Bir yaprağın üzerine baktığımızda çoğu zaman yalnızca yeşil bir yüzey görürüz. Oysa bilim insanlarının geliştirdiği son derece hassas görüntüleme teknikleri, bu mütevazı görünen yaprağın içinde gerçekleşen olayların ne kadar olağanüstü bir düzen ve koordinasyon içerdiğini ortaya koymaktadır.
Bir böcek bitkinin yaprağını kemirdiğinde olay yalnızca zarar gören bölgede kalmaz. Bitkinin başka bölgelerinde, hatta zarar görmemiş uzak yapraklarda bile çok kısa süre içerisinde savunmayla ilişkili değişiklikler meydana gelir.
Peki bitki, bir yaprağının zarar gördüğünü diğer yapraklarına nasıl bildirir?
Daha da önemlisi, hücrelerden, moleküllerden ve iyonlardan oluşan böylesine hassas bir sistem, nasıl bu kadar hızlı ve koordineli biçimde çalışmaktadır?
İşte bu noktada glutamat adı verilen bir molekül ile GLR adı verilen özel iyon kanalları karşımıza çıkar.
Bir Yaprağın Yaralanması Nasıl Bütün Bitkiye Ulaşır?
Glutamat, proteinlerin yapısında bulunan amino asitlerden biridir. Yapılan araştırmalar, bitkinin yaralanmasıyla birlikte glutamatın yara bölgesinde bir sinyal görevi gördüğünü ortaya koymuştur. Bu glutamat, GLR (glutamate receptor-like) adı verilen özel iyon kanalları tarafından algılanmaktadır. GLR'ler, hücre zarında bulunan ve belirli iyonların geçişini düzenleyen yapılardır. Fakat burada asıl dikkat çekici olan, sistemin yalnızca “bir molekülün ortaya çıkmasından” ibaret olmamasıdır.
Glutamat sinyalinin algılanmasıyla GLR kanalları devreye girer ve hücre içerisindeki kalsiyum iyonlarının (Ca²⁺) düzeyinde değişiklik meydana gelir. Bu değişiklik daha sonra bitkinin uzak bölgelerine doğru yayılarak savunma tepkilerinin başlatılmasına katkıda bulunur. Araştırmacılar bu olağanüstü iletişim sistemini Arabidopsis adlı model bitkide ayrıntılı biçimde izlemişlerdir.
Burada bir an durup düşünelim:
Bir yaprak zarar görüyor. Zarar gören bölgede glutamat sinyali oluşuyor. Bu sinyal özel iyon kanalları tarafından algılanıyor. İyon kanallarının etkinliği, hücre içerisindeki kalsiyum sinyalinde değişiklik meydana getiriyor. Bu sinyal bitkinin damar dokuları boyunca uzak bölgelere ulaşıyor. Ardından uzak yapraklarda savunmayla ilişkili genlerin etkinliği artıyor ve jasmonik asit gibi savunma tepkilerinde rol alan maddeler birikiyor.
Böylece tek bir noktada meydana gelen yara, bitkinin başka bölgelerinde de bir savunma hazırlığının başlamasına vesile oluyor.
Bu tablo, basit bir kimyasal reaksiyondan çok daha fazlasını göstermektedir. Burada birbirine bağlı çok sayıda moleküler mekanizma, hücresel yapı ve taşıma sistemi aynı amaç doğrultusunda birlikte çalışmaktadır.
Yüce Allah’ın yarattığı hikmetlerinden biri burada kendisini göstermektedir: Bitki, kendisine yönelen bir tehdide karşı yalnızca zarar gören bölgesiyle değil, bütünlüğü içinde cevap verebilecek şekilde yaratılmıştır.
Saniyeler ve Dakikalar İçinde Gerçekleşen Haberleşme
Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, bu haberleşme sisteminin olağanüstü hızıdır.
Araştırmacılar, GCaMP3 adı verilen floresan temelli bir kalsiyum göstergesi kullanarak bitkide meydana gelen kalsiyum değişikliklerini görüntülemişlerdir. Bir tırtılın beslenmesi sırasında bitkiyi yaraladığı bölgede kalsiyum sinyalinde yaklaşık 2 saniye içerisinde bir artış gözlenmiş ve bu sinyalin 1–2 dakika içerisinde uzak yapraklara ulaştığı belirlenmiştir.
Daha ayrıntılı ölçümlerde, bir yaprağın yaralanmasıyla meydana gelen sitoplazmik Ca²⁺ artışının hedef yaprağa yaklaşık 1089 ± 141 mikrometre/saniye hızla yayıldığı belirlenmiştir. Floem dokusundaki sinyalin yayılma hızı ise yaklaşık 996 ± 207 mikrometre/saniye olarak ölçülmüştür.
İnsanların bu sistemi ancak gelişmiş bilimsel yöntemlerle fark edebilmesi bile üzerinde düşünmeye değerdir.
Çünkü burada gözle göremediğimiz moleküler sinyaller, hücre zarındaki iyon kanalları, kalsiyum iyonlarının hareketleri, damar dokuları ve hücreler arasındaki bağlantılar birbiriyle uyum içinde çalışmaktadır.
Üstelik bilim insanları bu olayları doğrudan gözleriyle görememekte; gelişmiş floresan proteinler, özel görüntüleme yöntemleri ve genetik teknikler kullanarak bu görünmez süreci görünür hale getirmektedir.
Örneğin GCaMP3, hücre içerisindeki kalsiyum değişikliklerini görünür hale getirmek için kullanılan moleküler bir göstergedir. Bu sayede bilim insanları, normal şartlarda gözle görülmesi mümkün olmayan bir sinyalin bitki içerisinde nasıl yayıldığını adeta görüntüleyebilmektedir.
İşte burada insanın tefekkür etmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır:
Bizim ancak ileri teknoloji sayesinde fark edebildiğimiz bu hassas haberleşme düzeni, bitkinin yaratılışından itibaren onun hayatının bir parçasıdır.
Bir yaprak yaralandığında hangi sinyalin oluşacağı, bu sinyalin hangi yapılar tarafından algılanacağı, hangi iyon kanallarının devreye gireceği, kalsiyum sinyalinin nasıl yayılacağı ve uzak bölgelerde hangi savunma mekanizmalarının harekete geçirileceği; birbirinden bağımsız ve rastgele olaylar şeklinde değil, birbiriyle bağlantılı biyolojik süreçler içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu kadar hassas, hızlı ve koordineli bir haberleşme sisteminin varlığı, bize Allah’ın yaratışındaki ölçüyü, düzeni, hikmeti ve sanatı göstermektedir.
Haberleşmenin Yolu: Floem ve Hücreler Arasındaki Bağlantılar
Sistemin bir başka dikkat çekici özelliği de sinyalin yalnızca tek bir hücre içerisinde kalmamasıdır.
Bitkide floem, organlar arasında maddelerin taşınmasında görev yapan damar dokusudur. Araştırmada, kalsiyum sinyalinin floem boyunca hızlı biçimde yayıldığı gösterilmiştir.
Fakat sistem burada da sona ermez. Hedef yaprağa ulaşan sinyalin yaprak içerisinde yayılmasında plazmodesmata adı verilen hücreler arası bağlantıların da rol oynadığı görülmüştür. Plazmodesmata, komşu bitki hücreleri arasında iletişim ve madde geçişini sağlayan mikroskobik bağlantılardır.
Araştırmacılar bu bağlantıların işleyişini bozduklarında, hedef yapraklardaki sonraki sinyal yayılımının ve yaralanmaya bağlı sistemik gen ifadesinin de olumsuz etkilendiğini gözlemlemişlerdir. Böylece karşımızda tek bir mekanizma değil, birbiriyle bağlantılı çok aşamalı bir sistemler bütünü bulunmaktadır:
Glutamat → GLR iyon kanalları → Ca²⁺ sinyali → damar sistemi → hücreler arası bağlantılar → uzak yaprak → savunma genleri ve savunma maddeleri
Bu zincirin her aşamasında belirli moleküller, belirli hücresel yapılar ve belirli fiziksel süreçler görev yapmaktadır. Üstelik bu mekanizmalar yalnızca var olmakla kalmaz; birbirleriyle uyumlu ve zamanlaması hassas bir şekilde çalışırlar.
Özellikle GLR3.3 ve GLR3.6 adı verilen iki kanalın işlevi dikkat çekicidir. Her iki kanalın birlikte etkisiz hale getirildiği mutant bitkilerde yayılan kalsiyum sinyalinin tamamen engellendiği görülmüştür. GLR3.6'nın yeniden ifade edilmesiyle ise yanıtın neredeyse normal seviyelere döndüğü belirlenmiştir.
Bu deneyler, söz konusu sistemde belirli yapıların belirli işlevler üstlendiğini ve bu yapıların birbirleriyle bağlantılı biçimde çalıştığını ortaya koymaktadır.
Bütün bunlar bize, dışarıdan bakıldığında yalnızca sessiz ve hareketsiz görünen bir yaprağın içerisinde ne kadar muazzam bir düzen bulunduğunu göstermektedir.
Bir yaprak, bizim gözümüzde yalnızca yeşil bir yüzey olabilir. Fakat onun içerisinde, zarar gören bir bölgeyi algılayan, bu bilgiyi kimyasal bir sinyale dönüştüren, sinyali uzak bölgelere taşıyan, hücreler arasında ileten ve sonunda savunma mekanizmalarını harekete geçiren son derece hassas bir sistem bulunmaktadır.
İşte bir yaprak, sessiz görünüşünün ardında böylesine büyük bir Yaratılış harikasını taşımaktadır.
İnsan, bitkinin bu görünmeyen dünyasını öğrendikçe yalnızca biyolojik bir mekanizmayı değil, yaratılıştaki ölçüyü, düzeni, uyumu ve hikmete de şahitlik etmektedir. Çünkü gözümüzün önünde duran küçücük bir yaprak bile, Allah'ın yaratmasındaki ince sanatın ve kusursuz düzenin üzerinde tefekkür etmek için başlı başına bir vesiledir.
Glutamat Miktarındaki Değişiklik Bile Ölçülüyor
Araştırmanın daha da dikkat çekici yönlerinden biri, bilim insanlarının yara bölgesinde meydana gelen glutamat değişimini ölçebilmeleridir.
Araştırmacılar, iGluSnFR adı verilen GFP tabanlı özel bir glutamat sensörü kullanarak yara bölgesindeki glutamat sinyalini takip etmişlerdir. Elde edilen sonuçlar, yaralanmanın ardından bölgedeki glutamat sinyalinin belirgin biçimde arttığını göstermiştir. Yapılan kalibrasyonlara göre, hasarlı bölgede hücre dışı glutamat konsantrasyonunun yaklaşık 50 mM düzeyine ulaşabildiği, dinlenme durumunda ise yaklaşık 1 mM seviyesinde bulunduğu belirlenmiştir.
Burada dikkat çekici olan yalnızca glutamat miktarının değişmesi değildir. Asıl hayranlık uyandıran nokta, bu değişimin bitkinin savunma sisteminin başka aşamalarını harekete geçiren bir sinyalin parçası olmasıdır.
Bir yara meydana geliyor. Glutamatın miktarı değişiyor. Bu değişiklik özel yapılar tarafından algılanıyor. Algılanan sinyal, hücre içerisindeki Ca²⁺ değişimine dönüşüyor. Kalsiyum sinyali bitkinin uzak bölgelerine taşınıyor. Ardından uzak yapraklarda savunmayla ilişkili genlerin etkinliği artıyor ve bitkinin kendisini korumaya yönelik mekanizmaları harekete geçiyor.
Yani küçük bir bölgede meydana gelen fiziksel bir hasar, birbirini takip eden çok sayıda biyolojik aşamayla bitkinin daha uzak bölgelerine haber veriyor. Bu durum, bitkinin yalnızca bulunduğu ortamdan pasif biçimde etkilenen bir canlı olmadığını; çevresindeki değişikliklere karşı son derece hassas ve koordineli biyolojik yanıtlar oluşturabildiğini göstermektedir.
Üstelik araştırmacılar, glutamatın bu sistemdeki rolünün rastlantısal olup olmadığını anlamak için farklı amino asitleri ve sorbitolü de karşılaştırmışlardır. Deneylerde L-glutamat uygulamasının, GLR3.3 ve GLR3.6 kanallarına bağlı sistemik Ca²⁺ artışını ve savunma genlerinin etkinliğini tetiklediği görülmüştür. Buna karşılık daha düşük glutamat miktarlarının, oluşan sinyalin yayılım alanını sınırladığı belirlenmiştir.
Burada yine son derece hassas bir ölçü ve düzen karşımıza çıkmaktadır. Glutamatın miktarı değişiyor; bu değişiklik algılanıyor. Algılama, belirli iyon kanallarını etkiliyor. İyon kanallarının etkinliği kalsiyum sinyalini başlatıyor. Sinyalin büyüklüğü ve yayılımı ise bitkinin uzak bölgelerindeki savunma yanıtını etkiliyor.
Böylesine birbirine bağlı bir sistem, yaratılıştaki ölçünün ve hassas dengenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
.jpg)
(A) Tırtıl (kesikli çizgi) beslenmesi (beyaz ok), yerel [Ca2 +] sitokrom artışına (kırmızı ok ucu) neden oldu ve bu artış daha genç yapraklara (sarı ok uçları) doğru yayıldı.
(B) 1. yaprağın (L1, beyaz ok, 0 s) kesilmesi, yerel [Ca2 +] sitokrom artışına (kırmızı ok ucu) neden oldu ve bu artış hedef uzak yapraklara (sarı ok uçları), örneğin 6. yaprağa (L6) doğru yayıldı, ancak L5 gibi hedef olmayan yapraklara yayılmadı.
(C - E) [Ca2 +] sitokrom imzası (C), savunma geni indüksiyonu (D) ve JA ve JA-Ile birikimi (E). N = 10 (C), N = 6 (D) ve N = 3 (E) ayrı deneyler. Hata çubukları, ortalama ± SE. * P < 0,05 yaprak 6'ya karşı 5. Ölçek çubukları, 1 mm (A) veya 5 mm (B).
İnsan gözüyle bakıldığında bir yaprak yalnızca birkaç santimetre genişliğinde, sessiz ve hareketsiz bir yüzeydir. Fakat onun içinde, glutamat miktarındaki değişiklikleri algılayan, iyon kanallarını harekete geçiren, kalsiyum sinyallerini oluşturan ve bu bilgiyi uzak bölgelere ulaştıran son derece karmaşık bir iletişim ağı bulunmaktadır.
Bilim insanları bugün bu sistemi özel sensörler ve gelişmiş görüntüleme teknikleri sayesinde ölçebilmekte ve görünür hale getirebilmektedir.
Oysa bitki, kendisine zarar veren bir etkiyle karşılaştığı anda bu sistemi çalıştırmak için ne bir laboratuvara ne bir ölçüm cihazına ne de dışarıdan bir müdahaleye ihtiyaç duyar. Sistem, bitkinin yaratılışından itibaren onun bünyesinde bulunmaktadır.
İşte bu noktada insanın üzerinde düşünmesi gereken gerçek daha da belirginleşir:
Bir yaprağın yaralanmasını algılayan, bu bilgiyi kimyasal bir sinyale dönüştüren, sinyali doğru kanallardan uzak bölgelere taşıyan ve sonunda savunma mekanizmalarını harekete geçiren böylesine hassas bir düzen, yaratılıştaki İlahî hikmeti görmemiz için ne kadar büyük bir vesiledir
.
Bir yaprağın sessizliğinde gerçekleşen bu moleküler haberleşme, Allah'ın canlılar üzerindeki sonsuz ilim ve kudretinin sayısız tecellisinden yalnızca biridir.
Bilim Mekanizmayı Ortaya Çıkarıyor; Fakat Mekanizmanın Varlığı Bize Yaratılışı Düşündürüyor
Bilimin yaptığı son derece değerlidir: Canlılardaki sistemlerin nasıl işlediğini ortaya çıkarmak.
Fakat “Nasıl işliyor?” sorusunun ardından insanı daha derin bir tefekküre sevk eden başka bir soru gelir:
Bütün bu sistemi kim yaratmıştır?
Bir bitkinin hücrelerinde birbirinden farklı görevler üstlenen iyon kanalları, moleküler sensörler, kalsiyum sinyallerinin, damar dokuları ve hücreler arası bağlantılar kendi başına incelendiğinde dahi son derece karmaşık yapılardır. Fakat asıl dikkat çekici olan, bu yapıların yalnızca var olması değil; birbirleriyle uyum içinde çalışarak tek bir amaca hizmet eden bütünleşmiş bir sistem meydana getirmeleridir.
Canlılardaki sistemlerin yalnızca tek tek parçalarından değil, bu parçaların birlikte oluşturduğu olağanüstü düzen ve işlevsellikten hareketle düşünmek gerekir.
Bir bilgisayarın yalnızca işlemcisini inceleyerek bilgisayarın tamamının nasıl çalıştığını açıklayamayacağımız gibi, burada da yalnızca glutamatın varlığını göstermek bütün sistemi açıklamaya yetmez.
Glutamatın sinyal olarak ortaya çıkması, bunun GLR kanalları tarafından algılanması, Ca²⁺ değişiminin meydana gelmesi, bu değişimin uzak bölgelere taşınması ve nihayetinde savunma tepkilerinin harekete geçirilmesi birbirine bağlı süreçlerdir. Dolayısıyla canlılardaki sistemleri yalnızca tek tek parçaları üzerinden değil, bu parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bütünlük, uyum ve işlevsellik üzerinden de değerlendirmek gerekir.
Yaratılış açısından dikkat çekici olan da tam olarak budur. Mesele yalnızca glutamatın varlığı değildir. Asıl dikkat çekici olan, glutamatın belirli bir sistem içerisinde belirli bir işlev üstlenmesidir.
Glutamatın bir sinyal olarak işlev görebilmesi için onu algılayan GLR kanallarının bulunması gerekir. GLR kanallarının işlev görebilmesi için iyon hareketlerinin gerçekleşmesi gerekir. Bu iyon hareketlerinin sistemik bir sinyale dönüşebilmesi için kalsiyum mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Sinyalin uzak bölgelere ulaşabilmesi için bitkinin damar sistemi ve hücreler arası bağlantıları görev yapar. Uzak yaprakta ise bu sinyalin savunma mekanizmalarını harekete geçirecek moleküler süreçlerle bağlantılı olması gerekir.
Bütün bu aşamalar birlikte düşünüldüğünde, karşımıza müthiş düzenli ve koordineli bir sistem çıkar. Bu düzen, Allah'ın yaratmasındaki sonsuz kudreti düşünmek için önemli bir vesiledir.
Glutamatı da, GLR kanallarını da, kalsiyumun hücre içerisindeki görevlerini de, bitkinin damar sistemini de, hücreler arasındaki bağlantıları da Allah yaratmıştır.
Bilim insanları bugün bu yaratılışın ayrıntılarını keşfetmektedir. Dün bilinmeyen bir mekanizma bugün görüntülenebilmekte, bugün anlaşılamayan ayrıntılar ise gelecekte yapılacak araştırmalarla daha iyi ortaya konabilmektedir. Fakat bilimsel keşif, sistemi meydana getirmez. Bilim, zaten var olan sistemi ortaya çıkarır ve onun nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olur.
Bitki Bu Sistemi Nasıl Biliyor?
Bu konudaki dikkat çekici noktalardan biri de bitkinin bu sistemi sonradan “öğrenmemesi”dir.
Bitkinin çevresindeki bir tehdide karşı böyle bir savunma sistemine sahip olması, onun bilinçli bir şekilde çevresini gözlemleyip ihtiyacını belirledikten sonra bu sistemi kendi kendine oluşturduğunu iddia etmek akıl, mantık ve bilim ile bağdaşmaz.
Yara meydana geldiğinde glutamatın sinyal olarak devreye girmesi, GLR kanallarının bu sinyali algılaması, kalsiyum sinyalinin oluşması ve bu sinyalin uzak bölgelere aktarılması; bitkinin canlılığının ayrılmaz bir parçası olan moleküler mekanizmalar sayesinde gerçekleşmektedir.
Dolayısıyla burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Bitki, kendisini koruyacak bir sistemi sonradan tasarlayıp kurmamaktadır; böyle bir sistemle birlikte var olmaktadır.
Bilimsel araştırmalar, bu sistemin hangi moleküllerden, hangi kanallardan ve hangi hücresel bağlantılardan oluştuğunu giderek daha ayrıntılı biçimde ortaya koymaktadır.
Fakat bütün bu ayrıntıların keşfedilmesi, insanı daha temel bir sorudan uzaklaştırmaz. Tam tersine, sistemin ne kadar incelikli olduğu anlaşıldıkça üzerinde düşünülmesi gereken ayrıntılar da artar.
Çünkü glutamatın sinyal görevi görebilmesi, onu algılayan kanalların bulunması, bu algının kalsiyum sinyaline dönüşmesi, sinyalin uzak bölgelere aktarılması ve sonunda savunma mekanizmalarının harekete geçmesi; birbirinden bağımsız olaylar değil, birbirini tamamlayan süreçlerdir.
Bu nedenle “bitki ihtiyacı olduğu için zaman içerisinde böyle bir mekanizma geliştirdi” şeklindeki bir iddia, sistemin nasıl işlediğini açıklayan ayrıntılı mekanizmaları açıklayamaz.
Asıl tefekkür noktası ise yine karşımızda durmaktadır:
Böylesine hassas, koordineli ve işlevsel bir sistemi kim yaratmıştır?
Cevap açıktır: ALLAH
Bilim Derinleştikçe Yaratılıştaki Hayranlık Artıyor
Bu araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri de bilimsel teknolojinin gelişmesiyle canlıların içerisinde daha önce fark edilemeyen ayrıntıların görünür hale gelmesidir.
İnsan gözünün göremediği kalsiyum değişimleri floresan göstergeler aracılığıyla takip ediliyor. Glutamat değişiklikleri özel moleküler sensörlerle ölçülüyor. Belirli genlerin işlevleri bazı bitkiler üzerinde araştırılıyor. Belirli iyon kanalları etkisiz hale getirilerek sistemin hangi aşamasının bozulduğu inceleniyor. Ardından ilgili yapı yeniden ifade edilerek sistemin hangi ölçüde geri kazanıldığı gözlemleniyor. Bütün bunlar, bitki hücresinin ne kadar karmaşık ve düzenli bir yapıya sahip olduğunu daha ayrıntılı biçimde görmemizi sağlıyor.
İnsan, sahip olduğu yüksek teknoloji sayesinde bu sistemi ancak keşfedebilmektedir. Oysa bitki, bu sistemi yaratıldığı ilk günden beri sessizce kullanmaktadır.
İnsan sistemi anlamak için laboratuvarlara, görüntüleme tekniklerine, genetik deneylere ve moleküler sensörlere ihtiyaç duyarken, bitkinin hücrelerinde bu mekanizma zaten çalışmaktadır.
Bilim insanları sistemi görünür hale getirmek için özel göstergeler kullanıyor; bitki ise kendi yaratılışında bulunan bu moleküler düzen içerisinde hayatını sürdürmektedir.
İşte burada bilimsel keşif, insanı hayranlık verici bir tefekküre götürür. Çünkü bilim ilerledikçe canlıların basit görünen yapılarının içerisinde daha önce fark edilmeyen daha ince düzenler ortaya çıkmaktadır. İnsan artık yalnızca “Bu mekanizma nasıl çalışıyor?” diye sormakla kalmaz.
Aynı zamanda şunu da düşünür: Bu kadar hassas bir haberleşme mekanizmasını, birbirinden farklı yapıların birbirleriyle uyumunu ve canlılığın devamını sağlayan bütün bu sistemi kim yaratmıştır?
Bir yaprak, Yaratılışın Büyük Bir Delilidir
Bir tırtılın yaprağı kemirmesiyle başlayan olayları yeniden düşünelim:
• Yara meydana geliyor.
• Glutamat sinyali oluşuyor.
• GLR iyon kanalları bu sinyali algılıyor.
• Ca²⁺ sinyali meydana geliyor.
• Bu sinyal bitkinin uzak bölgelerine taşınıyor.
• Floem ve hücreler arası bağlantılar bu iletişimde rol oynuyor.
• Uzak yapraklarda savunmayla ilişkili genler etkinleşiyor.
• Jasmonik asit ve diğer savunma bileşikleri birikiyor.
Ve bütün bu süreçler çok kısa zaman içerisinde gerçekleşebiliyor.
Bilim insanları bugün bu olayların ayrıntılarını gelişmiş görüntüleme teknikleri, moleküler sensörler ve genetik araştırmalar sayesinde ortaya çıkarıyorlar. Fakat keşfedilen şey, bilim insanları tarafından meydana getirilen yeni bir sistem değildir.
Keşfedilen, doğada ve canlıda zaten var olan olağanüstü bir yaratılış düzenidir.
Bir yaprak, dışarıdan bakıldığında yalnızca yeşil bir yüzey gibi görünebilir. Fakat onun içerisinde birbirine bağlı moleküler haberleşme ağları bulunmakta; yara algılanmakta, bu bilgi kimyasal sinyallere dönüştürülmekte, sinyaller uzak bölgelere taşınmakta ve savunma mekanizmaları harekete geçirilmektedir. Bütün bunlar, Allah'ın canlıları ne kadar ince ve hassas bir düzen içerisinde yarattığını düşünmek için önemli bir vesiledir.
Glutamatı da, onu algılayan GLR kanallarını da, kalsiyum sinyalini de, floemi de, plazmodesmataları da ve bütün bu yapıların birlikte çalışmasını sağlayan canlı organizasyonu da Allah yaratmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de Allah şöyle buyurmaktadır:
“Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 11)
Bu ayet, bitkileri yalnızca kendilerinden faydalanılan canlılar olarak değil, üzerlerinde düşünülmesi ve Allah'ın kudretinin tefekkür edilmesi gereken ayetler olarak görmeye davet etmektedir.
Bugün bilim sayesinde bitkilerin yalnızca dış görünüşlerini değil, hücrelerinin ve moleküllerinin derinliklerinde gerçekleşen olağanüstü süreçleri de öğreniyoruz.
Bir yaprağın yaralanmasıyla başlayan ve saniyeler içerisinde bütün bitkiye yayılan bu haberleşme sistemi, bize gözümüzün önündeki canlıların ne kadar büyük bir Yaratılış harikası olduğunu göstermektedir.