"Göklerdeki düzen" belgeselinden.
BİG BANG'İN MATERYALİZME KARŞI ZAFERİ
Büyük patlama evrenin yoktan var edildiğinin yani evreni Allah'ın yarattığının çok açık bir kanıtı olarak bilim dünyasının karşısına çıktı. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen bazı bilim adamları Big Bang'e karşı körü körüne bir savunmaya geçtiler.
Önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington bu direnişin nedenini şöyle açıklıyordu:
“Doğanın birdenbire başlamış olduğu düşüncesi, felsefi olarak bana itici gelmektedir.”
Şüphesiz Eddington'un bu yorumu, ideolojik önyargılarına olan körü körüne bağlılıktan kaynaklanıyordu. Bir bilim insanının yapması gereken ise bilimin gösterdiği verileri tarafsız değerlendirmek ve sonucu kabul etmektir.
Ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle'da Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında sabit durum kuramı adında bir teori ortaya attı. Aslında bu teori, 19. yüzyılda kabul gören durağan evren anlayışından pek de farklı değildi. Sabit durum kuramı da aynı 19. yüzyıl materyalizmi gibi evrenin sonsuzdan beri süre geldiği ve sonsuz büyüklüğe sahip olduğu yanılgısını savunuyordu. Gerçek amacı materyalist felsefeyi ayakta tutmak olan bu teori, evrenin yaratılışını bilimsel olarak kanıtlayan Big Bang teorisiyle taban tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler fakat bilim aleyhlerine işliyordu. 1948 yılında Amerikalı teorik fizik profesörü George Gamow, Big Bang'le ilgili önemli bir saptamada bulundu. Gamow'un hesaplarına göre eğer Big Bang doğruysa, evrende bu dev patlamadan arda kalan bir radyasyon olmalıydı. Ve bu radyasyon, evrenin her yanına eşit dağılmalıydı. Olması gereken bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı yaptıkları bir gözlem sırasında bu radyasyonu keşfettiler. Kozmik fon radyasyonu adını verdikleri bu radyasyon aynen Gamow'un saptadığı gibi evrenin tümüne eşit olarak dağılmıştı. Böylece bu radyasyonun Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Bu çığır açıcı buluş, Penzias ve Wilson'a Nobel ödülünü getirdi. Arno Penzias, keşfettiği gerçeğin anlamını yıllar sonra şöyle özetleyecekti:
“Astronomi, bizleri çok olağanüstü bir olaya götürmektedir. Hiç yoktan yaratılmış bir evrene.”
1989 yılında ise Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, kozmik fon radyasyonunu araştırmak üzere uzaya bir uydu gönderdi. COBE adındaki bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu. Bütün zamanların en büyük astronomik keşfi olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık ispatıydı. Big Bang'in ispatı dünya medyasında da büyük yankı uyandı.
COBE'nin elde ettiği veriler sonradan yapılan başka çalışmalarla da teyit edildi. Bu çalışmalardan biri 1998 yılında havalanan Boomerang isimli gözlem balonundan aktarılan ve 2000 yılında netleşen verilerdi.
Antarktika kıtası üzerinde 37 bin metre yükseklikte uçan ve son teknolojiyle donatılmış teleskoplara sahip Boomerang balonu, kozmik fon radyasyonuyla ilgili detaylı ve açık bilgilere ulaşılmasını sağladı. Boomerang'tan elde edilen verilerin Big Bang'i doğruladığını, sonuçları değerlendiren bilim insanlarından olan Chicago Üniversitesi'nden Michael Turner şöyle ifade ediyordu:
“Big Bang teorisi ve Einstein'ın genel izafiyet kuramı çok büyük bir testten başarıyla geçti.”
2001 yılında uzaya fırlatılan WMAP uydusu da 2003 yılında geçtiği verilerde boomerang balonundan elde edilen bilgilerle örtüşen çok önemli detayları görüntüledi. Evrenin genişlemesi ve kozmik fon radyasyonu gibi deninlerin yanı sıra, Big Bang'in diğer bir önemli kanıtı ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki evrendeki hidrojen-helyum oranı, bu gazların Big Bang'den günümüze kadar geçen süre içinde teorik olarak ulaşmaları gereken orana tam tamına uyuyordu.
Öte yandan, evrendeki yıldızlarda henüz yanmakta olan büyük miktarlarda hidrojen bulunması da Big Bang'i doğrulayan bir diğer kanıt oldu. Çünkü eğer evrenin bir başlangıcı olmasa ve evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi sonsuzdan beri var olsaydı, içindeki hidrojen tamamen yanarak çoktan Helium'a dönüşmüş olurdu. Tüm bu açık deliller, Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Böylece bilim evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğini keşfetmiş oluyordu.
Fred Hoyle'la birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama ard arda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:
“Sabit durum teorisini gerçek olduğu için değil, gerçek olmasını istediğim için savunuyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisini bir kenara bırakmak gerektiği ortaya çıkıyordu.”
Big Bang'in bilimsel zaferiyle birlikte sonsuzdan beri var olan madde dogması da tarihe karıştı. Bilim, maddenin bir başlangıcı olduğunu ve yoktan var edildiğini yani maddeyi Allah'ın yarattığını kanıtladı. Elbette bu durum, materyalistlerin kabullenmek istemedikleri gerçeği yani yaratıcının varlığını göstermektedir.
Ünlü felsefeci Anthony Flew da bu kaçınılmaz gerçek karşısında şu itirafı yapmak zorunda kalmıştır:
“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım. Big Bang modeli bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir düşünceyi ispat etmiştir, evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.”
Big Bang sadece maddenin değil, zamanın da bir başlangıcı olduğunu kanıtlamaktadır. Big Bang ile birlikte zaman da yoktan yaratılmıştır. Çünkü zaman maddeye bağlı bir kavramdır ve madde olmadan zamandan söz etmek mümkün değil. Bu gerçek, bilim insanlarına göstermiştir ki, maddeyi ve zamanı yoktan bahreden Allah, tüm bu kavramlardan münezzehtir ve hepsine hakimdir. The Creator and the Cosmos yani Yaratıcı ve Evren adlı kitabın yazarı olan Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Eğer zaman ve madde patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu, bize yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.”