MERAK ETTİKLERİNİZ 25
DİDEM ÜRER: Merhabalar. Bir Merak Ettikleriniz programında daha yeniden bir aradayız. Aylin Kocaman'la birlikte bize gönderdiğiniz soruları Kuran'dan, hadislerden ve modern bilimin ışığıyla cevap vermeye çalışacağız, inşaAllah. Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine gönderebilirsiniz. Başlayabiliriz inşaAllah.
AYLİN KOCAMAN: Hepiniz hoş geldiniz. Bir arkadaşımız şunu sormuş. Diyor ki: “Nuh filmini seyrettim. Düşündüğüm ve bildiğimden çok farklı şeylerle karşılaştım. Acaba Nuh Tufanı bölgesel mi, yoksa bu filmde olduğu gibi dünyanın tümünü kapsayan bir Tufan mıydı?”
Filmi ben de seyrettim. Russell Crowe çok yetenekli bir oyuncu olmasına rağmen hayal kırıklığına uğradığım filmlerden bir tanesidir. Evet, ben de çok şaşırtıcı şeylerle karşılaştım ve hiç olmaması gereken, hiç olmayan, ne Tevrat'a uygun ne de Kuran'a uygun açıklamalar, izahlar var filmde. Hiçbir şekilde Nuh Tufanının bu şekilde olduğunu ve Hz. Nuh Peygamberin bu şekilde tasvir edilmesi hiçbir şekilde doğru olmamış.
Şimdi Kuran'a baktığımızda Nuh Tufanının bölgesel bir tufan olduğunu görüyoruz. Genel olarak Hristiyan inancına göre Nuh Tufanı biliyorsunuz bütün dünyanın tümünü kaplayan bir tufandır. Oysa İncil'e baktığımızda da açıklamalar bu şekilde yani bütün dünya kapsamına dair geçmiyor. Tevrat'ta da bu şekilde geçmiyor. Fakat biz tabii ki en sağlıklı, en doğru, en net açıklamaları Kuran'dan alırız her zaman. Dolayısıyla Kuran'a baktığımızda da Nuh Tufanının bir kavme gönderildiğini, bir topluluğa gönderildiğini ve topluluğun laf dinlememesi sonucunda Allah'tan yardım istediğini, bunun karşılığında da Allah'ın ona gemi yapmasını vadettiğini, bunun üzerine gemi yaptıktan sonra da bir tufanın gerçekleştiğini görüyoruz.
Şimdi nasıl bölgesel bir olay? Bunu görmek için ayetlere bakalım inşaAllah. Şeytandan Allah'a sığınırım: “Andolsun Nuh'u kendi kavmine elçi olarak gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey kavmim, Allah'a kulluk edin onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?” (Müminun/23)
Şimdi ayette burada “Biz Nuh'u kendi kavmine elçi olarak gönderdik” diye belirtiyor. Yani belli bir topluluk belli bir kavimden bahsediliyor. Hz. Nuh Peygamber sadece bu kavme gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlıyoruz. Hemen arkasından sonraki ayetlerde kavminin ona karşı başkaldırdığını, ona karşı gerçekten hoş olmayan sözlerle karşı çıktıklarını görüyoruz. Ve kavminin belli bir inkarcı kesimine karşı Hz. Nuh (as) Allah'tan yardım istiyor.
Hemen arkasından Rabbimizin ona cevabı şu şekilde oluyor, şeytandan Allah'a sığınırım: “Böylelikle biz ona gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca onun içine her tür hayvandan ikişer çift ile içlerinde aleyhine söz geçmiş yani azap gerekmiş olanlar dışında olan aileni de alıp koy. Zulmedenler konusunda bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaktır diye vahyettik.” (Müminun/27)
Yani üzerine azap gerekmiş yani oradaki azgın topluluk dışındakileri gemiye al diyor Hz. Nuh (as)’a. Demek ki orada sadece kavmin içinde o azgın olan yani laf dinlemeyen topluluk dışarıda kalıyor. Geminin içine söz dinleyen, iman eden Hz. Nuh (as)’a inanan topluluk biniyor. Fakat dediğim gibi bu sadece belli bir coğrafyada, belli bir alanda, belli bir kavme gönderilmiş bir tufan olduğunu oradan da anlıyoruz bu şekilde.
Tabii ki filmdeki tasvirler çok başka ve çok garipti. Burada bir isyankar görünüm de verilmiş. Haşa. Hz. Nuh (as)'da hiçbir şekilde olmamış olan görünüm verilmiş. Beklentiler ve Allah'a karşı hitaplar o kadar uygun değil. Tasvir edilen ortam hiçbir şekilde uygun değil.
DİDEM ÜRER: Aslında hiçbir dini filmde bunu sağlayamıyorlar. Genellikle diğer peygamberler hakkında hazırlanan filmlerde de Hz. Musa (as) ile ilgili hem animasyon tarzında filmler vardı. Hep Allah'a yönelik çok değişik üsluplar kullanabiliyorlar. Aslında bu Kuran'ın ruhundan uzak olmalarından kaynaklanıyor.
AYLİN KOCAMAN: Tabii ki o şekilde kaynaklanıyor. Bunu da filmden değil tabii ki. Aslında bu da çok yanlış yönlendirici. Belki de kasıtlı olarak bu şekilde yönlendirildiğini bile düşünülebilir. Biz dediğim gibi bu konudaki doğru bilgileri mutlaka Kuran'dan alırız ve Kuran'da da çok net olarak bu tufanın nasıl gerçekleştiği ve ne üzerine gönderildiği açıklanmış bulunuyor.
DİDEM ÜRER: Şöyle bir şey sormuş bir izleyicimiz. Diyor ki: “Tasavvuf alimlerinin de sürekli yazdığı hayal vehim konusundan sizler de çok sık bahsediyorsunuz. Hayal vehim konusunda maddeye de tecelli olmasından dolayı ilahlaştırmış olmuyor muyuz? diye sormuş.
Şimdi burada tabii ki maddenin ne olduğuna bakmamız çok önemli. Öncelikli olarak bu konuyu bir özetle açıklamak gerekirse, inşaAllah. Biz dışarıdan gelen, daha doğrusu dışarıda madde diye varlığını bildiğimiz bütün cisimlerden, gördüğümüz her şeyden bize gelen ışıkların yani elektriği gözümüzün içerisinden geçtikten sonra gözümüzün arka tabakasında ters döndürerek oradan da sinir iletileriyle birlikte beyne ulaşmasından kaynaklanan bir görüntüyle muhatap oluruz. Bu teknik açıklamasıdır görüntünün. Fakat görüntünün bu teknik açıklamasında beynimize ulaşan noktada, beynimizde küçük mercimek tanesi kadar bir noktanın tamamen karanlık, sesten izole edilmiş, yani tamamen sessiz bir noktada, şu anda hali hazırda, dünya üzerindeki bütün insanların gördüğü üç boyutlu, olağanüstü güzel renklerde, milyonlarca renk tonundan oluşan ve olağanüstü kalitede bir görüntüyü görürüz. Ve bunu dünya üzerindeki her insan görür. Tabii ki Allah herhangi bir şekilde görme engeli yaratmadıysa bir imtihan olarak. Ama görmeye sahip olan her insan bu görüntüyü görebilme kabiliyetine sahiptir.
Şimdi biz bunu gördüğümüz zaman o zaman deriz ki dışarıda bizim madde diye var olduğunu bildiğimiz ve söylediğimiz, gördüğümüz, hatta tuttuğumuzu, dokunduğumuzu, hissettiğimizi söylediğimiz o dışarıdaki maddenin aslıyla biz hiç muhatap olabiliyor muyuz? Asıl sorumuz bu olur. Bu da ne demektir biliyor musunuz? Şimdi bizim eğer bütün görüntümüz beynimizin içerisindeki o küçücük noktada meydana geliyorsa ve aynı zamanda da işitme, dokunma, koklama bütün bu duyuların hepsini biz aynı yerde, beynin içerisindeki o merkezlerde görebiliyorsak duyabiliyorsak ve hissedebiliyorsak o zaman biz beynimizin dışarısına çıkıp, bu maddelerin herhangi birinin aslına hiçbir zaman hayatımız boyunca ulaşabiliyor muyuz? Asıl soru budur. İşte bu sorunun cevabı biz hiçbir zaman hayatımızda doğduğumuz anların itibaren, öldüğümüz ana kadar ve ahirette dahil olmak üzere maddenin aslına hiçbir zaman ulaşamayız. Çünkü Allah bize bir görüntüyü yaratır ve bu görüntüyü bir imtihan olarak yaratır. Bütün insanlar etraflarındaki elipsten oluşan bir ekranla birlikte dolaşırlar. O elips ekranın içerisine kendi bedenleri, elleri, kolları da dahildir. Ama yüzleri dahil değildir. Ancak aynaya baktıklarında o elips ekranın içerisinde o yüzü görebilirler. Ama bütün insanlar, Hocamız’ın çok güzel tarif ettiği gibi kuledeki bir insan gibi, o beynin içerisinde oturan ve monitörden bu görüntüyü seyreden bir insan gibi hayatı boyunca kendisine gösterilen görüntüleri seyreder.
İmam-ı Câfire Sâdık bu konuyu çok güzel açıklamış. Şöyle bir söz vardı okumak istiyorum: “Ebu Abdullah İmam-ı Câfire Sâdık dedi ki: Ey Hişam kaç duyun var? Dedi ki: Beş duyum var. Buyurdu ki bunlardan hangisi daha küçüktür? Dedi ki: Görme duyusu. Buyurdu ki: Peki görme duyusunun çapı ne kadardır? Dedi ki: Bir mercimek kadar veya ondan daha küçüktür.” Burada çok dikkat çekici tabi ki mercimek ifadesini kullanmış olması. Ne kadar küçük olduğunu ifade edebilmek için kullanılıyor. “Buyurdu ki: Ey Hişam, ön tarafına ve üst tarafına bak.” Herkes, bizi izleyen şu andaki seyircilerimizin hepsi baksınlar. Hem önlerine baksınlar bütün açıklığa, hem yanlarına baksınlar, hem başlarını kaldırıp göğe baksınlar. Evde oturuyorlarsa camdan dışarıya baksınlar, bütün şehre baksınlar. Hatta evlerinden bir manzara gözüküyorsa bütün o engin manzarayı alabildiğince bakarak bir izlesinler. “Ve gördüğünü bana anlat. Dedi ki: Göğü, yeri, evler, saraylar, kara parçaları, dağlar ve nehirler görüyorum. Dedi ki: Senin gördüğün bunca varlıkları bir mercimeğin veya ondan daha küçük bir şeyin içine girdirmeye güç getiren Allah, dünyayı küçültmeden ve yumurtayı da büyütmeden bütün bir dünyayı yumurtanın içine sokabilir. Hişam derhal imama sarıldı, ellerini başını ve ayaklarını öpmeye başladı ve şöyle dedi: Bu kadarı bana yeter Ey Resulullah (sav)’in oğlu.”
İşte burada bizim karşılaştığımız şey Allah'ın bu kadar olağanüstü derecede muhteşem görüntüyü sizin beyninizin içerisindeki o küçücük noktaya sığdırmış olması. Siz küçücük bir asansöre binersiniz, 1,5 metre kare, 2 metre kare bile olmayacak bir asansörün içerisindeki görüntüyü de beyninizin içerisindeki o küçücük mercimek tanesi kadar yerden görürsünüz. Uçağa binersiniz tepeden, bütün İstanbul'un görüntüsünü o uçaktan aşağıya baktığınızda yine onu da o uçsuz-bucaksız kilometrelerce kare alanı yine beyninizin içerisindeki o küçücük mercimek tanesi kadar yerde görürsünüz. Okyanusa bakarsınız, engin denizi, uçsuz-bucaksız denizi de o küçücük mercimek tanesi kadar noktada görürsünüz. Gider bir iş adamı holdingine bakar, yerden böyle başını kaldırır. O kadar yüksektir ki o gökdelen, başı yetmez artık kaldırmaya. İşte o gökdelenin en üst katına kadar olan bütün katlarını da o küçücük mercimek tanesi kadar yerde görür aynı insan. Ve ailesine gider, evin içerisindeki çocuklarını, eşini, bütün ailesini, akrabalarını, dostlarını, her şeyini ve bankadaki o kasalarca dolu parasını, evlerini, her şeyini işte o küçücük mercimek tanesi kadar yerde görür. Onun dışına çıkıp bunların aslıyla hiçbir zaman muhatap olamaz. İşte imtihan böyle bir şeydir. Allah o imtihanı o kadar mükemmel yaratmıştır ki insanlar o mercimek tanesi kadar yerin içerisinde bütün dünyanın sahibi zannederler kendini. Firavun, bütün nehirler, bütün hazine kendisini zanneder ve insanlara ilahlık yapmaya da kalkar. İşte insan bu yüzden zalim ve nankör olarak yaratılmıştır. Halbuki Allah der ki insana o küçücük noktada, o mercimek tanesi kadar noktada ben sana öyle bir dünya gösteriyorum ki sen sadece bana şükret ve benim sana verdiklerimden dolayı bana boyun eğici ol ve bana ibadet et der. Ama insan bunu bile bazen, tabii ki bazı insanlar kavrayamayacak durumda olabilirler.
İşte bizim burada yapmamız gereken Allah'ın yarattığı bu görüntüye şükretmemiz, o görüntü içerisinde bize gösterilen her şeyin birer imtihan olduğunu bilmemiz ve bu imtihanı en güzel, layıkıyla cevap verecek şekilde Kuran ahlakıyla davranabilmemizdir. Bunun dışında Allah bütün görüntüyü yaratandır, her şeyin sahibidir Allah. Bizim bilmemiz gereken Allah'a teslim olduğumuzda imtihanımızı en güzel şekilde geçebileceğimiz olduğudur.
AYLİN KOCAMAN: Bir başka kardeşimiz şu soruyu göndermiş. Diyor ki: “Peygamberler tarihinde savaşlar ile tebliğ yapıldığını biliyoruz. Günümüzdeki savaşların sebebi de bu mu?”
Şimdi sorudan çok yanlış bir bilgi olduğu aslında çok net anlaşılıyor burada kardeşimizin sahip olduğu bilginin. Peygamberler tarihinde hiçbir zaman tebliğ için savaş yapılmamıştır. Bu Kuran'a aykırıdır. Bu Kuran'a da aykırıdır, Tevrat'a da İncil'e de aykırıdır. Dolayısıyla hiçbir peygamber böyle bir şey yapmamıştır. Bir kere zorla bir insana imanı kabul ettirmek hiçbir dinde olmayan bir şeydir. Asla Allah böyle bir şey istemez. Zaten böyle bir dindarlık olmaz.
Peygamberler döneminde yaşanan savaşların tamamı savunma üzerine olan savaşlardır. Yani peygamberler topluluklara gitmişler, tebliğ görevlerini evet yerine getirmişler, dileyeni iman etmiş, dileyeni inkar etmiş o topluluklar içinde. Hiç kimseye baskı ve zor uygulanmamış, hiçbir yerde bunun için savaş çıkarılmamıştır. Fakat orada inkarcı topluluklar genel olarak peygamberlerin getirdiği bu yeni düzeni, yeni sistemi her zaman reddetmişlerdir. Böyle insanlar her zaman olmuştur. Ve bu insanlar çok ciddi şekilde saldırganlıklara başlamışlardır. Özellikle Peygamberimiz (sav) döneminde bunu çok iyi görürüz. Çok ciddi şekilde Peygamberimiz (sav)’in sahabelerine yönelik yapılan saldırılar çok yüksek boyutlardaydı. Ve o dönemde savunma için bile herhangi bir şeye kalkışmamıştır Peygamberimiz (sav)’in sahabeleri. Dolayısıyla biliyorsunuz Mekke'den Medine'ye göç başlamıştır bunun üzerine. Fakat daha sonra Allah savunma için izin verdikten hemen sonra savunma savaşları başlamıştır. Yani inkarcılar onlara yönelik yapılan anlaşmaları bozmuş ve saldırmış. Saldırıya geçtikleri için Peygamberimiz (sav)’le yanındakiler de sahabeler de onlara karşı bir savunma savaşı vermişlerdir.
Dolayısıyla peygamberler dönemi savaşları sadece inkarcıların saldırılarından kaynaklanan savunma savaşlarıdır. Hiçbir peygamber bunun istisnası değildir. Günümüzdeki savaşın sebebi egoistlik, bencillik, yeni dünya düzeni için yapılmak için kurgulanan böyle ürkütücü ve hain planlar, silah sektörü, hep altyapısında gerçekten çok ciddi şekilde garip amaçları olan ve egoistlik üzerine bina edilmiş, Allah'tan uzak bir anlayış üzerine bina edilmiş düşünceler. Tabii ki bunun içine yanlış inançlar da giriyor. Mesela radikaller, terörizm diyelim ki, radikallerin oluşturduğu terörizm özellikle İslam kaynaklıysa, İslami radikallerse öyle diyelim. İslam kaynaklı hiçbir şekilde olamaz. Hurafelere dayanan bir dine inandıkları için onlar terör işliyorlar. Bu da yanlış. İşte bir başka topluluk, yine radikal bir anlayışla diyelim ki ırkçı bir topluluk var. Onun üzerine savaş başlıyor ya da bir ilhak üzerine savaş başlıyor. Bunların hepsi Kuran'a aykırı.
Dolayısıyla günümüzdeki savaşlar hep genel olarak aslında Darwinizm kaynaklı çok büyük bir kısmı güçlünün zayıfı ezmesi, güçlünün zayıfı ortadan kaldırması mantığına dayalı. Oysa Darwinizm'in ne kadar büyük bir safsata olduğunu Hocamız dünyaya duyurduktan sonra bu savaşların altında yatan sebepler ve bu savaşların hain altyapısı tüm açıklığıyla ortaya çıktı. Dolayısıyla bu egoistlik olduğu için bu savaşlar var. Ha bu savaşlar olmaya devam edecek mi? Evet biz ahir zamandayız. Mehdi (as)’ın çıkışı çok yakın fakat Mehdi (as)’ın çıkışına kadar ki olan bu dönemde mutlaka bu savaşlar olmaya devam edecek. Hain insanlar, kötülük peşinde olan insanlar, egoist insanlar varlıklarına devam edecekler. Hatta hadislerden ve diğer Tevrat kaynaklarından da anladığımız kadarıyla, şu anki korkunç durumu daha da korkunçlaşacak, daha da ürkütücü bir hal alacak ki insanların tümü Mehdi (as)’ı isteyinceye kadar, Mehdi (as) için yalvarıncaya kadar Allah bunu görmek istiyor insanlardan. Fakat şu anda nedense garip bir şımarıklık içinde insanlar mazlumun, ölenin bile umurunda değil onlar için öyle bir ortam var. Dolayısıyla umurunda olabilecekleri bir ortam yaratacak Allah. Bunu da ahir zaman olduğumuz için, içinde olduğumuz için ahir zamanın inşaAllah önümüzdeki günlerde Mehdi (as)’ın çıkışıyla sona ereceğini göreceğiz. Bütün savaşlar Mehdi (as)’ın çıkışıyla sona erecek ve hiç kimsenin bir damla bile burnunun kanamadığı bir döneme geleceğiz, inşaAllah.
DİDEM ÜRER: Geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanımız da Peygamberimiz (sav)’in bir hadisini hatırlattı. “Ahir zamanda insanların imanını muhafaza etmesi o kadar zor olacak ki insan elinde sanki kor ateşi tutuyormuş gibi o derece zorluklarla karşılaşacaklar. İşte böyle bir dönemde imanını muhafaza eden gerçekten değerli olacak” dedi. O yüzden de imanını muhafaza eden yiğitçe her türlü zorluğa göğüs gelen bütün inananlara sevgilerini iletti ki önemli bir mesaj da aslında. Cumhurbaşkanımızın da ahir zaman olarak içinde bulunduğumuz dönemi nitelendirmesi de gerçekten önemliydi.
Şimdi aslında ahir zamanın başka bir delillerinden bir tanesi de, bir izleyicimiz sormuş diyor ki: “Her konuda insanlar mahalle baskısına çok müsaitler. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir” diyor.
Bu gerçekten önemli ve ciddi bir tehlike insanlar için. Bunu biz her kesimde görebiliyoruz. Hem sosyalist inanca sahip olan, düşünmenin, fikir özgürlüğünün esas olduğunu iddia eden insanlara baktığımızda bunun dışarısına çıkmış, mesela sağ kesimden birini savunan biri olduğunda hemen dışladıklarını, onu ötekileştirdiklerini ve kendilerinden değilmiş gibi muamele ettiklerini görüyoruz. Sanatçılara bakıyoruz, sanki hepsi tek fikir olması gerekir, hepsi tek siyasi akımı savunması gerekir gibi kendi aralarında böyle bir anlayışla hareket ettiklerini görüyoruz. Bir bakıyorsunuz, sağ kesimden bir partiyi desteklediklerinde veya sol kesimden bir partiyi desteklediklerinde hep karşılıklı olarak çatışma içerisine girebildiklerini görüyoruz. Bu tabii sırf sanatçılar için geçerli değil. Akademisyenler içerisinde de bu söz konusu. Siyasiler içerisinde de söz konusu. Mesela siz bir siyasi parti içerisinde yer alıyor olabilirsiniz ama bu sizin başka bir siyasi partiden bir insanla görüşmenizi, onun fikirlerine saygı duymanızı engellemez. Çünkü herkes kendi fikrine sahip olabilir. Bu ülkeler bazında da bu şekilde. Bir ülkeyle dost olan başka bir ülkeyi dışlama, yani mahalle baskısı deyince sadece mahalle bazında değil, bütün dünya çapında aslında bunu değerlendirmek gerekir. Ve ciddi bir tehlikedir bu.
Geçtiğimiz günlerde de Yavuz Bingöl'ün bir sözü olmuştu Sayın Cumhurbaşkanı koruyacak yönde. Ona da hemen kendi çevresinden, kendi inancından ve kendi görüşünden insanların dışlayıcı bir üslup kullandıklarını ve hemen karalama kampanyası yaptıklarını gördük. Bir fikrin doğru olup olmaması bir şeyi değiştirmez. Yani bir insan bir fikri, kendi fikrini illaki doğru olarak savunmayabilir ama inancı budur. Bu onun dışlanması, hemen karalanması, hemen hakkında kampanyalar başlatılması anlamına da gelmez. Ki biz bunu gezi olaylarında aslında Türkiye'de çok yakinen gördük. Gezi olaylarında bütün Türkiye önce bir şok yaşadı. Şokun ardından çeşitli sınıflanmalar başladı, kutuplaşmalar başladı. Ve insanlar hemen kendi kutbu içerisinde olmayan insanı başka bir kutupta olarak nitelendirerek dışlamaya başladılar. Bu işte çatışmanın asıl yönü olmuş oldu, asıl etkeni olmuş oldu. Ki bu aslında materyalist zihniyetin, diyalektik materyalist sistemin bir sonucudur.
Ne vardır diyalektik materyalizmde? Bir tez vardır, bir de antitez vardır ve bundan bir sentez oluşur. Sonra sentez yeniden kendi antitezini üretir ve bu şekilde çatışma kaçınılmaz olarak devam eder diye iddia eder. Halbuki çatışma olması gerekmez böyle bir durumda. Bir tez varsa karşı tarafta kendi antitezini buna karşı öne sürebilir ve dostluk içerisinde hoşgörüyle, anlayışla karşılıklı fikir alışverişinde bulunabilirler. Yani medeniyetlerin ittifakını biz her zaman savunduğumuz gibi burada da düşüncelerin, fikirlerin ittifakı olabilir ve insanlar son derece rahat şekilde anlaşabilirler. Ama mahalle baskısı tedirginliğinden dolayı birçok insan ne kendi fikrini açıklayabilir ki günümüzde aslında benim çok sayıda sosyal medyada şahit olduğum ateist gençler kimliklerini açıklamıyorlar ateist oldukları için. Halbuki inançları öyle olabilir. Bu bir şeyi değiştirmez. Herhangi bir tehdit altında olmalarını da gerektirmez. Kendi görüşleridir. Açıkça kimlikleriyle birlikte fikirlerini açıklayabilmeleri gerekir. Bu da yine mahalle baskısının insanların nerelere kadar sürüklediğini gösteren önemli delillerden bir tanesi aslında.
AYLİN KOCAMAN: Aslında bu bizim Hocamız’a yönelik de yapıldı. Hatırlarsan Gezi dönemi zamanında bize sürekli Hocamız’a gelen bazı mesajlar vardı. Ne tarafı tutuyorsunuz diye. Halbuki Hocamız orada Gezi Parkı'ndaki gençlerin taleplerini de dinlemişti. Hükümetin artı yönlerini de dinlemişti. Eksileri de eleştirmişti her iki tarafında. Fethullah Gülen Hoca Efendi ve hükümet arasında yaşanan anlaşmazlıklar sırasında da yaşandı. Hocamız’a hep şu şekilde geliyorlardı, ne tarafı tutuyorsunuz diye. Halbuki Hocamız biliyorsunuz her iki tarafında çok güzel yönlerini çok güzel öven bir insandır. Yapıcı olarak da olmaması gereken yönleri eleştiren bir insandır. Dolayısıyla hiçbir şekilde mahalle baskısına burada boyun eğmeyen çok önemli bir insan Hocamız. Böyle bir stratejiyi her insan belirleyebilir. Böylelikle bu insanları birbirinden ayıran, ikiye bölen anlayış da ortadan kaybolur. Anlayış, Kuran'a dayalı anlayış çok önemli, inşaAllah.
DİDEM ÜRER: Bugün de programımızın sonuna geldik. Yeniden görüşmek üzere, inşaAllah. Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine gönderebilirsiniz. İyi akşamlar.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500