Evrim Yanılgısı ve Gerçekler- Yaratılış
Yeryüzü, milyarlarca yıldır süregelen sessiz bir mucizenin evi… Her köşesinde ayrı bir sanat, her hücresinde derin bir akıl barındıran yaşam, asırlardır insanlığı şu temel soruyla karşı karşıya getiriyor: "Her şey nasıl başladı?"
İnsanoğlu varoluşun bu görkemli mekanizmasını incelediğinde iki farklı açıklamayla karşılaşıyor. Bir yanda her şeyin kör tesadüflerin ürünü olduğunu iddia eden ve özel olarak elde tutulmaya çalışılan evrim teorisi, diğer yanda ise her canlının sonsuz bir kudret ve kusursuz bir ilimle var edildiği gerçeği - Yaratılış.
Yaklaşık bir buçuk yüzyıldır biyoloji bilimi evrim kavramıyla tanımlanıyor. Çoğu insan bu iddiayı gözlemsel bilimin sarsılmaz bir gerçeği sanıyor. Oysa derinlerde sessizce büyüyen bir kriz var. Son on yıllarda elde edilen bilimsel bulgular, bu köklü zannedilen teorinin temellerini sarsıyor. Paleontolojiden biyokimyaya kadar pek çok dal, yaşamın tesadüflerle değil, üstün bir akılla var edildiğini ortaya koyuyor.
Şimdi, ön yargılarımızdan arınarak bu büyük krizin içine yolculuğa çıkma zamanı.
Lamarck
Evrim teorisi, felsefi kökenleri eski Yunan'a kadar uzanmasına karşın bilim dünyasının gündemine 19. yüzyılda girdi. Bu alanda ilk büyük yanılgının temellerini atan isim, Fransız biyolog Jean-Baptiste Lamarck'tı.
Lamarck, 1809 yılında kaleme aldığı Philosophie Zoologique adlı eserinde yaşamın o muazzam dengesini basite indirgeyen bir varsayımla ortaya çıktı. Ona göre canlılar hayatta kalma mücadelesi verirken kendilerini fiziksel olarak değiştirebilir ve bu sonradan kazanılmış özellikleri bir sonraki nesle miras bırakabilirlerdi. O ünlü zürafa masalı böyle doğdu: Lamarck, başta kısa boyunlu olan bu canlıların yüksek dallara ulaşmaya çabaladıkça boyunlarının uzadığını ve bu değişimin yavrularına aktarıldığını iddia ediyordu. İlk bakışta masum bir gözlem gibi görünen bu iddia, aslında yaratılışın o değişmez, kusursuz ve ilahi kanunlarını tesadüfi değişimlerle ikame etmeye çalışan beyhude bir çabaydı.
Gerçekte zürafaların yükseklere uzanmak gibi bir çabaları yoktur. Tam tersine, boyunları eğik şekilde olduğunda daha hızlı beslenirler ve genellikle de beslenmeleri bu şekildedir. Aralarındaki rekabetin en yoğun olması beklenen kuraklık sezonunda bile zürafaların çoğunlukla uzun ağaçlardan değil, alçak çalılardan beslendiği görülür.
Bilim gerçeklerden uzak böyle ideolojik masallarla değil, somut gerçeklerle ilerler. 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde yaşamın kalbindeki en büyük sır tüm ihtişamıyla açığa çıktı.
Bugün artık biliyoruz ki canlıların kalıtsal bilgisi, DNA adı verilen olağanüstü bir moleküler sistemde saklanmaktadır.
Bunun ne anlama geldiğini kavramak için modern teknolojiden bir örnek verebiliriz.
Günümüzde kullandığımız bilgisayar yazılımları ve oyunlar, özünde hafızada saklanan sıfır ve birlerden oluşan dijital bir dille çalışır. Ekranda gördüğümüz her renk, tıkladığımız her düğme, her ölçü, her şekil ve her tasarım; daha önceden bilinçli şekilde yazılmış bir kodun sonucudur.
İşte bunun çok daha ileri ve hayranlık uyandırıcı bir benzeri, yeryüzündeki canlıların hücrelerinde yer alır. Vücudumuzun her detayı, her işlevi, sonraki nesillere aktarılabilecek her özellik; Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin moleküllerinin kullanıldığı dörtlü bir moleküler şifreleme sistemi ile kodlanmıştır.
Bu moleküler kodlama sistemi, tesadüflerin ortaya çıkaramayacağı kadar hassas, düzenli ve derin bir akıl taşır. Bilginin moleküller aracılığıyla şifrelenerek saklanması, her hücre bölünmesinde eksiksiz biçimde kopyalanması ve gerektiği anda kusursuz bir şekilde okunarak işlev kazanması; Yüce Rabbimizin üstün yaratma sanatının apaçık delillerindendir.
Ne var ki 1943’te DNA’nın keşfi ile iyice anlaşılan genetik gerçekler 1800’lü yıllarda hiç bilinmiyordu. Çağın ilkel mikroskopları altında hücre yalnızca bulanık bir leke olarak görülebiliyordu. İşte Darwinizm bu ilkel bilim seviyesi ve cehalet ortamında gelişecekti.
Darwin
Materyalist dünya görüşünün bir temele ihtiyacı vardı. Bilimsel bir temelden ziyade felsefi bir görüş niteliği taşıyan bu yaklaşımın mimarı Lamarck’tan etkilenen Charles Robert Darwin olacaktı.
Zamanın tozlu sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde, 19. yüzyılın sisli atmosferinde, karanlık bir gölge belirir. Bilimin henüz mikroskobun merceğinden hayatın derinliklerine nüfuz edemediği o yıllarda, kutsal metinlerde bildirilen yaratılış gerçeğine bütünüyle muhalif bir fikir ortaya atılmıştı. Bu, İlahiyat Fakültesini terk eden, canlılığın bir yaratıcı olmadan kendi kendine, tesadüflerle oluşabileceği iddiasını savunan Charles Darwin'in dünyasıydı.
23 yaşında, aldığı ilahiyat eğitimine rağmen rahip olmaktan vazgeçmiş maceracı bir genç olan Charles Darwin, 1832 yılında İngiltere kıyılarından demir alan İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Beagle adlı resmi keşif gemisiyle 5 yıl sürecek uzun bir dünya turuna çıktı. Darwin özellikle Galapagos Adaları'nda gördüğü canlı çeşitliliğinden büyülenmişti. Farklı adalardaki ispinoz kuşlarının gagalarındaki küçük farklılıklar onda bir fikir uyandırdı: Bu canlılar yaşadıkları çevreye uyum sağlamak için mi değişmişlerdi?
Yolculuk bittiğinde Darwin, gözlemlerini İngiltere'deki hayvan pazarlarına taşıdı. Sığır yetiştiricilerin çiftleştirme yöntemiyle nasıl farklı cinste sığırlar yetiştirdiklerine şahit oldu. Bu yapay seçim, Darwin'in zihninde yeni bir teori şekillendirmeye başladı.
Ve nihayet 1859 yılında bilim dünyasında büyük tartışmalara yol açan Türlerin Kökeni isimli eser yayımlandı. Bu kitap binlerce yıldır süregelen Allah inancına karşı geliştirilmiş sözde bilimsel bir kılıftı.
Darwin; her bir zerresiyle Yüce Allah’ın sonsuz kudretini ve eşsiz sanatını gözler önüne seren canlı çeşitliliğini; akıl dışı tesadüfler ve sözde ortak bir ata ve doğal süreçlerle açıklamaya çalışırken, aslında kanıtlayamadığı bir iddiayı dünyaya miras bırakıyordu.
Bu fikir kısa sürede laboratuvarlardan ziyade soğuk felsefe salonlarında yankı buldu.
Materyalizmin kalbi bu teorinin ritmiyle atmaya başlamıştı. Nitekim Karl Marx, daha sonra milyonlarca insanın sürgününe, kıtlıkla kırılmasına ve infazına zemin hazırlayacak Marksist ideolojisini şekillendirirken, Das Kapital'i Charles Darwin'e ithaf ederek şu ifadeyi kullanıyordu:
"Ateşli bir hayranından Charles Darwin'e".
Darwin'in teorisini Lamarck'ın teorisinden ayıran temel nokta, asıl vurguyu doğal seleksiyon kavramına yapmış olmasıdır. Lamarck'ın zürafa örneği, Darwin'in yanlış senaryosunda daha farklı bir kurguya bürünür. Bu iddiaya göre ağaca ulaşamayan kısa boylu hayvanlar zamanla elenir, geriye yalnızca daha uzun olanlar kalır ve böylece nesiller boyunca uzun boyunlu zürafalar ortaya çıkar.
Doğal seleksiyon doğadaki yaşam mücadelesinde güçlü veya ortamın şartlarına daha uygun olan canlıların hayatta kalmaları anlamına gelir. Ancak Darwin'in ortaya attığı bu temelsiz iddia, evrim teorisine dair pek çok soru işaretini beraberinde getirmişti. Darwin, "canlılar kademe kademe evrimleşmiştir" diyordu. Bu durumda çok sayıda ara türün yaşamış olması gerekirdi. Ne var ki fosil kayıtlarında bu varsayılan ara canlılara dair herhangi bir iz yoktu.
Darwin bu sorun üzerinde çok kafa yormuş ve sonuçta “bu fosiller ileride bulunabilir” demek zorunda kalmıştı. Canlıların göz, kulak, kanat gibi kompleks organları doğal seleksiyonla nasıl açıklanabilirdi? Tek bir parçası eksik olsa işlevini yitirecek olan bu yapıların kademe kademe gelişmiş oldukları nasıl savunulabilirdi? Tüm bunların öncesinde Darwin'in "canlıların ortak atası" dediği ilk canlı organizma nasıl ortaya çıkmıştı? Cansız madde doğal süreçlerle canlı hale gelemeyeceğine göre, Darwin ilk canlının oluşumunu nasıl açıklayacaktı? Darwin bu sorunların en azından bir kısmının farkındaydı. Kitabına eklediği "Teorinin Zorlukları" adlı bölümde bunları açıkça kabul etmişti. Ancak bu sorunlara getirdiği cevapların bilimsel açıdan bir geçerliliği yoktu.
İngiliz fizikçi Henry Lipson, "Teorinin Zorlukları" adlı bölüm hakkında şu yorumu yapar:
"Türlerin Kökeni'ni ilk okuduğumda Darwin'in genelde sunulan tablonun aksine, kendisinden pek de emin olmadığını fark etmiştim. "Teorinin Zorlukları" başlıklı bölüm örneğin çok belirgin bir güvensizlik yansıtmaktadır. Bir fizikçi olarak, gözün nasıl ortaya çıkmış olabileceği yönündeki yorumları karşısında şaşkınlığa düştüm."
- Henry Lipson
(H. S. Lipson, "A Physicist's View of Darwin's Theory", Evolution Trends in Plants, cilt 2, no. 1, 1988, s. 6.)
Hayatın Kökeni
Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan hiç söz etmemişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ’dan beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı teoriye göre cansız maddelerin tesadüfen bir araya gelip canlı bir varlık oluşturabileceğine inanılıyordu.
Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından, farelerin ise buğdaydan oluştuğuna dair inanış yaygındı. Bu düşünceyi ispatlamak için ilginç deneyler yapılmıştı. Bunlardan birinde kirli bir paçavranın üzerine buğday konmuş, bir süre beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı düşünülmüştü. Etlerin kurtlanması ise yaşamın cansız maddelerden türeyebildiğine bir kanıt olarak görülmüştü. Oysa ilerleyen zamanlarda anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliğinden oluşmuyor, sineklerin bıraktığı gözle görülmeyen larvalardan gelişiyordu.
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dönemde ise bakterilerin cansız maddelerden oluşabildikleri inancı bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'inin kitabın yayımlanmasından 5 yıl sonra ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti:
"Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür."
- Louis Pasteur
(Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular Evolution and The Origin of Life, W. H. Freeman and Company, San Francisco, 1972, s. 4.)
Evrim teorisi, hayatın kökeni konusunda insanlara şöyle bir hikâye anlatır:
Bir zamanlar yeryüzünde hiçbir canlı yoktu. Ne bir hücre, ne bir bitki, ne bir hayvan, ne de canlılığı yöneten kusursuz sistemler… Sadece cansız maddeler, su, gazlar, mineraller ve doğa olayları vardı.
Bu hikâyeye göre, milyonlarca yıl boyunca yıldırımlar çakmalı, sıcaklıklar değişmeli, kimyasal maddeler rastgele bir araya gelmeli ve bu kontrolsüz ortamda canlılığın ilk yapı taşları olan amino asitler tesadüfen oluşmalıydı.
Ama bu bile yeterli değildi.
Çünkü canlılarda kullanılan amino asitlerin çok özel bir düzeni vardır. Amino asitlerin sağ elli ve sol elli olarak adlandırılan iki farklı biçimi bulunur. Canlı proteinlerinde ise neredeyse daima sol elli amino asitler kullanılır. Eğer sağ elli ve sol elli amino asitler karışık şekilde bir araya gelirse, ortaya hayatı inşa eden düzenli bir yapı değil, biyolojik açıdan işe yaramaz bir karmaşa çıkar.
Bu durumda tesadüflerin yalnızca amino asitleri oluşturması yetmezdi. Aynı zamanda bunların içinden sadece sol elli olanları seçmesi, diğerlerini ayıklaması ve bu seçimi sürekli koruması gerekirdi.
Sonra bu amino asitlerin rastgele değil, son derece özel bir sırayla dizilerek proteinleri oluşturması gerekirdi. Çünkü proteinler basit zincirler değildir. Her biri belirli bir görevi olan, hassas biçimde katlanan, üç boyutlu yapıya sahip çok özel moleküllerdir. Bir proteinin işe yaraması için amino asitlerin doğru türde, doğru sayıda, doğru sırada ve doğru şekilde bağlanması gerekir.
Fakat hikâye burada da bitmez.
Bu proteinler oluşsa bile, doğanın yıpratıcı şartları içinde bozulmadan kalmaları gerekirdi. Sıcaklık, ışınlar, kimyasal etkiler ve çevredeki kontrolsüz tepkimeler onları parçalamamalıydı. Yani tesadüfler hem bu hassas yapıları meydana getirmeli, hem de onları korumalıydı.
Daha sonra ise çok daha büyük bir problem ortaya çıkar:
Proteinlerin nasıl üretileceğini tarif eden bilgi nereden gelmiştir?
Çünkü bugün canlı hücrelerinde proteinler kör tesadüflerle üretilmez. Her proteinin yapısı DNA’da özel bir kod olarak kayıtlıdır. Bu kodlar okunur, kopyalanır, taşınır ve hücre içindeki moleküler makineler tarafından proteine dönüştürülür. Yani ortada yalnızca malzeme değil; bilgi, plan, okuma sistemi, tercüme mekanizması ve üretim düzeni vardır.
Evrimci hikâyeye göre ise cansız maddeler bir süre sonra adeta kendi kendilerine şunu başarmalıydı:
Önce proteinler oluşmalı, sonra bu proteinlerin yapısı bir şekilde kodlanmalı, sonra bu kodları okuyacak başka moleküler sistemler ortaya çıkmalı, sonra bu sistemler doğadaki uygun parçaları seçip toplamalı ve aynı proteinin yenisini üretmeliydi.
Dahası, zamanla daha gelişmiş proteinler ortaya çıkmalı, bu gelişmiş özellikler de yine kodlara eklenmeli ve bütün bu süreçler hatasız şekilde ilerlemeliydi.
Yani evrim teorisinin hayatın kökeni masalında, cansız atomlar ve moleküller; zamanla bilgi depolayan, kod okuyan, üretim yapan, hata kontrol eden ve kendini kopyalayan şuurlu fabrikalara dönüşmelidir.
Oysa evrimcilerin yaratıcı olarak taptıkları cansız maddelerin ve doğa olaylarının aklı yoktur. Atomlar neyi inşa edeceklerini bilmezler. Moleküller plan yapmaz, hedef belirlemez, seçim yapmaz, geleceği düşünmezler. Bir proteinin ne işe yarayacağını bilip onun tarifini yazamazlar. DNA’daki bilgiyi okuyacak sistemi kuramazlar. Hücrenin içindeki muazzam üretim düzenini planlayamazlar.
Bu nedenle hayatın kökeni, evrim teorisinin en büyük çıkmazlarından biridir.
Evrimciler bu çıkmazı çoğu zaman süslü “sözde bilimsel” kelimelerle anlatmaya çalışırlar. “Kimyasal evrim”, “rastlantısal süreçler”, “kendiliğinden organizasyon” gibi ifadelerle meseleyi açıklanmış gibi gösterirler. Fakat kelimeler değişse de sorun değişmez: Ortada açıklanması gereken muazzam bir bilgi, düzen ve bilinçli tasarım vardır.
Cansız maddelerin, tesadüflerin ve kör doğa olaylarının böyle bir sistemi meydana getirmesi mümkün değildir.
Hayatın her aşamasında görülen bu üstün akıl, Yüce Allah’ın sonsuz yaratma sanatının apaçık delillerinden biridir. Hücredeki her kod, her protein, her moleküler makine ve her kusursuz düzen; canlılığı tesadüflerin değil, sonsuz ilim ve kudret sahibi Rabbimiz’in yarattığını gösterir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)
İndirgenemez Komplekslik
Evrimcilerin hayatın kökeni ile ilgili anlattığı tüm masalların en büyük sorunu, hücrenin akıl almaz kompleksliğini görmezden gelmeleridir. Oysa bilimsel gerçek şudur: Bir proteinin oluşması için sadece doğru amino asitlerin doğru sırada dizilmesi yetmez; bu proteinin içinde bulunacağı, onu koruyacak ve ona görev verecek tam ve eksiksiz bir hücrenin halihazırda var olması gerekir.
Bir hücreyi, binlerce parçadan oluşan dev bir fabrikaya benzetebiliriz. Bu fabrikada proteinler işçilerdir, DNA ise yönetim merkezindeki planlardır. Ancak unutulmamalıdır ki; içinde üretim yapılacak fabrika binası (hücre zarı) olmadan, enerji santrali (mitokondri) çalışmadan ve hammadde taşıma sistemleri (sitoplazma ve organeller) kurulmadan, dünyanın en zeki işçilerine veya en detaylı planlarına sahip olmanız hiçbir şey ifade etmez.
Eğer hücre zarı seçici geçirgenliğini bir anlığına yitirse veya sitoplazmanın hassas pH dengesi bozulsa, içindeki tüm o mucizevi proteinler saniyeler içinde parçalanır.
Proteinler hücre içinde her biri farklı görevlerde kullanılan, nano ölçekte dinamik 3 boyutlu moleküler makinelerdir. Saniyede milyonlarca kimyasal reaksiyonu atomik seviyede yerine getirirler. Bu hassas en kompleks makineleri üretmek ise tesadüfi mekanizmalarla hiç açıklanamaz.
Bir hücrenin içindeki tek bir proteini bile yapmak için her biri farklı işleve sahip 100’den fazla özel protein gereklidir. Bu proteinlerden biri bile eksik olsa hücrede protein sentezi yani üretimi gerçekleşemez. Tek bir proteini üretmek için hepsinin aynı anda var olması şarttır.
Bu da yeterli değildir, ayrıca hepsinin hücre içinde aynı bölgede hazır bulunmaları şarttır. Aynı zamanda hücre içindeki organellerin de görevlerini tam olarak yapabiliyor olmaları gerekir. Çekirdekteki DNA aminoasit sıralamasının nasıl olacağının bilgisini vermeli, Mitokondri üretim için gerekli enerjiyi ATP şeklinde üretmeli, Endoplazmik Retikulum üretim için uygun ortamı sağlamalı, Koful üretilen proteinleri depolamalı, Hücre zarı ise tüm bu bileşenlerin dış ortamdan etkilenmeden uygun asidite yani pH değerini korumak üzere seçici geçirgen bir bariyer oluşturmalıdır. Kabaca sıraladığımız bu faktörlerin her biri protein üretimi ve üretildikten sonra da bozulmadan varlıklarının devamı, yani hücrenin canlılığının devamı için vazgeçilmezdir.
Özetle, diğer proteinler olmadan bir protein de olmaz.
Hatta diyelim ki o proteine ait tüm aminoasitler, yani hammaddeler, eksiksiz hazır bulunsun; yine de o protein kendi kendine meydana gelmez.
Ancak o aminoasitleri peptid bağlarıyla belli bir sıra içinde birleştirecek özel proteinlerin görev yapması gerekir. Sonra da onları hassas bir şekilde katlayarak üç boyutlu işlevsel yapılarına getirecek olan şaperon proteinleri, üretilmiş aminoasit zincirini kuantum seviyesinde hassas hidrojen bağlarıyla uygun yerlerden düğümlemelidir.
Ama tabii ki tüm bunlar, tam bir hücre olmadan hem imkânsızdır hem de anlamsızdır. Çünkü kontrolsüz ve korunaksız bir ortamda o protein hemen bozulur ve yok olur.
İşte biyolojideki bu "ya hep ya hiç" kuralı, bizi evrim teorisinin aşamadığı o devasa duvara, İndirgenemez Kompleksliğe götürür.
21. yüzyılda ulaştığımız biyokimya bilgi seviyesi ile değerlendirdiğimizde, 150 yıl önce ortaya atılmış Darwinizm fikrinin bugün çürümüş olduğu şüpheye bırakmayacak şekilde ortadadır.
Çünkü canlılık, basitten karmaşığa doğru tesadüfen ilerleyen bir süreçle açıklanamayacak kadar düzenli, hassas ve bütüncül bir sistemdir. Hücredeki her yapı, başka yapılarla bağlantılıdır. Her görev, başka görevlerle desteklenir. Her molekül, daha büyük bir planın parçası olarak çalışır.
Bu mükemmel düzen, kör tesadüflerin değil, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah’ın yaratmasının açık bir delilidir. Rabbimiz Kuran’da şöyle buyurur:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
…Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah'ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi? De ki: "Her şeyin yaratıcısı Allah'tır. O, birdir, mutlak hakimiyet sahibidir. (Rad Suresi 16)
Göz
“Gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu”
Charles Darwin
(Norman Macbeth, Darwin Retried: An oppcal to reason, Boston; Gambit, 1971, Sayfa 101)
Darwin neden böyle demek durumunda kalmıştı?
Çünkü hassas bir makinede parçalardan biri eksik olduğunda diğer bileşenlerin varlığının bir anlamı yoktur. Serviste parça bekleyen arabalar tam da bu duruma örnektir.
Göz ise insan ürünü herhangi bir makinadan çok daha kompleks biyolojik bir yapılanmadır.
Görebilmek için yaklaşık 40 ayrı parçanın aynı anda, tam ve kusursuz olarak, birbiriyle uyumlu şekilde çalışır olması gerekir. Kornea, İris, Lens, Sklera, Retina, Optik sinir, göz kapağı... hepsi aynı anda olmalıdır. Bunlardan biri olmasa görme olmaz. Konumları değişse yine varlıklarının bir anlamı kalmaz. Yalnızca göz yaşı bezleri ve ürettiği göz yaşı olmasa o göz dakikalar içinde kuruyup işlevini kaybeder.
Biri olmasa diğer parçaların varlığının bir anlamı da, bir amacı da kalmaz.
İşte rastlantısal tesadüfi düzenlerle açıklanması mümkün olmayan böyle bir düzen “İndirgenemez Kompleks” olarak tanımlanır.
Darwin’in iddiası ise ilkelden gelişmişe doğru milyonlarca yıl içinde kesintisiz bir sürecin işlediği hipotezi üzerineydi. Ne var ki, indirgenemez komplekslik gerçeği de göstermektedir ki, net gören bir gözün parçalarının bir diğerini milyonlarca yıl beklemesi gibi bir lüksü yoktur. Bugün lensi ya da korneası şeffaf olmadığı için bulanık gören bir gözün dahi, işe yaramadığı için beyin tarafından ihmal edildiği ve giderek körleştiği bilinen klinik tıbbi bir gerçektir.
Oysa evrim iddiasına göre bir bileşenin kalıcı ve devamlı olabilmesi için o sırada faydalı ve işlevsel olması gerekiyor. Bu da doğal seleksiyonla seçilecektir. İşte tam da bu noktada Charles Darwin, henüz tam işlev kazanmamış böyle ara yapıların varlığını nasıl koruyacağını, nasıl olup da milyonlarca yıl boyunca diğer parçaların tamamlanmasını bekleyeceğini açıklayamamaktan yakınmaktadır.
“Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerinin tümünün doğal seçme ile oluşabildiğini düşünmenin en ileri derecede saçmalamak gibi göründüğünü açık yürekle itiraf ederim…”
Charles Darwin
(Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, 5. baskı, Ankara, 1996, s.198)
Genetik
Darwin'in teorisini çıkmaza sokan bir diğer konu ise kalıtım meselesiydi. O dönemde canlıların özelliklerini sonraki nesillere nasıl aktardıkları, yani kalıtımın nasıl gerçekleştiği tam olarak bilinmiyordu. Bu nedenle kalıtımın kan yoluyla aktarıldığı gibi ilkel düşünceler yaygın kabul görüyordu.
Kalıtım konusundaki bu belirsizlik, Darwin'in de teorisini geliştirirken tümüyle yanlış varsayımlara dayanmasına yol açmıştı. Darwin, evrim mekanizması olarak temelde doğal seleksiyonu öne sürüyordu. Ancak doğal seleksiyon tarafından "seçilecek" yararlı özellikler nasıl ortaya çıkacak ve nesilden nesile nasıl aktarılacaktı?
İşte Darwin bu noktada Lamarck tarafından ortaya atılmış olan kazanılmış özelliklerin sonradan aktarılması tezine sarılmıştı. Evrim teorisini savunan bir araştırmacı olan Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery adlı kitabında Darwin'in Lamarckizm'den yoğun biçimde etkilendiğini şöyle anlatır:
“Lamarckizm, kazanılmış olan özelliklerin kalıtsal olarak aktarılması olarak bilinir... Darwin'in kendisi, açık konuşmak gerekirse, böyle bir kalıtımın gerçekleştiğine inanmış ve hatta parmaklarını kaybettikten sonra çocukları parmaksız olarak doğan bir adamı kaynak olarak gösterip bu olayı anlatmıştır... Darwin, Lamarck'tan tek bir fikir bile almadığını iddia etmiştir. Bu son derece ironiktir, çünkü Darwin sürekli olarak kazanılmış özelliklerin aktarılması fikriyle oynamıştır ve (bu nedenle) eleştirilmesi gereken, Lamarck'tan ziyade Darwin'dir. Kitabının (Türlerin Kökeni) 1859 baskısında "dış şartların değişiminin" varyasyonlara kaynaklık ettiğini söylemekte, ama hemen ardından bu şartların varyasyonları yönettiğini ve bunu yaparken de doğal seleksiyonla iş birliği yaptığını açıklamaktadır. Her geçen yıl, (organların) kullanılması ya da kullanılmaması konusuna daha fazla önem vermiştir... 1868'de Varieties of Animals and Plants under Domestication isimli kitabını yayınladığında, Lamarckist kalıtıma delil oluşturduğunu düşündüğü bir dizi örnek vermiştir... Bazı erkek çocuklardaki sünnet derilerinin, nesiller boyu yapılan sünnet nedeniyle kısaldığı gibi.”
- Gordon Rattray Taylor
(The Great Evolution Mystery, London: Abacus, Sphere Books, London, 1984, s. 36, 41-42.)
Ancak Lamarck'ın tezi Avusturyalı botanikçi Rahib Gregor Mendel'in keşfettiği kalıtım kanunları tarafından yalanlandı. Bu durumda yararlı özellikler kavramı da havada kalmış oluyordu.
Kalıtım kanunları, kazanılmış fiziki özelliklerin babadan oğula aktarılmadığını ve kalıtımın değişmez bazı yasalara göre gerçekleştiğini gösteriyordu. Bu yasalar türlerin değişmezliği görüşünü destekliyordu. Darwin'in İngiltere'deki hayvan pazarlarında gördüğü sığırlar ne kadar farklı kombinasyonlarla çiftleşirlerse çiftleşsinler, tür değiştirmeyecek ve sığır olarak kalacaklardı. En fazla renkleri, boyutları, verimleri ya da bazı fiziksel özellikleri değişebilirdi. Fakat bu değişiklikler, onları kendi yaratılış sınırlarının dışına çıkaramazdı.
Mendel, Türlerin Kökeni'ne aşinaydı ve Darwin'in teorisine karşı çıkıyordu. Darwin doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisini öne sürerken, Mendel özel yaratılışa inanıyordu.
Kalıtımda görülen bu hassas sistem, Rabbimiz’in yaratmasındaki sonsuz aklın ve ince sanatın açık delillerinden biridir. Her canlı, sahip olduğu özellikleri belirli kurallar içinde nesline aktarır. Nesiller değişir, bireyler farklılaşır; fakat canlılar kendi türlerine ait temel özellikleri korur. Bu durum, canlılığın kör tesadüflerle değil, üstün bir ilim, ölçü ve hikmetle yaratıldığını gösterir.
Nitekim Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurur:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi',
Takdir etti, böylece yol gösterdi,
(Ala Suresi 2,3)
Mendel'in bulduğu kanunlar Darwinizm'i zora soktu. İşte bu nedenlerle Darwinizim'i savunan bilim adamları 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir evrim modeli geliştirmeye çalıştılar.
Neo-Darwinizm
Darwinizm ile genetik bilimini bir şekilde uzlaştırmayı hedefleyen bir grup bilim insanı, 1941 yılında Amerikan Jeoloji Derneği'nin düzenlediği bir toplantıda bir araya geldiler. G. Ledyard Stebbins ve Theodosius Dobzhansky gibi genetikçilerin, Ernst Mayr ve Julian Huxley gibi zoologların, George Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen gibi paleontologların uzun tartışmalar sonucunda vardıkları sonuç, Darwinizm'e yeni bir yorum getirmek oldu.
Bu kişiler genetik kanunlarının ortaya koyduğu "genetik sabitlik" gerçeğine karşı, Hollandalı botanikçi Hugo de Vries tarafından yüzyılın başında ortaya atılan "mutasyon" kavramını kullandılar. Mutasyonlar, Röntgen ışınları, Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları, çeşitli radyoaktif maddeler ya da zararlı kimyasallar nedeniyle DNA’da meydana gelen bozulmalardır.
Amerikan Jeoloji Derneği'nde toplanan bilim adamları bu mutasyon mekanizmasını evrimleştirici bir güç olarak benimsediler ve Darwin'in Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çalıştığı "canlıları geliştiren yararlı değişikliklerin kaynağı nedir?" sorusuna, "rastgele mutasyonlar" cevabını verdiler. Darwin'in doğal seleksiyon tezine mutasyon kavramının eklenmesiyle ortaya çıkan bu yeni açıklamaya da "Modern Sentetik Evrim Teorisi" adını koydular. Kısa sürede bu yeni teori "neo-Darwinizm" olarak bilindi ve teoriyi ortaya atanlar da "neo-Darwinistler" olarak anılmaya başlandılar.
Ancak önemli bir sorun vardı: Mutasyonların canlıların genetik bilgisini değiştirdiği doğruydu, ama bu değişim genellikle olumsuz yönde ya da en iyi ihtimalle etki bırakmadan gerçekleşiyordu. Gözlemlenen çoğu mutasyon ortaya sakat, hastalıklı, zayıf bireyler çıkarıyor, kimi zaman da doğrudan ölüme neden oluyordu. Bu nedenle neo-Darwinistler çok sayıda deney ve gözlem yaparak canlılara yepyeni bir özellik kazandıracak "yararlı mutasyon" örnekleri elde etmeye çalıştılar. Bu amaçla başta Meyve sinekleri üzerinde olmak üzere laboratuvarda on yıllar süren mutasyon denemeleri yapıldı. Ancak bu deneylerde mutasyonlarla yeni bir canlı türü hiç oluşmadı.
Bu çok çarpıcı ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için laboratuvarlarda meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller.
- Gordon Taylor
(The Great Evolution Mystery, New York, Harper & Row, 1983, s. 48.)
Laboratuvarlarda yıllarca meyve sinekleri üzerinde çalışan, ancak tek bir yeni tür bile elde edemeyen bilim insanlarının içine düştüğü acziyet, aslında Kur’an-ı Kerim’de asırlar öncesinden insanlığa bir ibret olarak sunulmuştur. Rabbimiz, yarattığı küçücük canlıda bile taklit edilemez bir güç sergilediğini şu ayetle hatırlatır.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah´ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.
(Hac Suresi 73)
Fosiller
Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemiştir. Önceden var olan bir canlı türü zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıllık uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız ara türlerin oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir. Örneğin geçmişte balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olması gerekir. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar bir geçiş sürecinde oldukları için de sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır.
Geçmişte yaşamış oldukları varsayılan bu hayali canlılara ara geçiş formu adı verilir.
Bugün yeryüzünde 1,5 ila 2 milyon civarında tanımlanmış canlı türü bulunmaktadır. Bunun yanı sıra fosil kayıtları da bize geçmişte yaşamış ve soyu tükenmiş sayısız canlı türü sunar. Ancak gerek bugün yaşayan türler, gerekse sadece fosillerinden tanıdığımız soyu tükenmiş türler incelendiğinde ortak bir durum göze çarpar:
Canlı fosillerinin yeryüzü katmanlarında bulunduğu ilk hali ne ise soyu tükendiği devire ait son fosil örneği de aynıdır. Eğer soyu tükenmemişse, bugün yaşayan örnekleri ile ilk fosil örnekleri arasında da hiç fark yoktur. Bu durum paleontolojide STAZ yani sabitlik olarak tanımlanan değişmez bir kuraldır.
Ama evrim teorisine göre bu milyonlarca sabit türü birbirine bağlayacak milyarlarca ara geçiş türü yaşamış olması gerekir. Öyle ki, yarım uzuvlara, eksik organ ve sistemlere sahip trilyonlarca ara-geçiş fosil örneği bulmamız gerekir. Nereyi kazsak böyle ucube fosillerle karşılaşmalıyız. Ancak asırlardır, ede edilen fosil kayıtları hep sabit türlere ait fosillerle doludur.
Amerikalı paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould, fosil kayıtlarının en belirgin bu iki özelliği hakkında şöyle yazmıştır:
“Fosilleşmiş türlerin çoğunun tarihi, kademeli evrimle çelişen iki farklı özellik ortaya koymaktadır:
1. Durağanlık: Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve belirli bir yönü yoktur.
2. Aniden ortaya çıkış: Herhangi bir lokal bölgede, bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak aşama aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve “tamamen şekillenmiş” olarak belirir.”
S. J. Gould
(”Evolution’s Erratic Pace”, Natural History, vol. 86, May 1977)
Darwin Türlerin Kökeni'nde ara geçiş türlerine olan ihtiyacını şöyle açıklamıştır:
"Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır… Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir".
Charles Darwin
(The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 179.)
Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosillerinin bir türlü bulunamadığının farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu da görüyordu. Bu yüzden Türlerin Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" adlı bölümünde şöyle yazmıştı:
"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır."
Charles Darwin
(The Origin of Species, s. 172, 280.)
Evrimci paleontologlar Darwin'in bu öngörüsüne dayanarak 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında geniş çaplı fosil araştırmaları yaptılar ve ara geçiş formlarını aradılar. Oysa tüm çabalara rağmen bu ara geçiş formlarına hiçbir zaman rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bulgular, evrim teorisinin öngörülerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıktığını ileri süren yorumlara temel oluşturmuştur. Evrimci paleontolog Robert L. Carroll, fosil bulgularının Darwinistlerin beklentilerini boşa çıkardığını şu sözlerle ifade etmiştir:
"Darwin'in ölümünden bu yana geçen 100 yılı aşkın süredir devam eden hummalı toplama çalışmalarına rağmen, fosil kayıtları halen onun beklediği sayısız ara geçiş halkalarına ilişkin bir resim ortaya çıkarmaz."
- Robert L. Carroll
(Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1997, s. 25.)
Doğaya baktığımızda gördüğümüz şey, "evrimleşmeye çalışan" sakat ve eksik canlılar değil; her biri birer sanat eseri olan, estetik ve fonksiyonelliğin zirvesindeki varlıklardır. Göz, görmesi için en ideal noktada; kanat, uçması için en uygun geometridedir. Bu muhteşemlik, tesadüflerin değil, şekil ve suret veren (Musavvir), her şeyi kusursuz ve uyumlu yaratan (El-Bâri) Allah’ın tecellisidir.
Bu hakikat, Rabbimiz tarafından Kur'an-ı Kerim'de insanlığa şöyle bildirilmiştir:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. " (Haşr Suresi, 24)
Entropi
Fiziğin en temel kanunlarından biri olan termodinamiğin ikinci kanunu, evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız bütün her şey zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur.
Bu gerçek hepimizin yaşamı sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini beklemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Aynı kaçınılmaz süreç canlı varlıklar için çok daha hızlı işler.
İşte termodinamiğin ikinci kanunu bu doğal sürecin fiziksel denklem ve hesaplamalarla ifade ediliş biçimidir. Bu ünlü fizik kanunu "entropi kanunu" olarak da adlandırılır. Entropi fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli, organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini artırır.
Entropi kanunu tüm evrenin geri dönüşü olmayan bir şekilde sürekli daha düzensiz, plansız ve dağınık bir yapıya doğru ilerlediğini ortaya koymuştur. Evrim teorisi ise bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu bütünüyle göz ardı ederek ortaya atılmış bir iddiadır. Teori bu kanunla temelinden çelişen tam tersi bir mekanizma öne sürer.
Darwin'in teorisine göre dağınık, düzensiz, cansız atomlar ve moleküller zamanla kendi kendilerine, tesadüflerle bir araya gelerek düzenli ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere, organizasyonlara ve tasarımlara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardı. Bu hayali süreç entropi kanununun ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır.
Evrimci bilim adamı Roger Lewin de Science’daki bir makalesinde evrimin termodinamik açmazını şöyle dile getirmektedir:
"Biyologların karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci Kanunu'yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdır."
- Roger Lewin
("A Downward Slope to Greater Diversity", Science, cilt 217, 24 Eylül 1982, s. 1239.)
Termodinamiğin ikinci kanunu, evrim teorisi karşısına bilimsel ve mantıksal açıdan aşılması imkansız bir fiziksel engel oluşturmaktadır. Bu engeli aşacak hiçbir bilimsel ve tutarlı açıklama getiremeyen evrimciler ise, bu sorunu ancak hayal güçlerinde aşabilmektedirler. Örneğin Jeremy Rifkin evrimin bu fizik kanununu "sihirli" bir güçle aştığına inandığını belirtmektedir:
"Entropi Kanunu, evrimin bu gezegendeki yaşam için mevcut olan tüm enerjiyi dağıtacağını söyler. Bizim evrim anlayışımız ise bunun tam tersidir. Biz evrimin sihirli bir şekilde yeryüzünde daha büyük bir değer ve düzen artışı sağladığına inanıyoruz."
- Jeremy Rifkin
(Entropy: A New World View, s. 55.)
Bu sözler evrimin bilimsel bir tezden çok dogmatik bir inanç biçimi olduğunu göstermektedir.
Bilgi Teorisi
Evrim teorisinin temelinde materyalist felsefe yatmaktadır. Materyalizm, var olan her şeyin sadece madde olduğu varsayımına dayanır. Bu felsefeye göre, madde sonsuzdan beri vardır, hep var olacaktır ve maddeden başka bir şey de yoktur. Materyalistler, bu iddialarına destek sağlamak için, "indirgemecilik" olarak adlandırılan bir mantık kullanırlar. İndirgemecilik, madde gibi görünmeyen şeylerin de aslında maddesel etkenlerle açıklanabileceği düşüncesidir.
Bunu açıklamak için zihin örneğini ele alalım. Bilindiği gibi insanın zihni elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir. Bilim bize beynin yapısını, hücrelerini, elektrik sinyallerini anlatır. Ama tüm bu fiziksel süreçlerin içinde "zihin" dediğimiz şeye işaret edebileceğimiz somut bir merkez yoktur. Beynin hiçbir noktasında “İşte düşünceler burda oluşuyor” diyebileceğimiz bir yer bulunmaz. Ve bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar: Eğer zihin maddesel değilse, o halde nedir? "Ben" dediğimiz varlık düşünen, seven, karar veren, hatırlayan, sevinen ve hayal eden… Tüm bunlar bir taş ya da bir masa gibi fiziksel bir nesneye indirgenebilir mi?
Örneğin dış dünyadan gelen görüntüler göz aracılığıyla elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beyne iletilir. Beyin bu sinyalleri işler, yorumlar. Ama burada kritik bir nokta vardır: Bu yorumu kim izler? Beyinde gerçekleşen bu elektriksel faaliyetleri gören, anlayan ve farkında olan kimdir? Çünkü madde kendi varlığının farkında olamaz. Hiçbir atom, hiçbir molekül “ben varım” diyemez. Öyleyse tüm bu süreçleri algılayan, değerlendiren ve anlamlandıran şey maddenin kendisi değildir.
Materyalistler ise zihnin maddeye indirgenebilir olduğu iddiasındadırlar. Materyalist iddiaya göre bizim düşünmemiz, sevmemiz, mutluluğumuz ve tüm diğer zihinsel faaliyetlerimiz aslında beynimizdeki atomlar arasında meydana gelen kimyasal reaksiyonlardan ibarettir. Materyalist bir insana göre bir insanı sevmemiz, beynimizdeki bazı hücrelerdeki bir kimyasal reaksiyon, bir olay karşısında korku duymamız ise başka bir kimyasal reaksiyondur.
Ünlü materyalist filozof Karl Vogt, bu mantığı "Karaciğer nasıl öd sıvısı salgılıyorsa, beyin de düşünce salgılar." şeklindeki ünlü sözüyle ifade etmiştir.
Ama modern bilim çok farklı bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Bu gerçek, doğada var olan ve asla maddeye indirgenemeyecek olan bilgidir. Milimetrenin yüz binde biri kadar küçük bir yerde, bir canlı bedeninin bütün fiziksel detaylarını tarif eden DNA kodlarını hiç düşündünüz mü? Bu bilgiler Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin olarak isimlendirilen azot içeren organik moleküllerlerin kombinasyonu şeklinde şifrelenmiştir. Tesadüfler, mutasyonlar, doğal seleksiyon ve madde bilgi üretemez. Çünkü bilgi sadece var olmakla kalmaz, aynı zamanda yazılmalı, korunmalı ve doğru şekilde okunmalıdır. Oysa hücre, içinde saklanan bu bilgilerin farkında değildir; ne yazıldığını bilir ne de nasıl okunduğunu anlar. Buna rağmen her şey kusursuz bir düzen içinde işler. Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt bu konuda şunları söyler:
"Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir... Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur... Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur."
- Werner Gitt
Werner Gitt'in sözleri, son 50 yıl içinde gelişen ve termodinamiğin bir parçası olarak kabul edilen "Bilgi Teorisi"nin vardığı sonuçlardır. Bilgi teorisi, evrendeki bilginin yapısını ve kökenini araştırır. Bilgi Teorisyenlerinin uzun araştırmaları sayesinde varılan sonuç ise şudur: "Bilgi, maddeden ayrı bir şeydir. Maddeye asla indirgenemez. Bilginin ve maddenin kaynağı ayrı ayrı araştırılmalıdır."
Yani, eğer bir madde bilgi içeriyorsa, o zaman o maddeyi düzenleyen üstün bilgi sahibi bir aklın varlığı söz konusudur. Evrende maddeye işlenmiş tüm bu muazzam bilginin sahibi, maddeyi ve onun bilgisini de var eden Yüce Rabbimiz Allah'tır.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
…Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır. (Sebe suresi, 3)
Kilitleme Mekanizması
İnsanların büyük bir kısmı toplumdan veya geçmişten alıştıkları uygulama ve fikirlere, körü körüne bağlanma eğiliminde olurlar. Yalanların ısrarla tekrar edilmesi yöntemi ile, toplumun geneline olmadık şeyleri makul gösterebilmek, onları alışılmadık şeylere alıştırabilmek oldukça kolaylaşabilir.
Tarih boyunca derin devletler, insanlara olmayacak olanı telkin etmenin yöntemlerini araştırmış ve bu konuda oldukça başarı sağlamıştır. İngiliz istihbaratına yönelik çalışmalarıyla bilinen yazar ve edebiyatçı George Orwell’in 1984 isimli kitabı, zihinleri ele geçirilmiş bir toplumun tarifini yaparken, aslında istihbarat birimlerinin ve derin devletlerin halkı ele geçirmek için kullandığı yöntemleri de göstermekteydi. Nazi Almanya’sında bir Propaganda Bakanlığı olmasının yegane sebebi de buydu. “Tekrarlanan yalan, bir süre sonra gerçek olarak algılanır“ fikri, Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels tarafından bizzat uygulanmış ve başarılı olduğunun görülmesinin ardından propagandanın temel kuralı halini almıştır. Anlaşılmıştır ki, bu yolla insanlar, istenilen şekle rahatlıkla getirilebilir ve olmadık yalanlara inandırılabilirler.
Bilimsel bir kılıfa büründürülmüş, görsel ve işitsel unsurlarla desteklenmiş, akademik unvanlarla zırhlanmış bir yalan; bir süre sonra toplumlar için "asla değiştirilemeyen bir kabul" haline gelebilir.
İşte Darwinizm, modern dünyanın en büyük "zincirleyip-kilitleme" mekanizmasıdır. Bu, öyle bir sistemdir ki; mantıksızlığı gün gibi ortada olsa da, proteinlerin tesadüfen oluşamayacağı bilimsel olarak tam ispatlansa da, fosillerin yüzyıllar boyunca hiç değişmeden kalmış olduğu anlaşılmış olsa da, hala dünya çapında bu yalan sürdürülmeye çalışılıyor.
Bu mekanizmanın en sarsıcı yanı, sistemi bizzat ayakta tutanların bile aslında içten içe bu yalana inanmıyor oluşudur.
Konuyla ilgili olarak, ülkemizin önde gelen evrimcilerinden Prof. Dr. Ali Demirsoy, şu önemli itirafı yapmıştır:
Evrim kitabı yazmış, yıllarca Türkiye’nin en büyük bir üniversitesinde bu konuda ders vermiş saygıdeğer rahmetli bir hocamız, bir gün, beni kimsenin olmadığı bir odaya çekerek, “Sana bir şey sormak istiyorum Aliciğim” dedi; “Buyur hocam!” dedim: SEN GERÇEKTEN EVRİMLEŞME OLDUĞUNA İNANIYOR MUSUN, dedi. – Hiç kuşkum yok hocam! Elimizdeki sayısız bilgi bunun böyle olduğunu gösteriyor, dedim. Sizin kuşkunuz var mı hocam? – YILLARCA BU DERSİ VERMİŞ VE KİTABINI YAZMIŞ OLMAMA RAĞMEN, BEN PEK İNANMIYORUM, DEDİ. O AN, İŞİMİZİN ÇOK ZOR OLDUĞUNU FARK ETTİM. (Ali Demirsoy, Biyoloji Eğitiminde Evrim Sempozyumu, İnönü Üniversitesi, 2007, Malatya, Sayfa 45)
Kuşkusuz ki, bir biyoloji profesörü olan Ali Demirsoy da evrimin tümüyle sahte bir teori olduğunu gayet iyi bilmektedir. Zira iki bilim adamı arasında paylaşılan BU SIRRIN TEMELİNDE, HER İKİSİNİN DE GERÇEĞİ BİLMELERİ YATMAKTADIR. Ancak, yanlışlığından böylesine emin oldukları bir safsatayı, “bilim” adı altında savunmak zorunda kalmalarının tek sebebi, esiri oldukları ZİNCİRLEME-KİLİTLEME SİSTEMİDİR.
Günümüzde, modern biyoloji dünyasında 'Darwin'in izinden gitmek', tıpkı cahiliye dönemindeki müşriklerin inandığı 'ataların izinden gitmek' gibi kutsal bir dokunulmazlık alanına dönüştürülmüştür. Gerçek bilim, köhne, batıl izleri takip etmek değil, delilleri takip etmektir. Oysa evrimciler, tüm delillerin yaratılışı ispat ettiği apaçık ortada olduğu halde, ideolojik bir mirasın zincirlerine vuruldukları için atalarının o eski, yanlış masallarını terk edememektedirler.
Rabbimiz Kuran’da, sorgulamaktan kaçan ve sadece "eskiden beri gelenin" arkasına sığınanların bu kilitlenmiş halini şöyle beyan eder:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
"Hayır, onlar sadece: 'Biz babalarımızı bir ümmet (inanç sistemi) üzerinde bulduk ve biz gerçekten onların izlerini takip ederek doğruya ulaşıyoruz' dediler." (Zuhruf Suresi, 22)
Allah; insanı aklını kullanmaya, deliller üzerinde düşünmeye ve taklitten kaçınmaya çağırır. Gerçeği saklamak insanı sadece mutsuz yapar. Allah'ın her şeyi yarattığı gerçeğine şahitlik etmek ise insana huzur verir. Samimi ve doğru olmak kalbe sevinç ve güzellik katar.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
"Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz. " (Bakara Suresi, 42)
Şiddetin Kaynağı
Evrim teorisinin en önemli iddialarından biri, canlıların gelişimini doğadaki yaşam mücadelesine dayandırmasıydı. Darwin'e göre doğada acımasız bir yaşam mücadelesi ve daimi bir çatışma vardı, güçlüler her zaman güçsüzleri alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu.
Evrim teorisi yalnızca canlılığın kökenine dair bir açıklama olmanın ötesine geçmiş, zamanla bazı ideolojilere dayanak haline getirilmiştir. Sözde bilimsel bir teori olarak ortaya atılan bu yaklaşım, kimi çevreler tarafından sorgulanmadan kabul edilen bir inanç sistemine dönüşmüştür. Ve bu düşüncenin etkileri sadece bilim dünyasıyla sınırlı kalmamıştır. İnsanlık tarihine baktığımızda gücü yücelten, zayıfı değersiz gören, çatışmayı kaçınılmaz sayan anlayışların toplumlar üzerinde derin izler bıraktığı görürüz. Günümüzde de benzeri hatalı düşüncelere zemin oluşturan ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan evrim teorisi, tüm dünyada okullarda çocuklara ders olarak öğretilmektedir.
Peki, eğer bir insan, hayatı yalnızca bir mücadele olarak görmeye başlarsa, sevgiye nasıl yer bulabilir? Merhameti nasıl anlayabilir? Eğer üstünlüğü ahlakta değil de güçte ararsa, zayıf olana karşı şefkat göstermek yerine onu ezmeyi doğal kabul edebilir.
İşte bu noktada mesele yalnızca bir bilim tartışması olmaktan çıkar. İnsanın dünyaya bakışını, değerlerini ve davranışlarını şekillendiren bir anlayış haline gelir. Oysa insan sadece maddeden ibaret değildir. Sevebilen, merhamet edebilen, iyiyi ve doğruyu arayan bir varlıktır. Ve insanın gerçek değeri, gücünde değil ahlakındadır.
Bu nedenle insanlığa zarar veren her düşünceyle mücadele, sadece bir fikir tartışması değil, aynı zamanda insani bir sorumluluktur. Ancak bu mücadele şiddetle değil fikirle yapılmalıdır. Yanlışa karşı doğruyu ortaya koyarak, karanlığa karşı ışığı göstererek... Çünkü gerçek değişim insanın düşüncesinde başlar ve hakikat ortaya çıktığında yanlış olan kendiliğinden etkisini yitirir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra suresi 81)
