"Peygamberler şehri Kudüs" belgeselinden

KUDÜS'TE OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

1514. Yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethiyle birlikte Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi Filistin'de de barışı, istikrarı ve farklı inançların bir arada yaşamasını sağlayacaktı.

Bütün İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı padişahları da fethettikleri bölgelerdeki gayrimüslimlere karşı son derece adaletli davranmışlardır. Çünkü Kuran ahlakına göre o ülkelerin yerli insanları Allah'ın kendilerine bir emanetidir. Onları himaye etmek, hiç kimsenin onlara zulüm yapmasına müsaade etmemek, adalet sahibi olan yöneticinin sorumluluğudur.

Osmanlı İmparatorluğu, millet sistemi adı verilen bir düzenle yönetiliyordu ve bu sistemin en temel özelliği, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı.

Kuran'da Kitap Ehli olarak tanımlanan Hristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular. Kilise, sinagog ve cami uyum içinde bir arada var oldu. Kudüs'teki mabetlerin üç ilahi dine göre kutsal olduğunu göz önünde bulunduran padişahlar hakimiyetleri altında bulunan insanlara saygı ve şefkatlerinin bir göstergesi olarak Kudüs'ün Şam kapısındaki kale duvarındaki kitabeye "Allah'tan başka ilah yoktur ve Hz. İbrahim de onun dostudur" ifadesini yazdırmışlardır.

Dikkat edilirse, hitabeye üç dinin ortak peygamberinin ismi yazılmıştır. Osmanlı'nın hoşgörüsünü gösteren bu durum, her dönem olduğu gibi o dönemde de ilahi kaynaklı dinlerin birbirleriyle olan ortak noktalarını vurgulaması açısından önemlidir.

Osmanlı, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını zorla Müslüman yapmak gibi bir amaca sahip değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayrimüslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu.

Oysa aynı dönemlerde dünya üzerindeki diğer büyük devletler çok daha katı bir anlayışa, baskıcı ve hoşgörüsüz bir yönetim anlayışına sahipti. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere sadece Yahudi oldukları için baskılar uygulanıyordu. Hristiyanlar birbirlerine karşı bile tahammülsüzdüler. Katolik ve Protestanlar arasındaki çatışmalar 16. Ve 17. Yüzyıl boyunca Avrupa'yı kan gölüne çevirmişti. Bu ortamda Osmanlı'nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması kuşkusuz önemli bir gerçektir.

Bu hoşgörülü yönetimin kaynağı ise elbette Kuran ahlakıydı. Çünkü bir Müslüman karşısındaki insanın inancı ne olursa olsun, hoşgörülü olmakla, affetmekle, adil ve insancıl davranmakla yükümlüdür.

İman edenlere yükletilen sorumluluk, herkesi Allah'ın diline güzellikle, barışla ve hoşgörüyle davet etmektir. Bu doğruları uygulayıp uygulamama, iman edip etmeme kararı karşı tarafa aittir. Bir kişiyi iman etmeye zorlamak, bazı şeyleri zorla kabul ettirmeye çalışmak, Kuran ahlakına aykırı bir tavırdır. Allah bunu Kuran'da şöyle bildirmiştir:

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk, sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Bunun kopması yoktur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara Suresi, 256)

Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında Kudüs'ün 43 bine yakın nüfusu bulunmaktaydı. Bunun yarısı Müslüman ve Arap, üçte biri Yahudi ve geriye kalanı değişik milletlere mensup Hristiyanlardan ibaretti. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler ve imarethaneler yapıldı. Ve bu eserlerle birlikte Kudüs'ün tarihi önemi daha da arttı.