Kuran, azgınlaşmanın sebebini anlatırken dikkat çektiği temel husus müstağniyettir. Müstağniyet, ihtiyaçsız olduğunu düşünmek, kendisini yeterli görmek demektir. Kimi insanlar sahip oldukları güç, bilgi, servet ve imkanlar sebebiyle kendilerini müstağni, yani yeterli görmeye başlar ve herhangi bir ihtiyaç içinde olmadığı, kendine yettiği inancına kapılır. Bu yeterlilik hissi ruhi dengeyi bozan, kişiyi içten içe hastalandıran ve sonunda mahveden sinsi bir tehlikedir; zamanla kişinin Allah’a olan muhtaçlığını unutmasına kadar ilerler.
İşte Kuran bu hali “müstağniyet” olarak ifade eder ve azgınlığın sebebini açıkça ortaya koyar:
Hayır! İnsan kendini yeterli (ihtiyaçsız) gördüğü için azar. (Alak Suresi, 6-7)
Ayette dikkat çekildiği üzere, insanın azgınlaşma sebebi tek başına malı, mülkü, serveti, sahip olduğu makamı, ünü, şöhreti gibi dünyevi imkanlar değildir. Asıl mesele, sahip oldukları karşısında kendisini nasıl gördüğüdür. Kendisini Allah tarafından nimetlendirilmiş bir kul olarak değil, sanki bütün bunları kendi gücüyle elde etmiş ve artık hiçbir şeye muhtaç olmayan biri olarak görmeye başladığında, işte o zaman sahip oldukları onun için bir fitne haline gelir ve Allah karşısındaki aczini unutarak azgınlaşır.
“Azar” olarak çevrilen kelime, ayette “yetğâ” şeklinde geçer ve (t-ğ-y) kökünden gelir. Bu kökün temel anlamı haddi ve sınırı aşmak, taşmak, sınırın dışına çıkmaktır. Kuran’da bu kökten gelen diğer kelimeler de azmak, azgınlaşmak, taşkınlık etmek, haddi ve sınırı aşmak anlamlarında kullanılır. Örneğin Allah, Firavun hakkında “Çünkü o azdı” (Naziyat Suresi, 17) buyurmaktadır. Burada “azdı” olarak çevrilen kelime de (t-ğ-y) kökünden gelen “tağâ” kelimesidir ve Firavun’un haddi aştığını, sınırı geçtiğini ifade eder.

Dolayısıyla Alak Suresi’ndeki “İnsan gerçekten azar” ifadesi, insanın haddi ve sınırı aşmasını anlatmaktadır. İnsan kendisini müstağni gördüğünde artık Allah’ın belirlediği kuralları ve sınırları değil, kendi aklını, gücünü ve arzularını ölçü almaya başlar. Böylece müstağniyet ile tuğyan arasındaki bağlantı ortaya çıkar: İnsan kendisini ihtiyaçsız gördüğü ölçüde Allah'ın belirlediği sınırları aşmaya başlar.
Kuran’ın bazı ayetlerinde yer alan “tağut” kelimesi de aynı kökten gelir. Tağut, azgın olan ve Allah’tan başka kulluk edilen anlamında kullanılır. Allah, “Tağutu inkar edip Allah’a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır” (Bakara Suresi, 256) buyurur. Böylece tuğyan insanın haddi ve sınırı aşması iken, tağut ise bu sınırı aşan ve -haşa- Allah’ın yerine konulan varlık veya otorite olarak karşımıza çıkar.
Alak Suresi’nde geçen “Hayır! İnsan kendini ihtiyaçsız gördüğü için azar” ayeti, insanın hidayet üzere kalmasının yolunu da göstermektedir. İnsan kendisini müstağni görmedikçe, yani Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu her an kalbinde hissettikçe, iman ve ahlak yönünden gelişmeye devam eder. Çünkü kendisinin Allah’ın yarattığı bir kul olduğunu, imtihan gereği eksik, hatalı ve kusurlu bir varlık olduğunu bilen insan kendisini yeterli görmez. İmana, maneviyata ve Allah’ın yakınlığına iştiyakla yönelir, eksik olduğunu kabul eder, öğüde ihtiyaç duyar, yanlışlarını düzeltmeye açık olur ve aciz bir kul olduğunu bilerek Allah’ın yardımına her an muhtaç olduğunu unutmaz.
Fakat bilinçaltında “Benim her şeyim var, benim aklım bana yeter, param bana yeter, gücüm bana yeter” düşüncesi yerleşmeye başladığında, bu müstağni tavır zamanla “Hiç kimseye muhtaç değilim, hatta Allah’a bile” düşüncesine dönüşür. Bir süre sonra kişi nefsinin ve arzularının peşinden gitmeye başlar.
Kuran’da “isteğnâ” kelimesi başka yerlerde de kullanılır. Abese Suresi’nde Allah, kendisini ihtiyaçsız gören kimseyi şöyle tarif eder:
Kendisini ihtiyaçsız görene gelince; sen ona yöneliyorsun. Oysa onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseye gelince; sen ondan yüz çeviriyorsun. (Abese Suresi, 5-10)
Burada dikkat çekilen husus, kendisini ihtiyaçsız gören kişinin hakikate ve öğüde yüz çeviren tavrıdır. Müstağni olan kimse, kendisine yapılan uyarıya ihtiyaç duymaz. Buna karşılık Allah’tan korkan, öğüt almak ve arınmak isteyen kişinin kendisini ihtiyaç içinde görmesi, hidayete açık olduğunun işaretidir.
Leyl Suresi’nde ise müstağniyetin insanın cimriliği ve Allah’ın yolundan uzaklaşmasıyla bağlantısı şöyle ortaya konur:
Fakat cimrilik edip kendisini ihtiyaçsız gören, en güzeli de yalanlayan kimseye gelince; onun için en zorlu olanı kolaylaştıracağız. (Leyl Suresi, 8-10)
Bu ayetlerde isteğnâ, yani kendisini ihtiyaçsız görme hali, insanın cimrilik etmesi ve Allah’ın bildirdiği hakikati yalanlamasıyla birlikte zikredilir. Böylece müstağniliğin kişinin davranışlarını ve insanlara karşı tutumunu da olumsuz yönde etkilediği görülür. Kendini yeterli gören kişi, elindeki nimeti paylaşmaya ihtiyaç duymaz, kendisine yapılan uyarıyı gereksiz görür ve zamanla hakikate karşı direnç geliştirir. Asıl tehlike ise insanın bir süre sonra yalnızca maddi anlamda değil, hakikat karşısında da kendisini yeterli görmeye başlamasıdır. Kendisine öğüt verilmesine, yanlışının gösterilmesine, düşüncesinin sorgulanmasına ihtiyaç duymadığını düşünen insan, kendi aklını ve kendi değerlendirmesini yeterli görür. Böylece insanın kendisini yeterli görmesi, farkına varmadan onu hakikate karşı kapatır.

İnsan, nefsine karşı dikkatli olmalı, nefsini temize çıkarabileceğini düşünmemelidir. Çünkü insanın nefsi kötülüğü ve kötü olan fiilleri emreder. Kişi kendisini yeterli gördüğünde, nefsinin bu yönünü denetleme ihtiyacı da azalır. Allah’a muhtaç olduğunu unutan insan, kendi içinden gelen her isteği sorgulamadan uygulamaya başlayabilir. Kuran, insanın kendi arzularını ölçü haline getirmesinin onu götürebileceği noktayı şöyle bildirir:
Kendi hevasını ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? (Furkan Suresi, 43)
Kuran, bu durumun ne kadar tehlikeli olabileceğini başka bir ayette şöyle bildirir:
Onlar, dünya hayatındaki çabaları boşa gittiği halde güzel işler yaptıklarını sanırlar. (Kehf Suresi, 104)
Yanlış yaptığını bilen ve kabul eden insan hatasını düzeltebilir. Fakat kendi yanlışını doğru kabul etmeye başladığında, artık düzeltme ihtiyacı da duymaz. Kendisini yeterli gördüğü için kendisini sorgulamaz. Kendi düşüncesini ölçü kabul ettiği için, hakikati kendi düşüncesine göre değerlendirmeye başlar. İnsanın yaptığı yanlışların zamanla gerçekleri görmesini engellemesi, Kuran’da kalbin üzerinde oluşan pas, yani ayette geçen ifadeyle “rân” kavramıyla açıklanır:
Hayır! Aksine, yaptıkları şeyler kalplerinin üzerinde pas tutmuştur. (Mutaffifîn Suresi, 14)
Kişinin kendisini müstağni görerek verdiği kararlar, ısrar ettiği yanlışlar ve bunları savunma biçimi zamanla kalbin üzerinde birikmeye başlar. İnsan önce bir yanlışı yapar ve akabinde onun arkasında durarak savunursa, savunduğu şey artık onun doğrusu haline gelir. Bu noktadan sonra kendi yaptıkları, gerçeği görmesini engelleyen bir örtüye, kalbin üzerinde biriken bir pasa dönüşür.
İnsan zengin olsa da Allah’a muhtaçtır, güçlü olsa da Allah’a muhtaçtır, bilgili de olsa Allah’a muhtaçtır. Sahip olduğu aklı doğru kullanabilmek ve doğru olanı görebilmek için Allah’ın yardımına muhtaçtır. İnsanın sahip olduğu hiçbir şey kendi varlığının kaynağı değildir.
Hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan yalnızca Allah’tır. Kuran’da Allah’ın hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı “Ganiyy” kelimesiyle ifade edilir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; O’nun yarattığı bütün varlıklar ise her an O’na muhtaçtır.

Nasıl ki insan kendi kendisini yaratmadıysa, kendi hayatını başlatmadıysa, kalbinin çalışmasını, bedeninin işlemesini kendisi meydana getirmediyse, sahip olduğu mal, mülk, güç, bilgi, makam, mevki gibi bütün imkanlar da yine Allah tarafından kendisine verilmiştir. Allah yaratmayı durdursa, insanın kendi bedeni de dahil olmak üzere gördüğü ve var olduğunu düşündüğü hiçbir şey bir an bile varlığını sürdüremez. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)
Göklerin ve yerin varlığını sürdürmesi Allah’ın kudreti altındadır. İnsan da bu yaratılmış düzenin bir parçası olarak, varlığını devam ettirebilmek için Allah’ın an an yaratmasına muhtaçtır. Dolayısıyla insanın Allah’a olan ihtiyacı, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere, bilgiye, yardıma, rahmetine, sevgi ve merhametine duyduğu ihtiyaçla da sınırlı değildir. İnsan, varlığının her anında sayısız sebeple Allah’a muhtaçtır.
Bu gerçek, insanın kendisini müstağni görmesinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu göstermektedir. Kendisine verilen aklı, gücü, bilgiyi, serveti ve imkanları kendisininmiş gibi gören insan, aslında bunların hiçbirini kendisinin yaratmadığını gözden kaçıracak kadar Allah’tan uzaklaşmıştır. Oysa kendisini var eden, sahip olduğu her şeyi var eden ve bütün bunları onu imtihan etmek için veren Yüce Allah’tır.
Kişi müstağniyet hastalığına tutulduysa, fakat bu büyük yanlıştan arınmak istiyorsa, Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu yeniden fark ettiği ve ikrar ettiği anda doğru yola yönelmiş olur. Allah’ın büyüklüğünü kalbinde hissetmesi, kendisinin O’na ne denli muhtaç olduğunu kalbiyle teyit etmesi ve sahip olduğu her şeyin Allah’ın kendisine verdiği birer nimet olduğunu, kendi aklının, gücünün ve nefsinin yeterli olmadığını kabul etmesiyle kalbi yeniden hakikate açılır. Böylece Rabbiyle arasında çok güzel ve sıcak bir bağ oluşur. İnsanın her türlü manevi hastalıktan kurtuluşu, her an Allah’a muhtaç olduğunu bilmek ve büyük bir aşk ve hayranlıkla O’na yönelmektir.
