"Maddenin ardındaki sır" belgeselinden
Algılayan kim?
Asıl önemli soru burada ortaya çıkar. Bildiğimiz bütün maddesel varlıklar gerçekte birer algı ise o halde beynimiz nedir? Beynimiz de kolumuz, bacağımız ya da herhangi bir nesli gibi bir madde olduğuna göre, o da diğer maddeler gibi bir algı olmalıdır. Bunu bir örnekle daha kolay açıklayabiliriz.
Beynimize giden sinirleri uzatarak onu kafa tasımızın. Dışına çıkarıp gözümüzle görebileceğimiz bir yere koyduğumuzu varsayalım. Bu durumda beynimizi de gözümüzle görür, parmağımızla ona dokunabiliriz. Bu şekilde beynimizin de yine görme ve dokunma duyularının oluşturduğu bir algıdan başka bir şey olmadığını anlayabiliriz.
Peki gören, duyan ve diğer tüm duyuları algılayan irade beyin de değilse nedir?
Gören, duyan, dokunan, kokuyu ve tadı algılayan kimdir? Düşünen, akıl yürüten, duyguları olan ve daha da ötesi ben benim diyen bu varlık kimdir?
Çağımızın önemli düşünürlerinden Karl H. Pribram da aynı soruyu sorar:
“Yunanlılardan beri filozoflar makinenin içindeki hayalet ya da küçük insanın içindeki küçük insan üzerine düşünüp durmuşlardır. Ben yani beyni kullanan varlık nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kimdir? Aradığımız şey bakanın ne olduğudur.”
Beyni kullanan, gören ve hisseden bu madde ötesi varlık, ruhtur. Maddesel dünya dediğimiz şey, işte bu ruh tarafından seyredilen, hissedilen algılar topluluğudur. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın fiziksel bir gerçekliği yok ise, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedeninde fiziksel bir gerçekliği yoktur. Gerçek olan varlık ruhtur. Madde ise sadece ruha hissettirilen hayallerden ibarettir.
İşte başlangıçta maddenin gerçek olduğu varsayımıyla yola çıktığımızda bile fizik, kimya ve biyolojinin bulguları bizi maddenin bir hayalden ibaret olduğuna ve madde ötesi bir varlığın kaçınılmaz gerçekliğine yani maddenin ardındaki sırra götürmektedir. Bu gerçek o denli kesindir ki maddeyi mutlak varlık sanan bazı materyalist bilim adamlarına korku vermektedir.
Bilim yazarı Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında şöyle der:
“Filozoflar tüm nesnel gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken, bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku ve endişeyle sezdiler.”
Buraya dek incelediğimiz gerçek bizi çok önemli. Bir soruyla daha karşı karşıya getirir. Mademki maddesel dünya olarak tanıdığımız şey, gerçekte ruhumuza verilen algılardan ibarettir, o halde. Bu algıların kaynağı nedir?
Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek, maddenin kendi başına bağımsız bir varlığı olmadığı bir algı olduğudur. Bu nedenle bu algının bir başka güç tarafından oluşturulması, daha yerinde bir ifadeyle yaratılması gerekmektedir. Hem de sürekli olarak. Eğer sürekli bir yaratma olmazsa madde dediğimiz algılar da yok olur gider.
Bu bir televizyon ekranında görüntünün devam edebilmesi için yayının da sürekli devam etmesi gibidir. Yayın kesilirse ekrandaki görüntü de yok olur.