KURAN MUCİZELERİ 2
Kuran Mucizeleri - Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri
Bundan 14 asır önce insanlara ilahi bir kitap indirildi. Kuran-ı Kerim. Bu kitap kıyamet gününe kadar insanlığın son ve yegane yol göstericisidir. Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu gösteren deliller ise sayılamayacak kadar çoktur. Birinci filmimizde bu delillerden Kuran'ın bilimsel mucizelerinden bazılarını inceledik. Bu filmimizde de Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunu kanıtlayan bu bilimsel mucizelerini incelemeye devam edeceğiz. Yeryüzü katmanlarından kıtasal sürüklenmeye, bebeğin cinsiyetinden atom altı parçacıklara kadar ancak günümüz teknolojisiyle ulaşabildiğimiz pek çok bilimsel gerçeğin bundan 1400 yıl önce kutsal kitabımızda bildirilmiş olduğunu göreceğiz.
GÖKLERİN VE YERİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI
20. yüzyılda astronomi dünyasının ittifakla kabul ettiği Big Bang teorisi, evrenin dev bir patlamayla ortaya çıktığını kanıtlar. Bu gerçeği 14 asır önceden haber veren bir Kuran ayeti şöyledir:
Şeytandan Allah'a sığınırız:
“O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer birbirleriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya Suresi, 30)
Ayette geçen “birbirleriyle bitişik” kelimelerinin Arapça karşılığı “ratk'tır.” Bu kelimenin tam karşılığı ise, birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmıştır. “Ayırdık” ifadesi ise Arapça “fakt” fiilidir ki bu fiil iç içe geçmiş nesneleri parçalayıp ayırmak anlamına gelir. Burada çok önemli bir bilimsel gerçek açıklanmaktadır. Göklerle yerin birbirinden ayrılması. Gerçekten de Big Bang'in ilk anında evrenin tüm maddesi tek bir noktada toplanmış durumdadır. Henüz yaratılmamış olan gökler ve yer de bu noktanın içindedir. Ardından bu nokta şiddetli bir patlamayla yarılıp ayrılmıştır. Tam ayette tarif edildiği gibi.
Elbette ki insanlar günümüzden 1400 yıl önce dünyanın, güneşin, ayın, yıldızların ve gökyüzünde görüp göremedikleri her şeyin başlangıçta tek bir noktada bitişik olduğunu bilecekleri bir bilim ve teknolojiye sahip değillerdi.
KORUNMUŞ TAVAN
Kuran'da Allah gökyüzünün son derece önemli bir özelliğine şöyle dikkat çeker:
“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık. Onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya Suresi, 32)
Kuran'da bildirilen göğün koruyucu özelliği ancak çağımızda keşfedilmiştir. Dünyayı çepeçevre saran atmosfer tabakası bizleri ölümcül tehlikelerden korur. Örneğin dünyaya yaklaşan irili ufaklı pek çok gök taşını parçalayarak yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller. Uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları filtre eder. Ayrıca dünyayı uzayın yaklaşık eksi 270 santigrat derecelik dondurucu soğuğundan da korur.
Atmosferin yanı sıra, bir de Dünya'nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka daha vardır ki, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Van Allen Kuşakları. Özellikle güneşte sık sık meydana gelen ve parlama adı verilen enerji patlamaları, Van Allen kuşakları sayesinde Dünya'ya zarar vermezler. Kısacası, dünyanın üzerinde kendini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. Dikkat çekici olan ise, bu gerçeğin tam 14 asır önce Kuran'da bildirilmiş olmasıdır. Aynı gerçeği haber veren bir diğer ayet ise şöyledir:
“O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı.” (Bakara Suresi, 22)
Bu ayetlerde “gökyüzü” için Arapça “es-semae binaen” ifadesi kullanılmıştır. Bu kelimenin kubbe-tavan anlamlarının yanı sıra bir anlamı daha vardır. Kelime, Arap Bedevileri tarafından kullanılan çadır benzeri bir kaplamayı da tarif eder. Burada vurgulanan da, bu kaplamanın dış öğellere karşı bir çeşit koruma sağlamasıdır. Bu, atmosferin gök taşlarına ve kozmik ışınlara karşı sağladığı korumadır.
Tüm bu bilgiler göstermektedir ki, bilimin uzun araştırmalar sonucunda insanlığa sunduğu bu bilgiler Kuran-ı Kerim'de haber verilmiştir. Üstelik ileri teknolojiyle donatılmış uzay araçlarının, dev teleskopların olmadığı 1400 yıl öncesinde.
YERYÜZÜ KATMANLARI
Yeryüzü yedi tabakadan meydana gelir. Birinci kat hidrosfer yani su tabakasıdır. İkinci kat litosfer ise kara tabakasını oluşturur. Bu tabaka dünyanın en üst katmanını oluşturur ve ortalama kalınlığı 80 km'dir. Diğer katmanlara göre daha soğuk ve daha katıdır. Bu bakımdan yeryüzünde kabuk görevi görür. Üçüncü kat Astenosferdir. Astenosfer, yumuşayıp eriyebilen, sıcak, yarı katı maddelerden oluşur. Dördüncü kat üst manto ve beşinci kat alt manto ise yüksek sıcaklıkta yarı katı kayalardan oluşur ve yaklaşık 2900 km'lik bir tabakadır. Dünyanın çekirdeği ise iki ayrı parçadan oluşur. 6. kat olan 2200 km kalınlığındaki sıvı dış çekirdek ve 1250 km kalınlığındaki 7. kat yani iç çekirdek.
Yeryüzünün bu şekilde katmanlardan oluştuğu ancak 20. yüzyıl teknolojisiyle uzun süren araştırmalar sonucunda elde edilmiştir. Oysa Allah, bize bu bilgiyi pek çok bilimsel mucizelerle donattığı Kuran'da günümüzden 1400 yıl önce bildirmiştir.
“Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir bunların arasında durmadan iner. Sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç getirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.” (Talak Suresi, 12)
DAĞLARIN HAREKET ETMESİ
20. yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların dünyanın ilk dönemlerinde bir arada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürdü. 1980'li yıllara gelindiğinde de Wegener'in bu teorisi kanıtlandı. Dünya yüzeyini oluşturan 6 büyük tabaka ve sayısız küçük tabakanın sürekli hareket ettiği anlaşıldı.
Tabaka tektoniği adı verilen teoriye göre tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak dünya üzerinde hareket eder. Bu hareket yılda 1 ila 5 santim civarındadır. Bu nedenle de dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin Atlantik okyanusu her geçen sene biraz daha genişlemektedir. Bilim bu gerçeği çok yakın zamanda keşfetmiştir. Bunun Kuran'da 14 asır önce bildirilmiş olması ise, kuşkusuz Kuran'ın bir başka önemli mucizesidir.
“Dağları görürsün de donmuş sanırsın. Oysa onlar, bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.” (Neml Suresi, 88)
Allah dağların hareketlerini ayette “sürüklenme” olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları terim de “kıtasal sürüklenmedir.” Evren ve doğa hakkındaki görüşlerin hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayandığı 7. yüzyılda Kuran'da böylesine önemli bir bilimsel gerçeğin haber veriliyor olması şüphesiz büyük bir mucizedir. Ve Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun önemli bir delilidir.
YERYÜZÜNDEN EKSİLME
Dünya atmosferinin dış tabakası oksijen başta olmak üzere pek çok gazdan oluşur. Ancak bu gazların bir kısmı güneşteki enerji patlamaları nedeniyle uzaya yayılır. Bilim adamları bunun ilk bilimsel delillerini NASA'nın uzay araçları sayesinde elde ettiler. Dünyanın dış katmanlarından madde kaybına uğradığı ilk defa 24-25 Eylül 1998 tarihinde görüldü. Yani bu gerçeğin Kuran'da bildirilmesinden tam 14 asır sonra.
“Onlar görmüyorlar mı ki gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz..” (Ra’d Suresi, 41)
“Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı?.." (Enbiya Suresi, 44)
Başka bir açıdan da bu ayetler, yeryüzündeki karaların azalmasını haber verir. Günümüzde kutuptaki buz tabakaları erimekte ve okyanuslardaki deniz suyu seviyesi yükselmektedir. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça da yeryüzünün toplam yüz ölçümü veya kara miktarları azalmaktadır. Ayetlerde geçen onun çevresinden eksiltiyoruz ve etrafından eksiltmekte olduğumuz ifadelerinin de deniz kıyılarının sularla kaplanmasına işaret etmesi olasıdır. Elbette en doğrusunu Allah bilir.
YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER
1933 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanan İngiliz bilim adamı Paul Dirac çok önemli bir buluşa imza attı. Dirac, parite adı verilen bu buluş ile maddenin antimadde denilen bir çifti olduğunu ortaya koydu.
Antimadde, maddenin tersi özellikleri taşır. Maddenin tersine antimaddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür. Kuran-ı Kerim'in indirildiği 14 asır öncesinde henüz hiçbir insan bu bilimsel gerçeğin farkında değildi. Ama ayetlerde, evrende her şeyin çift yaratıldığı açıkça bildiriliyordu.
“Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah çok gücedir.” (Yasin Suresi, 36)
ATOM ALTI PARÇACIKLAR
Günümüzden 50 yıl öncesine kadar atomları oluşturan en küçük parçacıkların protonlar ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmeler atomlarla ilgili bu bilgileri çürüttü. Anlaşıldı ki maddenin en küçük birimi olarak bilinen atom da parçalara ayrılabiliyordu. Nitekim atomun alt parçacıkları ve onların hareketleri bugün yeni bir bilim dalını ortaya çıkarmıştır. Parçacık fiziği.
Parçacık fiziğinin yaptığı araştırmalar şu gerçeği açığa çıkardı:
"Atomu oluşturan proton ve nötronlar da aslında quark adı verilen daha alt parçacıklardan oluşmaktadır."
20. yüzyılda ortaya çıkan bu gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirir:
“Göklerde ve yerde zerre ağarılınca hiçbir şey ondan uzak kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız mutlaka apaçık bir kitapta yazılıdır.” (Sebe Suresi, 3)
Allah bir başka ayette şöyle buyurur:
“Yerde ve gökte zerre ağarılınca hiçbir şey Rabbinden uzakta kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.” (Yunus Suresi, 61)
Ayetlerde geçen “zerre” kelimesinin anlamı, insanların bildiği en küçük parçacık demektir. Bundan daha küçüğü olduğu gerçeği ise Kuran'da bundan 1400 yıl öncesinde insanlara haber verilmiştir.
KARADELİKLER
20. yüzyılda evrendeki gök cisimleriyle ilgili pek çok yeni keşif yapıldı. Bu keşiflerden biri de karadeliklerdir. Yakıtı tükenen bir yıldız kendi içine doğru büzülür. Bunun sonucunda yıldızın yerine, sınırsız yoğunlukta ve sıfıra yaklaşan bir hacimde çok büyük bir çekim alanı ortaya çıkar. Bunlar kara deliklerdir.
Kara delikler en büyük teleskoplarla bile görülemezler. Çünkü fotonları dahi yuttukları için onları görmemizi sağlayacak ışığı da emer ve dışarı yansıtmazlar. Varlıkları ancak bulundukları yerin çevresinde oluşan manyetik etkiyle algılanabilir. Allah Vakıa Suresi’nde yıldızların yerleri üzerine yemin ederek bu konuya şöyle dikkat çeker:
“Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir.” (Vakıa Suresi, 75-76)
Büyük kütleye sahip yıldızların tümü uzayda çekim alanı oluşturur. Karadelik ise etrafında bulunan ve yakınından geçen tüm maddeleri kendi içine çekerek yoğunluğunu, dolayısıyla da çekim gücünü sürekli artırır. Bu anlamda uzayda açılmış ve etrafındaki her şeyin sürüklenip içine düştüğü karanlık bir deliğe benzer. Karadelik olarak adlandırılmalarının nedeni de budur. Kuran'da yıldızlarla ilgili bu bilgiye de dikkat çekilir:
“Göğe ve Tarık'a and olsun. Tarık'ın ne olduğunu sana bildiren nedir? Karanlığı delen yıldızdır.” (Tarık Suresi, 1-3)
ATEŞ OLMAYAN YANMA
Elektrik. Dünya tarihinin en büyük keşiflerinden biri. Dünyanın neredeyse tümü elektrik enerjisiyle çalışan ampullerle aydınlanıyor. Gerçekte ise bu büyük keşfe bundan tam 14 asır öncesinde Kuran ayetlerinde dikkat çekilmiştir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir. Çerağ bir sırça içindedir. Sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle bir ağaç ki, neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. Bu, nur üstüne nurdur. Allah kimi dilerse, onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah, insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.” (Nur Suresi, 35)
Nur Suresi’ndeki bu ayetlerde ışık veren bir nesneden bahsedilmektedir. Bu nesnenin tarifinden, günümüzde dünyanın hemen her yerinde kullanılan elektrik ampulüne bir işaret olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ampul cam içindedir ve tıpkı ayette tarif edildiği biçimde bir yıldız gibi parlar, ışık saçar. Bu nesnenin yakıtının doğuya ve batıya ait olmaması, bu cismin yakıtının fiziksel boyutta bulunmadığının bir işaretidir. Nitekim ampulün yakıtı olan elektrik, madde boyutunda değil, enerji boyutundadır. Ayrıca ayette bildirildiği gibi kandil, gaz lambası gibi aydınlatıcılardan farklı olarak elektrik ampulü, ateş olmadan yanar. Tüm bu bilgiler göz önüne alındığında da bu ayetlerin insanlığın çok önemli bir keşfi olan elektriğe işaret ettikleri düşünülebilir. Elbette en doğrusunu Allah bilir.
AŞILAYICI RÜZGÂRLAR
Kuran'da rüzgârların aşılama özelliğine ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna şöyle dikkat çekilir:
“Ve aşılayıcılar olarak rüzgârları gönderdik. Böylece gökten su indirdik de sizleri suladık." (Hicr Suresi, 22)
Ayetlerde açıklanan bu gerçek 20. yüzyılın başlarına kadar kesinlikle bilinmiyordu. Rüzgârla yağmurun yağması arasında bilinen tek ilişki rüzgârın bulutları sürüklemesiydi. Modern meteorolojik bulgular ise rüzgârların yağmurun oluşumunda aşılayıcı rol oynadıklarını gösterdi.
Bu bulgulara göre deniz ve okyanusların yüzeylerinde köpüklenme nedeniyle her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar patladıkları anda çok daha küçük milimetrenin yüzde biri çapında binlerce parçacık havaya fırlar. Aerosol adı verilen bu parçacıklar, rüzgarlar sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına taşınır. Rüzgârlarla birlikte yükselen parçacıklar burada su buharı ile temas eder. Su buharı da bu parçacıkların etrafına toplanarak yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları önce bir araya gelerek bulutları oluşturur, daha sonra da yağmur olarak yeryüzüne iner. Kısacası yağmurun oluşumundaki süreç, rüzgârların bulutları aerosollerle aşılamasıyla oluşmaktadır. Aynen insanların doğa olayları hakkında neredeyse hiçbir şey bilmedikleri bir devirde Kuran'da bildirildiği gibi.
HAREKETLERİMİZİ YÖNLENDİREN BÖLGE
Son yıllarda yapılan araştırmalar ilginç bir sonucu gözler önüne sermiştir. Kafatasın ön alın bölgesinde beynin bazı faaliyetlerini yöneten bir bölüm vardır. Planlama, motivasyon, iyi ve kötü hareketlerin başlatılması, yalan ve doğrunun söylenmesi gibi eylemler de işte burada beynin ön alım bölgesinde yürütülmektedir.
Konuyla ilgili olarak anatomi ve fizyolojinin esasları isimli kitapta şu ifadeler yer alır:
“Hareketle olan ilgisiyle beraber, ön alın bölgesinin aynı zamanda saldırganlığın da fonksiyonel merkezi olduğu düşünülmektedir…” (Martini & Bartholomew)
Bilim adamlarının son 60 yıl içinde keşfettikleri bu bilimsel gerçeklere paralel bilgiler, 14 asır önce indirilen Kuran'da şöyle haber verilir:
“Hayır, eğer o bu tutumuna bir son vermeyecek olursa, andolsun onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, günahkar olan alnından.” (Alak Suresi, 15-16)
Bu ayetlerde geçen “yalancı günahkar olan alın” tanımlaması son derece dikkat çekicidir. Beynin ön alın bölgesinde yürütülen faaliyetlerle bu tanımlama büyük bir paralellik göstermektedir.
BEBEĞİN CİNSİYETİ
Doğacak bir bebeğin cinsiyetini belirleyen nedir? Kuran'a göre cevap babadadır. Erkeklik ve dişilik rahime dökülen meni tarafından tespit edilir. Yani cinsiyet tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlenir ve kadının bunda hiçbir rolü yoktur. Buna haber veren ayetler şöyledir:
“Doğrusu çiftleri, erkek ve dişiyi yaratan O'dur. Bir damla sudan dölyatağına meni döküldüğü zaman.” (Necm Suresi, 45-46)
“Kendisi akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak, (embriyo) oldu, derken Allah onu yarattı ve bir düzen içinde biçim verdi. Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.” (Kıyamet Suresi, 37-39)
Günümüzde ise genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte Kuran'da verilen bu bilgiler bilimsel olarak da ispatlanmıştır.
Bir bebeğin cinsiyeti, erkekten gelen spermde X veya Y kromozomunun bulunmasına göre belirlenir. Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek yani 20. yüzyıla kadar bu bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inanca yaygındı. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı. Oysa Kuran'da, insanlara genlerin keşfinden 14 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu açıkça bildirilmiştir. Çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
RAHİME ASILIP TUTUNAN “ALAK”
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde doğacak bebeğin ilk özü de oluşur. Zigot, yani tek hücre. Zigot hiç zaman kaybetmeden bölünerek çoğalır ve giderek küçük bir et parçası haline gelir. Bu et parçası büyürken boşlukta değildir. Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde tıpkı toprağa yerleşen kökler gibi buraya yapışır. Böylece gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri de annenin vücudundan rahatlıkla emer. İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkar. Allah Kuran'da anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken “alak” kelimesini kullanmıştır.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak Suresi, 1-3)
“Alak” kelimesinin Arapçadaki anlamı da “bir yere asılıp tutunan” şeydir. Kuşkusuz Kuran'da zigotun bu özelliğini tanımlamak için alak kelimesinin kullanılması, Kuran'ın âlemlerin Rabbi olan Allah'ın sözü olduğunun önemli ispatlarındandır.
KEMİKLERİN KASLA SARILMASI
Kuran ayetlerinde haber verilen çok önemli bir bilgi daha vardır. İnsanın anne rahmindeki oluşum aşamaları.
“Sonra o su damlasını bir alak olarak yarattık. Ardından o alakı bir çiğnem et parçası olarak yarattık. Daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık. Böylece kemiklere de et giydirdik. Sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.” (Müminun Suresi, 14)
Bu ayetlerde anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı açıkça haber verilir. Embriyologlar ise yakın bir zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıktıklarını ve geliştiklerini sanıyordu. Ancak günümüzdeki ileri teknoloji sayesinde yapılan araştırmalarda gerçek sonuçlar elde edilmiştir. Ve bu sonuçlar tıpkı Kuran'da tarif edildiği biçimdedir.
Embriyoda önce kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra da kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek bir araya gelir ve bu kemikleri sarar. Bu durum gelişen insan adlı bilimsel bir yayında şöyle tarif edilir:
“6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirir. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.” (Moore, Persaud)
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
UYKUDA HAREKET ETMENİN ÖNEMİ
Uyku sırasında çok uzun süre aynı pozisyonda kalan insanlar ciddi sağlık problemleriyle karşılaşır. Vücudun belli bir bölgesine uygulanan sürekli basınç nedeniyle kan damarları sıkışıp kapanırlar. Bunun sonucunda da kan yoluyla taşınan oksijen ve diğer besinler deriye ulaşamaz ve deri ölmeye başlar. Ve vücutta yaralar oluşur. Bu yaralara basınç yaraları da denir. Derinin ya da dokunun altında oluşan bu yaralar, tedavi edilmezlerse ya da mikrop kaparlarsa ciddi hastalıklara yol açarlar. Hatta hayati tehlikeye bile sebep olabilirler. Bunların önüne geçmek için ise yapılması gereken tek şey vardır. Deri üzerindeki basıncı azaltmak için sık sık pozisyon değiştirmek.
Bu nedenle felç olan hastalar özel bir bakıma tabi tutulurlar ve her iki saatte bir başkasının yardımıyla hareket ettirilirler. İnsanın uykuda hareket etmesinin önemi ancak 20. yüzyılda anlaşılabilmiştir. Oysa bu öneme işaret eden bir bilgi Allah'ın sözü olan Kuran'da açıklanmıştır:
“Sen onları uyanık sanırsın. Oysa onlar derin bir uykuda uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk." (Kehf Suresi, 18)
Bu ayette yüzlerce yıl uykuda kaldıkları bildirilen Kehf Ehli’nden bahsedilmektedir. Allah bu kişilerin bedenlerini, onlar uykudayken sağ ve sol yanlarına çevirdiğini bildirmektedir. Yüzyılımızda keşfedilen bu tıbbi bilgilere dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kuran'ın ayrı bir mucizesidir.
KURAN ALLAH'IN SÖZÜDÜR
Kuran'ın bilimsel mucizeleri isimli filmlerimizde buraya kadar incelediğimiz tüm bilgiler bizlere açık bir gerçeği göstermektedir. Kuran öyle bir kitaptır ki içinde verilen haberlerin hepsi doğru çıkmıştır ve çıkmaktadır. Bilimsel konularda o dönemde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek gerçekler Kuran ayetlerinde haber verilmiştir. Bu bilgilerin o dönemin bilgi düzeyiyle ve teknolojisiyle edinilmesi mümkün değildir. Elbette ki bu durum Kuran'ın insan sözü olamayacağının apaçık bir ispatıdır. Allah Kuran'da bizlere şöyle seslenmektedir:
“Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. Yoksa bunu kendisi yalan olarak uydurdu mu diyorlar? De ki, bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus Suresi, 37-38)