Yaşam ve Sağlık – 69. Bölüm Prof. Dr. Turgut Göksoy, Fizik Tedavi Uzmanı
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Dr. Oktar Babuna ile hazırladığımız programımızda bu hafta yine çok değerli ve özel bir Hocamız bizlerle birlikte. Prof. Dr. Turgut Göksoy Hocamız. Kendisi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Hoş geldiniz Hocam.
TURGUT GÖKSOY: Hoş bulduk.
OKTAR BABUNA: Tabii fizik tedavinin alanı çok geniş. Önem sırasına göre, rahatsızlıklara göre önemli gördüklerinizin üzerinden isterseniz başlayalım.
TURGUT GÖKSOY: İnsanlar Türk toplumunda olduğu gibi dünyada da giderek yaşlanıyorlar. Yaşlı nüfus sayısı her geçen gün artıyor. Aslında bu medeniyetin bir ürünü. Eskiden Romalıların hüküm sürdüğü yıllarda insanların ortalama yaşam süresi 30’larda. 100 yaşında insan yok muydu, çok nadir vardı ama insanlar ya hastalıktan ya savaştan çok insanlar çok erken yaşlarda hayattan çekiliyorlardı. 1950’de Türkiye’de yapılan nüfus sayımında yaş ortalaması aşağı yukarı 50’lerdeydi. Şimdi baktığımızda ise erkeklerin 72, kadınların ise ortalama yaşam süresi 74 civarında. Buradan ne çıkıyor ortaya? Daha uzun yaşayan insanlar var. şüphesiz daha uzun yaşamak çok güzel bir şey ama uzun yaşayan kişinin sağlıklı olup olmadığı da çok önemli. 75 yaşında yatalak pozisyonda, birisine ihtiyacı var, devamlı birileri ona hizmet götürüyorlar, bu büyük bir sıkıntı. Gelişmiş ülkeler istatistik çalışmalarına çok meraklılar. Yapılan istatistik çalışmalarda sigorta kurumlarının özellikle çok dikkat ettiği bir iş var. diyorlar ki; toplumun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan yaşılar için tüm sağlık harcamalarının yüzde 35’ini biz ödüyoruz. Toplumun yüzde 15’ini oluşturan bir grubu var, ben ona sağlığında yüzde 15’ini ödememe gerekirken yüzde 35’ini ödüyorum. Ve korkarız ki önümüzdeki yıllarda bunlara ödeyeceğimiz rakam yüzde 50’leri bulacak. Toplumun geri kalan yüzde 85’i ancak yüzde 50 ile sağlık harcamalarını karşılayacak. Dolayısıyla hedef özellikle orta yaş grubuna şimdiden seslenerek sağlıklı bir şekilde yaşlanmalarını eğer sağlayabilirsek bir çok hastalığı da, genetik kodlarla bu saatte oynama şansımız yok belki ama bir takım kolaylaştırıcı sekonder faktörleri, yapılan yaşam hatalarını engelleyerek bir çok kişiyi gelecekteki yaşamlarında koruma şansımız olacaktır.
Bugün örneğin kireçlenmelerden bahsedeceksek biz, hemen her 50 yaşını aşkın kireçlenme kapısını çalmaktadır. Kireçlenme kelimesi aslında bir tıbbi hatadır. Kireçlenme deyince sanılır ki burasında bir kireçlenme varsa halk şöyle algılar; burada bir kireç toplanmış gibi. Hayır, kireçlenme hakkında ilk söyleyen hekim yanlışlık yapmış, sonraki hekimler de ister istemez bu algıyı devam ettirmişler. Kireçlenme eklemde yıpranma demek. Yıpranmış olan yerde bırakın kireç toplanmasını beraberinde o bölgelerde lokal kireçsizlenme dahi oluşurken ama ilk söyleyen ‘bu bir kireçlenmedir’ demiş. O kavram kargaşası hastaların tedavilerinde de bir takım yanlışlar yapmasına yol açmış. “Madem benim dizlerimde kireçlenme var, bol bol hareket edeyim kireci açayım” diyor. Halbuki artrozlu bozuk bir eklemi bol bol hareket ettirirseniz önlem almadan o her hareket bir kemiğin diğer kemiği aşındırmasıyla sorunun daha da çoğalmasına yol açacak. Dolayısıyla kireçlenme kelimesi zaten kategorik olarak yanlış bir kelime. Ama ister istemez hastalar anlasın diye ben de kireçlenme dedim. Bu bir yıpranma, bu bir dejenerasyon. Önümüzdeki yıllarda en çok insanların problemleri bunun üzerine olacak.
PINAR AKKAŞ: Bu açıklamayı yapmanız çok önemli. Pek çok insanın bildiği gibi, kireçlenme denince o bölgede ilave bir yapı oluşması gibi algılanıyor. Halbuki mevcudun da gitmesi anlamında.
TURGUT GÖKSOY: İnsan vücudunda kireçlenme yok mu, var elbette. Bazı hastalıklar vücudun içerisinde patolojik olarak kireç birikmesine yol açabiliyorlar. Ama bizim bu bahsettiğimiz kireçlenme başka bir olay. Bu, eklemlerin yıpranması. En çok nerede oluyor? Bizim bütün vücudumuzun ağırlığını taşıyan dizler. Dizler vücudun ağırlığını taşımaktan çok yoruluyorlar. Eğer yanlış yapmışsak, kilomuz da fazlaysa dizlerin üzerine binen yükü artırmamızdan kaynaklanan bir sıkıntımız daha oluyor. Obezitenin getirdiği eklemlerinde üzerindeki daimi baskı. Bu, zaten bir genetik yatkınlık varsa işin içinde onu biraz daha artırıyor, eklem giderek yıpranıyor. Yıpranınca ne oluyor? İlk belirti kişilerde harekete geçerken ağrıyla başlıyor. Bu tüm kireçlenmeler için aynı. Boyun için, dirsek, omuz için ve diz için. İlk harekete geçerken biraz ağrı ve tutukluk var. sonra birkaç adım atıp yürümeye devam ettikçe kişi rahatlıyor “sorun yok” diyor. Ama ilerleyen dönemlerde artık ilk harekete geçerken değil her harekette ağrı oluyor. Daha fazla yürüyememeye başlıyor hastalık ilerledikçe. En kötüsüyse bazı tiplerde artık bırakın hareketi istirahatta dahi eklemde bir ağrı ortaya çıkıyor ve hareket kısıtlanmış oluyor. Hareketin kısıtlanması, yapılan her harekette ağrının ortaya çıkması, eklem şeklindeki deformasyon şekil bozukluğu hepsi bir araya gelince yaşam kalitesini bozan orta yaş, hatta 60-70’li yaşlardaki bir sürü insanın temel problemi başta diz eklemi olmak üzere eklemlerdeki kireçlenme oluyor.
OKTAR BABUNA: Peki nasıl tedavi ediliyor? Size geldiği zaman bu hastalar hangi aşamada gelirse nasıl müdahale ediyorsunuz?
TURGUT GÖKSOY: İlk yaptığımız iş evreleme yani hangi aşamada olduğunu ortaya koymak. Halk diline döndürecek olursak, ameliyatlık dönemde mi, fizik tedavi mi olmalı, dizine enjeksiyon yaparak bu iş sürdürülebilir mi ya da bol bol egzersiz, yürüyüşler yapma döneminde mi? Elbette bu evreye bu işin uzmanı karar verecek. Burada biz genel mesajlar verebiliriz. Her hastalığın kendi evresi, her hastadaki seyri birbirinden doğal olarak farklı. Biz o evreyi tespit ettikten sonra ameliyatsa, hakikaten protez çağı denen bir çağda yaşıyoruz şu anda. 2000’li yıllardan önce, hele 1990’dan önce neredeyse protez ameliyatı yapan ülkemizde çok sayılı sınırda yer vardı. Birkaç klinik. Başarı öyküleri de pek yoktu aslında. Ama protez cerrahideki gelişimler, konulan materyalin oldukça güçlü, adezyonun çok yüksek olması, sonra hekimlerin yaptığı adetlerde, asistanlıktan itibaren yaptıkları sayılar, asepsi kuralları, ameliyathanelerin daha iyi havalandırmalarının olması dolayısıyla bir sürü pozitif faktörler sonucunda artık protez cerrahisi bir rutine yayıldı. İşin ilginci; bundan 30 yıl önce protez yaptırmış kişilerin yeniden eskimiş olan protezlerini değiştirdiği dönemler var artık. Bizde yapılan her 5 ameliyattan bir tanesi revizyon ameliyatı şekline dönüştü artık. Bu iyi mi diye sorarsanız; elbette vücuda konulan orijinal bir şey koyuyoruz, bir ömrü var. insanın ömrü gibi metalin de ömrü var. O bazen bizimle mezara gidiyor, bazen mezardan önce sorun çıkarttığı için onunla mezara gidemediğimizden onu çıkartıp yerine bizi ikinci dönem taşıyacak başka bir protez koymak gerekiyor. İşet revizyon cerrahisi dediğimiz konu bu. Dolayısıyla teknoloji giderek ilerleyerek kök hücre yöntemleriyle ekleme yönelik bir takım bu tür protez cerrahisinin dışında ama halen deneysel aşamada olan yöntemler olduğunu da buradan söyleyebiliriz. Nihayetinde ben herkesin revizyon protez cerrahisi olmasının peşinde değiliz. Acaba onsuz ne yapabiliriz? O bizim en son evremizdir. İlk evrede nasıl yakalarız kişiyi; işte ilk harekete geçerken eklemde ağrı olması, biraz şişlik veya sıcaklık olması halinde mutlaka bu işin uzmanı müdahil olursa, kişi daha bu aşamada tedaviye başlarsa, kolaylaştırıcı faktörler, beslenme hataları, alışkanlıklar bunlarla ilgili yeterince düzenlemeler yapılırsa. Kıkırdak destekleriyle ilgili gelişmiş destekler var. Eskiden kıkırdak destekleri için gereksiz diye bilim adamları tarafından bir bakış açısı varken şimdi kıkırdak desteklerinin hayatımıza daha çok girdiğini ve bununla ilgili tıpta kanıta dayalı kıkırdak destekleriyle ilgili bir takım tabletlerin belli bir süre alınmasının bazı artılar getirdiğini kanıtlayan çalışmalar da var.
OKTAR BABUNA: Peki hiçbir şey olmadan bunları kullanmanın bir faydası var mı?
TURGUT GÖKSOY: Hiçbir şey olmadan hiçbir şey yapmanın anlamı yok. Vitamin çılgınlığına, bir takım destek çılgınlığına girmenin alemi yok. Bunu da destekleyen bir çok ilaç sektörlerinin olduğunu, çaba gösterdiklerini biliyoruz. Hiçbir şey olmadan ilaç kullanmak gerekmez.
PINAR AKKAŞ: Rahtsızlığı olunca da kıkırdak desteğiyle ilgili vitaminlerin kullanılmasını da bir faydası olacağını söylüyorsunuz.
TURGUT GÖKSOY: Bir faydası olacak ama onun da mutlaka bir hekim kontrolünde takip edilmesi lazım. Ne kadar, hangi sürelerle, periyodik kullanım, dozları. Sanki herkes aynı olduğu algısında. Çünkü içine dikkatle baktığınızda glikozamin dozlarının birbirinden farklı olduğunu görebiliyorsunuz. Dolayısıyla içinde 250 miligramlık bir glikozamin dozu olan bir ilacın 6 tane alınması halinde ancak bizim için reel bir sonuç almak olanaklı. Bu da bir hamallık 6 tane alıyorsunuz, orada bir fiyat karmaşası da oluyor. Piyasa talebiyle oluşmuş ilaçlar var içinde, biraz kontrol edilmesi lazım geliyor. Reçeteye tabii kıkırdak desteklerinin de artık kullanıldığını söyleyebilirim.
OKTAR BABUNA: Peki sporun etkisi nedir hem önleme hem tedavi aşamasında?
TURGUT GÖKSOY: Çok iyi bir soru. Sporun müthiş etkisi var ama ne zaman spor? Buradan bir mesaj verelim isterseniz; spora biz çocukluk çağlarında başlamalıyız. Çocukları spora yönlendirmeyle ilgili bilimsel programları takip etmeliyiz. Bizim böyle bir ön çalışmamız var. bunu Milli Eğitimle beraber organize olup hangi çocuğun hangi spora daha yakın olacağını tespit edebilmek lazım. Niye bizim ülkemizden yeterince şampiyon çıkmıyor? Çünkü bizim çocuklarımızın spora katılım oranı oldukça düşük. Geçmiş zamanda özellikle demir perde ülkelerinde çok sayıda çocuğun kitle halinde spor yani neredeyse spor yapmayan çocuk yok gibi. Biri güreş yapıyorsa bir diğer uzun atlama yapıyor, diğeri atletizm yapıyor, aletli jimnastik yapıyor. Kim karar veriyor buna? Buna hocasının karar vermesi değil tek başına, onun antromopetrik analizlerini yapılması lazım. o çocuğun hem genetik hem de fiziki pozisyonlarının hangi spora uygun olduğunun saptanması lazım ki biz sporu çocukluk çağlarından itibaren başlatalım. Amerika mesela hepimizin örnek aldığı bir ülke gibi görünüyor. Amerika’da kolejlerde çocuklar eğer başarılı sporcularsa hiç para vermeden tahsillerini tamamlama şansları var. Bizim de böyle sporda başarılı olanları özendirici bir şeyler yamamız halinde sadece askeri rejim gibi ‘hepiniz spor yapacaksınız sabah kalk akşam yat’ değil işin içerisine bir de özendirici önlemler konuşması lazım. sorunuzun tam cevabı bu değildi. Tam cevabı sporun yararı var mıydı, kuşkusuz var. ama hangi spor ne kadar? Demin bir yanlışın yapıldığını söylemiştim, dedim ki; bunu bir kireçlenme olarak algılayan kişiler ekleme hiçbir müdahale yapılmadan devamlı spor yapma gibi bir eyleme giriştikleri takdirde işte o zaman eklemi daha da yıprandırmaları söz konusu. Ne yapıyoruz; biz direk sporu öne almamalıyız diğer konservatif çözümlerimizi beraberinde sunmalıyız, sporu da bunun üzerine eklemeliyiz. Tek başına sporla hiçbir kireçlenmeyi tedavi edemezsiniz. Ama spor da bizim önemsediğimiz bir tedavi aracı.
OKTAR BABUNA: Yakınlarda dünya medyasında da geniş yer buldu, Amerika ağırlıklı bir çalışmada bakıyorlar, haftada 30 km. ve üstü koşanların daha az yaşadığını tespit etmişler. Ağır spor da yararlı değil anlamı çıkıyor bunan.
TURGUT GÖKSOY: Bazı atasözleri boşuna söylenmiyor, ‘her şeyin azı karar çoğu zarar’ diye. Hiç spor yapmamak ne kadar problemliyse aşırı spor yapmak da bir o kadar problemli. Bizim bir hastalığımız var adı anoreksi nevroza. Özellikle takıntılı hanımefendiler zayıflamak amacıyla hiçbir şey yemeyip bir de aşırı aktivite gerektiren sporları yapmak. Bizim aslında optimal süremiz 35-45 dakikadır bir fitnes çalışmasının. Hiçbir zaman 2-4 saat alnında büyük terler akıtılarak yapılacak çalışmayı yapmasını istemeyiz. Abartmış bir şekilde egzersiz yapan bir de doğru düzgün yemeyen birisinde anoreksi nevroza dediğimiz bir hastalık çıkıyor. Aşırı sporun sonucunda müthiş bir zayıflama ve kolay kolay tedavi edilemeyen bir zayıflama, kemiklerde müthiş bir erime ve eklemlerde müthiş bir yıpranma.
PINAR AKKAŞ: Hocam, onların daha çok psikiyatri sorunları olabilir.
TURGUT GÖKSOY: Kuşkusuz var. Bulimia denen bakla bir formu var, o ancak yiyip bir yandan da yediklerini dışarı çıkartmak için provokatif kusmalar oluşturuyor. Tabii bunların ayrı bir konuda tartışılması gerekiyor.
PINAR AKKAŞ: Peki hiç spor yapma imkanı olmayan kişiler ama yine de şunu yapsın dediğiniz bir spor var mı? Yürüyebilir mi ya da ne yapabilir? Haftada kaç kere yapabilir?
TURGUT GÖKSOY: Spor deyince şöyle bir algı oluşuyor; spor pahalı bir iş, ben hangi sporu yapayım? Türkiye’nin entelektüel seviyesi belli. Biz burada spor yapın deyince gidip mutlaka elit spor yapmalarını istemiyoruz kimsenin. Ülkemizde son zamanlarda birçok belediyelerin desteklediği imkanlar var artık. Ücretsiz spor salonlarından faydalanma olasılığı da var. bizim burada spordan kastımız eklemlerini hareketli tutacak neyse o. Bunun adı hafif yürümeler, biraz daha sonra tempolu yürümelere dönüşebilir. Becerilebiliyorsa yüzme en müthiş bizim için eklemlere katkı veren, kasların elastikiyetini sağlayan, vücut ağırlığının bir kısmını suya taşıtarak yapılan bir iş. Dışarıda yürümekte çok zorlanan dizi, yaşlı kilolu insanlar suyun içerisinde o eklemlerini çok daha iyi hareket ettirebileceklerdir. Bizim asıl muradımız elit bir spor yap gidip golf oyna falan değil.
OKTAR BABUNA: Çok sık görülen diğer rahatsızlıklarda bel ve boyun ağrıları. Son dönemler de özellikle arttı. Uzun süre bilgisayar balında oturmak, uzun süreli oturulan işler buna sebep oluyor. Bu da tabii doğrudan sizinle ilgili bir konu çünkü çok önemli ölçüde siz tedavi ediyorsunuz, çok az bir kısmına artık cerrahi bir girişim yapılıyor. Fıtık olduğu zaman artık orada tabii onun da az bir kısmı aslında, çoğunda çözümleri var. Bu konuda neler söylersiniz?
TURGUT GÖKSOY: Omurga insan organizmasının çatısı. Nasıl bir evin temeli varsa, ona kolonlar dikiliyorsa insan vücudunu da ayakta tutan omurga. Dolayısıyla omurga çok şahane bir organ aslında. Omurganın nasıl şahanesi olur? Enteresan eğrilikleri var, o eğrilikler o çıkıntılar öylesine maharetle oranlanmış ve yaratılmış ki, oradaki en ufak bir hata bir anda ileride başka bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Omurga yaratılışında, bütün günlük hareketleri yapmak üzere yaratılmış. Ama kalkıp da burada tersine döndürmüş, bütün günü masanın başında geçiriyorsanız ve ona da ergonomik kurallar uygulamıyorsanız insan vücudu için, ergonomi denen bir bilim var o da şu; hayatımızın hemen her evresinde kullandığımız her eşyanın ergonomik olması gerekli aslında. Bu çağdaş ve bilimsel bir yaklaşım değil. geçmişte bir çok uygarlığın insanlar için ergonomik yapılar sunduğunu görüyorsunuz. Geçmiş tahtlara bakınız mesela diyelim ki antik Mısır’da firavunun oturduğu tahta bakıyorsunuz, bel kavisini çok iyi kavramış, oturduğu yerden ayaklarını belli bir şekilde oranlamış bir imalat var. biz bu imalatı şimdiki koltuklarımıza pek yaptıramıyoruz. Yer yüksekliği çok önemli. Bel kavisi çok önemli. O sırada bilgisayarın bizim gözümüzle olan açısı çok önemli. Eğer biz bu açıları göz ardı ederek bir yaşam sürdürüyorsak bunun bedelini omurga bize kesinlikle ödetiyor. Bel omurgası ayrı ödetiyor, boyun omurgası ayrı ödetiyor. Bununla ilgili bir kanun olduğunu biliyor muydunuz? Bu kanunu söyleyeyim; maddesi aklımda değil ama ekranlı araç kullanmayla alakalı çıkmış bir yönetmelik var. Ekranlı araç kullananlar, bu dediğim araç illa da hareketli tekerlekli olan araçtan bahsetmiyoruz, bilgisayar başında çalışan kişiler için bir yönetmelik var. belli bir saat bunu kullanıyor ise burada iş yeri tarafından alınması gereken önlemleri alt alta sıralayan bir format bu. Orada neler var? belli aralarla kalkıp oturmalar var, dinlenmeler var.
OKTAR BABUNA: Ne kadar aralılar sizin tavsiyeleriniz?
TURGUT GÖKSOY: Benim tavsiyem; ortalama 45 dakikadan sonra 5 dakika kadar ayağa kalkıp dolaşma şansı. Ama bu çok kişide yok. Tam ayağa kalktığı an kapısında bekleyen biri varsa, o da memursa herhalde kıyamet kopartır bekleyenler o da ayrı. Gözlerin sağlığı için de olumsuz. Çünkü eğer göz ile ekran arasında ilişki tam oturtulamamışsa hem gözün kırılma kusurlarına yol açacaktır hem de baş ağrılarına sebep olacaktır. O bakımdan ergonomiyi ayarlamak omurga sağlığı için bizce en önemli şey. Onu ayarlamadığımız zaman sorunlarımız var demektir. Bizim büyük bir grupla yaptığımız bir çalışma var klavyeler için, el bileğinin ve mausun pozisyonunu tam ergonomik olarak ayarlayan bir klavye gelişmesi hakkında bir çalışmamız oldu. Ama ben onun çok yaygın olarak kullanıldığını görmüyorum yine herkes dümdüz klavye kullanıyor.
PINAR AKKAŞ: Sizin tarifiniz nasıl?
TURGUT GÖKSOY: Çünkü problemler de oluyor. Bizim eğer bilgisayar başında çalışan ve boyun ağrısı çeken birisi söylüyorsa bunlarda ikinci problemlerde göz, baş ağrısı, el bileği sorunları, ellerde uyuşmalar. Orada elin nötral pozisyonu dediğimiz ergonomiden yine yola çıkarak en optimal pozisyonda durması gereken insanın ne böyle aşırı fleksiyondur ne de aşırı ekstraksiyondur bunların ortasındaki pozisyonlardır. Elin o pozisyonlarda kalmasını sağlayan açılı bir ergonomik düzen, hafif yukarıya doğru. Ama onun böyle bir kavisi vardır, çalışmayı birlikte yaptık ve oldukça şık hazırlanmıştır. Ekran yine aynı şekilde eğer gerekiyorsa laptoplarda ekranı yukarı doğru kaldıran ayrıca bir aygıtın olması gerekiyor. Yani göz açımızın bu şekilde devamlı kalması boynumuzda fleksiyona dolayısıyla omurgaya yük bindirmesi olacaktır. Aynı şekilde kafamızı yukarıda kalmaya bırakacak bir pozisyondaki yapılan çalışmalar buna yol açar. Ekrandan bahsettik, bel için hadi ekran yok diyelim ne var? Orada da oturduğumuz koltukların ergonomik olması lazım. bütün gününü şoförlükle geçiren vs. oturmak zorunda kalan diğer meslek gruplarının koltuklarının ergonomik düzeye getirilmesi gerekiyor, bel destekli. Bu destek yerine getirilirse işte omurga sağlığı açısından topluma çok büyük bir katkıda bulunmuş oluruz. Bu üzerinde yeniden keşifler yapmak gereken bir husus değil, bu aslında tüm işverenlerin bir boyun borcudur.
PINAR AKKAŞ: Bu arada buldum; 2631 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanunun.
TURGUT GÖKSOY: Dolayısıyla yerinden herkes baksın ne yapılması gerektiğini söylesinler.
OKTAR BABUNA: Bir konu daha soracağım; eskiden hatırlıyorum sert zemine yatmak tavsiye edilirdi. Sonra bu yanlış denildi, aslında çok sert zeminde yatmak bel ağrılarını daha da arttırıyor omurganın eğimini bozduğu için. Şimdi sizin söyleyeceğiniz daha önemli tabii ki.
PINAR AKKAŞ: Özellikle bel fıtığı ameliyatlarından sonra öyle tavsiyeler oluyordu. Şimdi farklı olmuş olabilir.
OKTAR BABUNA: İstirahatı siz nasıl tavsiye ediyorsunuz, yumuşak mı, sert mi?
TURGUT GÖKSOY: Her şey değişti tabii. Zaten bilim de değişkendir. Bugünkü bu söylediklerimizin de belli bir süre sonra değişmesi olanağı vardır. Yoksa sonsuz doğruyu buldum, benim bütün söylediklerim 1000 yılı daha kapsayacak deme şansımız yok. Teknoloji ve bilim her gün yeni şeyler buluyor.
Geriye gelirsek, bizim asistanlığımızın ilk yıllarında bizden önceki kalıpları biz de hiç soruşturmadan aynen uygulardık. “Sert bir zeminde yatacaksın” derdik abartırdık “yere döşek ser yat” derdik. Bazıları döşek de sermezdi battaniyeyi koyardı yatardı. Dolayısıyla tabii ki herkes kilolu değil yere yatığınızda eklemler, kemiksel çıkıntıların altında çok sert olduğunda yatak kısmını absorbe ediyor. Yattığımız en kötü yatak dahi yerin baskısının bir kısmını üzerine alıyor. İlk yatakları hatırlayan vardır, pamuktan yapılırdı, daha iyi imkanı olan yünden yaptırırdı ve bir sektör vardı. Hallaçlar sokaklarda dolaşırdı 50’li yıllarda. Yıllar içerisinde yatak endüstrisi değişti yeni yataklar çıkarmaya başladı ortopedik, yastıklar da o şekilde. Hastaların bir çoğu bize soruyor; “filan yatağı alayım mı?” Şu algı var; en pahalısı en iyisidir. Halbuki değil, kimisi tamamen gömülmeyi sağlayan kimisi de elastikiyete izin vermeyen yatak tipleri ikisine de karşıyız. Yatak hakikaten gecemizin 8 saatini alan yastık ve yatakla boğuşan bir insan mutlaka bunun bedelini sabahleyin boyun veya bel ağrısıyla ödeyecek demektir.
OKTAR BABUNA: Hafızalı deniyor, onlar sizce uygun mu?
TURGUT GÖKSOY: Yok, onlar biraz abartılı. Teknolojide şöyle bir şey var geçmişte de vardı; bir cihaz çıkıyordu diyorlardı ki, bu her şeye muktedir bir cihaz. Bu cihaz için reklamlar yapılıyordu, biraz da şarlatanlar devreye giriyordu etkisi kanıtlanmamış şey sunuluyordu.
OKTAR BABUNA: Çok önemli bir rahatsızlık daha var fibromiyalji diye bir hastalık var. bu pek bilinmiyor ama zaman zaman görülebilen bir rahatsızlık. İsterseniz biraz da bundan bahsedelim.
PINAR AKKAŞ: Aynı zamanda yumuşak doku romatizmaları diye de geçiyor.
TURGUT GÖKSOY: Aslında yumuşak doku romatizmalarının içerisinde fibromiyaljinin dışında başka bir takım romatizmal hastalıklar da var. Romatizma deyince şöyle bir algı oluşuyor insanlarda; tek tip bir romatizma vardır eklemdir, tedavisi de mümkün değildir diye bir algı var. Halbuki tüm literatürlere baktığımızda 100’ün üzerinde romatizmal hastalık var. Tabii ki bunlar alt gruplar olmak üzere. Ama temel olarak bilinen şeyleri halkın anlayacağı şekilde söylersem iltihaplı eklem romatizmaları bir de iltihapsız eklem romatizmaları diyerek ikiye ayırayım. İltihaplı eklem romatizmaları orada bir iltihap var algısı yaratıyor da iltihap ne demek? Orada da biz bir yanlış yaptık. İltihap deyince hep aklımıza işin içinde bir mikrop var, o mikrop orada bir salgı oluşturmuş, ona karşı bir reaksiyon geliştirmiş, onu sonucunda orada bir yangı var bu yangı ancak bir tedavi gerektirir. Madem kibir enfeksiyon var enfeksiyona karşı da antibiyotikle tedavi edilir algısı oluyor. Halbuki buradaki iltihaplı romatizmadan bizim amacımız onu anlatmıyoruz. Enfeksiyöz artrit dediğimiz enfeksiyonla beraber seyreden bir eklem iltihabı var ama çok küçük bir oranda. Diğer iltihaplı dediğimiz romatizmalarda aslında temel tıp karşılığı enflamasyon, anflamatuar eklem hastalığı demek, yine halkın diliyle ya buna iltihaplı diyeceksiniz ya da bunun dışında ödemle karışık bir pozisyon enflamasyon o. Yani orada yangı hücreleri var ama işin içerisinde bir mikrop değil bir yangının olması için nedenin mikrop olması gerekmiyor.
Dolayısıyla konuşacağımız fibromiyalji hastalığında böylesine iltihaplı bir faktör ne mikrobik alanda ne de enflamatuar alanda yok. Fibromiyaljiyi bu kadar gizemli yapan şey ne peki? Fibromiyalji biz hekimlerin teşhis koyarken yaptığımız bir yanılsatma var. biz şöyle yapıyoruz; hasta bize geliyor, muayene ediyoruz, konuşuyoruz biraz. Maalesef bazı hekim arkadaşlarımız ne konuluyor ne de açıklama yapıyor bu da bizim yanlış algılanmamıza neden oluyor. Dünyada 3T kuralı var; “konuşacaksın, dokunacaksın sonra o sana güvenecek” diyor. Dolayısıyla siz hiç dokunmamışsınız, bir şey yapmanız lazım hastanın tanısını koyabilmek için ne yapıyorsunuz? Hemen önünüze alıyorsunuz çeteleyi, tamamını tetkik olarak istiyorsunuz röntgeni, laboratuarı. Bunlar önünüze geliyor -bu hastalık için konuşuyorum- hepsi normal çıkmış, “sende bir şey yok” diyorsunuz ve gönderiyorsunuz. İşte fibromiyaljiyi gizemli yapan şey o. Tanısına varırken röntgen ve laboratuar tetkikleri normal olan olgulardan bahsediyorum.
PINAR AKKAŞ: O yüzden mi psikolojik yönü ağır basıyor deniyor?
TURGUT GÖKSOY: Aslında psikolojik bir hastalık değil fibromiyalji. Fibromiyalji çok iyi tanımlanmış 1995’te ilk kez Amerikan romatizma birliğinin tanımladığı tanı kriterleri var, son derece yanlışları var onun. 2010’da yenisi yapılmış halen eksikleri var. benim de bununla ilgili ayrı ekstra bir uğraşım var. acaba tanı kriterlerini nasıl daha rasyonelleştirebiliriz? Daha yaygın olarak bulguların hepsini nasıl işin içine koyarız? Bununla ilgili tanı kriterlerinde şöyle bir yöntem geliştiriyorum diyorum ki; hastalığı başlatan nedeni dahi sorgulamamız lazım. Hiç biri olabilir, geçirmiş olduğunuz bir stres, bir örselenme, bir travma, yıllar önceki bir enfeksiyon belki bu hastalığın tetiğini çeken bir faktör olabilir. Bunlarla ilgili dahi puanların olduğu, sonra yorgunluk, uykudan dinlenmiş olarak kalkıp kalkmadığınız biz bunu çok önemsiyoruz. Fibromiyalji hastası her zaman yorgun kişilerden bahsediyoruz. “Müthiş dincim, hiçbir sorunum yok, her yere giderim” falan diyen birini düşünün, bunun fibromiyalji olması pek olanaklı değil. Yorgun, iş yapmaya mecalinin olmadığı, farz edelim yarım saatlik yürüyüş veya efortik bir iş insan vücudu tarafından rahat tolore edilirken fibromiyalji hastası bunu tolore edemez. Sabah yataktan kalktığında eğer iyi bir uyku almışsak dinlenmiş kalkarız. Ama fibromiyalji hastalarının tipik özelliği sabahları yorgun kalkmaları, hayata yorgun başlaması söz konusu. Güne yorgun başlayan kişi verimli olabilir mi, olamaz. Ritimleri bozulmuş bu insanların. Normalde insanlar sabahları daha dinç olurlar, akşama doğru vücutları biraz yorulur normal koşullarda. Akşamları bir yorgunluk halsizlik hissedilir, mutlaka istirahat talep edilir. Fibromiyaljilerde bu tersine akşamları kendini daha dinamik hissederler. Gece geç saatlere kadar kalma ihtiyacındalar. Çünkü o saatlerde kendilerini daha dinç hissederler. Ve uykunun izlenmesi bizim için çok önemli, hemen her fibromiyalji hastasına yaptığımız bir protokolümüz var. Uykuyu sorgularız, bu sorgu sonunda eğer uykuyla ilgili bazı şüphelerimiz olursa bunu mutlaka uyku analiziyle ortaya koymamız gerekir. Çünkü uyku o da çok gizemli bir iş. Yani uykuda kim ne görüyor, başından neler geçiyor bunu bir şahit izleyebilir. Nedir? Yanındaki kişi en fazla ne görebilir? Nefes almasını hissedersiniz, çok acayip nefessiz duruyor apne diyoruz. Nefes durması aslında. Çok müthiş bir sıkıntı, bütün problemler de bu apnelerle geçirilen bir gece. 19 parametreyi ölçen analizler var, vücutla alakalı 19 parametre uykuya yatığınızda ölçüyor sistem. Kalbinizin atımını ölçüyor. Beynin elektriksel dalgalarını ölçüyor, solunumunuzu ölçüyor, bacaklarda istemsiz titremeler varsa, huzursuz bacak sendromu dediğimiz bunu dahi ölçüyor. Kısacası bütün bu ölçümlerin sonucunda eğer uykudaki bozukluğun temel sebebi rem ve nomrem uykusunun birbirine olan dengesizliği varsa buna yönelik bir tedavi yapıyoruz. Eğer bir sibop takılması gerekiyorsa, apnenin çözümlenmesi lazım geliyorsa bunu yapmak zorundasınız. Apneyi daha önceki programlarda konuşmuştunuz. Çünkü çok yaygın bir problem. Ve hakikaten sabaha kadar bu şekilde kendini şarj edemeyen bir insanın ertesi güne nasıl başladığını düşünmesi için cep telefonu örneğini veriyorum. Cep telefonu hepimizin hayatında, neredeyse insanın artık bir cep telefonu var. Şimdi cep telefonunu şarja sokmuşuz, tabii ki kategorik olarak arakasında bir enerji olacağını düşünüyoruz, meğerse yokmuş farz edelim ya da kesilmiş çok az 15 dakika gelmiş. Sabah da çıkarttık telefonu aldık, bir kişiyle konuştuk telefon kesildi. Tekrar şarja soktuk demek ki pilinde veya enerjisinde sorun var, o cep telefonunun tüm gün bize neler çektireceğini bir düşünün. İşte uykusunu doğru düzgün alamamış bir fibromiyalji hastasının ertesi gün hayata nasıl başlayacağının basit benzetmesi.
OKTAR BABUNA: Peki nasıl tedavi edilir? Ne yapılması gerekiyor?
PINAR AKKAŞ: Fibromiyalji hastaları daha çok bayanlarda mı oluşuyor?
TURGUT GÖKSOY: Evet, daha çok bayanlarda. Ortay aştan biraz önce doğurganlık çağındaki bayanlarda. Tabii ki erkeklerde de var, çocuk nadiren çocuklarda da var. ama yüzde 75 gibi ezici bir çoğunluk o çağda oluyor. Kadınlarda daha fazla, mükemmeliyetçi kadınlarda biraz daha fazla. Her yer düzenli olsun, her şey temiz olsun, simetrik olsun, haksızlık yapılmasın adalet olsun arayışlı daha fazla olan insanlarda biraz daha fazla. Genetik yatkınlığı çok belirgin değil, işin içerisinde ufak bir genetik katkı var. Önce ne yapacağımız konusu, önce tanıyı nasıl koyacağız. Biz hekimler eğer bu hastalara baktığımızda sadece tahlil ve tetkiklerle teşhis koyabileceğimiz düzen arıyorsak burada yanılgılara düşeceğiz. Eğer sadece MR’la bel fıtığı teşhisi koyup hemen ameliyata sokarsak bir hastayı çok büyük yanılgıda oluruz. Çünkü bir ameliyatı MR filmine değil hastaya yapıyoruz. Hastanın ağrısını, hastada meydana getirdiği klinik bulguları, onun yaşam kalitesini ne derece bozup-bozmadığını sorgulamadan direk kalkıp hastanın MR’ına bakarak acilen ameliyat kararı almak ne kadar yanlışsa burada da öyle. Tetkikleri elbette görmeliyiz. Geçmiş tetkiklerin üzerine biz hekimler yine çok büyük hata yapıyoruz. Yeni tetkikleri yaparken çok özensiz tetkikler yapıyoruz geçmişe bakmıyoruz. Halbuki geçmişe baktığımızda ne isteyeceğini ona dayandırarak mukayese et. Daha az sayıda iste hastayı ve ülkenin bütçesini daha az yoralım. Bunun sonucunda öyle yaptık şöyle yaptık, şu sorgulama formunu fibromiyalji risk testi değimiz testi yapıyoruz fakat akabinde hastanın bulgularından sonra ortaya fibromiyalji olabilirliğiyle ilgili bir takım rakamlar çıkıyor. Eğer büyük olasılıkla fibromiyalji tanısı netleşmişse o zaman bu insanlara bu fibromiyaljiyle nasıl yaşaması gerektiğini de anlatmak zorundayız. Çünkü fibromiyalji hastalığı bir mikrobik hastalık değil ki bu mikrobu tamamen ortadan kaldırıyoruz, br daha hayat boyu hiçbir fibromiyalji bulgusu olmaz diyemeyiz. Ama o kadar ağrıları o kadar makul düzeylere indirilebilir ki zaman zaman mevsimsel değişiklikler sırasında, aşırı yorgunluklarda, yoğun bir stres atağıyla karşı karşıya kaldığında ancak kapısını çalacak küçük semptomlara indirgemek oradaki bizim hedefimiz. Bunu becerebiliyoruz. Neyle beceriyoruz? Hastaya önce hastalığını sahiplenerek. Hasta okulları diye bir kavram var bu çok önemli. Bu sadece bizim romatizmal hastalıklar için değil diyabet için önemli, evlilik öncesi okulu, aile okulları gibi, kanser okulu gibi. Ne demek bu? Aynı problemi taşıyan hastaları bir araya toplayıp onların anlayabileceği dilden teorik ve pratik ders vermek. Bu, dünyanın son yıllarda 30 yıldır bulduğu ve çok yaygın kullandığı bir iş. Bizde çok az var. Çünkü biz zaten çok sınırlı bir süre içerisinde hastayla bir şey konuşmuşuz. Ondan sonra hastaya yapabileceğimiz en fazla ve bu hekimler de çok az. Bir tane egzersiz broşürü veriyor “şunları yap.” Kaç tane yapacağı, onun gerçekten yapıp yapmayacağı anlayabilirse okursa herkes için bu geçerli. Bireysel bir şey değil bu genel-geçer bir şey. Beslenme önerileri de öyledir. Bunları yapabilmek için hakikaten hekimin bütün standartlar üzerinde daha fazla vakit ayırması lazım. Bu şans her zaman yok. Çünkü modern dünyada kapıda 20 tane hasta var, bir günde 100 hasta bakmak anlamlı değil, 20-30 hasta diyelim, 30 hastaya bakarken dahi 1-1,5 saat dahi o hastalığı komple anlatamazsınız o hastaya. Ne yapıyorsunuz? Aynı grup hastaları bir araya koyuyorsunuz ve belli bir gün çağırıyorsunuz. Bir nevi grup terapi. Bu psikiyatride var. orada geliyor biri alkolle olan mücadelesini anlatıyor diğerlerini etkiliyor ve birlikte alkolü bırakmayı daha kolaylaştırdığını görüyorsunuz. Bir takım hastalıklarla, bir takım bağımlılıklarla ilişkileri oralarda çok daha rahat ayıklayabiliyorsunuz. Bu da öyle. Teorik olarak bir sunu yapıyorsunuz, o hastalık nedir, bununla nasıl mücadele edeceğiz, bununla ilgili yöntemlerimiz nelerdir? Hastanın günlük yaşamda kullandığı ev araçlarını nasıl kullanması gerektiğini aslında anlatmamız lazım. ütü nasıl yapılır? Herkes bildiği gibi yapıyor sonra bel ağrısı oluyor. Eğer kişi bütün gününü yemek yaparak geçiriyorsa bizim ona ekleyeceğimiz birkaç tane minik katkı, bel kavisini nasıl ayarlayabileceğini anlatmak, ayağının altına koyabileceği bir küçük basamağı söylemek o kişinin günlük yaşamını daha iyi geçirmesini sağlayabilir. Bel okulu programları çok başarılı ve sıfır maliyetli bir iş.
PINAR AKKAŞ: Bakanlığın bu yönde olumlu çalışmaları var mı?
TURGUT GÖKSOY: Bakanlığın bu yönde bir çalışması yok. Bakanlık bunu tipolojiye koymuş değil. bu ancak mesleğine sevdalı bazı yerlerde bazı fakültelerde bu iş yapılıyor. Yoksa bu yaygın bir kültür değil. Ama bunun yaygın şekilde yapılması hastalıklar hakkında bilinçlendirmeyi artıracak. Bunun dışında telefon doktorluğu diye bir kavram da var. hastaya bir ilaç veriyorsunuz hasta bu ilacını alıp gidiyor. Ama başına bir şeyler geldiğinde, siz ona bir kontrol randevusu vermişseniz o da 1 ay sonraysa o arada ne yapacağını empati yapalım.
PINAR AKKAŞ: Muhtemelen zaten doktoruna ulaşamıyor oluyor.
TURGUT GÖKSOY: Evet. Çünkü daha enteresanı aynı doktor yok bir kere. Geldiğinde başka biri karşılıyor tekrar ona derdini anlatmaya çalışıyor. Daha da enteresanı hekim arkadaşlarımız hastalarının bilgilerini bir yere kaydetmiyorlar. Ben bunu her şeyden acı görüyorum. Siz bana 4 yıl önce gelmişsiniz, hafızamda hepsini tutma şansım yok, bir şeyleri not almalıyım. Bu notu aldığımda, muayeneyi not almalıyım eklem açıklık hareketlerinizi not almalıyım, parmak çevresini ölçmeyen bir sürü romatolog arkadaşım var. parmaktaki eklem şişliğini nasıl tedavi ettiğimi, deformatiği nasıl düzeltip düzeltmediğimi hangi kanıta dayanarak daha sonra takip edebilirim ki? Dolayısıyla bunları bir yere yazarsanız bir daha geldiğinde bunu düzeltebilirsiniz. Tekrar telefona dönersek, siz telefonla ilgili bir probleminiz var, hekime ulaşabilmeli. Biz burada açık ulaşım yapıyoruz diye de iddiamız yok. Ama diyoruz ki; ilaçların bir dönüm noktası var, 1 hafta kullanacaksın, 1 hafta sonra bizi mutlaka şu saatler arasında ara. Orada ilacın yan tesiri etkileşimi gibi elimizdeki çok sihirli çok önemli bir silahı çok önemsizleştiriyoruz. O ilaca hiçbir önem vermediğimi görürse bir hasta her ilacın bir plasebo etkisi var. benim önem vermediğim bir ilaca kişi de hiçbir şekilde inanmaz. İnanç her şey için geçerli, inanç tedavinin yarısı mı dersiniz, inanç faktörünü ortadan kaldırıyorsunuz. Siz ilaca saygı duymamışsanız hastanız hiç duymaz.
OKTAR BABUNA: Fibromiyaljiyle ilgili eklemek istediğiniz var mı?
TURGUT GÖKSOY: Enjeksiyonlar yapıyoruz hastaya, bazı ilaçlar kullanıyoruz. bu ilaçların grubu standart analjezik, ağrı kesici, enflamasyon giderici ilaçlar değil. daha farklı grup ilaçlar bunlar. Dolayısıyla bu ilaçların böyle alelusul verilecek gibi değil. çoğu rapora dahil ilaçlar belki bir ritimle kullanılıyor, artırıyoruz azaltıyoruz. Bunu desteklemek için egzersiz mutlaka yaptırıyoruz, günlük yaşam önerileri getiriyoruz, beslenme önerileri getiriyoruz. Uyku çok önemli onu mutlaka ayarlamamız gerekiyor. Bu verdiğimiz ilaç tedavisi ve bunlarla birinci basamakta pek çok hastayı ikinci basamaklara bile gerek kalmadan da kontrol altında tutabiliyoruz. İkinci basamakta, ozon tedavisi gibi, genetik alan tedavisi gibi daha ekstrem fizik tedavi yöntemleri ve lokal enjeksiyonlar yapıyoruz belli bölgelere, bunlarla da bir sonraki sürede kişiyi çıkarabiliyoruz. Ama çoğu zaman birinci basamakta hastalardan çok iyi olumlu sonuçlar alınabiliyor. Yeter ki hasta-hekim ilişkisini en iyi pozisyona getirelim.
PINAR AKKAŞ: Çok yaygın mı Hocam?
TURGUT GÖKSOY: Şimdi dünyada en fala poliklinik ziyaret nedenleri ilk 4-5 sırada dolaşan kas-eklem ağrılarıdır. Bunların da yaklaşık olarak yüzde 15’i tüm romatolojik kliniklere baktığımızda fibromiyalji ağrılarıdır. Dünya bununla ilgili hala bir takım çalışmalar yapılır bununla ilgili. O der ki; “fibromiyalji diye bir şey yok” der. Öbürü de der ki; “hayır, var efendim fibromiyalji.” Bu tartışmalar özellikle sigorta şirketlerini çok ilgilendiriyor. Ger, dönme, kişinin sağlık harcamalarını ödemeyle alakalı kurumlar arasında bir takım tartışmalar var. ama fibromiyalji bütün bunlara Rağmen Amerikan Romatizma Birliği tarafından kanıtlanmış onaylanmış ve hasta kodu olan hastalığı tamamen yok saymak mümkün değil.
OKTAR BABUNA: Bir de kronik olarak yorgunluk oluyor bazen. İsterseniz bundan da bahsedelim.
TURGUT GÖKSOY: Fibromiyaljinin belirtileri biri de yorgunluk. Ama o yorgunluk gerçekten yorulmayı gerektirmeyecek iş yapsa dahi yorulmaktan bahsediyorum. Ama fibromiyalji insanın hayattan yaşam kalitesi bozulmuş birisi olmasına rağmen hayattan da çok fazla kopmuş değildir. Bir şekilde hayatın içindedir. Atamızdaki birisinden bahsediyorum ama kronik yorgunluk sendromu olan kişi o değil o aramızdan kopmuş bir yorgun kişidir. Kronik yorgun sendromu yatak döşek yatmak zorunda kalan, en ufak bir günlük bedeni hareketi dahi yapamayacak kadar yorgunluk çeken birisinden bahsediyorum. Dolayısıyla ikisi arasındaki temek farklılık o. Fibromiyaljinin içerisindeki yorgunluk kronik yorgunluk sendromu olacak düzeyde değil. Amerikalıların ayakta duran ölü anlamına gelen bizim Türkçeye çevrilmiş hali olan canlı cenaze sendromudur kronik yorgunluk sendromu. Yani ölmüş ama ayakta halen yaşıyormuş gibi görünen bir türlü ayağa kalkamayan çok kötü bir tablo. Gerçekten burada psikiyatriyle çalışmak gerekiyor. Psikiyatrik vakıa. Günlük yaşamla ilgili, hemen herkesin bu günlük yaşamı alıp sırtlanmasıyla alakalı farklılıklar var. kimimiz günlük yaşamı trafiği, sokaktaki kötülükleri, insanların yanlışlarını tolore edebiliyoruz, kimisi bu toloreyi yapamıyor. Yapamayınca insan vücudunda bir takım patlamalarla bunu ödeyen bir sürü insan var.
PINAR AKKAŞ: Son olarak fibromiyalji hastalığıyla miyofasiyal ağrılar arasındaki farklılıklar nelerdir onu sormak istiyorum?
TURGUT GÖKSOY: Fibromiyalji ayırıcı tanılarında bir takım hastalıklar var, fibromiyaljiye benzeyen. Onlardan bir tanesi kronik yorgunluk sendromuydu. Bir başkası tiroitle alakalı hipotiroidi dediğimiz tiroit fonksiyonların yani tiroit guddesinin yeterince tiroit salgılamadı hipotiroit tablosu da fibromiyaljiye benzer bir takım durgunlu, ağrılar, hareket azlığı gibi, çabuk yorulma gibi bulgular yapar. Biz o yüzden fibromiyalji sırasında tiroidi de akıl dışı bırakmayız, kafamızın bir köşesinde tutarız. Bununla beraber bazen bir boyun fıtığı, bazen bir bel fıtığı fibromiyaljiyle karıştırılır. Boyun fıtığı nedeniyle ameliyat olmuş ama buna rağmen halen el uyuşmaları geçmemiş çok sayıda insan vardır, boşuna ameliyat olmuştur. Bu tür fıtıkları da göz ardı edemeyiz. O yüzden çekilmiş bir MR varsa ben fibromiyalji tanısı koyacağım deyip onu göz ardı edemem. Geçmişte çekilen MR’daki en ufak bulguyu dahi bir yere kaydetmek ve hasta bir daha sorduğunda “ben senin MR’ına bakmamıştım” deme gibi şansımız yok. Miyofasiyal ağrı sendromu da bunlardan birisi. Orada kas ve kasın üzerindeki onu çevreleyen katmana biz faysa diyoruz. O faysa tabakasının birlikte olan bir romatizmal bir tablo bu. İkisi arasındaki fark yaygınlıkla alakalı. Fibromiyaljide 11 çift nokta arıyoruz vücutta. 2010 verilerinde bu sayı biraz değiştirildiyse de ana fikri aynı. Orada miyofasiyal vücutta iki tane nokta vardır en fazla veya tek bir nokta vardır. tek bir noktanın ağrısına biz fibromiyalji diyemeyiz. O zaman bir şey diyeceksek başta miyofasiyal ağrı sendromu diyebiliriz.
PINAR AKKAŞ: Çok güzel bir program oldu Hocam çok teşekkür ederiz.
Bir programımızın daha sonuna geldik. Bu hafta çok değerli bir konuğumuz bizlerle birlikteydi. Prof. Dr. Turgut Göksoy Hocamız. Haftaya yeniden değerli bir konuğumuzla buluşmak üzere hoşça kalın.
http://a9.com.tr/izle/208234/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---69-Bolum---Prof-Dr-Turgut-Goksoy-Fizik-Tedavi-Uzmani