Bugün bilimsel makalelerden akademik tartışmalara, sosyal medya paylaşımlarından popüler söylemlere uzanan geniş bir yelpazede, insanlığın aynı temel soru etrafında yoğunlaştığı görülüyor:
“Gerçeklik nedir ve biz aslında neyin içindeyiz?” Bu sorunun cevabını bu podcastle birlikte arıyoruz
GÖRÜNTÜLERİN ARDINDAKİ GERÇEK
Bugün bilimsel makalelerden akademik tartışmalara, sosyal medya paylaşımlarından popüler söylemlere uzanan geniş bir yelpazede insanlığın aynı temel soru etrafında yoğunlaştığı görülüyor. Gerçeklik nedir ve biz aslında neyin içindeyiz?
Özellikle kuantum fiziği alanındaki gelişmeler, madde, algı ve varlık kavramlarına dair yerleşik kabulleri kökten sarsıyor. Nature, Science ve benzeri saygın bilim dergilerinde yayımlanan çalışmalar, gerçekliğin gözlemciden tamamen bağımsız bir yapı olmadığını, gözlemin bizzat gerçekliğin oluşumunda belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu durum, maddenin algıdan ve bilinçten bağımsız, kendi başına var olan, mutlak bir gerçeklik olduğu inancını geçersiz kılarken, maddenin ancak algı ve gözlemle beliren bir görüntü olduğunu gösteriyor.
Çalışmaların işaret ettiği ortak sonuç şu; Madde, gerçekliğin temeli değil, daha derin bir hakikatin algı düzeyindeki yansımasından ibaret.
Konuyla ilgili çalışmalar sosyal medyada da geniş yankı buluyor. Evren bir simülasyon mu? Madde gerçekten var mı? gibi sorular artık sıra dışı olmaktan çıkıp geniş kitlelerce gündeme taşınıyor. Kuran'ın asırlar önce dikkat çektiği hakikatle modern bilimin bugün geldiği nokta arasındaki uyum ve örtüşme görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir tabloyu açıkça ortaya koyuyor.
O halde bir kez daha şu soruyu soralım; Algı, dış dünyaya doğrudan temas mıdır yoksa ruhumuzda yaratılan bir deneyim midir?
Gerçek şu ki, insan hayatı boyunca dış dünyaya doğrudan temas etmez. Gördüğü renkler, işittiği sesler, hissettiği sertlik ya da sıcaklık dış dünyaya ait şeyler olarak değil, beyninde ve ruhunda oluşturulan algılar olarak deneyimlenir. Fiziksel dünyadan gelen sinyaller, insan için ancak algıya dönüştüğü ölçüde anlam kazanır. Kuantum fiziği, bu gerçeği bilimsel düzeyde doğrulamaktadır.
Atom altı ölçekte yapılan deneyler, maddenin sabit ve mutlak bir yapıya sahip olmadığını, gözleme bağlı olarak davranış değiştirdiğini, enerji haline dönüşebildiğini ve olasılıklar üzerinden varlık kazandığını ortaya koymaktadır. Bugün birçok fizikçi, klasik, nesnel madde anlayışının artık sürdürülemez olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Bu noktada insan şu soruyla yüzleşir; Eğer yaşadığımız dünya algılardan ibaretse, bu algıları her an kusursuz bir düzen içinde bize kim göstermektedir?Kuran bu soruya son derece açık ve doğrudan cevap verir.
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)
Bu ifade, Allah'ın insana olan yakınlığını mekansal bir mesafe olarak değil, varoluşsal bir kuşatıcılık olarak tanımlar. İnsan, kendi benliğiyle Allah'tan bağımsız bir varlık değildir. Bilinci, algısı ve varlığı her an Allah tarafından kuşatılmıştır. Kişinin kendisine, kendi şah damarından daha yakın bir varlık, elbette ki ona bütünüyle hakim olan bir varlıktır. Allah, bu ifadeyle insanı kendisinin yarattığını, insanın kendisine ait bir tecelli olduğunu, her şeyiyle ona hakim olduğunu, her yaptığını bildiğini açıklamaktadır. Kuran'da bu hakikate ölüm anı örnek verilerek şöyle dikkat çekilir:
“Hele can boğaza gelip dayandığında ki o sırada siz sadece bakıp durursunuz, biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz.” (Vakıa Suresi, 85)
Allah ölüm anında kişinin yakınında sadece kendisinin olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu aslında yaşamın her anında böyledir. Bu yakınlık türü kişinin tüm benliğinin kaplanmasıdır. Allah tüm varlıkları birer tecelli olarak yaratmıştır ve onların tüm varlıklarının hakimidir. Allah'ın varlığının dışında hiçbir şeyin varlığı söz konusu olamaz. Ölümle birlikte insan zaten içinde bulunduğu bu büyük gerçeği idrak eder. Yine Kuran'da şöyle buyrulur:
“Her nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.” (Hadid Suresi, 4)
“Bilin ki muhakkak Allah kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfal Suresi, 24)
İnsan, Allah'ın ruhu ile var olan bir tecelliden ibaret olduğu için Allah hep onunla beraberdir. Her nereye gitse Allah yanındadır. Ne konuşsa Allah bilmektedir. Ne yapsa Allah ona şahittir. Bu, insanın Allah'tan bağımsız bir varlık olmadığı gerçeğinden dolayı böyledir. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girmesi o varlığa hakim olmasındandır.
Allah'ın yarattığı varlık, Allah'ın kendi mutlak varlığına ait bir yansımadır. Zaten tecellinin anlamı budur. İnsanın kendine ait müstakil bir varlığı varmış gibi düşünmesi büyük bir yanılgıdır. Tüm benlik Allah'a aittir.
Bütün varlıkların Allah'ın tecellisi olarak yaratıldıkları gerçeği, Tevrat'ta ve Musevi kaynaklarda da haber verilir. Tevrat'ta Allah'ın Musa'ya hitaben söylediği şu söz dikkat çekicidir:
“Musa şöyle karşılık verdi: ‘İsraillilere gidip beni size atalarınızın tanrısı gönderdi dersem, adı nedir diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?’ Tanrı, ‘Ben Benim’ dedi. ‘İsraillilere de ki: Beni Size Ben Benim diyen gönderdi.’” (Mısır'dan Çıkış, 3.13.14)
Buradaki ifade tüm varlıklarda tecelli eden ve her şeye hakim olan Allah'ın varlığını simgelemektedir. Allah, kainattaki tüm varlıkların kendisine ait birer yansıma olduğunu belirtmekte ve tüm varlıkların benliklerinde kendisinin sürekli ve devam eden varlığını göstermektedir.
Musevi düşünür Maymonides, bu sözü Allah'ın mutlak varlık sıfatının ifadesi olarak yorumlamıştır. Bu yoruma göre;
“Allah'ın özü yalnızca var olmaktır, O'nun varlığı zorunludur. O başka hiçbir şeye bağlı değildir.”
Yine Tevrat'ta şöyle bildirilir:
“Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.” (Yaratılış, 1.27)
Bu ifadede evrende yalnızca Allah'ın varlığından kaynaklanan yansımaların, görüntülerin ve tecellilerin söz konusu olduğuna, Allah'ın varlığı dışında hiçbir şey olmadığına işaret eder. Günümüzde sıkça kullanılan simülasyon benzetmesi, insanın yaşadığı tecrübeyi anlaması açısından güçlü bir çerçeve sunar. İnsan, gerçekten de kendisine izletilen görüntülerle bir hayat sürmektedir ve bu görüntülerin dışına çıkamaz. Tüm bu görüntüleri bizim için yaratan ve ruhumuza izlettiren Allah'tır.
Allah, bu kusursuz ve üç boyutlu görüntülerden oluşan dünyayı kendi varlığının bir tecellisi olarak yaratmıştır. Onun varlığının dışında bir varlık yoktur, olması da mümkün değildir. O'nun sonsuzluğu tüm varlıklara hakim olması ve tüm varlıklarda var olması demektir. Allah tüm kainata hakimdir. Kainattaki her şeyi kendi varlığından yansımalar şeklinde yaratmıştır. Bu hakikati idrak eden insan görüntülerin geçici olduğunu bilir. Asıl olan tek varlığın onları var eden kudret olduğunu fark eder. Kendine ait mutlak bir benliğinin olmadığını fark etmesi onu özgürleştirir. Üzerindeki yük hafifler, kontrol çabası sona erer ve ruhu huzurlu, maneviyat dolu bir dinginliğe erişir. Allah'a ait bir varlık olduğunun ve görüntülerden oluşan bir dünyada yaşadığının bilincinde olarak içinde bulunduğu imtihan ortamını tevekkül ve sabırla izler. Her detayın izlediği bu görüntüler dahilinde özel olarak yaratıldığını bilir. Etrafındaki kişiler, olaylar, gördüğü ve yaşadığı her şey görüntünün birer parçasıdır. Önemli olan, dünya bir rüya gibi akıp giderken her şeyi yaratan, ruhlarımıza bu görüntüleri gösteren Rabbimizi fark edebilmek ve tam bir teslimiyetle O'na yönelmektir.