Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların birbirlerini değerlendirirken esas aldıkları ölçüler çoğu zaman mal, makam, şöhret, güzellik veya soy gibi dünyevi özelliklerdir. Bu anlayışa göre bir insanın zengin olması, tanınmış bir aileden gelmesi ya da geniş bir çevreye sahip olması, ona diğer insanlar karşısında üstünlük kazandırır. Bu imkanlardan yoksun olan bir insan ise, ne kadar dürüst ve güzel ahlaklı olursa olsun, aynı ilgiyi ve saygıyı görmeyebilir.
İnsanları bu şekilde değerlendirmek, dünya hayatının gerçek mahiyetinin unutulmasından kaynaklanır. Çünkü insanın sahip olduğu her şeyi yaratan Allah'tır. Bir insanın ailesini, doğduğu yeri, fiziksel özelliklerini, elde edeceği imkanları belirleyen Rabbimiz'dir. Dolayısıyla kişinin kendisine verilen nimetleri sahiplenerek bunlardan dolayı büyüklenmesi son derece yanlış bir davranıştır. İnsanın yapması gereken, Allah'ın lütfettiği nimetlere şükretmek ve bunları O'nun razı olacağı şekilde kullanmaktır.
Allah Katında üstünlüğün ölçüsü ise insanların birbirlerine biçtikleri değerlerden tamamen farklıdır. Rabbimiz, insanın servetine veya toplumdaki konumuna değil, takvasına önem vermesi gerektiğini Kuran'da bildirmiştir. Bu gerçeğin şuurunda olan bir mümin, hem kendi davranışlarını hem de insanlara karşı tutumunu Kuran'a göre belirler.
.jpg)
Dünya Nimetleriyle Büyüklenmek Bir Aldanıştır
Kibirli bir insan, sahip olduğu özelliklerin kendisini diğer insanlardan farklı ve ayrıcalıklı kıldığına inanır. Çevresindekilerin de bu sözde üstünlüğü kabul etmelerini bekler. Konuşmalarında, davranışlarında ve insanlarla kurduğu ilişkilerde bu beklentinin izleri görülür. Kimi zaman servetinden söz ederek, kimi zaman tanıdığı insanları anlatarak, kimi zaman da ailesini veya başarılarını öne çıkararak kendisine hayranlık duyulmasını ister.
Oysa üzerinde düşündüğünde, övündüğü hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını görebilir. İnsana aklı, sağlığı, yetenekleri ve çalışma imkanını veren Allah'tır. Bir başarı elde etmesine vesile olan şartları da Allah yaratır. İnsan bütün bunlar için çaba gösterir; ancak çabasının sonuç vermesi de Rabbimiz'in dilemesiyle olur. Bu gerçeği göz ardı ederek nimetlerden kendisine pay çıkarması, insanı şükürden uzaklaştırır.
Üstelik büyüklenmesine neden olan imkanların devam edeceğine dair hiçbir güvencesi yoktur. Yıllarca biriktirdiği servetini kısa bir sürede kaybedebilir. Güvendiği sağlığı bozulabilir, makamından ayrılabilir, kendisine ilgi gösteren insanlar ondan uzaklaşabilir. Bunların hiçbiri gerçekleşmese bile ölümle birlikte dünyadaki bütün imkanlarını geride bırakacaktır. Allah, dünya hayatının insanları aldatan yönünü bir ayette şöyle haber verir:
"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mallarda ve evlatlarda bir çoğalma-yarışıdır..." (Hadid Suresi, 20)
Mümin, dünya nimetlerinin bu geçici özelliğini unutmaz. Zenginliğe, güzelliğe veya başarıya sahip olduğunda bunları Allah'ın bir lütfu olarak görür. Bir nimetinin azalması ise onu Allah'a karşı nankörlüğe sürüklemez. Bollukta da darlıkta da Rabbimiz'e muhtaç olduğunu bilir; her iki durumda da Allah'ın rızasına uygun davranmaya özen gösterir.
.jpg)
İnsanın Sorumluluğu, Nimetleri Allah'ın Rızasına Uygun Kullanmaktır
Dünya nimetlerinin geçici olması, insanın bunlardan uzak durmasını gerektirmez. Mümin, Allah'ın yarattığı güzelliklerden zevk alır; çalışır, üretir, imkanlarını artırmak için gayret eder. Ancak bütün bunları yaparken ahireti unutmaz. Sahip olduklarının kendisi için bir imtihan vesilesi olduğunu bilir.
Örneğin maddi imkanları geniş olan bir insan, bu nimetleri gösteriş yapmak veya insanları kendisine bağımlı kılmak için kullanabilir. Aynı imkanlarla ihtiyaç içindeki insanlara yardım etmesi, hayırlı çalışmalara destek olması ve çevresinde güzellikler meydana getirmesi de mümkündür. Makam sahibi bir insan, yetkisini başkalarını ezmek için kullanabileceği gibi adaleti korumak, haksızlıkları önlemek ve insanlara faydalı olmak için de kullanabilir. İnsanın sorumluluğu, kendisine verilen nimetlerle nasıl bir ahlak gösterdiğidir.
Rabbimiz, dünya hayatının süsü olan nimetlerle kalıcı salih ameller arasındaki farkı şöyle bildirir:
"Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; kalıcı olan salih ameller ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46)
Bu nedenle mümin, imkanlarını insanlardan övgü almak için kullanmaz. Kimsenin görmediği, yaptığı iyiliğin bilinmediği durumlarda da aynı samimiyetle hareket eder. Çünkü onun için önemli olan, insanların kendisi hakkında ne düşündüklerinden önce Allah'ın rızasını kazanabilmektir. Allah'ın bütün yaptıklarını gördüğünü ve niyetini bildiğini unutmaz.
Kibir, İnsanın Doğruyu Kabul Etmesine Engel Olur
Büyüklenmenin insan üzerindeki önemli etkilerinden biri, hatasını kabul etmesini güçleştirmesidir. Kendisini üstün gören bir insan, bir başkasının öğüdünü dinlemeyi küçük düşmek olarak değerlendirebilir. Yanlış bir davranışı kendisine hatırlatıldığında bunu düzeltmek yerine, haklı olduğunu göstermeye çalışır. Böylece nefsini korumak uğruna vicdanının gösterdiği doğruyu göz ardı eder.
Bu anlayıştaki bir kişi için öğüdün kimden geldiği de önemlidir. Kendisinden daha genç, daha az tanınmış veya maddi imkanları daha sınırlı bir insanın sözünü dinlemek istemeyebilir. Söylenenin doğruluğunu düşünmek yerine, karşısındaki kişinin kendi gözündeki konumuna bakar. Oysa doğru bir hatırlatmayı kabul etmek insanı küçük düşürmez. Aksine, hatasını görüp düzeltebilmesi, samimiyetinin ve güzel ahlakının bir göstergesidir.
Kuran'da bildirilen Firavun kıssasında, büyüklenmenin bir insanı ne kadar yanlış bir yola sürükleyebildiği görülür. Firavun, sahip olduğu iktidara güvenmiş, Hz. Musa'nın (as) tebliğine karşı kibirli bir tutum sergilemiştir. Kendisine Allah'ın ayetleri hatırlatıldığında, bu hatırlatmalara uymak yerine baskı ve tehditle karşılık vermiştir. Ancak güvendiği iktidarı, onu Allah'ın takdir ettiği sondan kurtaramamıştır.
Mümin böyle bir ahlaktan titizlikle sakınır. Kendisine yapılan bir hatırlatmayı, nefsini savunmak için bir tartışmaya dönüştürmez. Davranışlarını Kuran'a göre değerlendirir; yanlışını gördüğünde bunu terk eder. Allah'ın rızasını kazanmayı, insanlar karşısında haklı görünmekten daha önemli bulur.
.jpg)
Peygamberlere Yöneltilen Üstünlük Arayışı İftirası
Kuran'da, büyüklenme arzusu içindeki insanların peygamberlerin tebliğini de kendi anlayışlarına göre değerlendirdikleri haber verilir. Bu insanlar, hayatlarını makam, itibar ve çıkar elde etmek üzerine kurduklarından, Allah'ın elçilerinin samimiyetini anlamak istememişlerdir. Kendilerini Allah'a kulluk etmeye çağıran peygamberleri, üstünlük elde etmek istemekle suçlamışlardır.
Hz. Nuh'un (as) kavminin inkara sapmış önde gelenlerinin sözleri ayette şöyle bildirilir:
"Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.'" (Müminun Suresi, 24)
Oysa Hz. Nuh (as), kavmini Allah'a iman etmeye ve O'na kulluk etmeye davet ediyordu. Onların kurtuluşu için yaptığı bu tebliği bir makam arayışı gibi göstermeleri, kendi yanlış bakış açılarının bir sonucuydu. İnsanların Allah'ın hükümlerine göre yaşamaya çağrılmasını, kendi konumlarına yönelik bir tehlike olarak görüyorlardı.
Bu örnek, insanın nefsindeki büyüklenme isteğini neden ciddiyetle düşünmesi gerektiğini de gösterir. Kibir, yalnızca insanlarla ilişkilerde ortaya çıkan bir davranış bozukluğu değildir. İnsan, nefsinin isteklerini doğruya tercih ettiğinde, kendisine yapılan en hayırlı hatırlatmalara dahi karşı çıkabilir. Bu nedenle mümin, vicdanını örten böyle bir tutuma karşı sürekli dikkatli olur.
.jpg)
İnsanları Küçümsemek Kuran Ahlakına Aykırıdır
Hz. Nuh'un (as) kavminin öne sürdüğü bir başka gerekçe de, ona iman eden insanların toplumdaki konumlarıydı. Ayette bu kişilerin sözleri şöyle haber verilir:
"Dediler ki: 'Sana tabi olanlar en aşağılık kimselerken, biz sana iman eder miyiz?'" (Şuara Suresi, 111)
Bu sözler, büyüklenen insanların değerlendirmelerindeki yanlışlığı açıkça ortaya koyar. Kendilerini Allah'a iman etmeye çağıran bir peygamberin sözlerini dinlemek yerine, ona tabi olan insanları küçümsüyorlardı. Aynı topluluk içinde bulunmayı kendi sözde üstünlüklerine aykırı görüyor, bu nedenle iman etmeyi reddediyorlardı.
Oysa bir insanın az tanınması, yoksul olması veya güçlü bir çevresinin bulunmaması, onun Allah Katında değersiz olduğunu göstermez. Aynı şekilde zenginlik, şöhret ve nüfuz da kişinin Allah Katında üstün olduğunun delili değildir. İnsanın dışarıdan görülen imkanlarını esas alarak böyle bir hükme varmak, Kuran'da bildirilen ölçüyü göz ardı etmek olur.
Mümin, karşısındaki insanın servetine veya makamına göre değişen bir ahlak göstermez. Yoksul bir insanla konuşurken de, toplumda tanınan biriyle karşılaştığında da saygılı, nazik ve adaletlidir. Kimseyi küçük düşürmeye çalışmaz; insanların eksikliklerini bir alay konusu haline getirmez. Kendisinin de Allah'ın yarattığı, her an O'nun yardımına muhtaç bir kul olduğunu bilir.
Bütün Kuvvet ve Şeref Allah'ındır
Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, güçlü gördüğü kişilerin yakınında bulunarak kendisinin de güç kazanacağını düşünebilir. Onların desteğini kaybetmemek için haksızlıklarına sessiz kalabilir, yanlışlarını savunabilir. Böylece insanların vereceğini umduğu itibar uğruna vicdanına aykırı davranmayı kabul eder.
Bu yanılgının temelinde, insanların sahip oldukları gücü Allah'tan bağımsız zannetmek vardır. Oysa hiçbir insanın kendisine ait bir kudreti yoktur. Bütün insanlar Allah'ın yarattığı şartlar içinde yaşar, ancak O'nun dilediği kadarına güç yetirebilirler. Rabbimiz bu gerçeği bir ayette şöyle bildirir:
"Onlar, mü'minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) ediniyorlar. Kuvveti (ve şerefi) onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, bütün kuvvet (ve şeref) Allah'ındır." (Nisa Suresi, 139)
Müminin güveni Allah'adır. İnsanların desteğini elde etmek için Allah'ın hükümlerinden taviz vermez. Bir haksızlık karşısında, bunu yapan kişinin makamına veya çevresine bakarak tutumunu değiştirmez. Adaletli davranır ve Allah'ın razı olacağı tavrı göstermeye çalışır.
Bu tevekkül, mümini tedbir almaktan veya çalışmaktan uzaklaştırmaz. Aksine mümin, üzerine düşen sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirir. Ancak aldığı tedbirleri ve elindeki imkanları, Allah'ın yardımından bağımsız bir güvence olarak görmez. Sonucu yaratanın Rabbimiz olduğunu bilmenin huzurunu yaşar.
.jpg)
Allah Katında Üstünlüğün Ölçüsü Takvadır
İnsanların farklı ailelere, halklara ve toplumlara mensup olmaları, Allah'ın yaratışındaki çeşitliliğin bir parçasıdır. Bunları bir büyüklenme veya düşmanlık sebebi haline getirmek yanlıştır. Rabbimiz, insanlar arasındaki üstünlük ölçüsünü şöyle bildirmiştir:
"Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katı'nda sizin en yüce (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)
Takva sahibi bir insan, Allah'ı sever, O'ndan korkup sakınır ve hayatının her anında O'nun rızasını gözetir. Yalnızca insanların yanında değil, tek başına olduğu zamanlarda da Allah'ın sınırlarına uymaya özen gösterir. Bir çıkar elde etmek için dürüstlükten vazgeçmez; nefsine zor geldiği için adaleti terk etmez. Allah'ın kendisini her an gördüğünü bilerek yaşar.
Bu nedenle müminin çabası, çevresindeki insanlardan üstün görünmeye değil, imanını ve ahlakını güzelleştirmeye yöneliktir. Başkalarının eksiklerini sayarak kendisini yeterli bulmaz. Kendi hatalarını düşünür, bunları düzeltmek için gayret eder ve Allah'tan bağışlanma diler. Yaptığı iyiliklerden dolayı da büyüklenmez; kendisine hayır işleme imkanını veren Rabbimiz'e şükreder.
İnsanların kalplerini ve samimiyetlerini bilen Allah'tır. Mümin bu gerçeği unutmadığı için, kendisini kesin olarak üstün görüp başkalarını küçümseyen bir tutuma girmez. Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini umarak, ömrü boyunca takvasını artırmaya çalışır.
Mümin, Zorluklar Karşısında Allah'a Olan Güvenini Korur
Müminler dünya hayatında çeşitli zorluklarla imtihan olabilirler. Maddi sıkıntılar yaşayabilir, haksızlığa uğrayabilir veya baskıyla karşılaşabilirler. Ancak bu şartlar, onların Allah Katındaki değerini dünyevi imkanlarla ölçmelerine neden olmaz. İman eden bir insan, karşılaştığı her olayın Allah'ın bilgisi ve kontrolü altında olduğunu bilir.
Rabbimiz, müminlere şöyle buyurur:
"Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer hakikaten inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz." (Al-i İmran Suresi, 139)
Mümin bu müjdeye güvenerek şevkini ve kararlılığını korur. Karşısındaki insanların imkanlarının çokluğu onu ümitsizliğe düşürmez. Allah'ın yardımını umar; sabırla, akılla ve güzel ahlakla çabasını sürdürür. Zorlukları, Rabbimiz'e olan bağlılığını ve samimiyetini gösterebileceği bir imtihan olarak değerlendirir.
Bu nedenle her insan, hayatını hangi ölçülere göre yönlendirdiğini düşünmelidir. İnsanların övgüsünü kazanmak için gösterdiği çabayı, Allah'ın rızasını kazanmak için de gösteriyor mu? Sahip olduğu nimetler onu şükre mi yöneltiyor, yoksa büyüklenmesine mi neden oluyor? Kendisine doğru hatırlatıldığında buna uyuyor mu, yoksa nefsini savunmaya mı çalışıyor?
İnsanın önünde, hatalarını düzeltmek ve samimiyetle Allah'a yönelmek için bir fırsat vardır. Önemli olan bu fırsatı ertelememesi, kendisine verilen ömrü dünya hayatının geçici övünme konularıyla tüketmemesidir. Müminin aradığı izzet ve şeref Allah Katındadır. Bunun için yapacağı şey, Rabbimiz'e gönülden teslim olmak, Kuran ahlakını titizlikle yaşamak ve takvada ilerlemek için samimi bir gayret göstermektir.