DEVLET VE MİLLET İÇİN DİN AHLAKININ ÖNEMİ
Milletleri yakta tutan, devletleri güçlü ve etkili kılan en önemli unsurlardan biri de manevi değerler, örf ve din ahlakıdır. Tarihi ne kadar eskiye dayanırsa dayansın, toplumun ve devletin manevi, dini kökleri sarsılırsa, yozlaşmanın ortaya çıkması kaçınılmazdır. Yozlaşma da eninde sonunda kargaşayı ve bölünüp yok olmayı beraberinde getirecektir.
Dünya tarihi bu toplumların örnekleriyle doludur. Önce zenginleşip büyümüş, dünyevi hırslarına yenik düşüp ahlaklarını ve dini duygularını yitirmiş bu toplumlar, insanların önünde birer ibret vesikasıdır. Bu sebeple dikkat edilmesi gereken temel husus, birbirlerine maddi değil, manevi bağlarla bağlı, her koşulda güçlü kalmayı başarabilecek bir toplum modeli oluşturmaktır. Ancak bu sayede uzun süreler boyunca her türlü iç ve dış tehlikelere karşı korunma sağlayacak şuur ve güç elde edilebilir.
Türk milletinin asırlarca pek çok zorluk karşısında ayakta kalması, her koşulda bağımsızlığını koruyan bir milli şuur sergilemesi ve her biri birbirinden güçlü devletler kurarak dünya tarihini etkileyen önemli olaylara imza atması milletimizin manevi değerler konusundaki duyarlılığının bir sonucudur. Türk insanının bu önemli konuda gösterdiği kararlılık ve cesaret, asırlardır milletimizi tarih sahnesinde lider bir konumda tutmuştur.
MİLLETİMİZİ AYAKTA TUTAN GÜÇ MANEVİ DEĞERLERİMİZDİR
Kuşkusuz bir topluma mensup bireyleri bir arada tutan en güçlü bağ, ortak manevi değerler, köklü gelenekler ve ahlak duygusudur. Din ahlakının var olmadığı, dini değerlere saygının yitirildiği bir toplumda ahlak ve devlet kavramları da çöküntüye uğrar, hatta ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Tarihe baktığımızda birbirine düşman olan ve savaşan pek çok topluluk tarafından da bunun bir soğuk savaş taktiği olarak kullanıldığını kolaylıkla görebiliriz. Askeri ve stratejik açıdan güçlü oldukları için yıkılması ya da işgal edilmesi zor olan ülkeler hep içten yıkılmaya çalışılmıştır. Bunun için de toplumu bir arada tutan manevi değerler, dejenere edilmek suretiyle huzursuzluk ve ayaklanmalar çıkarılmış, insanlar birbirine düşürülmüş ve sonuçta toplum kendi devletine karşı düşmanlaştırılarak çökertilmiştir. Bu nedenden dolayı bir milletin her zaman ve her devirde din ahlakına ve din ahlakının gereği olan değerlere ihtiyacı vardır. Nitekim tarihimize baktığımızda bunun ne derece doğru olduğunu görebiliriz.
Türk tarihine damga vurmuş olan tüm güçlü ve kalıcı devletler, özellikle de 600 yıl boyunca dünyanın süper gücü olarak varlığını devam ettirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, manevi ve dini değerlere bağlılığa dayanan örnek bir kültür üzerinde yükselmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu fethettiği bölgeleri İslam ahlakının emrettiği anlayış, huzur, refah ve güven düsturuyla yönetmiştir. Böylece sahip olduğu geniş topraklar üzerinde yaşayan pek çok farklı etnik topluluk, barış ve dostluk içinde bir arada yaşayabilmiştir. Bugün bile pek çok tarihçi ve sosyolog, Osmanlı İmparatorluğundan övgüyle bahsetmekte ve kurmuş olduğu devlet sisteminin başarılarından örnekler vermektedir.
Şanlı bir tarihin ve köklü bir medeniyetin temsilcisi olmuş Türk milleti, özellikle İslamiyet'in kabulünün ardından pek çok alanda çok daha ileri seviyelere ulaşmış, daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır.
İslam'la şereflenmenin ardından kurulan Türk devletlerinin yöneticileri ve yanlarındaki kadroların, en göze çarpan özelliklerinin başında İslam dinine olan sadakatleri ve bundan dolayı sahip oldukları üstün yönetim anlayışı gelir.
Büyük Selçuklu kumandanı Sultan Alparslan'ın Malazgirt Zaferinin ardından ise Anadolu'da Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış, İslamiyet'in getirdiği yüksek ahlakla bu egemenlik manevi açıdan da güçlendirilmiştir. Tarihsel sürecin ve olayların bizlere gösterdiği üzere, manevi değerlere bağlılık milletin siyasi çalkantıları atlatmasını, dışarıdan gelebilecek bir saldırı ya da tacize karşı hem duyarlı hem de dayanıklı olmasını sağlayan güçtür.
Dini ve milli değerleri zayıf, hatta tamamen dinsiz bir hale gelmiş ya da getirilmiş toplumlar ise tarih sahnesinde çok kısa yer alabilmişlerdir. Ya da diğer milletlerin egemenliğini kabul ederek asimile olarak milli kimliklerini kaybetmişlerdir. Bu sosyolojik bir gerçektir ve tarih boyunca da pek çok kez tekrarlanmıştır. Bu tehlikeyi daha yakından görebilmek ve nedenlerini anlayabilmemiz için dini değerlerden uzaklaşmanın ya da tamamen dinsiz bir hale gelmenin doğurabileceği sonuçları analiz etmemiz gerekir.
DİN AHLAKI YAŞANMAZSA NELER OLUR?
Din ahlakının gereği gibi yaşanmadığı bir toplumda ilk önce temeli inançsızlık ve inkâr üzerine kurulu ideolojiler ve görüşler rağbet görür. Birçok sapkın ve batıl fikir kolaylıkla yayılma imkânı bulur. Bu durumun artması sonucunda da toplumun bireyleri, kendi benliklerinden ve sahip oldukları ortak kimlik ve değerlerden farkında olmadan uzaklaşmaya başlarlar. Ateizm ve dinsizlikle beslenen materyalizm gibi batıl fikir akımları ve komünizm gibi acımasız, saldırgan ideolojiler toplumun büyük kısmını önemli ölçüde sarar. Kısacası din ahlakının yokluğundan ortaya çıkan manevi boşluğu, bölücü ve dejenere fikir sistemleri doldurur.
Dikkat edilirse bir toplumun bunalıma girdiği ya da dinsizliği benimsemiş ideolojilerin başa geçerek halkı ezdiği, sömürdüğü zamanlarda aynı anda dini değerlerin ve din ahlakının da bilinçli olarak yok edilmeye çalışıldığı görülecektir. Bu bilinçli bir politikadır. Çünkü sömürünün devam etmesi için toplumun dini ve manevi değerlerden olabildiğince uzaklaştırılması gerekmektedir.
Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda ortaya çıkan bir başka sorun da insanların iyiyle kötüyü birbirinden ayırt etme anlayışlarının kaybolmasıdır. Bu durumda her bireyin kendine özgü iyi ve kötü kavramı ortaya çıkar ve bu kavramlar da zamanla insanların kişisel menfaatlerine göre şekillenmeye başlar.
Elbette bu çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü böyle bir halde kişi toplum tarafından kınanmayacağını, yaptığından dolayı cezalandırılmayacağını düşünmeye başlayacaktır. Bu nedenle de kendini kötülükten sakındırmak bir yana, kötülük yapmayı alışkanlık haline getirecektir. Bu çarpık zihniyetin yaygınlaşması sonucunda toplumu içten kemiren rüşvet, hırsızlık, fuhuş, çatışmalar, adam kayırma ve devlete itaatsizlik gibi pek çok kötülük makul bir hale gelir ve önüne geçilmesi çok zorlaşır.
Allah'tan korkan ve samimi olarak din ahlakını yaşamaya çalışan bir insan ise, doğru olanın her koşulda Allah'ın razı olacağı güzel ahlaka göre hareket etmek olduğunu bilir.
Her zaman adaletli olmayı, milletini ve devletini sevmeyi ve ülkenin refahı için bir şeyler yapmayı kendine temel ilke olarak benimser. Öte yandan rüşvetin, haksızlığın, ahlaksızlığın, hırsızlığın, kaba kuvvetin, her türlü adaletsizliğin her zaman karşısında olur. Gücü ve imkanları dahilinde fikirleriyle bunlara karşı çıkar.
Din ahlakı, insanlar arasındaki yardımlaşma, dürüstlük, anlayış, adalet ve fedakârlık gibi erdemli davranışların temel kaynağıdır. Din ahlakının gereği gibi yaşanmadığı bir toplumda bu değerlerden hakkıyla söz edebilmek mümkün olmaz. Din ahlakı yoksa, adalet, dürüstlük, huzur ve güven de yoktur. Hiçbir insan hiçbir şekilde tatmin olmaz. Ortaya çıkan çarpıklıklarla ve yanlışlarla bir gün kendisi de karşılaşır ve dinsizliğin sonucuna kendi gözleriyle şahit olur. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle haber vermektedir:
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.” (Rum Suresi, 41)
İnsanı insan yapan ahlaki değerler geçerliliğini yitirdiğinde ve bunlara verilen değer kaybolduğunda toplumun her kesimi ve her bireyi kaçınılmaz bir şekilde bundan nasibini alır. Eğer birey sadece kendi kazancını ve rahatını düşünen, diğerlerini önemsemeyen olduğunda mutlaka bundan kendisinin de canı yanar. Ailevi değerler de zamanla ortadan kalkar. Ortaya çıkan sorumsuzluk ve başıboşluk hızla ailevi bağların yıpranmasına ve ailelerin kolaylıkla parçalanmasına neden olur. Oysa Nisa Suresi’nin ilk ayetinde Allah tüm insanlara akrabalık bağlarını koparmamalarını emretmiştir.
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve yine kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisa Suresi, 1)
Din ahlakına gereken önemin ve değerin verilmemesinin bir başka tehlikeli sonucu da insanların ortaya çıkan güvensiz ortam nedeniyle yavaş yavaş psikolojik sorunlarla karşılaşmalarıdır. Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucunun yaygınlaşması, fuhuş patlaması ve bunlara ek olarak huzursuzluk ve çatışma ortamı toplumun psikolojik olarak yıprandığını gösteren en açık alametlerdir. Bu durumun doğal sonucu olarak birbirine güvenmeyen, saygı duymayan, sadece kendi geleceğini ve menfaatlerini düşünen ve kendinden başka insanları adeta yenilmesi gereken birer rakip olarak gören bireyler ortaya çıkar. Bu da suç örgütlerinin, mafyalaşmanın, katliamların yaygınlaşmasına sebep olur.
Öte yandan sosyal adaletsizlik ve ekonomik sıkıntı tarafından da beslenen bu gerinim ortamı, kısa bir süre içinde toplumsal bir isyanı ve cinnete dönüşür.
Tüm bu olumsuzluklar devletin oturmuş düzenini, istikrarını ve milletin yerleşik dokusunu hızla tahrip eder. Çünkü devlete ve millete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün vasıflar, gerçekte dini inançların kuvvetlenmesiyle gelişen özelliklerdir. Din ahlakından uzak ve dolayısıyla vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın milletini, devletini sevmesi, devletine hizmet şuuruyla çalışabilmesi ve kendi vatandaşlarının hayrı için çaba gösterebilmesi mümkün değildir.
Bu şuurdaki bireylerin yetişmediği, yetişmiş olan bireylerin de bu vasıflarını kaybettiği bir toplum, şüphesiz ki varlığını sürdüremeyecektir. Çünkü toplumun temeli bireydir ve bireylerin şuursuzlaştığı bir toplum, yığın haline dönüşecektir.
Dini ve manevi değerlerin diplomasi alanında ve uluslararası ilişkilerde hiçe sayılması, toplumlar arası barış içinde ciddi bir tehdit oluşturur. Din ahlakının ortak değerlerini kabul etmeyen veya bu değerlere göre hareket etmeyen uluslar birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaşayamazlar. Anlayış ve uzlaşma zemini kurulamayacağı için birbirleriyle çatışmaları ve bunun sonucunda yeryüzünde karmaşanın ve bozgunculuğun ortaya çıkması içten bile değildir. Allah ise yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların kendi katındaki durumunu şöyle bildirmektedir:
“Demek iş başına gelip yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat, bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi? İşte bunlar, Allah onları lanetlemiştir. Böylece kulaklarını sağırlaştırmış ve basiret gözlerini de kör etmiştir.” (Muhammed Suresi, 22-23)
Günümüzde birçok toplumda din ahlakından uzaklaşmanın ve yozlaşmanın yol açtığı sıkıntılar görülmektedir. Sorunların çözümünde bazı olumlu girişimler söz konusu olsa da sorunun temeli tam olarak teşhis edilemediği için bunlardan istenilen sonuçlar alınamamaktadır. Öncelikle yapılması gereken her bireyin manen bilinçlenmesini sağlamak ve vicdanıyla düşünmesine vesile olmaktır. Bunun da en etkili yolu insanların özlediği güven, refah ve huzur ortamının sadece din ahlakı ile gerçekleşebileceğinin anlatılmasıdır. Söz konusu toplumlardaki iman zafiyetinin ve eksikliğinin ortadan kaldırılması için çaba göstermektir. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
“Peki onlar Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa, istese de istemese de ona teslim olmuştur ve ona döndürülmektedir.” (Al-i İmran Suresi, 83)
ÇÖZÜM İMAN ZAFİYETİNİ ORTADAN KALDIRMAK
Toplumun kendini her türlü tehlikeden koruyabilmesi ve manevi değerlerin muhafaza edilebilmesi için toplumun her bireyinin manevi açıdan güçlenmesi gerekmektedir.
Açıktır ki günümüzde yaşanan toplumsal sorunların ve bunların sonucunda ortaya çıkan güvensiz, gerilimli ortamın asıl kaynağı iman zafiyetidir. İman zafiyeti insanların çoğunun Allah'ın varlığını ve birliğini bildikleri halde din ahlakına yeteri derecede önem vermeden yaşamalıdır. Pek çok insan dini değerlerden haberdar olmasına rağmen vicdanıyla düşünmez. Din ahlakını yaşamanın hem kendi nefsi hem de toplumsal açıdan aciliyetini fark edemez. Bu insanlar genellikle kendileri ihtiyaç istediklerinde hemen Allah'ı hatırlayıp ona yönelmelerine rağmen her şeyin iyi olduğu zamanlarda haşa Allah'a akıllarına bile getirmeyebilirler. Hiç şüphesiz bu çok hatalı bir davranıştır. Allah bir Kuran ayetinde bu insanların ahlaklarını şöyle haber vermektedir:
''İnsanlardan kimi Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık bir kayıptır.” Hac Suresi, 11)
Oysa her bireyin ve toplumun asıl ihtiyacı olan imanlarının kuvvetlenmesi ve bu yolla maneviyatlarının takviye edilmesidir. Bunun için de öncelikle yapılması gereken insanları iman zafiyetine düşüren, inançlarını zedeleyen, zihinlerini karıştırıp onları din ahlakına karşı yersiz kuşku ve şüphelere düşüren her türlü olumsuz etmenin fikren ortadan kaldırılmasıdır.
Bu konuda samimi olarak Allah'a iman eden insanlara sorumluluk düştüğü gibi, özellikle halka kolaylıkla ulaşma imkanı olan kurumlara da önemli bir sorumluluk düşmektedir. Bu kişiler, Allah'ın güç ve kudretinin farkında olan bireyler olarak daima Allah'ın şanını yüceltmeli, Allah'ın sınırlarına dikkat etmeli, din ahlakı ve mukaddesatla ilgili konularda son derece titiz ve dikkatli davranmalı ve her zaman sözün en güzelini söylemeye çalışmalıdırlar.
İnsanlara din ahlakının anlatılmasında güzel sözün kullanılması son derece önemlidir. Güzel söz, insanları Allah'a çağıran, Kuran ahlakına uymaya davet eden, olaylardaki hayır yönünü vurgulayan ve insanları umutsuzluğa düşmekten sakındıran sözdür. Kuran'ın pek çok ayetinde iman edenlerin güzel söz söylemeleri tavsiye edilmiştir. Ayetlerde Rabbimiz güzel sözün manevi açıdan ne kadar etkili olduğunu şöyle vurgulamaktadır:
“Görmedin mi ki Allah nasıl bir örnek vermiştir? Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Umulur ki onlar öğüt alır, düşünürler.” (İbrahim Suresi, 24-25)
Kuran'da güzel sözün önemine açıkça değinilmiş olmasına rağmen, günümüzde bazı yazı ve televizyon programlarında olması gerekenden farklı bir üslup kullanılabilmektedir. İnsanları endişeye düşürmeyen, mukaddesata ve dini değerlere karşı son derece saygılı, ümitvar, şevklendirici, destek verici, tartışmadan kaçınan bir üslup kullanılması son derece önemlidir.
Örneğin dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen olaylar ya da Müslümanların maruz kaldıkları bir zulüm genel hatlarıyla anlatılmakta, olumsuz detaylar verilerek hiçbir çözüm yolu gösterilmemektedir. Hatta kimi zaman bu gibi olaylar bilgi yetersizliğinden dolayı yanlış şekillerde bile yorumlanabilmektedir.
Söz konusu olay görünürde rahatsızlık verici olabilir ve buna bağlı olarak haberin içeriği de olumsuz gibi görünebilir. Ancak kullanılan üslup insanları ümitsizliğe düşürücü ve sıkıntıya sokucu nitelikte olursa insanların güç alabilecekleri maneviyatları zedelenebilir ve insanlar kurtuluşu ve huzuru başka yollarda aramaya başlayabilirler. Aklıselim sahibi kimselerin bu üsluptan şiddetle kaçınmaları gerekir.
Yazılı basında bazen karşımıza çıkan bu üslup aynı zamanda bazı televizyon programlarında da görülmektedir. Bazı programlar hem üslup olarak hem de içerik olarak insanlara fayda getirmeyecek ve boşa vakit geçirtecek nitelikte hazırlanmaktadır. Rekabet adı altında insanı düşünmekten alıkoyan ve maneviyatlarını geliştirmeyen, boş ve yararsız şeylere özendiren programlar yayınlanabilmektedir.
Oysa insanların ihtiyacı olan Allah sevgisi, Allah korkusu, O'nun üstün ilmini ve kadrini gösteren iman hakikatleri, güzel ahlak gibi konuların anlaşılmasıdır. Aksi takdirde pek çok insan manevi açıdan olumsuz yönde etkilenmekte ve çevresinde olan biten kötü olaylar karşısında ya karamsarlığa düşmekte ya da tepkisiz ve duyarsız bir hale gelebilmektedir.
Toplumun manevi açıdan güçlendirilmesi, din ahlakının en doğru ve en güzel şekilde anlatılması, dinsizliğin getireceği sorunların tek ve en etkin çözüm yoludur. Bunun için Allah'a iman eden her insan, kendi imkanları dahilinde çalışmalı, yazılı ve görsel basında da insanların maneviyatlarını güçlendirecek eğitici programlar düzenlemelidir. İman hakikatleri anlatılmalı ve bu yolla Allah'ın yaratmasındaki eşsiz akıl ve ilim gösterilmelidir. İnsanlara her olayın Allah'ın kontrolünde gerçekleştiği ve her olayın hayırlı bir tarafının olduğu devamlı hatırlatılmalıdır. Sıkça kullanılan karamsar üslup terk edilmeli, insanların geleceğe olumlu bakmalarını sağlayacak bir üslup kullanılmalı, hep sözün en güzeli ve hayırlı olanı tercih edilmelidir. Allah Kuran'da inanan kullarına kendi rahmetinden ümit kesmemelerini şöyle bildirmektedir:
“Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Suresi, 87)
SONUÇ
Yapmış olduğumuz tüm bu analizler, manevi değerlerin ve din ahlakının hem devletin hem de milletin geleceği için neden önemli olduğunu göstermektedir. Manevi değerlere önem verilmeli ve bu da din ahlakının insanlara anlatılmasıyla güçlendirilmelidir. Eğer toplumun bireyleri bu konuda yetersiz ise, bunun temel sebebi olan iman zafiyetleri ortadan kaldırılmalı ve bunun için de insanların imanlarını ve Allah'a olan inançlarını güçlendirici kültürel faaliyetlere ağırlık verilmelidir. Toplumun her kesimi bu konuda fikir birliği içinde olmak kaydıyla sorumluluk paylaşmalıdır.
Hiç kuşkusuz Müslüman Türk milletinin kültürel temelinde var olan bu anlayışın güçlendirilmesi sayesinde, tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de karşılaşılan zorluklar ve sıkıntılar aşılacak, Türk milleti, mevcudiyetini, bütünlüğünü ve milli kimliğini en güzel şekilde muhafaza edecektir. İlerleyen yıllarda ülkemizi modern, çağdaş ve refah düzeyi yüksek bir şekilde görebilmemiz için bu anlayışın korunması ve güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500