HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Mucize Gezegen 2

Mucize Gezegen 2

Harun Yahya
706
26 Ekim, 2017
HD Belgeseller
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Mucize Gezegen 2

 

Işık ve Sudaki Tasarım

 

Mucize Gezegen belgeselimizin ilk bölümünde dünyadaki hassas dengelerin canlı yaşam için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu incelemiştik. Gördük ki son derece karmaşık özelliklere ve ince yerlere sahip bu dengelerin biri bile olmasa dünya üzerindeki canlı yaşama ortadan kalkacak. Allah'ın eşsiz yaratma sanatının eseri olan bu hassas dengelerin kuruluşu da devamlılık kadar büyük bir hayvan mucizeleri.

Bu bölümde ise dünyamızın sahip olduğu başka özellikleri ve bunların ne kadar ince hesaplara dayandığını görecek, Allah'ın kudretine ve yaratma sanatına bir kez daha şahit olacağız.

 

Bize En Yakın Yıldız, Güneş

 

Enerji patlamalarının yaşandığı bu kaynayan yüzey 6000 santigrat sıcaklıkta. Ancak çekirdeğine doğru indikçe bu ısı inanılmaz bir şekilde artıyor. Çekirdek de tam 15 milyon santigrat derece. Bu muazzam sıcaklıktaki ortamda üretilen enerji, güneşin yüzeyine ısı ve ışık olarak iletilir. Bu ısı ve ışığın, dünya üzerindeki yaşam için çok büyük bir önemi vardır.

Güneşin çekirdeğinde son derece karmaşık nükleer reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkan ısı ve ışık, gerçekte yaşam için şaşırtıcı bir hassaslıkta ayarlanmıştır. Güneşte üretilen ısı ve ışık, aslında elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı iki şeklidir. Bunlar, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu enerji dalgalarının boyları arasında çok büyük farklar vardır. Bazı enerji dalgalarının, örneğin radyo dalgalarının boyu, kilometrelerce genişliktedir. Gama ışınları gibi başka dalga boyları ise 1 cm'nin trilyonda birinden daha ufaktır. Yani dalga boyları, olağanüstü derecede geniş bir yelpazede dağılmışlardır. En küçük dalga boyuyla en büyük dalga boyu arasında tam 10 üzeri 25 kat fark bulunduğu hesaplanmıştır. 10 üzeri 25, milyar kere milyar kere milyondan bile daha büyük olan akıl almaz bir rakamdır.

Bunu şöyle bir örnekle daha rahat açıklayabiliriz; 10 üzeri 25 adet defter sayfasını üst üste yerleştirecek olursak, sayfaların görülebilir evrenin yarı yoluna kadar uzandığını görürdük. İşte 10 üzeri 25 rakamı, insanın hayal gücünü bile zorlayacak kadar büyük bir rakamdır.

Ne ilginçtir ki bizim güneşimizin yaydığı ışın dalga boyu, bu devasa genişlikteki yelpazenin son derece dar bir aalana sıkıştırılmıştır. Bu aralık sayıları milyar kere milyar kere milyondan bile daha büyük olan defter sayfalar arasından sadece tek bir sayfaya karşı gelmelidir. Peki neden?

 Cevap son derece önemlidir. Çünkü dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınlar sadece bu aralıktaki ışınlardır. İngiliz fizikçi Ian Campbell, Enerji ve Atmosfer adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak şunlar yazar:

 

“Güneşten yayılan ışınların, dünya üzerindeki yaşamı desteklemek için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış olması gerçekten çok olağanüstü bir durumdur.”

 

 Şimdi ışığın bu çok olağanüstü tasarımını biraz daha yakından inceleyelim.

 

Fotosentez Mekanizması

 

Güneşin yaydığı elektromanyetik enerjinin canlılar açısından çok önemli iki işlevi vardır. Isı enerjisi olarak dünya yüzeyini ısıtması ve böylece canlıların yaşayabileceği ısı aralığının korunması ve ışık enerjisi olarak büyük bir mucizeye aracılık etmesi.

 

Fotosentez

 

 Fotosentez yeşil bitkilerin güneşten gelen enerjiyi kullanarak besin üretmesidir. Yapraklarda yer alan kloroplast isimli hücreler tarafından çok karmaşık işlemler sonucunda gerçekleşir. Adeta bir kimya laboratuvarı gibi çalışan kloroplastlarda her saniye birçok zincirleme reaksiyon yaşanmaktadır. Dünya üzerindeki tek besin üretimi bitkilerin gerçekleştirdiği bu olağanüstü kimyasal işlemdir. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan beslenir. Otobur hayvanlar bitkileri yediklerinde güneş kaynaklı bu enerjiyi alırlar. Etobur hayvanlar ise, bitkileri yemiş olan otobur hayvanları yiyerek yine güneş kaynaklı enerjiyi elde ederler. Biz insanlar da hem bitkiler hem hayvanlar aracılığıyla yine aynı enerjiyi alırız. Bu nedenle yediğimiz her elma, her patates, çikolata ya da biftek aslında bize güneşten gelen enerjiyi verir.

Fotosentezin çok önemli bir başka sonucu, oksijen açığa çıkarmasıdır. İnsanlar ve hayvanlar her nefes alışlarında atmosferdeki oksijen oranını biraz daha azaltırlar. Ama bu azalan oksijen, bitkiler tarafından fotosentezle yerine konur.

 Kısacası fotosentez çok iyi tasarlanmış bir işlemdir. Fotosentez ile hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında tam bir denge vardır. Bitkiler bize glikoz ve oksijen verirler. Biz ise hücrelerimizde glikozu oksijenle değiştirip yakarız. Böylece bitkilerin glikoza yüklemiş oldukları güneş enerjisini açığa çıkarıp kullanırız. Bunun sonucunda artık madde olarak karbondioksit çıkarır ve bunu atmosfere veririz. Ama bu karbondioksit bitkiler tarafından yeniden fotosantez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. Şimdi bu işlemin ne kadar kusursuz bir uyumla yaratıldığını görebilmek için işlemin içindeki faktörlerden yalnızca bir tanesinin üzerinde biraz yoğunlaşalım.

 

Güneş Işığı

 

Güneş ışığının dünya üzerindeki yaşam için özel olarak ayarlandığını belirtmiştik. Fotosentez incelendiğinde bu önemli ayar bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Çünkü fotosentez herhangi bir ışıkla değil, sadece ve sadece güneş ışığıyla yapılabilir. Amerikalı Astronom George Greenstein, Simbiyotik Evren adlı kitabında bu konuda şunları yazmaktadır:

 

“Fotosentezi gerçekleştiren molekül klorofildir. Fotosentez bir klorofil molekülünün güneş ışığını almasıyla başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun bir yayını yakalayabilmesi için doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Televizyonu başka bir frekansa ayarlarsanız görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneşi televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar fotosentez oluşmaz ve güneşe baktığımızda ışınlarının tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz.”

 

 Kısacası, güneş ışığıyla fotosentez arasında tesadüfen gerçekleşmesi olanaksız bir uyum vardır. Bu uyum, bizlere hem güneşi, hem dünyayı ve hem de dünya üzerindeki tüm canlıları aynı üstün kudret sahibi yaratıcının yarattığını göstermektedir. O üstün kudret sahibi yaratıcı Yüce Allah'tır.

 

Işık-Atmosfer Uyumu

 

 Filmimizin başından bu yana güneşin bazı özelliklerini inceledik ve bunların yaşamını desteklemek için özel olarak tasarlandığını gördük. Ama bu konuda şimdiye kadar değinmediğimiz çok önemli bir faktör daha vardır. Güneşten yayılan ışınlar dünya yüzeyine ulaşabilmek için çok önemli bir engeli aşmak zorundadırlar. Atmosferi.

 

Eğer atmosfer bu ışınları geçirecek bir yapıya sahip olmasaydı, elbette bu ışınların bize hiçbir yararı olmazdı. İşin asıl ilginç olan yönü ise, atmosferimizin bu ışınların geçmesine izin vermesi değil, sadece bu ışınların geçişine izin vermesidir. Çünkü atmosfer, yaşam için gerekli olan ışınları geçirirken, öldürücü nitelikteki ışınların geçişini kesin bir biçimde engeller.

Burada o denli muhteşem bir ayarlama vardır ki, Güneş 10 üzeri 25'te bir ihtimalin arasından sadece bize yararlı olan ışınları yollamakta, atmosferde sadece bu ışınları geçirmektedir. Bunun ne kadar olağanüstü bir durum olduğu şöyle anlatılmıştır:

 

“Dünyadaki yaşamın farklı yönleri için görülebilir ışığın ne kadar önem taşıdığını düşündüğümüzde, atmosferin ışık geçirgenliğinin bu denli dar bir alana sıkıştırılmış olduğu gerçeği karşısında, insan kendisini şaşkınlığa düşmekten alıkoyamamaktadır.”

 

 Materyalist felsefenin iddiasına göre, insan yaşamı evren içinde tesadüfen ortaya çıkmış ve hiçbir amaca yönelik olmayan bir rastlantıdır. Ancak gelişen bilimle birlikte ortaya çıkan bilgiler, gerçekte evrenin her detayında bir tasarım ve plan olduğunu göstermektedir. Bu öyle bir tasarımdır ki, ışık gibi belki de daha önce hiç düşünmediğimiz bir unsurda bile insanı şaşkınlığa düşürecek kadar belirgindir. Bu kadar büyük bir tasarımı tesadüfle açıklamaya kalkmak ise akıl dışıdır. Bu denli olağanüstü hassas ayarlamalar tesadüflerle değil, ancak bilinçli bir tasarımla açıklanabilir. Bu ise Allah'ın tüm evreni bizim yaşamımıza uygun şekilde yaratıp düzenlediğini göstermektedir.

Bilimin ortaya çıkardığı bu sonuç, Kuran'da insanlara 14 asırdan beri öğretilen bir gerçektir. Bilim, güneş ışığının bizim için yaratıldığını, başka bir deyişle bizim emrimize amade kılındığını göstermektedir. Kuran'da ise şöyle buyurulmaktadır:

 Şeytandan Allah'a sığınırız:

“Güneş ve Ay belli bir hesap iledir.” 

(Rahman Suresi, 5)

“Allah gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve güneşi ve ayı hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız onu sayıp bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki insan pek zalimdir, pek nankördür.” 

(İbrahim Suresi, 32-34)

Sudaki Tasarım

 

Buraya kadar güneş ışığındaki muhteşem özellikleri gördük ve Allah'ın yaratma sanatından tanık olduk. Şimdiki bölümde ise bir başka hayati özellik üzerine duracağız ve bir başka tasarım evrenine gireceğiz. Sudaki tasarım.

 

Yeryüzünün büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler dünya yüzeyinin dörtte üçünü meydana getirirler. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar ise, suyun donmuş halidir. Dünyadaki suyun önemli bir bölümü de gökyüzündedir. Bulutların her birinde milyonlarca ton su bulunur.

Şu an solumakta olduğunuz havanın da içinde mutlaka belirli bir miktarda su buharı vardır. Dahası, insan bedeninin yaklaşık %70'i sudan oluşur. Hücrelerimizin içinde her şeyden daha çok su vardır. Bedenimizin her tarafında dolaşan kanın yine çok büyük bölümü sudur. Kısacası, susuz bir hayatın var olabilmesi mümkün değildir.

Su, hayatın temeli olması için özel olarak tasarlanmış, her türlü fiziksel ve kimyasal özelliğiyle hayat için yaratılmış bir maddedir. Şimdi suyun şaşırtıcı özelliklerinden bazılarını birlikte inceleyelim.

 

Suyun Olağanüstü Özellikleri

 

Bilinen tüm maddeler gibi sıvılar da ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine 4 santigrat dereceye düşene kadar büzüşür, sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise iyice genleşmiştir. Bu nedenle suyun katı hali sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında normal fizik kurallarına göre sudan daha ağır olması gerekirken daha hafiftir. Ve bu şaşırtıcı durumun çok önemli bir sonucu vardır. Buz bu sayede suyun üzerinde yüzer. Bunun da çok hayati sonuçları vardır. Dünyanın pek çok yerinde soğuk kış günlerinde ısı sıfır derecenin altına düşer. Bu soğuk elbette denizleri ve gölleri de etkiler. Suyun yüzeyi sıfır dereceye vardığında donar. Ama sadece yüzey donmuştur. Yüzeyin altında kalan 4 derecelik bir su tabakası, balıkların ve diğer su canlılarının yaşamlarını sürdürmeleri için yeterlidir.

Buz, havadaki soğuğu altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava eksi 50 dereceyi bulsa bile denizin üzerindeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, ayılar ve diğer kutup hayvanları bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler.

Peki eğer böyle olmasa yani buz suyun dibine batmasaydı ne olurdu? Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde donma alttan başlayacaktı. Alttan başlayan donma, yüzeyde soğuğu kesecek, bir buz tabakası da olmadığı için yukarı doğru devam edecekti. Böylece dünyadaki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bir bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile dipteki buz asla çözülmeyecekti ve böyle bir dünyanın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamayacaktı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olmayacaktı. Kısacası eğer su diğer sıvılar gibi davransaydı, dünya ölü bir gezegen olacaktı. Oysa Allah'ın kudreti ve kusursuz yaratması sayesinde dünyamız yaşam dolu bir gezegendir.

 

Ilık Bir Dünya

 

Suyun farklı termal özellikleri dünyanın ılık ve dengeli bir iklime sahip olmasında büyük rol oynar. Suyun moleküler özellikleri sayesinde denizler karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğurlar. Bu nedenle karalardaki sıcaklık farklılıkları en sıcak yerle en soğuk yer arasında 140 dereceye kadar çıkabilirken denizlerin sıcaklık farklılığı en fazla 15 ile 20 derece arasında değişir. Aynı durum gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkında da yaşanır. Karada gece ile gündüz arasındaki fark, kurak ortamlarda 20 ila 30 dereceye kadar çıkarken denizlerde en fazla birkaç derecelik bir sıcaklık farkı oluşur.

Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması bunun bir sonucudur. Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı bütün canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır.

Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı ya da suyun termal özellikleri biraz farklı olsaydı geceyle gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacaktı.

Suyun saydığımız tüm fiziksel özelliklerin yanı sıra kimyasal özellikleri de yaşam için olağanüstü derecede idealdir. Bu özelliklerin başında suyun çok iyi bir çözücü olması gelir. Neredeyse tüm kimyasal maddeler suyun içinde uygun bir biçimde çözülürler. Bunun yaşam için en önemli etkisi nehirlerde görülür.

Suda çözünen sayısız yararlı mineral ve benzeri kimyasallar nehirler aracılığıyla denizlere aktarılır. Bu şekilde denizlere yılda 5 milyar ton kimyasal madde taşınmaktadır. Bu maddeler sudaki yaşam için zorunludurlar.

Suyun bir başka kimyasal özelliği ise, kimyasal reaktifliğinin ideal düzeyde olmasıdır. Su, ne sülfidik asit gibi aşırı derecede reaktif ve dolayısıyla parçalayıcı bir bilişim, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeyen durgun bir maddedir. Suyun kimyasal özelliklerinin yaşam için uygunluğu su hakkında yapılan her yeni araştırmayla biraz daha detaylı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yale Üniversitesi'nden ünlü biyofizik profesörü Harold Morowitz bu konuda şu yorumu yapar:

 

“Son yıllarda suyun daha önceden bilinmeyen bir özelliğinin anlaşılmasına yarayan gelişmeler olmuştur. Bilgilerimiz arttıkça doğanın yaşam için kusursuz uygunluğuna olan hayranlığımız da artmaktadır.”

 

 Suyun insan yaşamı için ne derece önemli olduğu açıktır. Nitekim Allah pek çok Kuran ayetinde suyun insanlara büyük bir nimet olarak verildiğine ve yeryüzünde sabit kılındığına dikkat çekmiştir.

“Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik. Şüphesiz biz onu kurutup giderme gücüne de sahibiz. Böylelikle bununla size hurmalıklardan, üzümlüklerden, bahçeler bağlar geliştirdik. İçlerinde çok sayıda yemişler vardır. Sizler onlardan yemektesiniz.” 

(Müminun Suresi, 18-19)

“Onlar mı? Yoksa gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla gönül alıcı bahçeler bitirdik. Sizin için ise bir ağacını bitirmek bile mümkün değildir. Allah'la beraber başka bir ilah mı? Hayır. Onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona yeryüzü için sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara engel koyan mı? Allah'la beraber başka bir ilah mı? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.” 

(Neml Suresi, 60-61)

İdeal Akışkanlık Değeri

 

Sıvı dediğimizde hepimizin gözünün önünde son derece akışkan bir madde canlanır. Oysa gerçekten sıvıların akışkanlıkları birbirlerinden çok farklı olabilirler. Örneğin katran, giliserol, zeytinyağı ve sülfürik asit bunların birbirleri arasında akışkanlık değerleri çok daha farkındır. Bu sıvılar su ile karşılaştıklarında ise ortaya çok daha büyük farklar çıkar. Çünkü su katrandan 10 milyar kat, giliseroldan bin kat, zeytinyağından ise 100 kat ve sülfürik asitten 25 kat daha akışkandır. Peki acaba suyun bu yüksek akışkanlık değerinin bizim için önemi nedir? Bu hayati sıvı biraz daha az ya da biraz daha fazla akışkan olsa bizim için fark eder miydi? Mikrobiyoji profesörü Michael Denton bu soruları şöyle cevap verir:

 

“Eğer akışkanlığı daha yüksek olsaydı su hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı yaşamını sürdüremeyecekti. Öte yandan suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı hücrenin tüm yaşamsal faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı.”

 

 Suyun akışkanlık değeri sadece hücre içindeki hareketler bakımından değil, aynı zamanda dolaşım sistemi açısından da çok önemlidir.

Vücudun içinde çok sayıda hücre vardır ve dışarıdan alınan havanın ve enerjinin hücrelere bir takım kanallar yoluyla pompalanması, atıkların da başka bir takım kanallar tarafından toplanması gerekir. Bu kanallar damarlardır.

Kalp ise bu damarlardaki akışı sağlayan pompadır. Damarların içinde akan şey ise kan olarak bildiğimiz sıvıdır ve temel olarak sudan oluşur. Damarların görevi, vücudun dört bir yanındaki hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin ve hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın toplam uzunluğu 950 kilometreyi bulur. Bazı memelilerde, tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde 3000 adet açık kılcal damar yer alır. Kanın bu kadar daracık damarlar arasında tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi suyun yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Michael Danton, bu akışkanlığın birazcık bile daha düşük olması durumunda hiçbir kan dolaşımı sisteminin işe yaramayacağını şöyle anlatır:

 

“Bir kılcal damar sistemi ancak kanalların içine pompalanan sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda çalışır. Eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha fazla olsa kılcal damarlardaki kan akışı için çok büyük bir pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar sistemi işlemez hale gelecektir. Eğer suyun akışkanlık değeri biraz az olmuş olsa kılcal damarlar yeterli oksijen ve glikoz oranı ulaştırabilmek için beslemeleri gereken kas dokusunun neredeyse tamamını kaplayacaklardır. Açıktır ki bu durumda geniş yaşam formlarının dizaynı imkansız hale gelecek ya da olağanüstü derecede sınırlanacaktır. Dolayısıyla suyun hayata uygun bir temel olabilmesi için akışkanlığının şu anda sahip olduğu değere çok çok yakın olması zorunludur.”

 

 Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir.

Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri içinde, tam olması gereken değerler de yaratılmıştır.

 

Akla Davet

 

Bu film boyunca gördüklerimiz, dünyamızın amaçsız, başıboş, tesadüf bir madde yığını olmadığı, aksine canlılığı gözeten bir amaca göre hassas bir biçimde tasarlandığı gerçeğini tüm açıklığıyla göz önüne sermiştir.

Bu filmde güneşin bize ulaştırdığı ışığın, içtiğimiz ya da bedenimizi oluşturan suyun veya her saniye ciğerlerimizde çektiğimiz havanın bizim yaşamımız için olağanüstü derecede uygun olduklarına şahit olduk. Kısacası dünya hakkında yaptığımız her türlü inceleme bizlere bu dünyada canlı yaşamını gözeten mükemmel bir yaratılış olduğunu göstermektedir. Yeryüzünün her detayına görülen bu ince ayarlar, yeryüzünün her detayına hakim olan, sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir yaratıcının varlığına ispatıdır. Dünyadaki hangi fiziksel kural, hangi değişken incelense bunların şans eseri olamayacağı, hepsinin çok hassas açılarla Allah'ın yarattığı görülmektedir. Modern bilimin ortaya koyduğu bir başka önemli gerçek ise dünyada sayısız örneğine şahit olduğumuz hassas dengelerin aslında tüm evrene hakim olmasıdır.

Evren hakkında son 20 yıldır yapılan tüm araştırmalar, evrenin muhteşem bir tasarım ürünü olduğunu, bu tasarımın ise özel olarak dünyadaki canlılığı desteklediğini göstermektedir. İngiliz fizikçi John Polkinghorne bu gerçeği şöyle özetler:

 

“Doğa kanunlarının gördüğümüz evreni yaratmak için ne denli olağanüstü bir şekilde ayarlandığını fark ettiğinizde evrenin öylesine oluşmadığını, arkasında bir amacın olduğunu görüyorsunuz.”

 

 Elbette evrenin ve evrende çok küçük bir yer kaplayan dünyamızda bu kadar ince yerler ve hassas dengeler olması Allah'ın onu yaratıp düzenlemiş olması anlamına gelmektedir. Dünyadaki tüm hassas dengeler Allah'ın üstün yaratma sanatının apaçık delilleridir. Modern bilimin ulaştığı bu sonuç Kuran'da bundan 1400 yıl önce haber verilmiş olan bir gerçeğin teyidinden başka bir şey değildir. O gerçek Kuran'da şöyle ifade edilmektedir:

“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.” 

(A’raf Suresi, 54)


 

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
Evren
Evrenin Yaratılışı
Gezegen
Gökyüzü
Güneş
Mavi Gezegen
youtube