İnsanlık tarihindeki en köklü dönüm noktalarından biri olan Sanayi Devrimi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de başlayıp kısa sürede Avrupa’ya ve ardından tüm dünyaya yayılmıştır. Bu süreçte birçok ilerleme yaşanmış, kömür ve demir kullanımı ön plana çıkmış, el emeğine dayalı üretim biçimleri yerini makineleşmeye ve kitlesel üretime bırakmıştır (Mokyr, 1990: s. 5-9). Buhar gücü, tekstil ve demir-çelik gibi sektörlerde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar birçok yönüyle olumlu gelişmeler olsa da toplumsal yapıda olumsuz etkileri de hissedilmiştir. Üretim süreçlerinin hızlanması toplumsal yapıyı çok yönlü değiştirmiştir (Stearns, 2013: s. 22-25).
Şu noktayı önemle belirtmek gerekir ki, dindar, gerçekten Allah’ı çok seven, Allah için yaşamayı amaç edinmiş insanların bulunduğu toplumlarda teknoloji ya da sanayideki değişiklikler olumsuzluklara değil tam tersine her zaman herkesin faydasına, herkesin iyiliğine kullanılır. Hayatı çok yönüyle kolaylaştıran teknoloji Allah’ı anmak için, Allah’a şükretmek için bir vesiledir. Bu makale ile tarihte yaşanmış olan hataların tespiti ile birlikte günümüze bir yol gösterici olması amaçlanmaktadır.
Kırsal alanlardan kentlere doğru yaşanan büyük göçler bu değişikliğin en önemli göstergelerindendir, göçün bir sonucu olarak geleneksel aile yapısı çözülmüş, bireysellik ve rekabet ön plana çıkmıştır (Ashton, 1997: s. 41-44). Toplumda dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler zayıflamış, bunun yerine bireysel çıkarlar ve maddi başarı ön plana geçmiştir. Tabi ki bu değişim, toplumun manevi değerlerinde de zayıflamaya yol açmıştır (Polanyi, 2001: s. 136-138).
Sanayileşme öncesi toplumlarda el sanatları ve zanaatkarlık, kültürel ve toplumsal hayatın temel unsurlarındandı. Ancak sanayinin gelişimiyle birlikte seri üretim yaygınlaşmış, el emeği ve ustalığa dayalı sanatlar değer kaybetmiştir (Sennett, 2008: s. 55-57). Sanatın ruhu ve özgünlüğü, mekanikleşmiş üretim süreçleri nedeniyle zayıflamış, sanatsal yaratıcılık yerini standartlaşmaya bırakmıştır.

Tarım toplumları ve sanayileşmiş toplumlardaki önemli fark
Genel olarak tarıma dayalı bir yaşamın hakim olduğu dönemin Avrupa toplumlarında, insanlar doğrudan Allah’ın nimetlerine muhtaç olduklarını hissederek yaşarlardı. Ekinlerin büyümesi, yağmurun yağması, toprağın bereketi gibi unsurlar, Allah’ın kudretinin ve rahmetinin tecellisi olarak görülürdü (Eliade, 1959: s. 75-77). Bu nedenle tarım toplumlarında inanç ve tevekkül çok güçlüydü. Çiftçiler, tohumun toprağa atılmasından ürünün hasadına kadar geçen süreci Allah’ın bir lütfu ve kudretinin bir sonucu olarak bilir ve şükrederlerdi. Her şeyin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğine inanılır, ürünün bereketi için dua edilirdi (Bennett, 1939: s. 33-35). Allah’ın yarattığı nimetleri fark etmek, üzerlerinde düşünmek ve şükretmek, her an kalbin Allah ile olmasını ve insanın dengeli bir ruh halinde yaşamasını sağlar.
Kur’an’da da Allah’ın nimetleri ve doğadaki yaratılış mucizeleri sıkça hatırlatılır.
O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın. (Bakara Suresi, 22)
Allah yarattıkları üzerinde düşünülmesi gerektiğini emreder ki bu, insanın tüm nimetleri verenin Allah olduğunu hatırlaması ve bunun tevazusunu, minnettarlığını yaşaması demektir:
“Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır”. (Rum Suresi, 24)
İşte bu ruh halinin sanayileşme ile birlikte kaybolması, kişisel başarıların ve çıkarların ön plana çıkması, toplumun manevi ve ahlaki değerlerinde çözülmelerin başlaması (Durkheim, 1893: s. 102-105) bencil bireylerin sayısının artması ile sonuçlanmıştır. Kuran’da ahlakın kötüleşmesinin birçok sebebi bize bildirilmiştir. Örneğin insanın kendini yeterli görmesinin yanlışlığı şöyle anlatılır:
“İnsan kendini yeterli gördüğünde azar.” (Alak Suresi, 6-7)
Bireyselleşmenin yaygınlaşması, birçok insanın kendini Allah’tan bağımsız ve yeterli görmesine sebep olmuştur. Modern şehir yaşamı, insanı doğadan, Allah’ın yaratışındaki mucizelere duyulan hayranlıktan ve şükürden uzaklaştırmış, dünyevileşme ve sekülerleşme hız kazanmıştır (Weber, 1905: s. 111-113). Bu da inançta zayıflamaya, manevi boşluklara yol açmıştır.
Sanayi Devrimi ile birlikte artan gerilim ve çatışma anlayışı
Sanayi Devrimi, yalnızca üretim biçimlerini ve toplumsal yapıyı değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihine toplumsal gerilim ve çatışma anlayışı da getirmiştir. İşçi ve sermaye sahipleri arasındaki çıkar çatışması, toplumsal sınıflar arasında sürekli bir mücadele ve gerilim doğurmuştur. Bu durum, özellikle 19. yüzyılda Marksist düşüncenin gelişmesiyle birlikte, ‘tarihin motorunun sınıf çatışması olduğu’ tezine dayanak yapılmıştır. Toplumun ilerlemesi ve değişimi, iki karşıt sınıfın (burjuvazi ve proletarya) çatışması üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır, bu da kargaşanın, çatışmanın, savaşların artmasına neden olmuştur.
Bu çatışmacı toplumsal bakış açısı, aynı dönemde popülerleşen evrim teorisiyle de benzerlikler taşır. Darwin’in evrim teorisinde, doğadaki canlı türlerinin hayatta kalma mücadelesi ve “en güçlü olanın ayakta kalması” (survival of the fittest) ilkesi, türler arasında sürekli bir çatışma ve rekabet olduğu şeklindeki yanlış düşünceyi temel alır. Evrim teorisi, doğadaki ilerlemenin ve çeşitliliğin, türler arasındaki acımasız mücadele ve çatışma sayesinde gerçekleştiğini öne sürer ki bu doğadaki gerçekler ile uyuşmayan, yanlış bir çıkarımdır. Bununla da kalmaz ve toplumsal alanda sınıflar arası mücadeleye, biyolojik alanda ise türler arası mücadeleye dayalı bir ilerleme anlayışını savunur.
Nitekim, evrim teorisinin toplumsal alana uyarlanmasıyla ortaya çıkan “Sosyal Darwinizm”, toplumdaki güçlü kişilerin zayıfları ezmesi gerektiği ve rekabetin kaçınılmazlığı şeklindeki korkunç fikri meşrulaştırmıştır. Bu yanlış anlayış, Sanayi Devriminin getirdiği toplumsal eşitsizlikleri ve sınıf çatışmalarını “doğal ve kaçınılmaz” gibi göstermek için kullanılmıştır. Tabi ki bu, hem toplumsal hem de biyolojik düzeyde, Allah’ın yaratmasındaki hikmeti ve rahmeti göz ardı eden materyalist bakış açısının ürünüdür.

Kur’an’da ise insan toplulukları arasındaki ilişkilerde adalet, merhamet ve yardımlaşma esas alınır. Allah, insanları farklı kabileler ve topluluklar halinde yaratmış, ancak üstünlüğün yalnızca takvada olduğunu bildirmiştir:
“Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13).
Bu ayet, insan toplulukları arasındaki ilişkinin çatışma ve rekabete değil, tanışma, yardımlaşma ve adalete dayanması gerektiğini ortaya koyar.
Sanayi Devrimi ve evrim teorisinin ortak yanılgıları
Sanayi Devrimiyle ortaya çıkan sınıf çatışması anlayışı ile evrim teorisinin türler arası mücadele iddiası, materyalist dünya görüşünün topluma ve doğaya karşı yanlış bakışını birebir yansıtır. Allah’ın yarattığı düzende, her şey bir denge, düzen ve hikmet üzere var edilmiştir. İnsanların ve canlıların varlığı, çatışma ve rekabetin değil, Allah’ın rahmetinin ve ilminin bir tecellisidir.
Sanayi Devrimi ile birlikte gelişen makinelerin ve üretim sistemlerinin karmaşıklığı, bazı insanlarda “doğadaki düzenin de benzer şekilde mekanik ve tesadüfi süreçlerle açıklanabileceği” yanılgısını doğurmuştur (Mayr, 1982: s. 145-147). Bu yaklaşım, son derece kompleks yapılara sahip olan yaratılışı tesadüf gibi anlamsız mantıklara ve mekanik süreçlere indirgemeye çalışan materyalist bir bakış açısının gelişmesine yol açmıştır.
Materyalist ve determinist (nedensel) düşünce, doğadaki olağanüstü düzeni ve kompleksliği Allah’ın yaratmasıyla değil, sadece fiziksel ve kimyasal yasalarla açıklamaya çalışmıştır (Dawkins, 1986: s. 17-19). Oysa Kur’an’da, doğadaki her sistemin Allah’ın kudretiyle var olduğu, hiçbir şeyin tesadüfen veya kendi kendine oluşamayacağı açıkça belirtilir:
“Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar.” (Rum Suresi, 26)
Yine aynı şekilde Sanayi Devrimi ile gelişen mühendislik bilimi de, sistemlerin işleyişini matematiksel ve determinist kurallarla açıklamaya yönelmiştir (Rosen, 1991: s. 81-83). Bu da, doğadaki mükemmel düzenin de sadece fizik yasalarıyla açıklanabileceği yanılgısını doğurmuştur. Oysa doğadaki sistemlerin ardında Allah’ın sonsuz ilmi ve iradesi vardır. Kur’an’da: “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2) benzeri ayetlerle her şeyi yaratanın Allah olduğu bildirilmiştir. Ayrıca Allah’ın nimetleri ve doğadaki yaratılış mucizeleri sıkça hatırlatılır.
O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın. (Bakara Suresi, 22)

Bilim ve Sanayideki Gelişmeler Allah Yolunda Engel Değildir
Sanayi ürünleri, onları tasarlayan mühendisler ve sistemlerin işleyişini sağlayan fizik yasaları, hepsi Allah’ın yaratmasının bir sonucudur. İnsan, ancak Allah’ın verdiği akıl, bilgi ve ilham ile teknolojik gelişmeler kaydedebilir (Polkinghorne, 1983: s. 54-56). Fizik yasaları, kimya ve biyolojideki düzenlerin tümü, Allah’ın koyduğu kurallar çerçevesinde işler. Kur’an’da: “Allah, her şeyin Yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.” (Zümer Suresi, 62) buyrulur.
Modern bilim ve teknoloji geliştikçe, doğadaki kompleks sistemlerin ve canlıların rastgele oluşamayacak kadar mükemmel ve detaylı olduğu daha iyi anlaşılmıştır (Behe, 1996: s. 39-41). Moleküler biyoloji, genetik, astronomi gibi alanlarda elde edilen bulgular, Allah’ın yaratışındaki harikuladeliği ve sonsuz ilmi gözler önüne sermektedir.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, akıl sahipleri için elbette ayetler vardır.” (Al-i İmran Suresi, 190)
Tüm bu değerlendirmeler ışığında, Allah’a inanmanın ve O’na gönülden bağlı olmanın, sanayiye, bilime veya teknolojiye karşıtlık anlamına gelmeyeceği açıkça görülmektedir. Tam aksine, gerçek iman sahibi bir insan, Allah’ın yarattığı evrenin işleyişini, doğadaki yasaları ve varlıkların muazzam düzenini derin bir hayranlık ve şükürle inceler. Kur’an’da, Yunus Suresi 101. ayette, "De ki: Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza!" buyurarak Allah bizi kainattaki deliller üzerinde düşünmeye davet eder. İnsanlara sürekli olarak tabiatı, bilimi ve yaratılışın sırlarını araştırmaları tavsiye edilir. Allah’a iman eden bir bilim insanı veya mühendis, keşfettiği her yeni bilgiyle Allah’ın kudretini ve sanatını daha iyi kavrar; bilimsel gelişmeleri, teknolojik ilerlemeleri Allah’ın ilminin bir yansıması olarak görür.
Sanayi Devrimiyle ortaya çıkan yenilikler, teknolojik atılımlar ve bilimsel buluşlar, Allah’ın insana verdiği akıl, irade ve ilham sayesinde mümkün olmuştur. İman eden bir insan, bu nimetleri en güzel şekilde kullanır, topluma faydalı işler üretir ve her başarıda Allah’a şükreder. Allah’a inanmak, bazı kişilerin iddia ettiği gibi insanı tembelliğe veya geri kalmışlığa değil; çalışmaya, üretmeye, öğrenmeye ve sürekli gelişmeye teşvik eder. Kur’an’da, “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” (Necm Suresi, 39) buyurularak, çalışmanın ve gayretin önemi vurgulanır.
Sonuç olarak, Allah’a iman etmek, bilimi ve teknolojiyi reddetmek değil; aksine, bu alanlarda en ileriye gitmek, her başarıda Allah’ın kudretini ve sanatını görmek, herkesin iyiliği için çalışmak ve her işte Allah’ın rızasını gözetmek demektir. Gerçek medeniyet, Allah’a gönülden bağlı, ahlaklı, adaletli ve üretken insanların elinde yükselir. Allah’ın yarattığı kâinatı anlamak, bilim ve teknolojide ilerlemek, imanla birleştiğinde hem dünyada hem ahirette gerçek saadeti ve huzuru getirir. Allah’ı çok seven, Allah için yaşamayı amaçlayan insanların bulunduğu toplumlarda teknoloji ya da sanayideki değişiklikler refaha, huzura, sevgiye, birliğe vesiledir.

KAYNAKÇA
- Ashton, T. S. (1997). The Industrial Revolution 1760-1830. Oxford University Press.
- Behe, M. J. (1996). Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution. Free Press.
- Bennett, J. W. (1939). The Ecological Transition: Cultural Anthropology and Human Adaptation. Pergamon.
- Dawkins, R. (1986). The Blind Watchmaker. Norton.
- Durkheim, E. (1893). The Division of Labour in Society. Free Press.
- Eliade, M. (1959). The Sacred and the Profane: The Nature of Religion. Harcourt.
- Mayr, E. (1982). The Growth of Biological Thought. Harvard University Press.
- Mokyr, J. (1990). The Lever of Riches: Technological Creativity and Economic Progress. Oxford University Press.
- Polanyi, K. (2001). The Great Transformation. Beacon Press.
- Polkinghorne, J. (1983). The Way the World Is: The Christian Perspective of a Scientist. Eerdmans.
- Rosen, R. (1991). Life Itself: A Comprehensive Inquiry into the Nature, Origin, and Fabrication of Life. Columbia University Press.
- Sennett, R. (2008). The Craftsman. Yale University Press.
- Stearns, P. N. (2013). The Industrial Revolution in World History. Routledge.
- Weber, M. (1905). The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. Routledge.


