"Evrenin yaratılışı" belgeselinden.
EVRENİN YARATILIŞI - Giriş
Bilim insanları ve düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmış, pek çok teori üretmiştir. 19. yüzyılda hakim olan ve sonradan bilimsel olarak geçersizliği ispatlanan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip, sonsuzdan beri var olan ve sonsuza kadar da var olacak bir maddeler bütünü olduğu şeklindeydi. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu bilim dışı anlayış, evren için bir başlangıç ya da sonun söz konusu olmadığını savunurken, bir yaratıcının varlığını da cahilce reddediyordu.
Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen, bilimle çelişen bir düşünce sistemidir. Tarihi, eski Yunan'a dek uzanan ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu batıl düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle üne kavuştu.
Materyalistler sonsuz evren modelini ateist felsefenin en önemli dayanağı olarak görüyorlardı. Örneğin, materyalist felsefeci George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında büyük bir cehaletle evrenin yaratılmış bir şey olmadığını öne sürüyor ve “eğer yaratılmış olsaydı Allah'ın belli bir anda ve yoktan var etmiş olması gerekirdi” diye ileride bilimin verileriyle materyalizmin nasıl çökeceğinin ipucunu da veriyordu.
Politzer, evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken, 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalizmin bu ilkel anlayışını kökünden yıktı. Evrenin, materyalistlerin sandıkları gibi durağan olmadığı, tam tersine sürekli olarak genişlediği saptandı. Evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlandı. Ancak materyalist çevreler, tüm bilimsel verilere rağmen evrenin yoktan var edildiği gerçeğini kabullenmeye yanaşmıyorlardı.
Ünlü materyalist fizikçi Arthur Eddington'un bir açıklaması, materyalistlerin içine düştükleri ruh halini çok net anlatmaktadır:
“Felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici geliyor.”
Oysa bir bilim insanının ortaya konan verileri değerlendirirken ölçüsü, ideolojisi değil verilerin doğruluğu veya yanlışlığı olmalıdır. Ve her ne kadar Eddington kabullenmekte zorlansa da bilim evrenin birdenbire var olduğunu yani yaratıldığını ispatlamıştır.
Materyalistlerin tepkileri bununla sınırlı kalmadı. Alman kimyacı Walter Nerst, Big Bang teorisiyle ilgili yöneltilen sorulara, “bu bulguları kabul etmenin bilime ihanet olacağı” şeklinde mantıksız cevaplar veriyordu.
MIT Üniversitesinde fizik profesörü olan Philip Morrison, meşhur İngiliz kanalında yayınlanan bir belgeselde, “Big Bang'i kabul etmenin kendisine çok zor geldiğini, onu reddetmek için büyük bir istek duyduğunu” söylüyordu.
Ancak bilim ahlakına sahip birçok bilim insanı, Big Bang'in ideolojik gerekçelerle reddedilemeyecek kadar doğru bir teori olduğunu söylüyorlardı.
The New Yorker yazarlarından Jim Holt, Big Bang Teoloji isimli yazısında, “Big Bang, bilim tarihinde Allah'ın yaratışını tasdik ettiği için kabul görmeyen tek görüştür” diyordu.
Ünlü astrofizikçi Robert Jastrow da Allah ve Astronomlar isimli kitabında materyalist fizikçileri ideolojik saplantılarla Big Bang'i reddettikleri için çarpıcı cümlelerle eleştiriyordu:
“Bu tepkiler de çok ilginç duygular rol oynamaktadır. Bilim insanının sahip olduğu inanç, bilinen fizik kurallarının geçerli olmadığı ve tanımadığı güçlerin bir ürünü olarak meydana gelen bir başlangıcın keşfiyle birlikte ihlal edilmiştir. Bu olduğunda bilim insanı kontrolünü kaybetti. Eğer bu bulguların gerçek anlamını iyice inceleseydi, tamamen travma geçirecekti. Bir travma anında olan oldu ve beyin, bulguların anlamına karşı tepki gösterdi. Bilim insanları açısından, problemin büyüklüğünü bir düşünün. Bilim, evrenin belli bir anda var olduğunu kanıtladı. Peki evrendeki madde ve enerjiyi kim ya da ne meydana getirmişti? Acaba evren yoktan mı var olmuştu? Bu durum, din adamları dışında herkes için beklenmedik, şaşırtıcı bir gelişmeydi.”
Peki materyalistlerin beklenmedik, şaşırtıcı olarak gördükleri bu süreç nasıl gelişti?