Aydınlanma Çağı, 17. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın başına (yaklaşık 1680 - 1815) kadar süren bir dönemdir. 1688'deki İngiliz Devrimi ile başladığı, 1789 Fransız İhtilali ve ardından gelen 1815'teki Napolyon Savaşları ile sonlandığı varsayılmaktadır.
Aydınlanma Çağı, batı düşünce tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilse de bu dönemin genellikle göz ardı edilen ve sorgulanması gereken pek çok karanlık yönü vardır. Özellikle dinsizlik ve ateizmin hızla güç kazandığı, dine ve dindarlığa karşı amansız düşmanlığın arttığı bu dönemin “Aydınlanma” olarak isimlendirilmesi ve günümüze kadar pozitif bir ilerleme çağıymış gibi sunulması peşinde pek çok soruyu peşinde getirmektedir.
Aydınlanma Çağı'nın genellikle gözardı edilen yönlerini maddeler halinde ele alabiliriz:

1. Aydınlanma Çağı Dine Karşı Saldırgan Cepheler Oluşturmuştur
Aydınlanma çağında öne çıkan düşünürlerin önemli bir kısmı, dini kurumları ve inançları hedef alarak, konuşmalarında ve eserlerinde toplumsal ilerlemenin önündeki engel olarak dini gösterdiler. Örneğin din karşıtlığının sembolü kabul edelin Voltaire, Meşhur "Alçağı ezin!" (Écrasez l'infâme!) sözüyle doğrudan kiliseyi ve dini değerleri hedef almıştır. Bu yaklaşımı benimseyen diğer düşünürlerin de etkisiyle toplumda, dine ve dindarlara karşı bir önyargı ve düşmanlık ortamı oluşmuş, özellikle Fransa’da, Hristiyanlık kamusal hayattan dışlanmış, dini semboller yasaklanmış, din adamları baskı altına alınmış, dini bayramlar kaldırılmış, kiliseler kapatılmış, kiliselerin topraklarına ve tüm mülklerine el konmuştur. Aydınlanma çağının bu radikal uygulamaları sonucu, sürgünler, idamlar hatta katliamlar gerçekleşmiştir. Örneğin 1792’de tarihe ‘Eylül Katliamları’ olarak geçen kanlı olaylarda, Paris’te hapishanelere doldurulan yüzlerce rahip ve piskopos, halk ve çeteler tarafından linç edilerek öldürülmüştür. Kilisenin yerine sekülerlik yerleştirilmeye çalışılmış ve buna uygun ritüeller ön plana çıkarılmıştır. Bu uygulamaların ışığında bu dönem her ne kadar Aydınlanma çağrı olarak adlandırılsa da tüm bunların insan hakları ve özgürlükleri ile çelişen büyük bir zulüm dalgası ve karanlık bir dönem olduğu anlaşılmaktadır.
2. Aydınlanma Çağı Ateizmin ve Materyalizmin Yükselişi Olmuştur
Aydınlanma Çağında bir yandan din ve dindarlık hedef alınırken diğer yandan sözde akılcılık ve bilimsellik adı altında, Tanrı inancını reddeden materyalist ve ateist görüşe yoğun şekilde zemin hazırlanmıştır. Diderot, Voltaire, d’Holbach gibi düşünürler, Dinlerin ve Tanrı’nın varlığını inkâr eden, evreni tesadüflerin ve olasılık ihtimallerinin ürünü olarak gören felsefeleriyle, insanları Allah inancından uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Bu da din ahlakının getirdiği değerlerin kaybolmasına, toplumsal bozulmaya ve yozlaşmaya yol açmıştır.
Sonuç olarak, sözde aydınlanma düşüncesi, dini inançları ve değerleri, insanların özel hayatına hapsetmiş, inancı günlük hayattan çıkararak, dinin toplumsal birleştirici ve ahlaki rehberlik rolünü zayıflatmış, toplumda bencillik ve manevi boşluk oluşmasına sebep olmuştur.
Öte yandan sözde bu aydınlanma döneminin önde gelenleri, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramları savunurken, materyalist düşüncenin sonucu olarak kendi dönemlerinde kölelik, sömürgecilik ve ırkçılık gibi uygulamalara göz yummuş, hatta bir bölümü bunları savunmuştur. Bu da bağımsızlık ve özgürlük iddiasıyla ortaya çıkan aydınlanma çağı savunucularının insan hakları ve temel değerler konusunda ne kadar samimi oldukları sorusunu akla getirmektedir.


3. Bilim ve Akılcılığın Yanlış Yorumlanması
Tüm bunların yanında aydınlanma çağının ileri gelenler dine ve dini değerlere adeta savaş açarken diğer yandan, koordineli şekilde dini, bilime ve akla karşı gibi gösterip dini, akla ve bilime rakip olarak sundular. Gerçek farklı olsa da söylemlerinde ve eserlerinde bu konu üzerine yoğunlaştılar. Çünkü bilinmektedir ki tarihte, İslam medeniyetinin altın çağında yaşayan Müslüman bilim insanları, Allah’a olan derin imanlarıyla bilimde büyük atılımlar gerçekleştirmişlerdir. Cebir, tıp, astronomi, kimya gibi alanlarda Müslümanların öncülüğü, dinin bilimle çatışmadığını, aksine onu teşvik ettiğini gösterir. Ayrıca görülecektir ki, tarih boyunca büyük buluşların büyük bölümü El Harezmi, El Cezeri, Ibnü-l Heysem, Gregor Mendel, Copenicus, Louis Pasteur gibi inançlı bilim adamları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple dinin bilimsel gelişmelere engel veya aykırı olduğu iddiası, aydınlanma döneminde ortaya atılmış ve günümüzde de ayakta tutulmaya çalışılan yanlış bir propagandadır.
Allah’a İman ve Derinliğin Bilime Etkisi
Sonuç olarak her ne kadar adı aydınlanma çağı olarak tarihe geçse de bu dönem özellikle dine ve dindarlara savaş açılan, ateizmin, materyalizmin yaygınlaştırıldığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Öte yandan gerçek aydınlanma sadece buluşlarla ve keşiflerle değil, insanın Allah’ın varlığını, kudretini ve sanatını kavramasıyla, O’na teslim olmasıyla gerçekleşir. çünkü bilimsel gelişmeler, Allah’ın yaratışındaki mükemmelliği ortaya koyar ve insanı Allah’a yaklaştırır. İnanç, bilime ve ilerlemeye asla engel değildir; Allah’a olan iman, insanı daha derin düşünmeye, araştırmaya ve keşfetmeye teşvik eder. Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Suresi, 9)
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, temiz akıl sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.” (Al-i İmran Suresi, 190)
Kur’an’da sürekli olarak insanlara düşünmeleri, araştırmaları, ilim sahibi olmaları tavsiye edilir. Gerçek bilim, Allah’ın varlığını ve kudretini ortaya koyarken; yaratıcının varlığını reddeden materyalizm ve ateizm ise insanı bencilliğe, karanlığa ve kaosa sürükler. Bu sebeple Gerçek aydınlanma sadece, Allah’a imanla ve O’nun sonsuz gücünü anlamakla mümkündür.


