HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Madde Yanılgısı Ve Gerçekler - Madde Nedir?

Madde Yanılgısı Ve Gerçekler - Madde Nedir?

Harun Yahya
310
19 Ocak, 2026
Maddenin Ardındaki Sır

İnsanlar neredeyse tüm yaşamlarını maddi kazanımlar elde etmeye adıyorlar. Daha kaliteli ve refah içinde bir hayat sürmek için çoğu zaman düşünmeden günlük işlerin peşinde koşuşturuyorlar.

Peki, sürekli peşinden gittiğimiz bu madde gerçekten var mı? Gerçekten tüm hayatımız boyunca çok çalışıp elde ettiğimiz güzel evler, lüks arabalar, en son model telefonlar aslında var mı? Yoksa tüm bunlar tıpkı rüyalarımızda gördüklerimiz gibi yalnızca zihnimizde var olan bir görüntü mü? Yoksa biz farkında olmadan belki de bir simülasyonun içinde mi yaşıyoruz?

 

Madde nedir?

Maddenin aslı, yani maddenin maddeden oluşmadığı gerçeği, şu anda bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçektir. Kuantum fiziği; maddenin enerji şekline dönüşebildiğini ispat ederek, bir nesnenin aynı zamanda farklı yerlerde olabileceğinin mümkün olduğunu göstererek materyalistlerin tüm kabullerini zaten altüst etmiştir.

Ünlü fizikçi Fred Alan Wolf, maddenin materyalistlerin iddia ettiği gibi olmadığı hakkındaki gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:

 

"Nesneleri oluşturanlar daha fazla nesneler değildir. Nesneleri oluşturanlar fikirler, kavramlar ve bilgidir." – Prof. Fred Alan Wolf

 

Kuantum dünyasına adım attığımızda gerçeklik sandığımız şeyin ne kadar kırılgan olduğunu fark ederiz. Işık hem madde gibidir hem de bir dalga gibi davranır. Foton adı verilen bu parçacık, uzayda yol alırken bir enerji dalgası gibi hareket eder. Ancak bir engelle karşılaştığında, sanki fiziksel bir varlıkmış gibi davranır ve kendini minik parçacıklar halinde gösterir. Bu şaşırtıcı gerçek, modern fiziğin doğuş noktasıydı. Planck ile başlayan bu keşif; Albert Einstein, Niels Bohr, Louis de Broglie, Erwin Schrödinger, Werner Heisenberg, Paul Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim tarihinin en büyük isimleri tarafından geliştirildi. Her biri, bu devrim niteliğindeki buluşlar sayesinde Nobel ödülleriyle onurlandırıldı.

Louis de Broglie'nin keşfi ise her şeyi değiştirdi. O, atom altı dünyada yalnızca parçacıkların değil, dalgaların da var olduğunu gösterdi. Elektronlar, protonlar, madde olarak bildiğimiz her şeyin aslında birer enerji dalgası olduğunu kanıtladı. Bu noktada materyalist bakış sarsıldı. Çünkü "madde mutlak bir gerçektir" diyen anlayışın temeli çökmüştü.

Atomun içi sandığımız gibi somut değil, maddeye benzemeyen bir titreşim deniziydi. Parçacıklar kimi zaman görünür hale geliyor, kimi zaman dalga haline geçip adeta yok oluyordu. Yani mutlak madde kavramı bir anda soyut bir enerji akışına dönüşmüştü. Bu çok büyük bir devrimdi.

Kuantum fiziği bize gerçek dünya dediğimiz şeyin aslında bir yansıma, bir algı düzlemi olduğunu gösterdi. Madde sandığımız kadar katı değildi. Gerçeklik gözlemle şekilleniyordu. Max Planck Enstitüsü'nün yöneticilerinden Prof. Hans-Peter Dürr bu gerçeği şöyle özetlemişti:

"Madde her ne ise maddeden yapılmamıştır." - Prof. Hans-Peter Dürr

 

 

 

Rüyalarımız ve Hisler

 

Maddenin gerçeğini daha iyi anlamak için bir an durup rüyalara bakalım. Rüyalarımızda da bir dünya vardır. Orada yürür, konuşur, duvarlara dokunur, rüzgarı hissederiz. Her şey gerçektir, ta ki uyanana kadar. Ama aslında tüm o görüntüler, sesler ve hisler dışarıda hiçbir şekilde var olmadığı halde tamamen zihnimizin içinde oluşur. Gerçek sandığımız rüya bedeni, rüya evi, rüya şehirleri; hepsi beynimizde işlenen elektrik sinyallerinden ibarettir.

İlginçtir ki günlük hayatta da aynı süreç yaşanır. Dış dünyadan gelen ışık, ses ve dokunma sinyalleri yine beynimizde işlenir. Dışarıda bunların gerçek bir karşılığının olup olmadığını bilemeyiz. Yani teknik olarak rüya ile gerçek hayat arasında fark yoktur; ikisi de beyinde şekillenir. Özetle insan yalnızca algılarıyla muhataptır. Ne görürse, ne duyarsa, ne hissederse hepsi kendi içinde oluşan birer algıdır. Gerçekte bu algıların ötesine geçemez. Çünkü gördüğü tüm sahneler, ruhun önüne özel olarak serilen görüntülerdir.

Maddenin varlığına dair hiçbir ispat yoktur. Beş duyumuzla algıladığımız her şey, beynimizde şekillenen birer algıdan ibarettir. Bu durumda beynimizin dışındaki dünyaya doğrudan ulaşmamız asla mümkün değildir.

Rüya gördüğümüzde yaşadıklarımızın gerçek olmadığını anlayamayız. Tıpkı şimdi, bu dünyada yaşarken de gördüklerimizin yalnızca zihnimizde oluşan bir hayal olduğunu kabul etmekte zorlanmamız gibi. Oysa gerçek hayat dediğimiz görüntüleri algılama biçimimiz, rüyalardaki ile tamamen aynıdır. Her iki durumda da görüntü beynimizde oluşur. Aynı sinyaller, aynı beyin merkezlerini harekete geçirir. Bu yüzden rüyadaki görüntü ile gerçek dediğimiz görüntü arasında oluşum ve gerçeklik açısından hiçbir fark yoktur. Her iki görüntüyü de izlerken bunların gerçekliğinden şüphe duymayız.

 

Peki ya şu anda gördüklerimiz? Rüyasında ayçiçeği tarlasında gezdiğini gören bir kişi, rüyadan uyandığında aslında yatağında yatıyor olduğunu fark eder. Rüyadan uyandığımızda "Meğer hepsi bir rüyaymış" diyebiliyoruz. Ama şimdi gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Elbette ispatlayamayız. Çünkü her iki durumda da, ister rüya ister gerçek hayat, insan aynı görüntüleri izler.

 

Öyleyse tüm varlıklar yalnızca birer görüntüdür; bir film sahnesi gibi bize izlettirilen bir gerçeklik. Ama bu filmi biz yapmıyoruz. Peki, o halde bu kusursuz gerçeklik filmini kim oluşturuyor? Her detayıyla canlı, renkli, sesli ve dokunulabilir bu alemi kim var ediyor? Asıl soru budur. Zihnimizde izlediğimiz bu mükemmel gerçekliğin yaratıcısı kimdir?

 

Cevap tek ve açıktır: Her an her şeyi yoktan var eden, sadece "ol" demesiyle her şeyi yaratan yüce Rabbimiz Allah'tır. Her şeyin yaratıcısı, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah bize bu gerçeği Kur'an'da şöyle bildirir:

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

"Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca ‘Ol’ der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)

 

 

Görme

 

Etrafımıza bir bakın. Ne kadar da renkli, ne kadar da canlı bir dünya görüyoruz. Gökyüzü mavi, deniz turkuaz, çiçekler rengarenk; ışığın binlerce tonuyla boyanmış bir sahne. Hayran kalmamak elde değildir. Bunların hepsi Allah'a şükretmemiz için sonsuz sebepler ve güzellikler.

Peki size, zihnimizin dışında aslında hiç ışık olmadığını söylesem? Lambalar, araba farları, neon tabelalar, hatta gökyüzündeki güneş... Bunların gerçekte bizim bildiğimiz anlamda bir ışık saçmadığı söylense inanması zor gelebilir.

 

Çünkü biz dış dünyayı ışığın varlığıyla tanırız. Oysa gerçek sandığımızdan çok daha farklıdır. Aslında dış dünyada ışık yoktur. Işık dediğimiz şey, yalnızca beynimizin içinde oluşan bir algıdır. Aslında dışarıda zifiri bir karanlık hakimdir. Gözlerimizin aldığı sinyaller beynimiz tarafından yorumlandığında bize aydınlık bir dünya olarak görünür. Teknik açıklaması basittir: Güneş ve diğer ışık kaynakları, çeşitli dalga boylarında elektromanyetik parçacıklar, yani fotonlar yollar. Bu fotonlar evrene doğru dağılır. Fakat bu parçacıkların kendileri ışık değildir, sadece bir enerji paketidir. Tıpkı radyo dalgaları, kızılötesi ve morötesi ışınlar gibi.

 

Bu parçacıkların bazıları o denli ağır ve o kadar büyük miktarda enerji yüklüdürler ki çoğu zaman çarptıkları molekülü parçalayarak yollarına pek sapmadan devam ederler. Bu, radyasyonun kansere yol açmasının altında yatan nedendir. Daha zayıf olan türler ise röntgen cihazlarında kullanılır. Röntgen cihazının yaptığı şey, görünmez dalgaları görülebilir ışık haline çevirmektir. Yani görüntü, aslında cihazın bize oluşturduğu yapay bir algıdır. Bu örnek şunu gösterir: Işık ancak göz tarafından algılandığında ve beyin tarafından yorumlandığında vardır.

 

Tıpkı teknolojik cihazların görünmeyen atom altı parçacıkları yakalayıp ekranda görüntüye dönüştürmesi gibi, insan beyni de fotonların tetiklediği kimyasal reaksiyonlarla ortaya çıkan elektrik sinyallerini görüntü olarak algılar. Dışarıda ise bizim tanımladığımız anlamda bir aydınlık yoktur. Her şey saydamdır. Işık dediğimiz şey ise tamamen algıdır. İnsan sahip olduğu bu algı sistemini kendi iradesiyle oluşturmuş değildir. Duyu organlarımız şükretmemiz için özel olarak yaratılmıştır. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:

 

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

De ki: 'Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?'

(Mülk Suresi, 23)

 

Şimdi gelelim renk meselesine. Renkleri hiç düşündünüz mü? Aslında dış dünyada renk diye bir şey yoktur. Hiçbir nesnenin kendi başına rengi yoktur. Renk yalnızca beynimizde üretilen bir yorumdur. Bunu anlamak için bilgisayarlarımızın renkleri nasıl yorumladığını inceleyebiliriz. Bilgisayarlar yalnızca elektrik akımlarıyla çalışır.

Bir limona baktığınızda gördüğünüz o canlı sarı tonu hiç düşündünüz mü? Gerçekten dış dünyada "limon sarısı" diye bir renk var mı? Peki, bilgisayar monitörlerimizde bir limon görüntülendiğinde —ki kabloların içinden boya akmadığını bildiğimize göre— o sarı tam olarak nasıl üretiliyor? Gelin, biraz daha yakından bakalım.

 

Ekranınızdaki limon görüntüsüne yaklaşın; o sarının aslında sayısız küçük pikselden oluştuğunu göreceksiniz. Her pikselin içinde üç minik ışık vardır: kırmızı, yeşil ve mavi. Bilgisayar kablolarından saniyede milyarlarca kez elektrik akımı geçer. Bu akımların dili oldukça basittir: Düşük voltaj 0, yüksek voltaj 1. Yani sadece "var" veya "yok". Bu 1 ve 0'lar işlemci tarafından sayılara dönüştürülür ve bu sayılar ekrandaki pikselde hangi renk lambanın 0'dan 255'e kadar olan bir değerde ne kadar parlayacağını belirler. Böylece kırmızı, yeşil ve mavi renklerin karışımından yeni renkler oluşturulabiliyor.

 

Limon örneğinde bilgisayar şu komutu verir: "Kırmızı 255, yeşil 250, mavi 205." Yani kırmızıyı tam aç, yeşili neredeyse tam aç, maviyi ise biraz kıs. Böylece biz baktığımızda, kabloların içinden gelen elektriğin sarı şeklinde yorumlanarak gösterildiğini izliyoruz. Bilgisayarlarımız, belirli değerlerdeki elektrik akımlarını sarı olarak yorumlaması için önceden programlanmış. Yani burada gerçek olan şey, elektriğin nasıl yorumlandığıdır; sarının kendisi gerçek değil.

 

Peki ya beynimizde durum nasıl? İnsan beyninde de benzer şekilde bir davranış söz konusudur. Bir limona baktığımızda üzerinden yansıyan fotonlar —ki bunların kendisi renk değil— yani ışık parçacıkları gözümüze çarpar, retinadaki hücreleri uyarır ve bu uyarılar da elektrik sinyallerine dönüşür. Beynimiz bu sinyalleri çözümler ve o dalga boyuna bir anlam verir. Beyin der ki: "Bu elektrik akımının bendeki belirlenmiş karşılığı sarıdır."

 

Gerçekte ise ne limon sarıdır ne de ışığın bir rengi vardır. Gördüğümüz her şey, tüm detaylarıyla birlikte elektrik sinyallerinin yorumundan başka bir şey değildir. Gözlerimizden beynimize ulaşan elektrik sinyalleri bizim için anlamlı bir hale getirilir. Bu sinyaller her an zihnimizde yeniden renk olarak oluşturuluyor. Gerçekte her şey saydamdır. Ne elektrik akımının rengi vardır ne de fotonların.

Renkleri her an beynimizde yeniden üretilir. Görebildiğimizi sandığımız bu limon, gerçekte zihnimizde var edilen bir görüntüdür.

Bütün bu kusursuz düzeni yaratan, renkleri bizin için belirleyen Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Allah Kur’an’da bu konuya şöyle dikkat çekiyor:

 

Bütün bu kusursuz düzeni yaratan, renkleri bizim için belirleyen, âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah Kur'an'da bu konuya şöyle dikkat çekiyor:

Kovulmuş Şeytandan Allaha sığınırım.

“Allah'ın boyası… Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz yalnızca O'na kulluk edenleriz.”

(Bakara Suresi, 138)

 

 

 

 

İşitme

 

Ses, aslında hiç var olmayan bir titreşimdir. Havadaki dalgaların kulağımızdaki küçük kemiklere çarpmasıyla oluşan bir elektrik sinyalidir. Ne bir notanın gerçek bir varlığı vardır ne de bir melodinin havada dolaşan şekli. O sesleri, o müziği biz aslında beynimizin içinde duyarız. Bir enstrümanın tınısı, bir insanın sesi; hepsi sadece beynimizde yorumlanan sinyallerdir.

 

Beynimizin dışında aslında ses yoktur, mutlak bir sessizlik hâkimdir. Dış dünyada var olanlar yalnızca "ses dalgaları" olarak adlandırılan fiziksel titreşimlerdir. Bu titreşimlerin anlamlı bir sese dönüşmesi ise dışarıda ya da kulağımızda değil, beynimizin içinde gerçekleşir. Yani müzik gerçekte dışarıda çalmıyor; o, bizim içimizde çalıyor. Kur'an'da Allah şöyle buyuruyor:

Kovulmuş Şeytandan Allaha sığınırım.

“Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder.”

(Cuma Suresi, 1)

 

Evrenin her noktasında bir ritim vardır. Atomlar, yıldızlar, kalpler... Hepsi aynı ilahi orkestranın bir parçasıdır. Her şey durmaksızın Allah'ı tesbih etmektedir.

 

 

Kovulmuş Şeytandan Allaha sığınırım.

Kendileri yaratılıp dururken, hiç bir şeyi yaratamıyan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

(A’râf Suresi 191)

 

 

Dokunma

 

Bir düşünün; elinizi uzatıyor, bir şeye dokunduğunuzu hissediyorsunuz. Peki, gerçekten dokunuyor musunuz? Fiziksel olarak bir şeye dokunmak aslında imkânsızdır. Bir basketbol oyuncusunu düşünün; topu iki eliyle sıkıca tutuyor gibi görünür. Parmakları topun yüzeyine değmiş, sanki basınç uygulayarak onu kavrıyordur. Ama bu sadece bir yanılsama. Gerçekte oyuncunun parmaklarındaki atomlar topun atomlarına asla değmezler.

 

Atomlar birbirine yaklaşırken etrafındaki elektronlar da birbirine yaklaşır. İşte o anda elektromanyetik kuvvet devreye girer. Elektronlar birbirlerini sanal fotonlar aracılığıyla iterler ve bu itme öyle güçlüdür ki iki atomun birbirine gerçekten değmesi asla mümkün olmaz. Yani topu tutan parmaklar aslında topun yüzeyine dokunmaz; sadece atomlar arası itme kuvveti beynimizde bir temas hissi oluşturur.

 

Biz o an dokunduğumuzu zannederiz. Oysa dokunma dediğimiz şey sadece beynin yorumladığı bir elektrik sinyalidir. Bu durumda şunu söylemek yanlış olmaz: Biz hayatımız boyunca hiçbir şeye gerçek anlamda dokunmadık.  

Bu fiziksel gerçek, bizi daha derin bir gerçeğe götürür. Dokunduğumuzu sandığımız her şey, aslında sadece beynimizde oluşan bir algıdan ibarettir.

İnsan görme, duyma, koklama gibi duyularına şüpheyle yaklaşabilir. Ama “dokunma” hissi, dış dünyanın gerçekten var olduğu izlenimini verir. Oysa gerçekte, dokunma da diğer duyular gibi beyinde oluşturulan bir sinyaldir. Beyin o sinyali almazsa, kişi maddeye temas etse bile, onu hissedemez.

 

Kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.

…Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar yatışır…

(Zümer suresi, 23)

Ya ağrılarımız? Ağrı ne kadar da gerçek hissedilir, değil mi? Dizimizi vurduğumuzda o sızıyı anında hissederiz. Sanki ağrı, dizimizin içinden geliyormuş gibi… Oysa bilimsel olarak durum çok farklıdır. Bir darbe anında cilt altındaki sinir uçları uyarılır. Bu uyarılar elektrik sinyalleri hâline gelir ve omurilik üzerinden beyne, ağrı merkezine iletilir. Beyin bu sinyalleri yorumlar. Yani ağrının yeri, şiddeti ve biçimi beyinde oluşur. Ama, beyine gelen elektrik öyle bir şekilde kodlanır ki, biz ağrıyı vücudun belirli bir bölgesinde sanırız. Oysa, o bölgede, “ağrıyı hisseden” bir bilinç yoktur. Dizimizin kendi acısından haberi bile yoktur.

 

Bu noktada soru şu: Eğer ağrı yalnızca beynin içinde oluşuyorsa, o zaman gerçekten acı çeken kimdir? Aynada izlediğiniz vücudunuz mu acı çekiyor, yoksa beyninizin içinde elektrik akımlarını görüntü olarak izleyen ruhunuz mu?  Gördüğümüz görüntüler gibi, hissettiğimiz acılar da beynin içinde üretilen algılardır.

Beyinde, farklı elektrik sinyalleri yorumlanarak hem “düşme” görüntüsünü, hem de “ağrı” hissini aynı anda oluşturtulur. Gördüğümüz görüntüler gibi hissettiğimiz acılar da beynin içinde üretilen algılardır.

Yani, hem dizimizin düştüğünü “görürüz”, hem de o düşüşün “acısını hissederiz”.

Ama bu iki deneyim de aynı merkezde — beynimizde — gerçekleşir.

Gerçekte ne diz ağrır ne de görüntü acı çeker. Ağrı da görüntü de tıpkı bir rüya sahnesi gibi Allah'ın beynimizde yarattığı kusursuz bir algıdır.

Her acı, her his, her duyum — Allah’ın özel olarak yarattığı bir mucizedir.

 

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Allah, sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.

(Nahl suresi, 78)

 

 

 

Tatma

 

Tat; hayatımızın en keyifli duyularından biri. Bir parça çikolata, taze bir limon, sevdiğiniz bir meyve…

Hepsi, sanki gerçek dışı bir mutluluğu dilimizin ucunda taşır. Peki, bu tatların gerçekte nerede oluştuğunu hiç düşündünüz mü? Gelin birlikte bakalım.

 

İnsan dilinin üzerinde dört temel kimyasal alıcılar bulunur: tatlı, tuzlu, acı ve ekşi. Nasıl ki bilgisayar ekranlarında kırmızı, yeşil ve mavinin farklı oranlarda birleşmesiyle sayısız renk ortaya çıkıyorsa… Aynı şekilde, dilimizdeki bu dört tat alıcısının farklı kombinasyonları da binlerce ayrı tat hissi oluşturur. Bu alıcılar, ağzımıza aldığımız her lokmada besinlerdeki kimyasal maddeleri algılar ve onları bir dizi karmaşık işlemle elektrik sinyallerine dönüştürür.

 

Bu sinyaller beyne ulaştığında beyin onları yorumlar ve biz buna tat deriz. Bir pasta dilimi yediğinizde beyninizde oluşan pasta görüntüsüne, beyninizde oluşan tatlılık sinyali eklenir. Bu iki algı birleştiğinde o pastayı sevmenizi sağlayan his ortaya çıkar. Siz iştahla pastayı yerken dilinizde gerçekleşen tek şey birkaç kimyasalın elektrik sinyallerine dönüşmesidir. Tat deneyimi ise tamamen beyninizde oluşur. Aslında dış dünyadaki nesnelere hiçbir zaman doğrudan ulaşamazsınız. Limonun kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız; sadece beyninizin o nesneyi nasıl yorumladığını algılarsınız.

 

Tat sinirleri bir anlığına kesilse, dünyanın en sevdiğiniz yiyeceğini bile yeseniz beyniniz o tadı asla duyamaz; tat alma duyusu tamamen kaybolur. Yediğiniz her şeyin tadının bu kadar canlı, bu kadar gerçek hissettirmesi sizi aldatmasın. Tattığınızı sandığınız tüm lezzetler, beyninizde oluşan kusursuz bir algı bütününden ibarettir.

 

Bilimsel gerçeklik bize şunu söyler: Tat dediğimiz şey dış dünyanın kendisi değil, zihnimizin ona yüklediği anlamdır. Gerçekte hiçbir şey kendiliğinden tuzlu, tatlı, ekşi ya da acı değildir. Tat dediğimiz şey; yiyeceklerdeki kimyasalları algılayan dil reseptörlerinin oluşturduğu elektrik sinyallerinin beyne ulaşması ve beynin bu sinyalleri yorumlamasıyla ortaya çıkar. Yediğimiz hiçbir şeyin aslında gerçek anlamda tadı yoktur. Örneğin acı, aslında beyninizde hazır olarak bulunan bir algıdır. Dilden beyne acı hissine karşılık gelen elektrik sinyalleri ulaştığında beyin bu sinyalleri yorumlar ve siz de "Evet, bu biber gerçekten acı" diye düşünürsünüz.

Tatların bütün çeşitlerini; tatlıyı, tuzluyu, ekşiyi, acıyı ve daha nicelerini tüm incelikleriyle bize kusursuzca algılatan, bu mükemmel tat alma sistemini var eden sonsuz güç ve kuvvet sahibi, âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

 

Kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.

Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

(Enam suresi, 141)

 

 

Koklama

 

 

Bir insana "Kokuları nasıl hissediyorsun?" diye sorsanız büyük ihtimalle "Burnumla" diye cevap verecektir. Ama bu sandığımız kadar doğru değildir. Yale Üniversitesinden nöroloji profesörü Gordon Shepherd bu durumu şöyle açıklıyor:

"Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz ama bu, sanki kulak memesiyle duyuyoruz demek gibi bir şeydir." - Gordon Shepherd

 

Aslında koku algımızın işleyişi diğer duyularımızla aynı prensibe dayanır. Burnumuzun dışarıdan gördüğümüz kısmı yalnızca bir geçiş tünelidir; görevi havadaki koku moleküllerini içeri almakla sınırlıdır. Vanilya, gül veya lavantaların kokusunu oluşturan uçucu moleküller, burnumuzun derinliklerinde bulunan olfaktör epitel bölgesine ulaşır. Buradaki titrek tüylerin üzerindeki özel alıcılarla etkileşime girer. Bu etkileşim bir anda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizdeki koku merkezi tarafından yorumlanır. İşte koku dediğimiz şey, moleküllerin sebep olduğu elektrik sinyallerinin beynimizde oluşturduğu algıdan başka bir şey değildir.

 

Güzel veya kötü; parfüm, çiçek, yemek kokusu ya da deniz esintisi... Beğendiğiniz veya hoşlanmadığınız tüm kokular dışarıda değil, zihninizde oluşur. Üstelik koku molekülleri hiçbir zaman beynimize ulaşmaz. Tıpkı ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan tek şey elektrik sinyalleridir. Yani hissettiğimiz tüm kokular, dış dünyadan gelen moleküllerin beynimizdeki elektriksel yorumundan ibarettir.

 

Bu durumda kokunun yönü de yoktur. Çünkü tüm kokular, dışarıdan geldiğini sandığımız halde gerçekte tek bir noktada, beynimizdeki koku alma merkezinde algılanır. Kekin kokusu fırından yükseliyor gibi görünür, yemeğin kokusu mutfaktan yayılıyor sanırsınız, çiçeklerin kokusu bahçeden gelir, denizin kokusu ise rüzgârla birlikte yüzlerce metreden taşınıyormuş gibi hissedersiniz. Tüm bu kokular, nereden geldiğini düşündüğünüzden bağımsız olarak beyninizde oluşur. Beynin dışındaki dünyada sağdan, soldan, önden, arkadan gelen koku diye bir kavram yoktur; her koku tek bir merkezde, aynı noktada algılanır.

 

Biz bu algıyı dışarıdaki maddelere ait sanırız. Tıpkı bir çiçeğin görüntüsünün gözünüzde değil beyninizde oluşması gibi, o çiçeğin kokusu da burnunuzda değil koku alma merkezinizin içinde oluşur. Dışarıda gerçek bir koku olsa bile onun gerçek haline ulaşmanız mümkün değildir; sadece beyninizin yorumladığı şekliyle algılarsınız. Bu gerçeği yıllar önce fark eden filozof George Berkeley şöyle der:

"Önce renklerin, kokuların ve diğer duygularımızın gerçekte var olduğu sanıldı. Ama daha sonra bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki bunlar ancak duyumlarımız sayesinde vardır." - George Berkeley

 

Sayısız kokuyu zihnimizde oluşturan, bu kokuların yönünü bize belirten, her şeye güç yetiren ve üstün sanat sahibi olan âlemlerin Rabbi Allah'tır.

 

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Yere gelince, onu da (yaratılmış bütün) varlıklar için alçalttı/koydu.

Onda meyveler ve salkımlı hurmalıklar var.

Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler.

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Rahmân Suresi, 10-13

 

 

 

Beyin

 

Dış dünya renklerle, seslerle ve dokularla dolu muazzam bir tablo gibi karşımızda canlanır. Oysa tüm bu görkemin oluşturulduğu yer zifiri karanlık ve mutlak bir sessizlik içindedir. Kafatasımızın içindeki o 1,5 kilogramlık et parçası, ışığın hiç uğramadığı, sesin hiç yankılanmadığı bu kapalı kutuda saniyede milyarlarca elektrik sinyali çarpışır.

 

Peki, madde dediğimiz olgu burada sadece kalitesiz bir elektrik akımından ibaretse, o zaman beyin dediğimiz yapının kendisi nedir? Eğer beyin dış dünyadan gelen elektrik akımlarını yorumlayarak bize bir evren inşa ediyorsa, o zaman beynin kendisine dair bilgimiz de bir yorumdan ibaret değil midir? Kendimizi bir aynada gördüğümüzde ya da bir MR cihazında beynimizi izlediğimizde aslında yine beynimizin bize sunduğu bir görüntüyü izleriz. Peki, beyin gerçekten madde midir ya da rüyalarımız gibi o da mı bir hayal?

 

İşin aslı, beynimizi hayal değil de somut bir madde olarak kabul etsek bile yine de büyük bir sırla yüzleşiriz. Bilime göre gerçekliğin kendisi enerjiden başka bir şey değildir. Modern fizik; diğer her şey gibi beynimizi de oluşturan atomların ve elektronların katı nesneler değil, belirli frekanslarda titreşen enerji paketleri ve yoğunlaşmış dalga fonksiyonları olduğunu kanıtlamıştır. Maddenin o sarsılmaz zannettiğimiz temel yapısı, atom altı seviyeye inildiğinde yerini derin bir boşluğa ve titreşime bırakır.

 

Eğer her şey özünde enerjiden ibaretse, yani o zaman enerji mi enerjiyi algılıyor? Eğer beyin de diğer her şey gibi bir enerji dalgalanmasıysa; gören, duyan ve "Ben buradayım" diyen gerçekte kimdir? Yoksa zihnimiz bu algılar evreninin ötesinde bir hakikate mi aittir?

 

Zihnimizin bu muazzam oyununu anlamak için yeniden uykunun derinliklerine bakalım. Rüyada kendinizi usta bir beyin cerrahı olarak görebilirsiniz. Elinizdeki neşterin metalik soğukluğunu hisseder, ameliyat ettiğiniz beynin kıvrımlarını en ince ayrıntısına kadar görürsünüz. O an o beyin sizin için mutlak gerçektir.

 

Ancak uyandığınızda, ameliyat sırasında kullandığınız neşterin de, üzerinde işlem yaptığınız beynin de, hatta rüyadaki beyniniz dahil tüm bedeninizin gerçekte var olmadığını, tüm bunların zihninizde oluşturulan bir kurgu olduğunu fark edersiniz.

 

Şu an uyanık olduğunuzu sandığınız bu dünyadaki beyninizin rüyadaki o hayali beyinden farkı nedir? Rüyada her şey nasıl tam ve gerçek hissettiriyorsa, şu anki deneyimimizin de bir “üst uyanışla” son bulmayacağından nasıl emin olabiliriz?

Tüm bu harikalar evreni aslında ruh dediğimiz o yüce varlığa izletilen kesintisiz bir şaheserdir. Beyin bu seyirde sadece bir aracı, bir arayüzdür. Fiziksel zannettiğimiz her şey atom altı seviyede birer enerji parıltısına dönüştüğünde geriye tek bir gerçek kalır: Bu muazzam sanat, sonsuz akıl sahibi olan Rabbimizin her an yeniden yarattığı bir tecellidir. Yaratılmış olan her şey bir gölge, bir hayal; baki ve gerçek olan ise yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bizler ise O'nun sanatını, bize sunulan güzellikler olarak O'ndan olan ruhla seyretmekteyiz.

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Demişlerdir ki: 'Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim kaldırdı? Bu, Rahmanın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş'.

Yâsîn Suresi, 52

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp4
Madde nedir?
Maddenin Ardındaki Sır