortaya çıkmış ve yaklaşık 35 bin yıl önce de yine hızlı ve sessiz bir biçimde yok olmuş ya da diğer ırklarla karışarak asimile olmuş insanlardır. Günümüz insanından tek farkları iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatası büyüklüğü ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır. Neandertaller bir insan ırkıdır ve bugün artık bu gerçek hemen herkes tarafından kabul edilmekte.

Evrimciler bu insanları ilkel bir tür olarak göstermek için çok çabalamışlar ama bütün bulgular Neandertal insanın bugün sokakta yürüyen herhangi bir yapılı insandan daha farklı olmadığını göstermiştir. Neandertal, en çok günümüzde soğuk iklimlerde yaşamakta olan eskimolarla benzerlik göstermektedir. Bulgular neandertallerin örülerini gömdüklerini, çeşitli müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış Homo sapiens sapienslerle beraber gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını açıkça göstermektedir. Bu konuda önde gelen bir otorite sayılan New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Eric Trinkaus şöyle yazar:

“Neandertal kalıntıları ve günümüz insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, neandertallerin anatomisinde ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.”

Bugün artık neandertallerin, günümüz insanının soyu tükenmiş bir ırkından başka bir şey olmadığı, bilim insanları ve araştırmacılar tarafından anlaşılmıştır. Böylece evrimcilerin yıllarca insanın sözde evriminin bir halkası olarak göstermeye çalıştıkları sahte bir delilleri daha yok olmuştur.

 

OTA BENGA

 

Yarı maymun, yarı insan hayali canlıların fosillerini bulmak için çabalayan evrimcilerin bazıları teorilerini desteklemek için sahte fosiller üretmekle sınırlı kalmadılar. Kendileri için sözde delillerin dünyanın çeşitli bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceği düşüncesine kapılmışlardı. Birçok evrimcinin hummalı bir şekilde giriştiği evrime canlı delil bulma çabaları sonucu evrimcilerin teoriye duydukları fanatik bağlılık ürkütücü şekilde bir kez daha ortaya çıktı. Evrimciler kanıt bulabilmek için hiçbir şeyden çekinmiyorlardı. Ancak bu seferki diğerlerinden çok daha fazla vahşet içeren bir girişim oldu.

1904 yılında Samuel Werner isimli evrimci bir araştırmacı tarafından gerçekleştirilen vahşet şu şekilde ortaya çıkmıştı:

Samuel Werner, canlı kanıt arama çalışmalarını Kongo'da gerçekleştiriyordu. Werner, evli ve iki çocuk babası olan Ota Benga isimli Afrikalı bir pigmeyi kendince insanın maymun türü canlılardan evrimleştiğinin delili olarak görüp esir aldı. Ota Benga bir insan olmasına rağmen bir hayvan gibi zincirlenip kafese konuldu ve Amerika'ya götürüldü.

Amerika'ya getirilen Ota Benga, evrimci bilim adamları tarafından St. Louis Dünya Fuarında çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese konarak sergilenmeye başlandı. İnsanın en yakın ara geçiş formu olarak teşhir edilen Ota Benga, iki yıl sonra New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürüldü. Burada da Dina isimli bir goril ve Dohung adlı bir orangutanla birlikte acımasızca insanın eski ataları olarak sergilendi. Evrimci yayın organları Ota Benga hakkında hemen makaleler yayınlamaya başladı. Binlerce insan Ota Benga'yı görebilmek için hayvanat bahçesine akın etti ve Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davranıldı. Hayvanat bahçesi müdürü, evrimci doktor William Hornaday de bu sözde ara geçiş formunun kendi hayvanat bahçesinde olmasının verdiği gurur hakkında konuşmalar yaptı.

Oysa Ota Benga tıpkı kendisini incelemeye gelenler gibi bir insandı. Evrimciler büyük bir barbarlığa imza atmış oldular. Bu barbarlığın sonucu ise çok vahim oldu. Ota Benga yaşadığı aşağılanmaya daha fazla dayanamayarak intihar etti.

 

ATIN EVRİMİ YALANI

 

Evrim teorisi taraftarlarının yıllarca savundukları iddialardan biri de atın evrimi senaryosudur. Senaryoya göre 55 milyon yıl önce Eosen devrinde yaşamış Eohippus adlı köpek benzeri bir canlı, atın sözde ilk atasıdır. Daha sonra bu köpek benzeri canlı sözde evrimleşerek daha gelişmiş ve günümüz atına daha çok benzeyen canlılar haline gelmiştir. Bu masala göre en sonundaysa günümüz atı ortaya çıkmıştır. Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan Eohippus, halen Afrika'da yaşayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen hemen aynısıdır. Ayrıca atın ilk atası olarak gösterilen Eohippus'la aynı katmanda günümüzde yaşayan at cinslerinin de fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı zamanda yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi denen sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır. Bugün pek çok evrimci tarafından bile atın evrimi hikayesinin geçersizliği kabul edilmiştir. Ünlü evrimcilerden Stephen Jay Gould'un at serisi hakkındaki düşünceleri şöyledir:

“Halbuki atların tarihi incelendiğinde son halleriyle milyonlarca yıldan beri mevcut oldukları görülür. Aslında at serisi türler arası evrimsel geçiş için önemli bir sorun teşkil etmektedir.”

Atın atası olarak gösterilen ve tarih sırasına göre küçükten büyüye doğru dizilen canlıların şemalarda gerçek boyutlarının saptırıldığı da tespit edilmiştir. Evrimci yazar Gordon Taylor, Darwinizmin açıklayamadığı konuları ele alan The Great Evolution Mystery adlı kitabında bu sahtekârlığı şöyle dile getirir:

“Gerçek şudur ki: Eohippus'tan Equus’a yani günümüz atına kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır. Bu sıralamanın giderek artan bir vücut büyüklüğünü gösterdiği iddia edilir. Ama aslında sıralamanın ileriki aşamalarına konan canlıların bazıları, sıralamanın en başında yer alan Eohippus'tan daha büyük değil, daha küçüktürler.”

 Kasım 1980'de Chicago Doğa Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün süren ve evrim teorisinin sorunlarının ele alındığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda söz alan Boyce Rensberger, düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:

“Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı tilki büyüklüğündeki canlılardan, bugünün daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir.”

Atın Evrimi Yalanı'nın yıllarca sergilendiği İngiltere Doğa Tarihi Müzesi'nin yöneticilerinden olan Dr. Niles Eldredge de konuyla ilgili şunları söylemektedir:

“Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneği ise belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran Atın Evrim'i sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi sunulmuştu. Ancak şimdi bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları tahminlerin yalnızca spekülasyon olduklarını düşünüyorum.”

Tüm bu gerçekler, evrimin en sağlam delillerinden biri gibi sunulan, atın sözde evrimsel gelişimini gösteren şematik çizimlerin hiçbir geçerliliğe sahip olmayan, çarpıtılmış sıralamalardan oluştuklarını ortaya koymuştur.

 

REKONSTRÜKSİYONLAR

 

Evrimciler teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulma konusunda başarısız olsalar da bir konuda oldukça başarılı olmuşlardır. Propaganda. Propagandanın en önemli unsuru ise rekonstrüksiyon adı verilen sahte çizimlerdir. Rekonstrüksiyon yeniden inşa demektir ve elde bazı kemik parçaları bulunan bir canlının tamamen hayal gücüne dayanılarak resminin ya da maketinin yapılmasıdır. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde sık sık yer verilen maymun adamların her biri gerçekte hayal ürünü birer rekonstrüksiyondur. Evrimciler tarafından, fosil kalıntılarından esinlenerek yapılan bu rekonstrüksiyonlar tamamen evrim teorisinin iddialarını destekleyecek yönde tasarlanıp üretilirler. Gerçekle hiçbir bağlantıları yoktur. Bundaki amaç, resimleri ya da maketleri yapılmış hayalin yaratıkların geçmişte gerçekten yaşadıklarına insanları inandırabilmektir.

Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Kemik kalıntılarından bir fosilin ancak çok genel özellikleri anlaşılabilir. Bir kemik kalıntısından yola çıkılarak canlının fiziksel görünümü, derisi, cildi, kas dokusu, yüz hatları, burnu, kulakları, gözleri, saçları ve benzeri özellikleri hakkında yorum yapmak mümkün değildir. Oysa canlının fiziksel görünümünü asıl belirleyen ayrıntılar zaman içinde kolayca yok olan yumuşak dokulardır. Evrime sahte delil üretmeye çalışan bir kimsenin bu yumuşak dokuları istediği gibi şekillendirip ortaya hayali bir yaratık çıkartması çok kolaydır. Harvard Üniversitesi'nden Earnest A. Hooton bu durumu şöyle açıklar:

“Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılırlar. Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.”

Evrimciler bu konuda o denli ileri giderler ki aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilirler. Astralopithecus Robustus (Zinjantrhopus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı resim bunun ünlü bir örneğidir. Evrimciler ellerine fırça alıp hayali yaratıklar çizerler ve bu şekilde gerçekliği olmayan teorilerine sahte deliller kazandırmaya çalışırlar. Gerçekte ise medyada ve evrimci kaynaklarda sürekli olarak resmedilen maymun insan imajını destekleyecek hiçbir somut fosil kanıtı yoktur. Bu tür hayal ürünü rekonstrüksiyonlara başvurmaları, evrimcilerin gerçek kanıt bulmada ne kadar çaresiz olduklarının önemli bir göstergesidir.

 

ICHTYOSAURUS

 

Evrimcileri, Darwin'in teorisini ayakta tutma çabalarında en çok zorlayan noktalardan birisi de ara geçiş formu olarak sunabilecekleri hiçbir fosil bulunmamasıdır. Çaresiz kalan evrimciler teorinin ortaya atıldığı zamandan bu yana sahte fosiller üretme yöntemine defalarca başvurmuşlardır. Ancak bu girişimleri her seferinde hezimetle sonuçlanmıştır. Bu girişimlerden biri de tam 116 sene Galler Müzesi'nde sözde ara geçiş formu olarak sergilenen bir fosildir.

1884 senesinde bir evrimci olan Samuel Allen adındaki koleksiyoncu, Galler Müzesi'ne evrimi kanıtladığı iddia edilen bir ara geçiş formu bağışladı. Müze yetkilileri, ıchtyosaurus adı verilen bu fosilin deniz sürüngenlerinin mükemmel bir örneği olduğunu düşünüyorlardı. 2000 yılında fosilin bakıma alınması gerekti ve bu sırada fosilin sahte olduğu anlaşıldı. Ancak bu zaman aralığında müzeyi ziyaret eden yüz binlerce kişi fosilin evrim teorisini kanıtladığına inandırıldı.

Ünlü bir İngiliz haber sitesinin 8 Aralık 2000 günü yayınladığı haberde evrim teorisine delil olarak tam 116 senedir Galler Müzesi'nde sergilenen bu fosilin sahte olduğu bildiriliyordu. Bu yunus benzeri hayali canlı, iki ayrı deniz canlısının birleştirilmesiyle meydana getirilmişti. Uzmanlar, kafatası ve bedenin farklı kaya türlerine gömülü olduğunu ortaya çıkardılar. Kafatası, Ichthyosaurus communis adlı türe, beden ise Leptonectes tenuirostris adlı benzer bir deniz canlısına aitti. Diğer kemikler, plasterden yapılmış ve gerçekmiş gibi görünmeleri için kayaya saplanmışlardı. Ayrıca yüzgeçlerden biri de sahte idi. Ancak nedense evrimi desteklediği iddia edilen her sahte fosil gibi bu fosil de yıllarca müzelerde sergilenmişti.

Bu fosillerin ortak bir diğer yönü ise hiç kimse tarafından gerçekliğinin kontrol edilmemeleriydi. Müze'nin bakım sorumlusu Dr. Caroline Butler da yıllardır bu meslekte olduğunu ancak bugüne kadar böyle bir olayla karşılaşmadığını ve çok büyük bir şok yaşadığını belirtmektedir:

“Bunca yıldan sonra bu yaratığın bir yapıştırma olduğunu öğrenmek bizi gerçekten şoke etti.”

Evrimcilerin ürettiği sahte bir fosille yüzyılı aşkın sürede yüz binlerce kişi aldatılmış oldu. Ancak bu bazı evrimcilerin ne ilk ne de son sahtekarlıklarıydı. Teorinin ortaya atıldığı dönemden itibaren ellerinde kanıt oluşturabilecek hiçbir bulgunun olmaması bir takım evrimcilere daima sahtekarlık yapmaya yeten bir faktör oldu.

 

SONUÇ

 

Her iki film boyunca evrim teorisini savunan bazı kişilerin iddialarını kanıtlayabilmek için her türlü aldatmacayı, sahtekarlığı hiç çekinmeden denediklerini gördük. Amaçlarına ulaşabilmek için hiçbir şeyden çekinmeyen bazı evrimcilerin, sahte çizimler yaptıklarına, hileli deneyler gerçekleştirdiklerine, buldukları fosil ve kafataslarını bilinçli olarak farklı gösterdiklerine, elde ettikleri fosiller üzerinde kasıtlı değişiklikler yaptıklarına, kimine eklemeler yaptıklarına, kimini de sakladıklarına, bunlarla da yetinmeyip, bir insanı bile teorilerine delil oluşturmak için kafese kapattıklarına şahit olduk.

Ve gördük ki evrim teorisi bilim maskesine büründürülmüş beyin yıkamaya, propagandaya ve sahtekarlıklara dayanan bir aldatmacadır. Bilimsel hiçbir değeri yoktur. Canlı, cansız her şeyin, insanların, hayvanların, bitkilerin, dünyanın, güneşin, galaksilerin kısacası tüm evrenin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia eden bilimsellikten bu denli uzak bir teorinin ısrarla ayakta tutunmaya çalışılmasının tek bir amacı vardır. Bu amaç, yüce Allah'ı ve yaratılışı reddeden materyalist ve ateist felsefe sistemine sözde bilimsel bir dayanak sağlamaktır.

Oysa bugün modern bilim göstermiştir ki, değil evrenin ya da bir canlının, o canlıdaki tek bir protein molekülünün bile tesadüfler sonucunda meydana gelmesi imkânsızdır. Etrafımızda gördüğümüz ya da göremediğimiz büyük-küçük, canlı-cansız her şey, sonsuz kudret ve ilim sahibi, yoktan var eden yüce Rabbimizin benzersiz yaratmasıyla ortaya çıkmıştır. Yalnızca akıl ve vicdan sahibi müminlerin hakkıyla kavrayabilecekleri bu gerçeği Allah ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:

“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çeviriyorsunuz?” (En’am Suresi, 95)

 “O sabaha yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun, güneş ve ayı bir hesap kıldı. Bu üstün ve güçlü olan, bilen Allah'ın takdiridir.” (En’am Suresi, 96)

 “O karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz ayetleri birer birer açıkladık.” (En’am Suresi, 97)

 “O, sizi tek bir nefisten yaratandır. Bir karar ve emanet yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık.” (En’am Suresi, 98)

“O gökten su indirendir. Bununla her şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık. Ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, birbirine benzeyen ve benzemeyen üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler. Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.” (Enam Suresi, 99)

 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

Aminoasit
Ara Geçiş Formu
Atın evrimi serisi
Aylin Kocaman
Azot
Coelacanth
Dinazor
Dino-kuş
Evrim teorisinin çöküşü
Kuş
Maymun
Ota Benga
Stanley Miller
Sürüngen
Tiktaalik Roseae
kafatası fosilleri
İnsansı maymun
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
youtube