Bediüzzaman Said Nursi, 20. yüzyılda yetişmiş en büyük İslam alimlerinden biridir. 87 yıl süren hayatı boyunca İslam'ı savunmuş, materyalist felsefeye, din ve mukaddesat karşıtlarına karşı büyük bir ilmi mücadele vermiştir. 6000 sayfalık dev eseri Risale-i Nur, hem çok derin bir Kuran tefsiri, hem de materyalist felsefeyi çürüten ve iman hakikatlerini en iyi şekilde ortaya koyan bir eserdir. Bediüzzaman Said Nursi, mütevazi üslubuyla ahiret, kader, iman gibi birçok konuyu o güne kadar hiç açıklanmamış bir şekilde anlatmış, ortaya koymuştur.
Üstat ismi ile de tanınan Bediüzzaman Said Nursi “zamanın tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanı” olduğunu belirterek eserlerinde bilimsel bir yaklaşım sergileyerek insanların öncelikle iman etmesini sağlamak amaçlı izahlara ağırlık vermiştir.
İnsanları Kuran ahlakına, hak dine davet etmek için verdiği bu fikri mücadelede Bediüzzaman Said Nursi'nin karşısına çıkan en büyük engel ise, materyalist felsefeyi ve din ahlakına karşı olmayı kendisine temel prensip olarak kabul eden bazı çevreler olmuştur. Bediüzzaman Said Nursi de asılsız felsefeleri çürüten, dinin akıl ve ilimle çatışmadığını, tam tersine aynı noktada birleştiğini ortaya koyan ve toplumda büyük bir manevi uyanış başlatan bir İslam alimidir. O dönemde de etkin olan derin devlet etkisi altındaki odaklar, bu büyük İslam alimini engellemek için klasik iftira atma yöntemlerini uygulamıştır.
Said Nursi hayatı boyunca türlü iftiralar ve zorluklar ile karşılaşmıştır. Mahkemelerde yargılanmış, tutuklanmış sürgüne gönderilmiş, tarassut altında tutulmuştur. Tüm bu haksız muamelelere, eserlerinin hazırlanmasında kendisine yardımcı olan talebeleri de maruz kalmıştır.
Delilik İsnadıyla Akıl Hastanesi’ne Konması

İlk olarak, Van'dan İstanbul'a gelen Bediüzzaman Said Nursi, 1908 yılının Mayıs ayında, mevcut eğitim sistemine yönelik eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini o dönem Saray'a sunmuştur. Bu dilekçenin metni de 5 ay kadar sonra, 19 Kasım 1908'de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlanmıştır. Bir yandan bazı alimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman'ın mevcut eğitim politikalarını tenkit eden fikirleri Saray'ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı. Bir süre sonra, "Her soruya cevap veren ve Saray'a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir." denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilmiştir.
Hastanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilmiş, Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlattığında, doktor hayretler içinde kalmış ve büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark etmiştir.
İngilizlerin Düşmanlığı
Bediüzzaman Said Nursi 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizlerin halk üzerindeki etkisini kırmak, propagandalarını etkisiz hale getirmek ve gerçek maksatlarını ortaya koymak için "Hutuvat-ı Sitte" adlı eserini kaleme almıştır. Eser el altından dağıtılmıştır. Bu eserin yayınından sonra, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı tarafından kendisi hakkında "ölü veya diri olarak yakalama" emri verilmiştir. Ancak üstat geri adım atmamış İngilizlerle olan mücadelesine devam etmiştir. Bediüzzaman bu karardan Risale-i Nur külliyatında şöyle bahseder:
“İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvât-ı Sitte” eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab’ edip neşretmekle o kumandanın dehşetli plânını kıran; ve onun i‘dâm tehdîdine karşı geri çekilmeyen.” (Şualar, 503)
Mehdilik İddia Etmek ile İtham Edilmesi
Said Nursi eserlerinde ahir zamanda gerçekleşecek olaylarla ilgili hadislerin bir kısmının Kur’an’daki müteşâbih âyetler gibi çeşitli mesajlar içerdiğini savunmuştur. e Ahir zaman alameti olarak isimlendirilen yaşanacak pek çok bu tür hadislere çeşitli açıklamalar getirmiştir. (i) Bununla birlikte Hz. Mehdi’nin özelliklerini ve icraatlarını kapsamlı olarak anlatmıştır.
Ancak onun bu anlatımları ona karşı olanlarca “Mehdilik iddia etmek”le suçlanmasına yol açmıştır. Bediüzzaman Said Nursi, 31 Mart Hadisesi'nden sonra Divan-ı Harp Mahkemesi'nde yargılanmış ve bu mahkemede "Mehdilik iddiası" gibi suçlamalarla itham edilmiştir. (ii)
Bediüzzaman, Hasan Basri Çantay'a sadece Allah’ın Müslüman bir kulu olduğunu Mehdilik gütme gibi bir davasının olmadığını anlatmıştır:
…"Açtım mektubu, orada aynen diyor ki: 'Hasan Basri kardeşim, sen beni bilirsin. Ben Allah rızası için Kur'anın hadimiyim. Bir Müslüman olarak benim gayem, davam İslam'ın hükümran olmasıdır. Kur'an’ın hükümran olmasıdır. İslam Şeriatı'nın hükümran olmasıdır. Benim bunun dışında hiçbir davam yoktur. Ben Allah'ın günahkâr bir kuluyum. (ağlıyor) Allah'ın affından başka beni kurtaracak bir şey olduğunu kabul etmiyorum. Elimden geldiği kadar hizmetim bunun üzerinedir. Benim, ben Mehdi'yim, benim kitaplarımdan başka kitap okumayın diye bir davam yoktur. (iii)
Cezaevinde Tecrid Uygulaması

Said Nursi toplumla etkilişiminin azaltılması için sürgünlere gönderilmesinin yanında cezaevinde iken de tam bir tecride maruz kalmıştır. Bu tecritte kendisine selam veren mahkumlar bile sorgulanmış dövülmüştür.
Üstat ve talebelerinin takibata uğradığı dönemde yürürlükte olan ceza kanuna göre tek başına hücre hapsi ağır cezalı suçlarda, tehlikeli kişilere karşı, başkalarının mal ve canına zarar vermemesi için ve geçici olarak düzenlenmişti.
Buna karşın Said Nursi, hakkında açılan üç büyük davada da hücre hapsine tabi tutulmuştur. Yani hem Eskişehir hem Denizli ve hem de Afyon davalarında hapishanedeki hücreye tek başına konulmuştur. Halbuki o dönemde hücre hapsini gerektiren hukuki bir zorunluluk yoktu. Said Nursi, bu durumu, Risale-i Nur’da “tecrid-i mutlak”, “haps-i münferit” gibi tabirlerle anlatmıştır:
"Bugün benim pencerelerimi mıhlamalarının sebebi. mahpuslarla mürafaa ve selamlaşmamaktır. Zahirde başka bahane gösterdiler." (iv)
"Gizli münafıklar. her nasılsa bazı resmi memurları aldatıp. "Said ile görüşensdost ve Nurcu olur. Kimse temas etmesin" diye onları evhamlandırmışlar. Hatta. heyet-i idare ve gardiyanlar dahi benden kaçıyorlar. Ben de memnun oluyorum ve bu hale şükrediyorum. Sizlerle, sureten görüşmediğimden zararı yok. Çünkü bir hanede maddeten ve manen ve ruhen ve kalben ve vazifeten vefikren ve muaveneten daima beraberiz, manevi görüşüyoruz; yeter." (v)
Said Nursi’nin Gizli Örgüt Kurmakla, Talebelerinin ise Örgüte Üye Olmakla Suçlanması
Said Nursi ve talebelerine çok sayıda suçlama yapılmışsa da bunların temelinde gizli örgüt (cemiyet) kurma ya da tarikat olma suçlaması vardır. Oysa ne üstat ne de talebeleri hiçbir zaman örgüt kurma gibi bir hedef gözetmemişler sadece irşad ve imani tebliğ amaçlı çalışmalar yapmışlardır. Allah rızası için yürüttükleri faaliyetlerin hiçbirinde devleti tedirgin edecek tek bir husus yoktur buna karşın kamuoyuna vatana ve millete zararlı kişiler olarak sunulmuşlardır.
Kararnamede üç madde esas tutulmuş; Birisi. cemiyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını ayniyle işhad ediyorum. Onlardan sorunuz ki ben hiç birisine dememişim: "Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz." Daima dediğim budur: "Biz, imanımızı kurtarmaya çalışacağız." (vi)

Said Nursi’nin Evinden Çıkan İmzasız Mektup ile Suçlanması
Said Nursi bir zamanlar ikamet ettiği ancak sonradan terk ettiği bir evde bulunan ve kendisine ait olmadığı bilinen bir mektup nedeniyle suçlanmıştır.
Hem, Barla'dan müfarakatımdan (ayrıldıktan) bir sene sonra odamın bir köşesinde imzasız, pek eski bir mektup bulunmuş. O mektubu benden sordular. İmzasız, belki yedi-sekiz sene evvel birisi tarafından gelmiş veyahut birisi tarafından oraya sokulmuş. Arabî kelimatın Türkçe'den kaldırılmasına dair birisi fikrini yazmış. Bunu medar-ı muaheze ediyorlar (cezalandırma sebebi yapıyorlar) Mektub benim değil. İmzası yok. Bir seneden beri terk ettiğim bir odada gayet eski bir tarzda ve mektuba ehemmiyet verildiği ve cevap yazıldığına dair bir emare görülmediği halde, medar-ı ittiham tutulmuş (suçlama sebebi yapılmış). (vii)
Said Nursi’nin Menfaat Elde Etmek için, Dini Kullanarak Talebelerini Kandırdığı İddiası
Bediüzzaman'ın Allah'ın varlığını, milli ve manevi değerlerin önemini anlatan çalışmalarından rahatsız olan çevreler, ellerinde bulunan bazı basın organlarını da kullanarak, Bediüzzaman'a karşı en olmadık iftiraları atmışlardır. Dönemin gazetelerinden birinde Bediüzzaman için şöyle denmektedir:
"Said-i Kürdi, dini siyasete alet yaparak irtica-i propagandalara girişmiş ve birtakım adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır... Otuz senelik mayalı bir mürteci olup ifsad edecek saf vatandaş aramaktadır... Şeyhin (Bediüzzaman'ın) bu meseledeki rolünün bazı safdilleri kandırarak kendilerinden para çekmek olduğu anlaşılmıştır..." (viii)

Bazı kamu görevlilerinin basının bu iddialarına destek verir açıklamalarda bulunması son derece dikkat çekicidir. Akşam gazetesinin 10 Mayıs 1935 tarihli basımında, "İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Isparta muhabirimize şu beyanatta bulunmuştur: lsparta' ya naklolunan ve kendisine Bediüzzaman adını takan Said Kurdi dini siyasete alet yaparak irticai propogandalara girişmiş ve bir takım saf adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır. Adliye hadiseye el koyarak Said Kurdi ve muhtelif yerlerde kandırabildiği otuz kadar mürteci tevkif edilmiştir. Temyiz mahkemesinin kararıyla mahkeme Eskişehir'de yapılacaktır."
Dünyadan hiçbir beklentisi olmayan, hiçbir malı mülkü bulunmayan, kendi deyimiyle ''kendisini beğenmemeyi kendisine meslek edinen'' ve son derece mütevazi bir hayat yaşayan Bediüzzaman'a talebelerinden para sızdırmak, liderlik hırsını tatmin etmek gibi asılsız, mantıksız, manasız iftiralar atılmış olmasının tek amacı, bu iftiralarla Bediüzzaman'ı kendi akıllarınca etkisiz ve sözü dinlenmez hale getirmektir.
Birbirleriyle Kardeş Gibi İlgilenmelerinin Örgütsel Faaliyet Olarak Görülmesi
Müslümanın kardeşi ile hareket etmesi İslam dinin en önemli esaslarındandır. Bu esasa göre Müslüman Müslümanın ihtiyaçlarını gidermek, ona destek olmak durumundadır. Bu yaklaşım Türkiye’de ve dünyada pek çok sorunun çözümü olsa da bazı art niyetli odaklarca Müslümanlara örgüt saiki suçlaması olarak kullanılmıştır. Böyle bir suçlama Said Nursi ve talebelerine de yapılmıştır.
"Bu insafsızları aldatan ve hiç münasebeti olmayan bir siyasi cemiyet vehmini veren üç maddedir. Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benimle kardeş gibi şiddetli alakadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş. (ix)
Beraat Aldığı Davalardan Asılsız İddialar ile Tekrar Yargılanması
Daha önceki üç mahkemenin beraat kararları hiçe sayılarak, aynı iddialarla tekrar dava açılmış ve Afyon Mahkemesi süreci başlamıştır. Devam eden mahkeme, nihayet 6 Aralık 1948'de kararını vermiş, Bediüzzaman Said Nursi'ye 20 ay, birçok talebesine de 6 ve 18 ay aralığında değişen hapis cezasına hükmetmiştir. Karar hemen temyiz edilmiş ve Yargıtay altı ay sonra, 4 Haziran 1949’da Afyon Mahkemesi'nin kararını bozmuştur.
Bu karar üzerine Bediüzzaman ve talebelerinin derhal serbest bırakılması gerekirken, Afyon Mahkemesi ve Savcısı, oyalama süreci başlatarak Bediüzzaman'ın yirmi ay hapiste kalması tamamlandıktan sonra serbest bırakmıştır.
Said Nursi uğradıkları bu haksızlıkları şöyle anlatır:
"Üç mahkeme cemiyet noktasında bize kat'i beraat verdiği halde, yine eski nakarat gibi gizli cemiyet vehmine bin dereden su toplamak gibi emareler araştırmış. (x)

Gerçek Azılı Örgütlere Bile Yapılmayan Ağır Muamelelere Maruz Kalması
Said Nursi ve talebeleri o dönem aynı gerekçelerle hapsedilen kişilere bile yapılmayan uygulamalara maruz kalmıştır. Üstelik tüm bunlar diğerleri gibi terör, cinayet terör darbe gibi zararlı bir faaliyetleri olmadığı halde aleyhlerine bir delil ya da şahit olmadığı halde yapılmıştır:
…Halbuki siyasi ve vatan ve millete zararlı olan müteaddit cemiyetler varken, onlara müsaade ve müsamahakarane bakmakla beraber, bizim gibi binlerle şahitlerin ve emarelerin şehadetleriyle ve altı vilayetin ilişmemeleriyle sabit olan Nur talebelerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saadet-i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dahilden gelen ifsad cereyanlarına karşı mücahidane tesanüdlerine gizli cemiyet namını vermek ve yirmi senede yüz binler Risale-i Nur şakirtlerinin emniyeti ihlale dair hiçbir vukuatları kaydedilmediği halde, "Dini alet ederek emniyeti ihlale halkı teşvik ediyor" diye makam-ı iddia onları itham etmesi, değil nev-i beşeri, belki zemini de hiddete getirip o ithamı reddeder." (xi)
Tutukluların Said Nursi Aleyhinde Beyanda Bulunmaya Zorlanması
Said Nursi talebelerinden ayrılarak izole edilmiş ve sonrasında talebelerine onun aleyhinde çok fazla propaganda yapılmıştır. Bu vesile ile bazı kişilerin Said Nursi aleyhinde beyanlarda bulunmaları umulmuştur. 1985 kışında sınır şehri Edirne'de Postacı Kâmil isimli yetmiş yaşlarında bir ihtiyar, bu olayı şöyle anlatmıştır:
"Sibyan koğuşunu Üstad Bediüzzaman için boşaltmışlar ve onu oraya koymuşlardı. Nur talebeleri ise, hocalarından ayrı yerlerde yatıyorlardı. Üstad'ın kaldığı sibyan koğuşu genişçeydi, burada tek başına kalıyordu. Üstad'ın aleyhinde bize çok telkinat yapılmıştı. Biz de ister istemez o tesir altındaydık." (xii)
Günümüzdeki itirafçı devşirme faaliyetinin bir benzeri Bediüzzaman Said Nursi’ye karşı da yürütülmüştür. İstenen şekilde dilekçe yazıp idareye veren talebeler haklarında yapılan suçlamalar görmezden gelinerek serbest bırakılmıştır.

"... Bu arada aramızda öyle fikirler yaydılar ki kim “Ben Nurcu değilim" diye savcılığa bir dilekçe verirse, tahliyesi mümkündü.... Ben Nurcu değilim diye dilekçe yazanları serbest bırakmalarının asıl sebebi, Üstad tarafından onların kandırıldığını etrafa yaymaktı. Bunu yayıyorlardı ki herkes böyle yapsın." (xiii)
“Malum savcı ilk olarak Şirinyer’de birkaç kişiyi sorguya çekerek onlardan gerçek dışı ifadeler alabilmek için, ‘Sizi ilk celsede bırakacağım, yeter ki benim istediğim gibi ifade verin.’ demiş ve aldatmış!" (xiv)

Dini Sapkınlık Yalanı
Bediüzzaman'a karşı yapılan suçlamalardan birisi de onun İslami hükümleri saptırarak, kendine göre bir din anlayışı savunduğu ve çevresindeki kişilere de bu sapkın dini telkin ettiği yalanıdır.
Bediüzzaman'ın, Kuran ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnete uymadığı, kendine göre bir din uydurduğu şeklindeki yalanların amacı, kendi akıllarınca halkı ve konuyu ayrıntısıyla bilmeyen bazı dindar çevreleri kışkırtarak Bediüzzaman'ı onlara yanlış tanıtmaya çalışmak olmuştur. Ancak inkârcı kesimin bu iftirası da bir işe yaramamıştır. Çünkü Bediüzzaman'a karşı ortaya atılan bu ''sapkınlık'' iddiasının, ayette bildirildiği gibi Hz. Nuh'a ''... gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz'' (Araf Suresi, 60) diyen inkarcıların iftiralarının bir benzeri olduğunu akıl ve vicdan sahibi Müslümanlar açıkça görmüşlerdir.
Bediüzzaman'a Atılan İftiraları Desteklemek İçin Hazırlanan Komplolar
Allah birçok ayetinde, inkarcıların her dönemde hileli düzenler kurduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:
Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığnı O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42)
Bediüzzaman için de döneminin din karşıtı çevreleri, iftiralarını destekleyebilmek için benzer hileli düzenler kurmuşlardır. Bu düzenlerin örneklerinden biri "Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi" adlı eserde anlatılmaktadır.
İçki Komplosu: Buna göre, bir içki dükkanında ''Said'in hizmetçisi Said'e rakı aldı'' diye yazılı bir kağıdın altına içki dükkanındaki sarhoşlardan imza alınmaya çalışılmıştır. Bu şekilde kendisine iftirada bulunulmuştur. Bu iftiranın amacı ise, Bediüzzaman'ı halkın gözünde kendilerince küçük düşürmek, dini yönden güya samimiyetsiz olduğu imajını vermektir.
Kadın ve Cinsellik Komplosu: Kendisine yönelik komploların bir başka örneğini, Bediüzzaman bir mektubunda anlatmaktadır. Bu iftirada da, Bediüzzaman'ın sabahlara kadar alem yaptığı ve ''fahişe ve namussuzların Bediüzzaman'ın evine girip çıktığı'' gibi son derece mantık dışı ve akılsızca bir yalan söylenmiştir. Bu asılsız söylentiye karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevap ise son derece açık ve nettir:
"Halbuki benim kapım geceleyin dışardan ve içerden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu." (xv)
Bediüzzaman ve talebelerine bazı genç bayanlar ile kurulan tuzaklar da mevcuttur. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı'nda "Hizmet Rehberi" isimli eserinde talebelerine yönelik kurulan tuzakların nasıl ve kimler tarafından kurulduğunu şu şekilde açıklamaktadır:
Perde altındaki düşmanımız münafıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zahirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale-i Nur’un fütuhatına menfaati olan eski plânlarını bırakıp daha münafıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü.
O plânların en mühim bir esası, has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i Nur’dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acip yalanları ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, Gül ve Nur fabrikasının kahraman şakirtleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost suretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veriyorlar. “Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet tâkip ediyor” diye zaifleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale-i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip, zahiren dindar ehl-i bid’adan bazı şöhretli zatları gösterip, “Biz de Müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o safdil ehl-i diyanet ve hocaları âlet edip istimal ediyorlar. İnşaallah bunların bu plânları da akîm kalacak. (xvi)

Görüldüğü gibi, halkı Bediüzzaman'dan soğutmak için onu fuhuşla, sarhoşlukla suçlayan çok çirkin iftiralar atılmış, talebelerini dağıtmak için görevlendirilen genç kızlarla tuzaklar kurulmuştur. Ancak elbette tüm bu iftiralar ve tuzaklar boşa çıkmış ve Bediüzzaman ve onun samimi talebeleri yürüttükleri iman hizmetine sabırla devam etmişlerdir. Kuran-ı Kerim'de, inkarcıların komplo ve tuzaklarının inananlara asla bir zarar veremeyeceği, sonucun mutlaka inananların hayrına olacağı şöyle bildirilmektedir:
…Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43)
Basında Karalama Kampanyası Yapılması
Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri hakkında, o dönemin gazetelerinde pek çok asılsız haber yapılmış, hakaretamiz ifadeler kullanılmış, teveccüh gösterenlerin ona sevgi ve saygısını azaltmak için yazılı basında algı operasyonu yapılmış, "İrtica Hazırlayan Bir Şebeke Tutuldu", "Said Nursi'nin Acayip Mektubu", "Dini İstismar Eden Said Nursi Hakkında Takibat Başladı", "Said Nursi'nin Durumu İnceleniyor", "İrtica" başlıklı pek çok asılsız haber sürmanşetten verilmiştir.
Hatta gazete haberlerinde;
"İrtica velvelesi'nin iç yüzü” başlıklı haberde, "DÜN TEVKİF OLUNAN ŞEYHİN BU MESELEDEKİ ROLÜNÜN BAZI SAFDİLLERİ KANDIRARAK KENDİLERİNDEN PARA ÇEKMEK OLDUGU ANLAŞILMIŞTIR." ya da "ŞEYHİN MÜRİDLERİ KENDİSİNE BİR PEYGAMBER GİBİ BAĞLI OLUP, ONUN VERDİGİ MUSKALARA İNANIYORLARMIŞ!" gibi ifadelerle, halkın gözünde sözde değerini düşürmeye yönelik kasıtlı haberler yapılmıştır. Bu da Bediüzzaman Said Nursi'nin dönemindeki bir kısım derin komplocu basın ile günümüzdeki derin komplocu basının aynı olduğu, yöntemlerinin, karalama ve iftira metotlarının geçen süre içinde hiç değişmediği gerçeğine apaçık birer delil teşkil etmektedir.
Basında yer alan diğer bazı karalama haberlerinde yer alan başlıklar şöyledir:
![]() | ![]() |
"Sanığın üzerinde 43.000 lira bulundu..",
..elden ele dolaştırılan ve içinde "Milli Bütünlüğü bozacak" ibareler görülen bir mektup ele geçirildi..."
"İrtica Hazırlayan Bir Şebeke Tutuldu"
"Said-i Nursi'nin Acayip Mektubu"
İrtica Şebekesi
"Milas'ta Sekiz Tarikatçı Tevkif Olundu"
"Risaleleri Bir Yıl Okuyan Anlamasa Bile Alim Olurmuş!"
"Milli Emniyet Nurculuk Tehlikesine Dikkati Çekti"
"Dini İstismar Eden Saidi Nursi Hakkında Takibat Başladı"
"İzmir'de Nurcular Faaliyetlerini Arttırdı"
“Savcılık Nurcular Hakkında Gizli Tahkikat Yapıyor”
![]() | ![]() |
Bu ve benzeri başlıklarla dolu asılsız haberler ile kamuoyunda Said Nursi aleyhine kanaat oluşturulması hedeflenmiştir. İdeolojik olarak husumetli olan basın, dava dosyalarının için boş olduğu için kamuoyunda oluşturduğu infial ile Said Nursi ve talebelerinin içeride tutulmasını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Üstadın bir talebesi basının bu tutumunu şöyle anlatmıştır:
Hep olduğu gibi 1958 senesinde de gazetelerde devamlı surette Said-i Kürdi şöyle, böyle diye hakaret, iftira, tezvir yayınları yapılıyordu. Mesela Hacı Bayram civarında dolaşan bir meczup vardı. Saçı, sakalı birbirine karışmış, üzeri berbat, baksan iğrenirsin. Onun resmini çekmişler, Akşam Gazetesinde "Nurcubaşı Said-i Kürdi'nin son resimlerinden birisi" diye basmışlar büyükçe. Ben bunu gördüm, çok iyi hatırlıyorum. O zamanki Akşam Gazetesi bize çok muhalifti. (xvii)
Suçlamış Olmak için Yapılan Mantıken Kusurlu İthamlar
Said Nursi’nin davaları, suçu tespit etmek adaletin yerini bulması gayesi ile yürütülmemiştir. Tek gaye onu ve talebelerini toplumun gözünde küçük düşürmek ve etkisiz hale getirmektir. Said Nursi, davasında yer alan mantık bozukluğunu şöyle anlatmaktadır:
"Hakkımızda asayişe zarar yapmış değil, ‘'yapabilir" diye itham ise, herkes bir adamı öldürebilir diye itham gibi manasız bir ithamdır. (xviii)

Kitaplara El Koyup İmha Etme
Üstadın eserlerinden oluşan Risale-i Nur Küllüyatı içinde bir suç unsuru içermediği halde el konularak imha edilmiştir.
"Üstad hazretlerine üç ziyaretim vardır. Üçünü de Üstad Emirdağ'da iken yaptım. 1952'de Ankara'da askerlik yapıyordum. Tuna Apartmanının zemin katında iki adet teksir makinesi vardı. Birisi Tahiri ağabeye, diğeri Atıf Ural'a aitti. Demokrat hükümetinin o zamanki Dâhiliye Vekili Namık Gedik, çok zalimane hareket edip kitapları mahkemesiz müsadere ederek imha ediyordu. (xix)
Suç Olmayan Şeyleri Delil gibi Gösterip İddianameyi Çoğaltma
Nur talebelerinin davalarında iddianameye suç olmayan şeyler eklenerek dosyaların kabarık gösterilmesi kullanılan tekniklerden birisidir.
"Narlıdere’de askerî sahada hazırlanan tutuk evine konuldular. Malum savcı, suç olması mümkün olmayan ifadeleri suç delili gibi gösterme gayretkeşliğiyle dosyaları kabarttı." (xx)
Mahkeme sorgularında da sanıkların, dinleri, ibadetleri ve inançları sorgulanmıştır. Avukat Gültekin Sarıgül mahkeme reisi ile arasında geçen diyalogu şöyle aktarmaktadır:
Mecburen saat dokuzda mahkemeye girdik. Tabi duruşmada Reisle bizim aramızda âdeta kavga sahneleri yaşandı. Şimdi sorgulama şekline bakın: “Kalk bakalım İsmail Ambarlı, söyle bakalım, heykel hakkında ne düşünüyorsun?”
Tabii hemen kalkıyorum: “Reis Bey! Usul hakkında konuşmak istiyorum!”
“Lütfen müdahale etmeyin, sorgulama yapıyoruz.” “Sorgulama böyle olmaz. Suçun ve iddianamenin mahiyetine göre sorgulama yapmanız lazım.” “Efendim müdahale edemezsin, lütfen oturun yerinize.” “Söz istiyorum!”
“Vermiyorum!”
“Vereceksin!”
“Kalk bakalım Mustafa Sungur! Resim hakkında kanaatin ne? Faiz hakkında kanaatin ne?”
Yeterli Süre Verilmeyerek Savunmanın Kısıtlanması
Risale-i Nur'da "Küçük İbrahim" namıyla anılan İbrahim Fakazlı İddianamenin adeta saklanarak yargılandıklarını şöyle anlatmaktadır:
Denizli'de bizi altı ay mahkemeye çıkarmadılar. İddianame gelmedi. Gelince de, iddianame rüzgar gibi şuradan girdi, buradan çıktı. Öyle okuyup da, bizim suçumuz neymiş biz bilmiyoruz... Herkese bir tane verilmesi lazımken, sadece bir tane verdiler. Yetmiş seksen sayfalık iddianame, altı ay sonra geldi. (xxi)
Said Nursi ve talebelerinin yargılandıkları mahkemelerinde aleyhlerinde her iddia dile getirilip defalarca kendilerine dinlettirilmiştir. Karşı tanıklara uzun süre verilirken kendilerine sadece bir - iki dakika süre verilerek savunma yapmaları engellenmiştir. Said Nursi bu olaydan şöyle bahsetmiştir:
"Ezcümle: Bu Afyon hapsimde ve mahkememde, başıma gelen çok gaddarane muamelelerden birisi, üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkarane ve müfteriyane ittihamnameleri bana ve adaletten teselli bekleyen masum Nur Talebelerine cebren dinlettirdikleri halde çok rica ettim. "Beş on dakika bana müsaade ediniz ki, hukukumuzu müdafaa edeyim" bir iki dakikadan fazla izin vermediler." (xxii)
Avukatları Tutuklama Suretiyle Savunmayı Engellenme
Nur talebelerini savunan avukatlar örgüt üyeliği suçlaması yapılarak tutuklanmış böylelikle sanıkların savunma yapmaları engellenmeye çalışılmıştır. Eski bir nur talebesi olan Hüseyin Çağdır bu durumu şöyle anlatmaktadır:
“Bu arada Av. Bekir Berk ve Av. Gültekin Beylere vekâlet çıkarıldı, davaya girmeleri için. Malum savcı bunu haber alınca, onları da tevkif edeceğim.’ deyip ve Av. Bekir Bey’i Balıkesir’de arkadaşlarıyla namaz kılarken bastırarak tevkif ettirip, ayrıca Av. Gültekin Sarıgül’ü de yazıhanesinden alıp İzmir Sıkıyönetim Tutukevi’ne getirtti." (xxiii)
Adli Sicil Kayıtları Tertemiz Olan İnsanların Devletin Güvenliğine Tehdit Olarak Öne Sürülmesi
Said Nursi’nin talebeleri hiçbir suça karışmamış adli sicil kaydı temiz kişilerdir. Mahkemelerin hiçbirinde evvelce şu suçları işlemiş kişiler olarak tek bir kayıt yoktur. Buna karşın zamanın ceza kanunun 163. maddesi lastiklendirilerek onları ezmek kastını maskelemek için kullanılmıştır.
Yirmi sene zarfında. Risale-i Nur'un yirmi bin nüshaları ve parçalarını yirmi bin adamlar okuyup kabul ettikleri halde. Risale-i Nur'un şakirtleri tarafından emniyetin ihlaline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükümet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Halbuki böyle kesretli ve kuvvetli propaganda yirmi günde vukuatlarla kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıt olarak bütün dindar nasihatçilere şamil lastikli bir kanunun 163'üncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar bazı erkan-ı hükümeti iğfal ederek adliyeyi şaşırtıp bizi herhalde ezmek istiyorlar." (xxiv)
Said Nursi’nin Talebelerinin Cezaevlerinde Maruz Kaldıkları Muameleler
Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri gerek Eskişehir Hapishanesinde, gerek Denizli Hapishanesinde gerek de Afyon Hapishanesinde pek çok zorluk yaşamış, çok kalabalık ve sigara dumanı altında olan koğuşlarda yatacak yer bulamamış, tuvalet ihtiyaçlarını bile karşılayamamış, kışın çok soğuk, yazın da çok rutubetli koğuşlarda aylarca kalmış, koğuşlardaki haşerat, hijyen eksikliği ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle çok zorlu günler geçirmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi, talebeleri ile cezaevinde görüştürülmediği gibi, talebelerinin de birbirleriyle görüşmeleri engellenmiş, talebeleri sadece mahkemede birbirlerini görebilmişlerdir. Hatta cezaevlerinin kötü koşullarını içeren yazdıkları yüzlerce dilekçeyi pek çok makama göndermelerine rağmen, hiçbir sonuç alamadıklarını bizzat talebeleri ve son şahitler dile getirmişlerdir. Henüz 14 yaşında iken 1925 yılında Said Nursi’nin talebesi olan Mehmet Gülırmak maruz kaldıkları muameleleri şöyle anlatmaktadır:
"Eskişehir hapsine giderken, beni Refet Beyle (Barutçu) birlikte kelepçelediler. Isparta ve civar illerinden toplanan 120 adamı bağlamak için kelepçeler yetişmiyor. Sona kalan. Bekir Ağa ile Antalya müftüsü Çil Ahmed Efendiyi çamaşır ipi ile bağlıyorlar..."
"Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiç ziyaretçi bırakmıyorlardı. "Siz de idam olacaksınız, bunlarla konuşursanız" diyorlardı.
"Geceleri pislikten, tahtakurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi..." (xxv)
Bediüzzaman ve Talebelerinin Helal Kazançlarına Yapılan “Örgüt Geliri” İthamı
Bediüzzaman ve talebeleri delillerle tespit edilmediği halde en baştan gizli örgüt olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla meşru ticaret yaparak, çalışarak kazandıkları kazançları “örgüt geliri” olarak nitelendirilmiştir. Aralarında, öğretmen, doktor, tüccar gibi meslek mensuplarının kazançları örgüt geliri olarak görülmüş, Bediüzzaman’ın da örgüt lideri olarak bunlardan kazanç elde ettiği iddia edilmiştir. Okumuş aydın kişiler bile Said Nursi’nin kandırdığı safdiller olarak addedilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi bir savunmasında sözde örgüt geliri konusunda “daha örgüt oldukları bile ispatlanamamışken örgüt gelirinin nasıl konu edildiğini belirterek” şunları söylemiştir:
Beni istintak eden zatın ve heyet-i hakimenin nazar-ı dikkatlerine,
Evvelki ifademe üç maddeyi ilâve ediyorum.
Birinci madde:
Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsas eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb-i itham icat etmek nev'inden, musırrane, bir cemiyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar "Bu teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?" diyorlar.
Elcevap: Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cemiyet-i siyasiyenin, bizim tarafımızdan vücuduna dair hangi vesika, hangi emareler var ve parayla teşkilât yaptığımıza hangi delil ve hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrane soruyorlar. Ben, on senedir Isparta vilâyetinde şiddetli tarassut altında bulunmuşum. Bir-iki hizmetkâr ve on günde bir-iki yolcudan başka adamları görmeyen garip, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyasî muhalif cemiyetlerin ne kadar aksülâmeller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer müşahedatla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyasî cemiyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve iman-ı tahkikînin gayet kudsî ve hiçbir şeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak ve ağraz-ı siyasî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telâkki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım”ı kendine düstur eden; ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ-perva esrarını fâşeden; on sene koca Isparta vilâyetinin hassas ve cessas memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, "Böyle bir teşkilât var ve siyasî bir dolabı çeviriyorsunuz" diyenlere karşı, yalnız ben değil, belki Isparta vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl-i akıl ve vicdan, onların iftiralarını nefretle karşılar ve "Garazkâr plânlar ile onu itham ediyorsunuz" diyecekler. (xxvi)

Bediüzzaman Said Nursi'nin Afyon İddianamesindeki Hatalara Yönelik Hazırladığı Cetvel
Bediüzzaman Said Nursi Afyon Mahkemesince düzenlenen iddianamesindeki iddialara ve hatalara yönelik cetvel hazırlamıştır, Said Nursi iddialara yönelik cevapların da yer aldığı, madde madde hazırlanan "Hata-Savab Cedveli" isimli çalışmayı mahkemeye sunmuştur.
Bediüzzaman ve talebelerine mahkemede yapılan ithamlardan bazıları şunlardır: (xxvii)
1-) Dini alet ederek.
2-) Emniyeti bozabilecek.
3-) ve 11-) Gizli bir cemiyet kurmak. 4-) Gizli cemiyete girmek.
5-) Hiçbir iş ile meşgul olmayan.
6-) ve 7-) Devletin emniyetini ihlale teşvik edecek hareketlerde bulunduğundan ve gizli cemiyet kurduğundan...
9-) Dinen mukaddes tanınan şeyleri alet etmesi...
10-) Devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik ve tergib ederek... 12-) Gizli neşriyatta bulunmak.
21-)Bazı kısımlarda mevzu ve gaye ile ilgisi olmadığı...
22-) ve 24-) Risale-i Nur'un bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından, ilmi mahiyet taşımadığı.
25-) Devletin emniyetini ihlal etmiş.
27-) Nurcular adı verilen talebelerin de yekdiğeriyle görüşmeleri gizli olduğu…
29-) Ve nitekim mektupların mürsillerin bulunduğu yerden değil, başka yer postahanesinden verilerek gönderilmekte olduğu...
33-) Bundan başka gizli maksad görünmüyorsa, bu gizliliğe mahal görünmezdi.
36-) Kanuni ve zaruri olarak takip edilmesine, münafıklık, zındıklık, dinsizlik ve zulüm olarak tavsif eden...
37.) ve 38.-) Kimseyle görüşmediğini ileri sürdüğü halde, gizli olarak vilayet ve kaza ve köylerden gelenleri kabul edip görüşmüş.
39-) Sureten bu inviza hali, yakınları olan talebeleri tarafından birçok kerametlerin mevcudiyetinin kabülüne ve bütün nurcuların inandırılmasına yol açan…
41-) Ve bu yolda öğünmesine bir sebep olmuştur.
42-) Said tefahura (Övünmeye) düşkündür.
46.-) ve 47.-) Kendi kerametine o kadar inanmıştır ki, ilahi ve tabii olan birçok hadiseleri, kendisinin ve Risale-i Nur'un kerametidir der.
48-) Risale-i Nur'un tokadı olarak vasıflandırmaktadır.
49-) Muhtelif yerlerde olan zelzeleler ve seylablar, Risale-i Nur'un şiddetli birer tokadı olarak vuku bulmuştur.
53-) Nur şakirdlerinin bazıları ona bir mehdilik de tevcih etmişlerdir.
54- ) Müceddidlik ve büyük makamlar veren şakirtlerinin hitabelerine, enaniyet ve tefahura olan meyli icabı itiraz etmeyerek, bu teveccühleri kabul ettiği görülmektedir.
60.-) 61-), 62-) ve 63-) İstinad ettiği hadisler zaif ve hatta mevzu olmakla beraber, tevilleri yanlış ve aslı yoktur.
74-) İslam tarihinde hiçbir din aliminin Kuran-ı Kerim'i ve hadisleri böyle şahsi fikirlere ve maksatlara alet ettiği görülmemiş ve işitilmemiştir.
78-) İlm-i gayb Allah'a mahsustur. Hiçbir veli tasarrufat yapamaz ve gaybı bilemez. Halbuki bir risalede işarat-ı hadisiye ile hilafetin mebde ve müntehasını göstermiş.
79.-) ve 80-) Gizli cemiyet kurduğu ve din perdesi altında emniyeti bozmak maksadıyla kitap ve mektupların vasıtalarla gönderilmiş olması.
83.-), 84-) ve 85-) İddiacı demiş: Said'in gizli düşmanı yok. Ve onu zehirleyen yok. Ve zındık namını verdiği kırk seneden beri Said onların ehl-i iman hakkındaki ifsadatına karşı Kuran'ın hakikatleri ile mukabele ettiği bir komite yoktur.
87-)Hem tefahura meylini gösterir, kendini müceddid bilir.

Bediüzzaman Said Nursi ve arkadaşları maruz kaldıkları yargılamalarda Din perdesi altında örgüt faaliyeti yürütmek, ulusal güvenliğe tehdit olmak, irtica ve başkaca pek çok suçlamaya maruz kalmıştır.
Risale-i Nurlar suç delili sayılmış, Bediüzzamanın hiçbir dünyevi ya da siyasi bir konunun yer almadığı sadece imani anlatımlarının olduğu eserlerine bile el konulmuştur. Bir eserde Said Nursi’nin bir talebesi toplanan eserlerinin yakılarak yok edilmesini şöyle anlatılır:
Sene 1963 oldu. Mehmet Önder ismindeydi savcı, ona gittim, kitapları sordum. *SAVCI, "KİTAPLARINIZI YAKACAĞIZ” DEDİ. DEDİM: "İÇİNDE AYET VAR, HADİS VAR. “HAKİM ÖYLE KARAR VERDİ” DEDİ. (xxviii)
Bediüzzamanın talebelerinin temiz geçmişleri dikkate alınmayarak ulusal güvenliğe tehdit oldukları öne sürülmüştür. Öncelikle çok sayıda yargılama yapılmış olmasına karşın örgüt olma iddiası ispat edilememiştir. İthamların ispatlanamamasına karşın üstat ve talebelerindeki kovuşturmalar ısrarla sürdürülmüştür. Bu nedenle mahkemeler hukuken hiçbir suç değeri olmayan konuları bile suç kapsamına sokmaya girişmişlerdir. Suçlamalar arasında inanç özgürlüğüne tabi dini hususlar bile örgüt saiki olarak yer almış, daha önceden mahkemelerce verilmiş beraat kararları görmezden gelinerek aynı suçlamalar ile yeni davalar açılmıştır. Kimi zaman delilsiz, mesnetsiz de olsa tutuklamalar yapılmış, tutuklular uzun süre mahpus kaldıktan sonra salınmışlardır. Bediüzzamanın ve talebelerinin haksız yere paralarına el konmuş, bu kimi zaman hiçbir zabıt tutulmadan yapılmıştır. Mahkemelerde onlarca haksızlığa maruz kalmalarının yanında mahkemelerde alaya alınıp azarlanmışlardır.
…Ereğli'de Hâkim karşısına çıktım. Hâkim "Oğlum niye yasak kitap okuyorsun?" dedi. "Hâkim Bey ben yasak kitap okumuyorum." "Yasak kitap okumuyorsan burada ne arıyorsun sen şimdi?" dedi. "Memurlarınız beni aldı, geldi. Bu kitapları satan satıyor, matbaa basmış. Benim gibi dindar bir ailenin çocuğunun alıp okuması suçsa kabul ediyorum” dedim. “Oğlum suç. Mevlana'nın kitabını oku, İmam-ı Gazali'yi, İmam-ı Rabbani'yi okuyun, yasak bu kitaplar" dedi. “Hâkim Bey, ben onları okumadan evvel eşkıya idim" dedim. Alaylı bir şekilde "Yani bunları okudun da mı Müslüman oldun?" dedi. (xxix)
Üstat maruz kaldığı haksız hukuksuz muamelelerin dinsizlik cereyanını güçlendireceğini dile getirerek “ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olması lâzım geleni Cumhuriyeyi, dinsizliğe taraftar ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfi komitelerden tefrik edilip hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum.” (xxx) diyerek hükümetin entrikalardan uzak durmasını istemiştir. Üstadın bu talebinin nedeni yaşananların makul hukuki işleyişin ürünü olmamasıdır. Nitekim bir sorgu hakimi ile üstadın bir talebesi arasında geçen bu diyalog o dönem yaşanan baskının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir:
Neticede bu mesele sorgu hâkimine geldi. Sorgu hâkiminin elleri titriyordu. Mustafa Kırıkçı Ağabey, "Hâkim Bey, niye elleriniz titriyor?" diye sordu. "Kardeşim ben bu yaştan sonra hamallık mı yapayım? Beni tehdit ediyorlar, illa aleyhte karar vermemi istiyorlar" dedi. Tabii bu sohbet mahkeme başlamadan önce oluyordu. Hâkim müspet bir adamdı. (xxxi)
Tüm bu baskılara, haksız ithamlara ve iftira lobisine karşın Bediüzzamanın talebeleri ondan vazgeçmemiş, sadakatli samimi insanlar olarak onu sevip desteklemeye devam etmişlerdir.
Sonuç: Saldırılar Onların Haklılığını, Samimiyetini ve Bağlılıklarını Daha da Pekiştirmiştir
Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin hayatı, iman hizmetinin ne denli büyük fedakârlık, sabır ve metanet gerektirdiğinin açık bir göstergesidir. Onlar, yalnızca iman hakikatlerini anlatmak, Kur’an’ın nurunu yaymak ve insanları ahlaka, sevgiye, kardeşliğe davet etmek için yola çıkmış; ancak bu yolda türlü iftira, zulüm, karalama, baskı ve haksız yargılamalarla karşılaşmışlardır. Deli damgası vurulup akıl hastanesine kapatılmak, mahkemelerde yargılanmak, hapislerde tecrit edilmek, kitaplarının yakılması, mallarına el konulması, örgüt suçlamalarıyla itham edilmek, basında sistemli karalama kampanyalarına maruz kalmak, en yakınlarının aleyhte beyan vermeye zorlanması, maddi ve manevi işkencelerle yıldırılmaya çalışılmak gibi sayısız zulüm ve baskı, Bediüzzaman ve talebelerinin yaşadığı zorluklardan sadece bir kısmıdır.
Tüm bu baskıların temelinde ise, iman hakikatlerinin ve Kur’an ahlakının toplumda yayılmasının, batıl düzenleri ve menfaat çevrelerini tehdit etmesi yatmaktadır. Tarih boyunca peygamberler, salih müminler ve hak yolda olanlar nasıl ki iftira, karalama, sürgün, işkence ve zulümle karşılaşmışlarsa; Bediüzzaman ve talebeleri de aynı sünnetullah gereği benzer saldırılara maruz kalmışlardır. Kur’an’da, “Onlardan öncekiler de hileli düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun tümü Allah’a aittir.” (Rad Suresi, 42) ayetiyle bildirildiği gibi, inkarcıların ve zulmedenlerin kurduğu tüm tuzaklar nihayetinde boşa çıkmış, asıl kaybedenler daima hakka karşı savaşanlar olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı ve mücadelesi, iman hizmetinin yalnızca ilmi ve fikri bir faaliyet olmadığını, aynı zamanda büyük bir sabır, tevekkül, adalet ve güzel ahlak sınavı olduğunu ortaya koymaktadır. O, tüm baskılara rağmen asla yılmamış, davasından dönmemiş, talebelerine de her şartta Allah’a güvenmeyi, sabrı ve metaneti tavsiye etmiştir. “Biz, imanımızı kurtarmaya çalışacağız” diyerek, hiçbir zaman siyasi ya da dünyevi bir çıkar gözetmemiş, sadece Allah rızası için mücadele etmiştir. Onun ve talebelerinin yaşadığı zulümler, bugün de iman hizmeti yolunda olanlara bir ibret, bir rehber ve bir sabır vesilesidir. Geçmişte yaşamış olan peygamberlerin, elçilerin ve salih müminlerin başlarına gelenler, onların yaşadıkları tecrübeler müminler için her zaman yol gösterici olmuştur.
Neticede, Bediüzzaman ve talebelerine yapılan tüm saldırılar, onların haklılığını ve samimiyetini daha da pekiştirmiş; Risale-i Nur eserleri ve iman hakikatleri, baskı ve zulümlere rağmen milyonlara ulaşmıştır. Allah’ın vaadi gereği, “Allah, düzen kurucuların tuzaklarına karşılık verenlerin en hayırlısıdır.” (Enfal Suresi, 30) ayetiyle bildirildiği gibi, iman hizmetine engel olmak için kurulan tüm tuzaklar boşa çıkmış, asıl galip ve kazananlar Allah’a tevekkül eden, sabreden ve güzel ahlakı yaşayanlar olmuştur.
Bu yaşananlar, yalnızca bir dönemin tarihi değil, aynı zamanda hak ile batılın mücadelesinin evrensel bir tablosudur. Her dönemde olduğu gibi, bugün de hak yolda olanların karşılaşabileceği zorluklara karşı en büyük güç, Allah’a olan iman, sabır, tevekkül ve güzel ahlaktır. Bediüzzaman ve talebelerinin hayatı, bu hakikatin en parlak örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.






