KUANTUM VE ATOMUN SIRLARI
Herşey büyük bir patlamayla başladı. Toprağın kokusu, gökyüzünün parlak mavisi, her şey bir zamanlar sonsuz bir yoğunlukta ve sıcaklıkta tek bir noktada toplanmışlardı. Bilim adamları bu anın günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce olduğunu hesaplıyorlar. Bu an, maddenin yapı taşı olan atomun ve atom altı parçacıklarının büyük bir patlamanın ardından oluşarak bir araya gelme sürecinin başlangıcıydı. Her şey en ince noktasına kadar hesaplanmış, hayatı oluşturacak tüm sistemlerin yapı taşı bu ilk andan itibaren belli bir düzen dahilinde oluşmaya başlamıştı.
Bu filmde evrenin en küçük yapı taşını yani atomu sizlerle birlikte inceleyeceğiz. Ders kitaplarında kimi zaman bizlere sıkıcı bir konu başlığı gibi gelen atom aslında çok önemli gerçekleri barındırıyor ve bizlere Allah'ın varlığının önemli bilimsel kanıtlarını sunuyor.
KUANTUM VE ATOMUN SIRLARI
Atomlar her yerde. Madde dediğimiz her şey yani kendi bedenimiz, odamız, evimiz aslında atomlardan ibaret. Çevremizdekileri madde olarak algılamamızın sebebi ise atomların yörüngelerindeki elektronların fotonlarla çarpışmaları, atomların birbirlerini itmeleri veya çekmeleri. Şu anda oturduğunuz koltuğa aslında dokunmuyorsunuz bile. Gerçekte bedeninizdeki atomlar kıyafetinizin ve koltuğun atomlarını itiyor ve bu itmenin şiddetine göre de dokunma hissiniz gerçekleşiyor. Aslında elimizle tuttuğumuz maddeye asla dokunamayız. Eğer gerçekte dokunuyor olsaydık maddeyle kimyasal reaksiyona girerdik. Böyle bir durumda da canlılık olmazdı elbette. Bedeninizi oluşturan trilyonlarca atomun her biri saniyede binlerce kilometre hızla dönen elektronlarla dolu. Siz fark etmiyorsunuz ama bedeninizin her parçasında korkunç bir hızla dönen ve hiçbir zaman dengesini yitirmeyen, dağılmayan, parçalanmayan atomlar var. Peki bu denge nasıl ortaya çıktı?
Atomun yapısı fizik veya kimya kitaplarında da detaylarıyla anlatılmıştır. Ancak hep atlanan çok önemli bir nokta vardır. Böylesine küçük bir hacimde, böylesine hassas dengelere dayalı bir sistem nasıl ortaya çıkmıştır? Neden Big Bang'in ardından protonlar ve nötronlar bir araya gelmiş, elektronlar bunların etrafında dönmeye başlamıştır? Nasıl olmuştur da bu akıl almaz olay, evrenin her noktasında tekrarlanmış, atom denen kusursuz yapıdan neredeyse sonsuz sayıda ortaya çıkmıştır? Atomun kökeniyle ilgili tüm bu sorular bizi tek bir sonuca götürür. Tüm evrene hakim olan üstün bir akıl vardır. Bilim adamları, evrendeki bu olağanüstü düzene hassas ayar yani fine tuning diyorlar. Bu ise evrenin tümüne hakim olan bir yaratıcının varlığını gösterir. O üstün yaratıcı, tüm alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır.
AKILLI TASARIM YANİ YARATILIŞ
Film boyunca zaman zaman tasarım kelimesiyle karşılaşacaksınız. Bu kelime Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullanılmaktadır. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması Rabbimizin önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ın yaratmak için herhangi bir tasarım yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın bir şeyi ya da bir işin olmasını dilediğinde onun olması için yalnızca ol demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Bir şeyi dilediği zaman onun emri yalnızca ol demesidir. O da hemen oluverir.” (Yasin Suresi, 82)
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca ol der, O da hemen oluverir.” (Bakara Suresi, 117)
ATOMUN YAPISI
Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır. Bunu bir örnekle gözümüzde canlandıralım. Mesela elindeki bu anahtarın atomlarını görmek istiyorum derseniz, anahtarı dünyanın boyutları kadar büyütmemiz gerekir. İşte bu boyutlara gelen anahtarın içindeki her atom yalnızca bir kiraz kadar büyüktür.
Peki bu kadar küçük bir yapının içinde acaba neler var? Gelin atom denilen bu kompleks ve kusursuz yapıyı beraber inceleyelim.
Her atom bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönen elektronlardan oluşmuştur. Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi verilen başka parçacıklar vardır. Yakın bir geçmişe kadar atomun en küçük parçacıklarının bunlar olduğu düşünülürdü. Ancak son bilimsel verilerin ışığında, proton ve nötronların da kendilerinden daha küçük parçacıklar olan quarklardan oluştuğu ve atomun bilinenden çok daha farklı bir yapısı olduğu ortaya çıktı.
ÇEKİRDEKTE SAKLI GÜÇ
Çekirdek atomun merkezinde bulunur ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşur. Çekirdeğin hacmi ise atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır.
Bu büyüklüğü hayal etmek elbette imkansız. O halde kiraz örneğinden devam edelim. Biraz önce bahsettiğimiz gibi elinizdeki anahtarı dünya boyutlarına getirdiğinizde ortaya kiraz büyüklüğünde atomlar çıkar. Bu atomların içinde çekirdeği görmek istersek ölçü değiştirmemiz gerekir. Atomumuzu temsil eden kiraz bu sefer 200 metre yüksekliğinde büyük bir top olmalıdır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun çekirdeği hala çok küçük bir toz tanesi kadardır.
Ancak bundan daha şaşırtıcı bir durum vardır. Boyutları atomun 10 milyarda biri olmasına rağmen çekirdeğin kütlesi, atomun kütlesinin %99,95'ini oluşturmaktadır. Peki bir şey nasıl olur da bir yandan kütlenin yaklaşık tamamını oluştururken diğer yandan da hemen hemen hiç yer kaplamaz?
Atomun kütlesine oluşan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır. Yani atomun hemen hemen bütün kütlesi atomun çekirdeğinde birikmiştir.
ATOMDAKİ BOŞLUK
Rakamlar bize bir atomun çok büyük bir bölümünün boşluktan oluştuğunu ispatlamaktadır. Atom en basit anlatımıyla içinde bir çekirdek ve onun çevresine dönen elektronlardan oluşmaktadır. Çekirdekle elektronlar arasında hiçbir şey yoktur. Bu hiçbir şey olmayan mikroskobik büyüklük aslında atom ölçeğine göre çok geniştir. Gelin bu boyutları bir örnekle anlamaya çalışalım.
Temel parçacıklar arasında çok büyük bir boşluk egemendir. Eğer bir oksijen çekirdeğinin protonunu, Paris'teki bir masanın üzerinde duran bir toplu iğnenin başı gibi düşünürsem, o zaman çevresinde dönen elektron, Hollanda, Almanya ve İspanya'dan geçen bir çember çizer.
ÇEKİRDEĞİN İÇİ: PROTON VE NÖTRONLAR
Atomun çekirdeğinde bulunan protonlar ve nötronlar, atomun kütlesinin %99,95'ini oluştururlar ve yeryüzünde bulunan tüm element çeşitliliğinin kaynağıdırlar. Yeryüzünde 109 tane element vardır. Bunlardan bazıları, oksijen, hidrojen, altın, bakır gibi yakından tanıdığımız elementlerdir.
Peki, madem elementleri oluşturan bütün atomlar aynı parçacıklardan oluşuyor, o halde elementleri farklı kılan nedir? İşte bu noktada çekirdeğin içinde bulunan protonların sayıları önem kazanır. Elementleri farklı kılan şey atomlarındaki proton sayılarıdır. Mesela en hafif element olan hidrojen atomunda 1 proton, oksijen atomunda 8 proton, altın atomunda ise 79 proton vardır. İşte altını demirden, demiri oksijenden ayıran özellik yalnızca proton sayılarındaki bu farklılıktır.
ATOMUN DİĞER UCU: ELEKTRONLAR
Elektronlar, atom çekirdeğinin çevresinde dönen parçacıklardır. Bu dönüş, yörünge adı verilen yollarda çok büyük bir düzen içinde ve hiç durmaksızın gerçekleşir. Eğer elektronların büyüklüğü ile dünyanın büyüklüğü arasında bir kıyas yapmak gerekirse, bir atom çekirdeğini dünya kadar büyütsek, elektron sadece bir elma boyutuna gelecektir. En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp duran onlarca elektron, çekirdeğin çevresinde farklı yörüngelerde döner ve saniyede bin kilometre gibi akıl almaz bir hıza sahiptir. Bu sürat, bir saniye içinde İstanbul'dan Antalya'ya gidebilmek anlamına gelir.
EVRENİN DÖRT KUVVETİ
Atomun buraya kadar açıkladığımız ilginç yapısını bir arada tutan bazı kuvvetler vardır. Bunu anlamak için öncelikle atomun merkezine yani çekirdeğine bakalım. Örneğin bir karbon atomunun çekirdeğine.
Karbon atomunun atom ağırlığı 6'dır. Bu, çekirdekte 6 tane proton bulunduğu anlamına gelir. Ancak ilginç bir durum vardır. Protonların hepsi artı elektrik yüküyle yüklüdür ve aynı yük taşıyan parçalar birbirlerini iterler. Peki birbirini itmesi gereken protonlar nasıl olur da bir arada dururlar? Bilim adamları bu soruya karşılık protonları bir arada tutan bir gücün varlığını varsaymışlar ve buna güçlü nükleer kuvvet adını vermişlerdir.
Bu güçlü nükleer kuvvet, atomun içinde etkisi bulunan üç temel kuvvetten bir tanesidir. İkinci kuvvet, protonların yanında bulunan nötronları etkileyen zayıf nükleer kuvvettir. Üçüncü kuvvet ise, atom çekirdeği etrafında dönen elektronları yörüngede tutan elektromanyetik kuvvettir. Elektronlar eksi yüklüdürler ve artı yüklü olan çekirdeğe doğru elektromanyetik kuvvet tarafından çekilirler. Dönerken elde ettikleri merkez kaç kuvveti elektromanyetik kuvveti dengeler ve böylece hep yörüngede kalırlar. Sadece atomu etkileyen bu üç temel kuvvete ilave olarak bir de evrenin genelinde etkili olan dördüncü bir kuvvet daha vardır. O da yerçekimi kuvvetidir.
Buraya kadar anlattığımız bilgiler hemen her fizik kitabında yer alır. Ancak çoğu kez söz edilmeyen çok önemli bir gerçek vardır. Evrendeki bu dört temel kuvvetin şiddetleri birbirinden çok farklıdır ve bu fark çok ince bir dengeye dayanmaktadır. Örneğin güçlü nükleer kuvvet, yer çekimi kuvvetinin değerinden yaklaşık milyar kere milyar kere milyar kadar daha büyüktür. Güçlü nükleer kuvveti ile elektromanyetik kuvvet arasında ise milyon kere milyondan daha büyük bir fark bulunmaktadır. Eğer bu değerler biraz farklı olsaydı neler olurdu?
Mesela şu anda eğer bedeninizde oluşan atomların güçlü nükleer kuvveti birazcık olsun zayıflasa vücudunuz bir anda tuzda buz olur. Bunun için sadece binde birlik bir oynama bile fazlasıyla yetecektir. Ama bedeninizi ve diğer maddeleri oluşturan atomlar dört temel kuvvetin hassas dengesi sayesinde hep istikrarlı olarak dururlar.
Dört temel kuvvetin değerlerindeki bu hassasiyet bilim adamlarını son derece şaşırtmıştır. Bunlardan biri olan ünlü astrofizikçi Paul Davies şu yorumu yapar:
“Eğer biraz daha farklı sayısal değerler seçilmiş olsaydı evren çok daha farklı bir yer olacaktı ve büyük olasılıkla onu görmek için biz burada olamayacaktık. İnsan kozmolojiyi araştırdıkça şaşırtıcılık giderek daha belirgin hale gelir. Evrenin başlangıcı hakkındaki bu bulgular, evrenin hayranlık uyandırıcı bir hassasiyetle düzenlenmiş olduğunu ortaya koymaktadır.”
Evrenin hayranlık uyandırıcı bir hassasiyetle düzenlenmiş olması, yaratılmış olması demektir. Bu gerçeğin bir diğer dikkat çekici yönü ise kullanılan kavramlar açıklandığında ortaya çıkar. Bilim adamlarının evrendeki fiziksel güçleri dört temel kuvvet olarak tanımladıklarını belirtmiştik. Ne var ki bu tanımlama neden böyle kuvvetlerin var olduğu ve neden çok dengeli oldukları sorularını açıklamaz. Eğer bu tanımların daha ötesine gidersek, evreni üstün kudret sahibi olan Allah'ın her an düzen içinde tuttuğu gerçeği ile karşılaşırız. Modern fiziğin ulaştığı bu gerçek aslında Kuran'da 1400 yıl önce bildirilmiş bir sırrın keşfinden başka bir şey değildir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye her an kudreti altında tutuyor. Andolsun eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu o, halimdir, bağışlayandır.” (Fatır Suresi, 41)
MADDEYE GİDEN İKİNCİ BASAMAK: MOLEKÜLLER
Başta etrafımızda gördüğümüz her şeyin yapı taşı atomdur demiştik. Gerçekten de şu ana kadar atomdaki kusursuz dengelerin çok hassas bir ayar ile korunduğuna şahit olduk. Bu bölümde ise bir adım daha ilerleyeceğiz ve atomların bir araya gelerek mucizeler zincirinin bir başka halkası olan molekülleri nasıl oluşturduğunu inceleyeceğiz.
Moleküller maddenin kimyasal özelliklerini belirten en küçük birimlerdir. Bu küçük yapılar iki veya daha çok atomdan bazıları da binlerce atom grubundan oluşur. Atomları molekül içinde elektromanyetik çekim kuvvetine dayalı kimyasal bağlar bir arada tutar. Moleküllerin çeşitli biçimlerde bir araya gelmeleriyle de çevrimizde gördüğümüz madde çeşitliliği ortaya çıkar.
CANLI HAYATININ TEMEL TAŞI: KARBON ATOMU KARBON
Karbon canlılar için en hayati elementtir. Çünkü bütün canlı maddeler karbon bileşiklerinden oluşmuşlardır. Hücre zarından ağaç kabuğuna, göz merceğinden bir yumurta beyazına kadar son derece farklı organik yapıların hepsi karbon temelli bileşiklerden oluşuyor. Karbon atomu hidrojen, oksijen ve azot atomlarıyla çok farklı geometrik şekil ve sıralamalarda 1.700.000 farklı şekilde birleştirerek farklı maddeler meydana getirilir. Karbonun en önemli özelliklerinden birisi, birbiri ardınca dizilerek çok kolay zincir oluşturabilmesidir. Karbon bileşiklerinin bazıları sadece birkaç atomdan oluşur. Bazıları ise binlerce hatta milyonlarca atomdan meydana gelir. Bütün elementler içinde sadece karbon elementinin atomları bu denli uzun ve kalıcı bileşikler oluşturabilir.
“Karbon yapabildiği bileşiklerin sayısı ve çeşitliliği yönünden diğer elementlerden tamamen farklı, özgün bir yapıdadır. Şimdiye dek karbonun yarım milyonun üzerinde farklı bileşiği ayrılmış ve tanımlanmıştır. Ama bu bile karbonun özel tasarımı hakkında çok yetersiz bir bilgi verir. Çünkü karbon tüm canlı maddelerin temelini oluşturur.” (Nevil V. Sidgwick)
Karbon atomunun kapasitesini tam anlayabilme konusunda bugün bilim yetersiz kalmaktadır. Bilim adamları laboratuvarlarda her gün yeni birleşikler oluşturuyorlar. Şu an için yaklaşık 2 milyon birleşikten bahsetmek mümkündür. Günümüzde karbon atomu 1.700.000 bileşik oluşturabildiğini biliyoruz. Diğer elementler toplam 300.000 bileşik yapabilirken karbon olağanüstü bir şekilde tek başına tam 1.700.000 bileşik yapabilmektedir. Sonuç olarak bilinen bileşiklerin %85'ini karbon atomu oluşturmaktadır.
Karbon atomunun ilk olarak nasıl oluştuğu sorusu ise bizi ayrı bir mucizeye götürür. Karbon atomu dev yıldızların merkezindeki bir seri nükleer reaksiyonuyla oluşmaktadır. Ancak bu reaksiyonlar o kadar hassas bir fiziksel dengeye sahiptir ki bunu keşfeden ünlü İngiliz bilim adamı Fred Hoyle dahi bir materyalist olmasına rağmen “doğaüstü bir bilinç fiziğe müdahale etmiştir” demekten kendini alamamıştır. Allah evreni kusursuz bir uyumla yaratmıştır. Hoyle doğaüstü bilinç tanımlamasıyla yüce Allah'ın apaçık varlığını kabul etmektedir.
CANLANAN ATOMLAR
Cansız toprakta bulunan taş parçalarının günün birinde canlı bir varlığı oluşturması şüphesiz düşünülemez. Ancak bazı insanlar tam da bunu iddia ederler. Yani atomların kendi kendilerine bir araya gelip sözde evrimleşerek canlıları oluşturduklarını ileri sürerler. Bunun akla aykırı bir iddia olduğu ise çok açıktır. Çünkü atomların bir bilinci ve dolayısıyla kendi kendilerini organize etme gibi bir yetenekleri yoktur. Örneğin herkes bilir ki, alüminyum, plastik ve benzinle kendi kendine karışması durumunda ortaya bir uçak çıkmaz. Bu maddeleri ancak bir uçağa oluşturacak şekilde bilinçli bir biçimde çok ince hesaplarla bir araya getirdiğiniz takdirde ortaya bir uçak çıkar. Dolayısıyla uçağın var olması için alüminyum, çelik, plastik gibi ham maddelerin var olması yeterli değildir. Uçak ancak bilinçli bir tasarımla oluşur. Canlı sistemler de aynı bu şekildedir. Bir canlının hücresi de cansız atomların çok özel bir tasarımla bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Canlı hücrelerinin büyüme, çoğalma ve benzeri özellikleri moleküllerinin niteliği değil, mükemmel bir tasarımın sonucudur. Bu tasarım ise Allah'ın cansız atomlardan canlı varlıkları yaratmasıdır.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” (En’am Suresi, 95)
ATOMUN GÜCÜ
Atomun çekirdeğinin içinde çok büyük bir güç saklıdır. Bu güç, o denli büyüktür ki, insanlık bu enerjinin keşfiyle artık okyanusları birleştiren dev kanallar yapabilmekte, dağlara geçitler açabilmekte, suni iklimler üretebilmektedir. Nükleer enerji ve tıp alanında da kullanılan bu güç, şüphesiz günümüzde hayati bir önem taşımaktadır.
Atomun çekirdeğinde saklı olan bu muazzam gücün adı güçlü nükleer kuvvettir. Bu kuvveti fisyon yani nükleer parçalanma diye adlandırılan teknik işlem açığa çıkarır. Ve bu reaksiyon sırasında çok fazla miktarda enerji açığa çıkarır.
Fisyon adı verilen tepkime, evrendeki en kuvvetli güç olan güçlü nükleer kuvvetle bir arada tutulan atom çekirdeğinin parçalanmasıdır. Fisyon tepkimesi deneylerinde kullanılan ana madde uranyumdur. Fisyon deneylerinde bilim adamları uranyum çekirdeğine büyük bir hızla nötron göndermişler ve çekirdeğin belli miktarda enerji yayarak parçalara bölünmeye başladığını keşfetmişlerdir. Ortaya çıkan enerjinin etkisiyle de uranyum çekirdeği büyük bir hızla içinde barındırdığı parçaları fırlatmaya başlar ve bu sayede zincirleme reaksiyon başlatır. Her yeni bölünen çekirdek de ilk baştaki uranyum çekirdeği gibi davranır. Böylece zincirleme çekirdek bölünmeleri gerçekleşir. Bu zincirleme hareketler sonucu çok sayıda uranyum çekirdeği parçalandığı için ortaya olağanüstü büyüklükte bir enerji çıkar.
İşte on binlerce insanın ölümüne yol açan Hiroşima ve Nagasaki felaketlerine bu çekirdek bölünmeleri sebep olmuştu. 1945 yılında Amerika'nın Hiroşima'ya attığı atom bombasında patlama anında ve hemen sonrasında yaklaşık 100 bin kişi öldü. Amerika'nın Nagasaki'ye attığı diğer atom bombası yüzünden de patlama anında yaklaşık 40 bin kişi hayatını kaybetti. Çekirdekten çıkan güç bir yandan insanların ölümüne sebep olurken diğer yandan kentleri harap oldu. Bölge hakkında radyasyon nedeniyle nesiller boyu düzeltilemeyecek genetik ve fizyolojik bozulmalar meydana geldi.
Peki dünyamız, tüm atmosfer, bizler de dahil olmak üzere canlı cansız her şey atomlardan oluşmuşken, atomda saklı olan bu müthiş güç nasıl olur da doğal yollarla açığa çıkmaz? Çünkü atomun yaratılışındaki kusursuz denge bu gücü kontrol altında tutmaktadır. Nükleer bir patlamaya sebep olan zincirleme reaksiyon sadece yapay yollarla yani insan eliyle oluşturulabilir.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren fizikçilerin teorileri ve gözlemleri atomun içinde o güne kadar bilinmeyen yeni bir dünyayı daha gözler önüne serdi. Atomun, nötron ve protonun çok sayıda parçacıktan oluştuğunu gördüler. Bu parçacıklar üzerine yapılan çalışmalar atomun, dolayısıyla maddenin yapısıyla ilgili birçok ön kabulü de yerle bir eden bir dizi gerçeğin ortaya çıkışına sebep oldu. Artık ne atom bildiğimiz atom, ne de madde bildiğimiz maddeydi. Büyük bir kısmının boşluktan oluştuğunu bildiğimiz maddenin aslında bir enerji yağını olduğunun ortaya çıkmasıyla materyalizm en yıkıcı darbeyi aldı. Tüm dünyayı maddeden ibaret sananlar maddenin fizik ötesi yapısıyla karşılaştılar.
KUARK NEDİR?
Kuark maddenin en temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar bir araya gelerek hadron olarak adlandırılan bileşik parçacıkları oluştururlar. Bu bileşik parçacıkların en kararlı olanları proton ve nötrondur. Diğer bir deyişle, proton ve nötron kuark denilen daha küçük parçacıklardan oluşur. Kuarklar asla yalnız şekilde bulunmaz, her zaman hadronların dahilinde bulunurlar. Kuarklar şu ana kadar gözlemlenmiş değildir. Yapılan hesaplar ve teorik yorumlar neticesinde var olduğu düşünülür. Kuarkları ayırmaya çalışıldığında uzaklığın artmasıyla çekim gücü artar ve bunları ayırmak gittikçe zorlaşır.
Kuarkların yanı sıra fiziğin kabul ettiği bir diğer parçacık da leptonlardır. Elektron da leptondur. 6 quark ve 6 lepton olduğu, bu 12 parçacığın tüm evreni meydana getirdiği bugün genel kabul gören yaklaşımdır.
Kuarkların leptonlardan en önemli farklarından biri, kuarkların güçlü kuvvetle birbirine bağlı olması, leptonların ise bundan etkilenmemesidir. Kuark ve leptonların yanı sıra bir de alan parçacıkları vardır. Bunlar etkileşimin aracı olan parçacıklardır ve bozon olarak adlandırılır. Atom altı parçacıklar öyle hareketli, renkli ve kalabalık bir dünyadır ki, parçacık fiziği 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren fiziğin en önemli dallarından biri haline gelmiştir. Parçacık fiziğinin ortaya koyduğu buluşların nasıl bir dünyadan bahsettiğini en güzel özetleyen sözlerden biri, Max Planck Fizik Enstitüsü yöneticilerinden Prof. Hans Peter Dürr'ün şu sözleridir:
“Madde her neyse maddeden yapılmamıştır.”
KUANTUM TEORİSİ
20. yüzyılın başında ünlü bilim insanı Albert Einstein'ın ortaya attığı görecelik kuramı fizik tarihini baştan aşağı değiştirmişti. Hemen peşinden ise kuantum fiziğinin ortaya çıkışı yepyeni fizik kurallarını ortaya çıkardı. Planck, Einstein, Bohr, Schrödinger, Heisenberg gibi bilim insanlarının katkılarıyla kuantum teorisi ortaya çıktı.
Kuantum kelimesi Latince'de nicelik, kuantum fiziğinde ise parçacık anlamındadır. Alman fizikçi Max Planck, 1900 yılında kuantum teorisi adıyla ilk bilimsel çalışmasını yayınladı. Bu teoriye göre enerji, düz ve sürekli değil, kesik, kopuk, ardışık, noktasal paketçikler halinde yayılıyordu. Buna göre ışık hem madde hem de dalga özelliği taşımaktaydı. Foton denilen maddeciğe uzayda bir de dalgacık eşlik etmekteydi. Yani ışık uzayda yol alırken bir dalga gibi, önüne engel çıkınca da aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Aslında madde ile enerji farklı şeyler değildi. Diğer bir deyişle, materyalist bakış açısının iddiasının aksine, madde sabit değildi ve gerektiğinde dalga gibi hareket ediyordu.
Evrendeki her şey parçacıktı ve kuantum düzeyinde sistemlerin durumları belirlenemediğinden belirsizlik ilkesi hakimdi. Parçacıkların durumu, gözlem yapılamadığındaki farklı fiziksel durumlarının kompleks bir karışımı şeklinde ifade edilir. Ancak bunun doğrudan maddi bir karşılığı yoktur. Gözlem yapıldığında ise bunlardan biriyle karşılaşırız. Ama hangisiyle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Yalnızca hangi olasılıkla karşılaşacağımızı söyleyebiliriz. Kuantum fizikçisi Richard Feynman, kuantumun materyalizmle ilgili değerleri yok edişini şu sözlerle açıklar:
“Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna kuantum mekaniksel bir davranış biçimi diyebiliriz. Bu daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir. Bir atom, bir yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz. Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar. İkisi de aynı şekilde acayiptir. Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayal gücü gerektirir. Çünkü algılayacağınız şey bildiğiniz her şeyden farklıdır. Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilemiyor.”
Bilim insanları maddenin sabit durağan olduğuna artık inanmıyorlar. Kuantum, maddenin varlığıyla açıkladığımız dış dünyanın ortaya çıkışının aslında ruhla bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Yani madde dediğimiz kavram bizim algımızla bağlantılı. Bizim algıladığımız ya da hissettiğimiz maddi dünya aslında beynimizin içindeki bilgiler ile vücut buluyor. Dışarıdaki madde beynimize asla tesir etmiyor. Biz dışarıdaki maddeye göre değil, beynimizdeki madde algısına göre yaşıyoruz. Maddenin zihnimizdeki halini biliyoruz.
Fiziğin ortaya koyduğu gerçek şudur; Her şey bir algılayanın varlığına bağlıdır. Kuantum fiziğinin getirdiği maddesizlik ilkesi materyalistleri zor ve açmaz bir durumda bırakmıştır. Kuantum fizikçisi Neil Graham bu durumu şöyle açıklar:
“Modern bilimin hiçbir gelişmesi insan düşüncesi üzerinde kuantum teorisinin ortaya çıkışından daha derin bir etki bırakmamıştır. Yüzyıllar boyunca oluşan düşünce kalıplarından acı çeken bir kuşak öncenin fizikçileri yeni bir metafiziği kucaklamak zorunda kaldılar. Bu yeni yönelmenin yol açtığı sıkıntı günümüze kadar devam etti. Temel olarak fizikçiler ciddi bir kayıpla karşılaştılar. Gerçeğe olan bağlılıkları.”
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta saklı kalmaz. Bunun daha küçüğü de daha büyüğü de yoktur ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.” (Yunus Suresi, 61)
SİCİM TEORİSİ
Sicim teorisi, evrenin temel yapısına gerçek bir tanımlama getirmek isteyen bilim insanları tarafından her şeyin teorisi olarak da adlandırılır. Genelde elektron, özel bir içyapısı olmayan nokta gibi düşünülür ve sürekli hareket halindedir. Ancak sicim teorisinin varsaydığına göre elektronun sadece bir nokta olmadığı aslında küçük bir sicim halkası olduğu görülür. Sicim teorisinin ardındaki temel fikir 1990'larda popülerleşse de kökleri 1919'da Alman bir matematikçi olan Theodor Kaluza tarafından ortaya atılmış. Ona göre Einstein'ın teorisinde eksik bir yan olabilirdi. Bu yanı fark etmek için de bizim beş duyumuz ve algılarımız yeterli olmayabilir. Yani biz bu dünyayı üç boyutlu algılıyoruz. Bir de içinde bulunduğumuz zaman var. Eğer bir boyut daha varsa ve biz bunu göremiyorsak demek ki başka göremediğimiz boyutlar olabilir.
Sicim teorisinin ve genel olarak parçacık fiziğinin ortaya koyduğu bulgular, içinde yaşadığımız üç boyut devrinin ötesinde başka boyutların da olduğunu varsaymaktadır. Kuran'da Allah'ın alemlerin Rabbi olduğunun bildirilmesi de farklı boyutların varlığını işaret eden bilgilerden biridir.
Kuran'da varlıkları bildirilen cinler ve merekler de bizden farklı boyutlarda yaşarlar. Onların zaman ve mekan kavramları bizden farklıdır. Diğer boyutlarda zaman algısının bizim boyutumuzdan farklı olduğunu bildiren ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Melekler ve ruh Cebrail, ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.” (Mearic Suresi, 4)
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Gökten yere her işi o evirip düzene koyar. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine ona yükselir.” (Secde Suresi, 5)
Zamanın izafiyeti, aynı zamanda kader gerçeğini de daha iyi anlamaya sebep olan bir gerçektir. Bizim için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, Allah katında tek bir andır. Bizim için gelecekte oluşacak bir şey, Allah katında olup bitmiştir. Biz, geleceği, algıladığımız zaman kavramı dahilinde seyrederiz. Oysa bizim görmek için beklememiz gereken bir olay, Allah katında zaten vardır. İleride gerçekleşecek dediğimiz olayların tümü zamansızlık boyutunda zaten olup bitmiştir. İnsanların bir kısmının kader gerçeğini gereği gibi kavrayamamalarının en önemli nedeni bu durumun farkında olmamalarıdır. Oysa yaşanmamış olaylar yalnızca bizim algı dünyamız için de yaşanmamışlardır. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir. Zamanı ve mekanı yoktan yaratan kendisidir. Allah, bir olayın sonucunu görmek için beklemeye ihtiyaç duymaz. Olayın başı da sonu da onun katında tek bir an olarak yaşanır. Geçmiş ve gelecek, hazır olarak Allah'ın daima karşısındadır ve onun belirlediği şekilde gelişir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre pek kolaydır.” (Hadid Suresi, 22)
CERN DENEYİ VE HİGGS BOZONU
CERN yani Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi. Atomun temel yapıtaşları bu merkezin dev laboratuvarında inceleniyor. CERN yaklaşık 55 yıl önce kurulduğunda atomun çekirdeğine kadar inceleyebiliyordu. Günümüz teknolojisi sayesinde CERN artık bir Avrupa parçacık fiziği laboratuvarı. Burada yapılan şey maddenin temel yapıtaşlarını incelemek.
CERN'de yapılan deneylere Big Bang yani büyük patlama deneyleri deniliyor. 27 km uzunluğundaki tüneli ışık hızına yakın hızlarda geçen protonlar birbirleriyle çarpıştırılıyorlar. Bir saniyede 600 milyon parçacık çarpıştırılıyor. Bu çarpışmalardan bir yılda elde edilen veriler CD'lere kaydedilip üst üste dizilse 20 kilometrelik bir dağ olurdu. Ağrı dağının 5,1 kilometre olduğu düşünülürse bunun nasıl bir veri birikimi olduğu daha net anlaşılabilir. Deneyin sonucunda ortaya koyulan bilgiler ise büyük patlamaya ve büyük patlamadan sonraki nano saniyelere açıklama getireceği için çok önemli. Özellikle de Higgs bozonu adı verilen parçacığın gözlemlenebilmesi fizikçiler açısından önem taşıyor. Çünkü Higgs bozonu büyük patlamadan sonra maddenin nasıl kütle kazandığı sorusuna cevap verilmesini sağlıyor.
Patlamadan sonra her şeyin simetrik olduğu, her parçanın antiparçacığının olduğu bir dönem vardı. İşte bu dönemde Higgs bozonu çeşitli bölgeleri oluşturarak simetriyi kırdı, her bir parçanın antiparçacığıyla çarpışarak yok olmasına engel oldu. Eğer bu simetri kırılmasaydı bugün evrende biz de olmayacaktık.
Boğaziçi Üniversitesi fizik bölümünden Doçent Doktor Erkcan Özcan, Higgs bozonunu anlaşılması daha kolay bir örnekle şöyle anlatıyor:
“Higgs alanı dediğimiz şey bütün evrenin sahip olduğu tüm alanı ifade ediyor. Bu analojide de bir odayı dolduran tüm insanlar Higgs alanı olarak tarif edilebilir. Yine analojiye göre odaya ünlü bir kişi giriyor ve odadaki insanlar bu ünlü kişinin etrafını sarıyorlar. Bu ünlü kişinin odaya girdiği andan itibaren insanların etrafını sarmasından ötürü yürümesi zorlaşıyor ve sarf ettiği enerji de artıyor. Ünlü kişinin bu odada yürüyebilmesi etrafını saran insanlarla birlikte geliştiği için ünlü kişinin çok fazla enerji harcaması gerekiyor. Fakat tam o sırada odaya giren yeni bir kişinin bu oda içerisinde yürümesi daha kolay oluyor. Fakat bazen insanlar arasında yayılan bir dedikodu bile tüm insanları küçük bir alanda toplayarak o alanın etrafında bir kümelenme oluşturabiliyor. Yani odaya ünlü biri girmese dahi buna dair yayılacak bir dedikodu, ünlü bir kişinin odada olmasıyla eşdeğer etkiyi yaratabiliyor. İşte Higgs bozonu da evrendeki bu alan içerisinde ortaya çıkan uyarılmalar sonucunda bazı parçacıkların tek bir yerde kümelenmiş halini ifade ediyor. Tıpkı bir oda içerisindeki insanlar arasında yayılan dedikodu sonucunda tüm insanların küçük bir alanda toplanması ve diğer alanların boş bir hale gelmesi gibi.”
Film süresince atomun içinde meydana gelen pek çok şaşırtıcı ve mucizevi olayı inceledik. Gördük ki atomlardan meydana gelen bir vücutla havadaki atomları soluyor, isimlerdeki atomları yiyor ve suyun atomlarını içiyoruz. Gördüklerimiz ise gözümüzdeki atomlara ait elektronların fotonlarla çarpışmasından başka bir şey değil. Özellikle kuantumda elde edilen son gelişmelerle yepyeni bilgiler de ortaya çıktı. Materyalizmin mutlak madde olarak tanımlandığı atomun içinde materyalistlerin inancının aksine madde değil aslında var olmayan enerji dalgaları vardı. Atomun içindeki bu küçük parçalar tıpkı ışık gibi, istedikleri zaman dalga gibi davranıyor, bazı durumlarda da parçacık özelliği gösteriyorlardı. Yani materyalist yoruma göre, atomun içinde mutlak şekilde var olan madde, materyalistlerin beklentilerinin aksine kimi zaman görülebilir oluyor, kimi zaman da yok oluyordu. Bu da materyalizmin yerle bir olması demektir.
Bilimin tüm dalları gibi fizikte evrenin hiçbir noktasında tesadüfe yeri olmadığını ortaya koymaktadır. Allah'ın yarattığı her şey olağanüstü mükemmelliktedir ve kusursuz bir düzen içinde eşlemektedir. Asıl şaşılması gereken konu bazı insanların kendi vücutları da dahil olmak üzere gördükleri, duydukları ve bildikleri her yerde karşılarına çıkan sonsuz sayıdaki mucizeden etkilenmemeleri ve bu olağanüstü detayların neden kendilerine gösterildiği sorusunun cevabını düşünmemekte ısrar etmeleridir. Oysa Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.” (Al-i İmran Suresi, 190)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500