HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Yaşam ve Sağlık - 46. Bölüm, Doç. Dr. Hüseyin Yetik, Göz Hastalıkları ...

Yaşam ve Sağlık - 46. Bölüm, Doç. Dr. Hüseyin Yetik, Göz Hastalıkları Uzmanı

Harun Yahya
1103
23 Kasım, 2014
Yaşam ve Sağlık
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Yaşam ve Sağlık – 46. Bölüm, Doç. Dr. Hüseyin Yetik, Göz hastalıkları Uzmanı

 

PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Bu hafta programımızı Erel Aksoy ile birlikte hazırladık. Stüdyomuzda çok değerli bir konuğumuz var. Ülkemizin çok değerli göz doktorlarından biri olan Doç. Dr. Hüseyin Yetik bizlerle birlikte. Hoş geldiniz Hocam programımıza.

 

HÜSEYİN YETİK: Hoş bulduk. Teşekkür ederim.

 

PINAR AKKAŞ: Biraz sizden bahsedelim.

 

EREL AKSOY: İsterseniz ben sizin geçmişinizden şöyle kısaca bahsedeyim. Hocamız İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne doçent olarak şu anda görevini yürütmekte. 2006 yılında doçentliğiniz, o tarihten beri Cerrahpaşa’da çalışıyorsunuz. İstanbul Üniversitesi, genel adıyla Çapa olarak bilinen fakülteden mezunsunuz. Göz ihtisasınızı yine Cerrahpaşa’da tamamladınız. Ve çeşitli akademik dergilerde özellikle hakemlik yaptığınızı biliyoruz. Avrupa Retina Cemiyeti’nin Türkiye’deki ilk üyesi olduğunu biliyoruz Hocam. Ve alanınız özellikle branşınız ilgilendiğiniz branş olarak gözün arka tabakası denilen retinayla daha çok ilgilendiğinizi biliyoruz. Ve özellikle çocukluk çağındaki, daha yeni doğanlardaki retina hastalıklarıyla özellikle daha fazla ilgileniyorsunuz. Ve herhalde Türkiye’de sayılı birkaç kişiden bir tanesisiniz.

 

HÜSEYİN YETİK: Lutfediyorsunuz. Öyle deniyor hakikaten, teşekkür ediyorum.

 

PINAR AKKAŞ: Ve bu konuda da kendiniz geliştirdiğiniz yöntemleriniz var değil mi size has?

 

HÜSEYİN YETİK: Evet. Benim patent uygulamaların var vs. şu an itibariyle onları zamanla konuşabiliriz.

 

EREL AKSOY: Dilerseniz önce gözden bahsedelim daha sonra retina hastalıklarıyla devam ederiz. Göz sizin alanınız, biz susalım siz konuşun. Bildiğimiz gibi vücudumuzda en gelişmiş sayılı organlardan bir tanesi. Çok kompleks bir yapıya sahip. Görme olayını düşündüğümüz zaman bugün bile anlaşılmayan pek çok yönü var. Bu konudan bahsedersek Hocam ilk önce.

 

HÜSEYİN YETİK: Tamam. Ben öncelikle davetiniz için hakikaten çok teşekkür ediyorum. Ben böyle nezih bir programda olmaktan ötürü hakikaten memnuniyetimi hem de hususiyeti teşekkürlerimi iletmek isterim.

 

PINAR AKKAŞ: Biz teşekkür ederiz.

 

HÜSEYİN YETİK: Kendimle ilgili sitayişlerinizle hakikaten çok teşekkür ederim. Asıl olan kişinin kendini bilmesidir. Hani Apollo’nun tapınağının içinde yazar ya “kendini bil” yani haddini bil ölçüsüdür. Bizim için asıl olan haddimizi bilmektir. Yani o yüzden de hasbelkader hayatın, yaratılışın bize verdiği yüklediği sorumluluğu yerine getirmekle mükellefiz. O yüzden gerçekten hakkını verebiliyorsak yani bize sunulanların hakkını verebiliyorsak ne mutlu bize. O yüzden de bu saydığınız hakkımdaki olumlu şeylere de dair, inşaAllah biz de onları hak ediyoruzdur, daha iyilere götürmeye de inşaAllah vesile olur başarırız.

 

Göz hakikaten vücudun en komplike hala bir dolu bilinmeyeni olan en mucizevi yapılarından bir tanesi gerçekten. Aslında tek başına bir canlı, yani hücre boyutundan itibaren başladığınızda sonsuz mucizeleri bulunan bir yapı olduğu gibi göz bunun bambaşka bir boyutu. Dış dünyaya açılan bir penceremiz. Nasıl görüyoruz kavramına baktığımızda hakikaten bizler şu anda türlü teoriler, türlü hipotezler ileri sürsek bile hala çok net anlayabilmiş değiliz. Bakın en basiti şunu söyleyeyim; şu anda fizik olarak ortaya konulmuş değildir. Ben şimdi bir gözümü kapattığımda bu gözümle koskocaman bir evren algılıyorum ve bunu üç boyutlu olarak düşünürseniz bu evren benim gözümün alabildiği ufkun en uzak alanı ve bu görme alanım içinde sayısız data var sayısız. Bunu bir bilgisayar ortamına bir kayıt olarak aktardığınızda sayısız teferruatı olan bir data var ve bu datanın tamamı bir göz bebeğimizi düşünürseniz 1,5-2 milimetrelik alanından giriyor ve o tüm bilgi o kadar ufak alandan giriyor ve bizim görme keskinliğimizde en esas teşkil eden alan makula bölgesi, sarı nokta bölgesi hepitopu çapı 500 mikron, 500 mikronluk bir alan ve gözün arak kısmını düşündüğünüzde 22-23 milimetrelik, 2-2,5 santim diyelim bir alan bir kürenin iç yüzü. İşte bugün konuşacağımız retina tabakasıyla döşeli, burayla algılanıyor. Şimdi baktığımızda bu nasıl bir reprezantasyon? Nasıl bir görüntüye tekabül etme halidir ki bu koskoca evreni bu kadar küçük bir alandan algılıyoruz mesela. Bu en bilinmeyenlerden bir tanesi. Bunun dışında retinanın elektriksel işleyişine baktığımızda bir kere şunu söylemek lazım, ben bunu derslerimizde öğrencilerimize de anlatırken söylüyorum, ilginç bir eşseslilik var. İngilizcede cell pil demektir, cell aynı zamanda hücre demektir. Hücre ve pil birbirine benzer aslında. Nasıl benzer? Şimdi bir dolu pil nedir? Dolu pil; artı kutbuyla eksi kutbu arasında elektrik potansiyeli farkı olan pil demektir. Canlı hücre de membranı sitoplazma membranı içinde ve dışında elektrik potansiyeli farkını koruyabilen hücre demektir. Dolayısıyla aslında bir hücre canlılık mücadelesi verirken, kendini canlı tutabilme mücadelesi verirken o hücre membranının içi ve dışı arasında elektrik potansiyel farkını koruma mücadelesi veriyordur. Dolayısıyla bu her bir hücreyi bir araya getirdiğinizde insan vücudu aslında kendi elektriğini üreten milyarlarca elektrik jeneratöründen ibarettir. Ve tüm işlevimiz ölçülebilir milivolt düzeyinde elektrikle oluyor. Görme de bunun bir işlevi. Kalp, hani izleyicilerimiz elektro kardiyografi ifadesini bilirler EKG. Bu ne mesela? Ölçülebilir kalbimizin elektrik akımını ne kadar ürettiği, o akımın kalbin ne kadar üzerinden kalp kaslarından düzgün yayıldığına bakar. Gözün de işlevi, retinanın da işlevi elektrik üreterek. Işık göze retina tabakasına değiyor ve ışığın temasıyla elektrik üretiliyor. Ve o ışık demek ne demek? Işık demek aslında renk demek. Yani ışığın farklı dalga boyları farklı renkler oluşturur. Bizim gözümüze farklı dalga boylarında ışıklar gelir elektrik, onlar retinaya temas eder, elektrik akımı oluşur orada, o da görme siniri üstünden akar ve beynimizde arka loblarda iki tane görme merkezsi var orada yorumlanır ve orada da görme oluşur. Ama bu nasıl oluyor da bu elektrik akımı orada oluşuyor? Onu bilmiyoruz. Dışarıdan elektrik versem görme oluyor mu oluyor tabii. En ilginç tarafı da bu. Zaten biyonik göz vs. hep bunun üstünden kurulu.

 

EREL AKSOY: Aslında foton dediğiniz zaman dışarıda bir takım fotonlar var, belli frekanslarla, dalga boylarıyla hareket eden fotonlar var. Teknik olarak rengin algılanmasını beyin yapıyor değil mi Hocam

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii ki.

 

EREL AKSOY: Dışarıda bizim anladığımız anlamda renk algısı yok. Sadece belli frekansta hareket eden fotonlar var bunların beyinde yorumlanmasıyla biz rengi görüyoruz.

 

HÜSEYİN YETİK: Tamamen öyle. Bütün görme işlevli aslında beyinde yorumdan ibaret. Tümüyle baktığımızda hani böyle teoriler var ya, aslında dünya başka bir şekilde olabilir mi? Yani bu tamamen bizim algımızdan mı ibaret? Pekala olabilir.

 

EREL AKSOY: Çeşitli filmlere de konu oluşturuyor. Aslında modern bilim de kuantum fiziğiyle bunun böyle olduğunu aslında kanıtlıyor çeşitli deneylerle. Şimdi iki gözümüzden gelen görüntü var, bunların beyinde yorumlanmasıyla üç boyutlu bir görüntü oluşuyor. Dilerseniz o beyindeki durum nedir? Yani iki görüntü birbiriyle nasıl üst üste çakıştırılır? Bunların hiç birini bilmiyoruz herhalde?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii bunlar da bilinmeyenlerden. Şunu biliyoruz yalnız biz şu anda pozitif bilimle bildiğimiz; insan anneden ilk doğduğu anda, bebek doğup da gözünü dış dünyaya açtığı anda o ilk ışıkla karşılaştığında beyin hemen inanılmaz bir mekanizmayla iki gözü kıyaslar, dış dünyayı algılayabilme kabiliyetini kıyaslar. İkisinin kalitesi de aynıysa, iki gözün görüntüsünü çift kamera gibi, tıpkı şimdi üç boyutlu çeken kameralar gibi, çift optiklidir ya onlar, kamera gibi çift görüntüyü çeker, sağ ve sol kameranın orta yüzde 80’lik kısımlarını görme alanlarını üst üste koyarak derinlik hissi algılatıp bu şekilde beynin iki kamerayı aynı anda kullanmasına yönlendirir. Bu çok da önemlidir işlevsel anlamda. İşte daha ilk doğduğu andan itibaren çocuğun gözünden birinden birinde sorun varsa o ilk tercih etme esnasında beyin kötü görüntüyü kullanmayıp kapatacağı için bizim bir an evvel bilhassa tek taraflı göz problemlerini daha doğduğundan hemen sonra, mesela tek taraflı kataraktların saatler içinde hatta tedavi edilmesi gerektiği söylenir. Bir an evvel bizim bunlara yaklaşım göstermemiz, tedavi yapmamız, tespit etmemiz gerekiyor. Bunlar gerçekten bilinmeyenler, nasıl oluyor? Yani yukarıdaki prosesin nasıl olduğunu hiç bilmiyoruz.

 

PINAR AKKAŞ: Gözümüzün vücudumuzda kapladığı yer de çok önemli aslında. Çok karmaşık bir sisteme sahip, çok özel işlevlere sahip ama çok da küçük yer işgal ediyor vücudumuzda bu çok önemli. Bir de aynı zamanda korunaklı, kafatasımızın içinde korunaklı bir yerde bulunuyor. O anlamda da çok mucizevi aslında. Yani en ideal yerde en ideal şekilde ve en ideal ölçülerde yaratılmış, maşaAllah.

 

HÜSEYİN YETİK: Evet. Üstelik, ben bunu derslerde öğrencilerimize mesela gözün bakış açısı. Siz şimdi bir yere güvenlik kamerası koysanız bu kameranın ne yapmasını istersiniz? Sağa bakmasını, sola bakmasını, yukarı bakmasını, aşağı bakmasını bir de ihtiyaç halinde sağa ve sola torsiyon yapmasını da istersiniz değil mi. Gözün dış kaslarına bakın, şimdi ben normal koşullarda kafamı sağa eğdiğimde, sola eğdiğinde imajda bir çift görme olmuyor. Neden, çünkü gözün etrafına bir de bu torsiyonel hareketi dengeleyecek iki tane de oblik kas konulmuş. Böyle de böyle de bakmak gerekir ve onu da izlemek gerekir diye burada bir akıl olduğu, burada bir irade olduğu o kadar açık ki.

 

EREL AKSOY: Şimdi retina dediğimiz zaman bir ağ tabaka, Türkçesi de bunun bu, ağdan oluşma yapı olarak. Ve her bir hücreden, aslında beklide her birkaç hücreden bir tane sinir çıkıp uzunca bir yolu katederek bir kısmı beynin tam ortasında çaprazlayarak beynin tam karşısına geçerek görme merkezine ulaşıyor. Tek bir hücreden oluşuyoruz, yani vücudumuz tek bir hücreden oluşuyor, zigot denilen hücreden oluşuyor ve bu hücreler belli bir müddet sonra farklılaşmaya başlıyorlar. Bir kısmı işte deriyi oluşturuyor, bir kısmı gözü oluşturuyor, bir kısmı iç organlarımızı oluşturuyor, kalbi oluşturan, kanı oluşturan farklı farklı hücreler var. Hepsinin yerli yerini bulması gerçekten büyük bir mucize, yani mesela gözden çıkan sinir hücresi sinir boyunca ilerleyip orada belki başka sinirler vasıtasıyla görme merkezine kadar gidiyor ve yolunu bulması, bu kadar karmaşık bir ortamda yolunu bulması ve o ortama göç etmesi her biri tek tek mucize. Yani bir kaç hücre yolunu şaşırsa, gitmedi gereken yerin farklı bir yerine gitmiş olsa anladığımız anlamda bu pırıl pırıl görüntüyü herhalde elde etmemiz mümkün olmayacaktı.

 

HÜSEYİN YETİK: Mümkün değil. Orada bir kod daha var mesela sizin bu söylediğiniz çok ilginç ve çok doğru tespit, yeri geldikçe konuşacağız, retina dekolmanı, retina tabakasında ne oluyor, retina dekolmanında? Retina tabakası gözün arkasındaki pigmentli alandan ayrılıyor. O bahsettiğiniz bir gözdeki o yaklaşık 1,5 milyon adet hücrenin karşılıklı pigment hücreleriyle karşı karşıya, apozisyonu kopuyor. Biz şimdi bunu ameliyat ediyoruz. Ameliyat ederken ne yapıyoruz? O retina kumaşını bir aslında kabaca, tabii ki mikroskobik düzeyde ama kabaca o kumaşı yerine seriyoruz. Bizim yaptığımız işlev bundan ibaret. Tekraren o hücrelerin tekrar karşı karşıya gelmesi, o işlevi tekrar bulması o kendiliğinden oluyor. O orada bildiği için, tanıdığı için tekrar o hücreler, tıpkı bir elektronik çipin koptuğunu düşünün, orada mikron düzeyinde bir dolu şeyler var. Siz sadece onları üst üste koyuyorsunuz ama orada tekrar karşı karşıya birbirini bulması kaynaması o orada konulmuş. Zaten oradaki akılla buluyor kendisini, doğrusunu.

 

EREL AKSOY: Bir başka mucizevi konu da ondan da biraz bahsedelim; akomodasyon dediğimiz odaklanma durumu. O kasların, işte irisin, lensin, göz merceğinin kasılmasıyla, işte beynin bütün foksiyonlarının bir arada yapılmasını gerektiren kompleks bir işlem. Ondan da biraz bahsedebilir miyiz?

 

HÜSEYİN YETİK: Akomodasyon nedir? Bizim herhangi bir mesafeye baktığımızda gözümüzün bize en net imajı sağlayacak şekilde kendini ayarlaması. Bunu vatandaşlarımız nasıl daha rahat anlarlar? 40’tan sonra 50-60’lı yaşlarda yakını göremeyiz. Niye göremiyoruz? Çünkü işte bu bahsettiğimiz mucizevi mekanizma akomodasyon tabiiyeti o yıllarda, o yaşlarda azalıyor. Burada çok hızlı saliseler içinde çok hızlı bir şey oluyor, ne oluyor; önce retina üzerine düşen imaj gerçek odağında değilse, defokuse yani bulanıksa, fluysa hemen orada merkeze imaj flu diye uyarı gidiyor, o imajın flu olmasının sebebi bizim gözümüzün içindeki, tamamen şeffaf düşünün ki aslında bu canlı doku tamamen cam berraklığında bir şeffaf yapı lensimizin ihtiyacına göre kaç derecelik kırılma vasfına ihtiyaç varsa onu kendisi ayarlıyor. Yani bir şahıs düşünün aslında gözünde 5 derece, 10 derece, 20 derece insan gözü böyledir. Çocuk mesela 6-7 derece hipermetropla, yine 6-7 derece, 10 derece miyop arasında bir çocuk, bunların herhangi numaraya göre gözü ayarlayabilir. O sebeple gözlük kusurları çocuklarda, şu anda belki yeri geldikçe konuşacağız. İşte bu mekanizma çok hızlı bir şekilde retinaya düşen görüntü bulanık diyor, merkezi uyarıyor, merkezden hemen kaslara, o lens etrafındaki kas, sirküler kaslara ne derece kasılması gerektiği bilgisi gidiyor. O ne kadar kasılacağı neyi belirliyor; lens o anda kaç derece olmalı? 5 derece, 10 derece, 20 derece. Düşünün içeride sayısız gözlükler var ona göre hemen o anda kaç numara gözlük lazım o kadar. Ama saliselerin onda biri, yüzde biri hızıyla tak diye gözün o anda kaç numara gözlüğe ihtiyacı varsa tabiri caizse o ayarlanıyor ve tak diye onu yakalıyoruz. Güzümüzü yukarı kaldırıp uzağa bakıyoruz bu kez tak diye uzağa ayarlıyor.

 

EREL AKSOY: Gözbebeğinin de büyüklüğünün küçüklüğünün ayarlanması burada önemli. Ayrıca göz kürelerinin içe veya dışa doğru olması hepsi bir arada olması gerekiyor ve saliseler içinde, çok kısa bir süre içinde oluyor. Bir de başka bir şey de, netlik bilgisinin beynin bilmesi de çok önemli burada. Neyin net olduğunu nasıl bilebilecek? O da çok ilginç bir durum gerçekten.

 

HÜSEYİN YETİK: En iyinin ne olduğu değil mi?

 

EREL AKSOY: Evet evet.

 

Dilerseniz gözün anatomik yapısıyla devam edelim. En önde korneadan başlayarak hangi yapılar var? Bunlardan bahsedebilir miyiz?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii. Malumunuz kamera, fotoğraf makinesi gözü takliden üretilmiş bir şeydir. Dolayısıyla kameradaki karşılıklarını söyleyerek gidersek belki algılamak da daha kolay olur. Gözün en dışta bir koruyucu tabakası var cildimizde olduğu gibi bir oküler yüzey, oküler yüzeyinin epitel tabakası var, bu kapak kenarından başlıyor, gözün iç kısmından göz yüzeyine geliyor kornea. Göz ana tabakalar olarak üç ana gömlekten oluşuyor aslında iç içe. Birincisi dışarıda dış duvarı, dış sağlam tabaka tunika fibroza dediğimiz tabaka, bu ilki yapıdan oluşuyor. Birincisi önde bahsettiğiniz kornea, Karinata Bota El Kindi’den yıllar evvelden bunların adları verilmiş, kornea oradan geliyor. Boynuz gibi çıkıntı demek. Aynı zamanda saydam doku, o bombeliği sayesinde gelen ışıkları kırıyor. 40-45 derecelik bir kırıcılık şeyi var. Ondan sonra önde tıpkı bir saat camı kadrana inerkenki boşluk gibi ön kamera dediğimiz boşluk var. Sonra orada işte uyum mekanizması yani iris, lens, silyar cisim, orta bölgede işte demin bahsettiğimiz o kırıcı mekanizma var, akomodasyon mekanizması var. Ama tunica tunica sayarsak, ne dedik ilk önce tunica fibrosa, kornea ön tabaka. O tunica fibrosanın ön kısmı kornea, arka kısmı sklera. Dışarıdan baktığımızda gözün o beyaz, porselen beyazı yapısı da sklera tabakası. Sonra içeriye giriyoruz; ikinci tabaka damar tabaka, uvea dediğimiz tabaka. Önde işte gözümüzün renkli kısmı bu tabaka. Devam ediyoruz içeriye doğru, silyar cisim dediğimiz işte o akomodasyonda gözün kendi iç suyunu, can suyunu akoz homor bunu üreten yapı. Arkaya doğru da bir koroid tabakası dediğimiz yine bir damar tabaka. Bunların tamamına uvea diyoruz. En içte de retina tabakası var, esas sinir yapısı. Yani görmeyi algılayan gözün içindeki dış dünyadaki görüntülerin üzerine düştüğü, adeta ayna gibi algılanma işlevinin gerçekleştiği tabaka var tunica nervosa yani retina yani sinir tabakası.

 

PINAR AKKAŞ: Bugün sizinle daha çok retina hastalıkları hakkında, özellikle çocuklarda, yetişkinlerde retina hastalıklarını konuşacağız. O zaman retinayla başlayalım. Anlattığınız gibi retina görme hücrelerinden oluşan bir göz tabakası ve birbiriyle bağlantılı sinirler var değil mi? Onun dışında biraz daha tarif edersek.

 

HÜSEYİN YETİK: Retina 10 ayrı hücre, 10 ayrı tabakadan oluşuyor ve bunlar hem yatay hem dikey planda, bu 10 tabakalı hücre iletişim halinde sürekli ve orada bir elektrik akımı var. Retinanın temel işlevi demin söylediğimiz gibi bir ışıktan elektrik üretiyor, iki, mekanik olarak üretiyor. Ben şimdi desem ki ışık olmadan görme var mı? Görebiliyor muyuz bir şeyler? Evet ışık olmadan da bir şey görebiliyoruz. Nasıl, gözümüzü oğuşturduğumuzda sayısız renkler algılarız bunu ne sağlıyor? Mekanik olarak bir retinayı oğuştururken retinada yine elektrik deşarjları oluşturuyoruz ve retina tabakasında işte bu 10 tabakada hem yatay planda, hem tabakadaki hücreler kendi aralarında, hem de yukarıdan aşağı o 10 tabaka kendi aralarında iletişim kurarak elektrik enerjisi üretiyor ve o gözün görmesini sağlıyor. Retina tabakası bir ayna analojisiyle iliyor, ayna benzerliğiyle. Nasıl? Biz aynaya baktığımızda nasıl bizim imajımız düşüyor ve kendimizi görüyorsak aslında dış dünya da bir şekilde demin bahsettiğimiz o odaklama mekanizmalarıyla dışarıdaki görüntünün retina üzerine düşürülmesinden ve onun da algılanmasından ibaret. Retina gerçekte işlevsel olarak da bu mikroskobik tabakalardan bağımsı iki ana tabakası var. Tıpkı aynanın iki tabakası olduğu gibi. Ayna nedir? Ayna saydam bir camdır, bir de arkasında sır tabakası bulunur, sır tabakası reflektif tabaka. Retina da aynen böyle, bir saydam ya da yarı saydam nörosensoriyel retina dediğimiz tabakası var, bir de arkada pigment epitelyum tabaka. Yani o aynanın sır tabakası, pigmentli hücre tabakası var. Bu iki tabaka aslında birbiriyle sadece bir temas halinde, hücreler karşılıklı temas halinde ama bir potansiyel bir boşluk var. Retina tabakası bu pigment epitel tabakasıyla tıpkı marketlerde satılan vakum paketleri gibi nörosensoriyel retina, yani o esas duyusal algıyı sağlayan o sinir tabakası adeta vakumla pigment epiteli tarafından kendine doğru çekiliyor. Ve o vakum mekanizması bir şekilde bozulursa retina gevşiyor tıpkı bu aynalarda hani pigment tabakası nasıl eskiden dökülürdü de orada görüntü gider, işte o pigment tabakasıyla, pigmentli tabakayla gerçek nörosensoriyel retina arasındaki karşılıklı temas apozisyon durumu ortadan kalkarsa orada görme gidiyor.

 

PINAR AKKAŞ: Görmeme durumu sadece retinada oluşan bir hasarla mı ilgili?

 

HÜSEYİN YETİK: Değil tabii. Görmeyi belki yine vatandaşlarımızın anlaması bakımından yine basit bir kamera üzerine benzeterek anlatabiliriz. Biz şimdi nasıl bir kamera, hastalarıma da anlatırken onu daha kolay anlıyor ve daha biz de daha rahat ediyoruz. Bir kamera görüntüyü çekiyor, kameraya kabloyu bağlıyorsunuz ve monitörde izliyorsunuz. İnsanın görme işlevi de aslında böyle. Göz küresi, bizim bu gözümüz sağa sola bakan iki gözümüz aslında kamera işlevi yapıyor, görüntüyü çeken kamera. Bu kameranın çektiği görüntüyü taşıyan bir kablo düzeneği var. Az önde sizin de bahsettiğiniz gibi, bu kablo düzeneği yani kablosu sinirler sağ gözden ve sol gözden geliyor beyne, beynin hemen orta bölgesinde bir yarısı düz arkaya devam ediyor, bir yarısı karşıya doğru gidiyor. Yani orada bir yumurtaları tek kefeye koymama işlevi var. Bir gözün, her iki gözün yarı yarıya beynin iki tarafına görüntü gönderiliyor. Bu sayede, az önce ilk bahsettiğim işte o sağ ve sol gözün üst üste konulması, görüntüye derinlik verilmesi bu sayede oluyor. Dolayısıyla bu görüntüler sinir tabakasıyla taşınıyor, esas idrak merkezimiz, yani kamera, kablo, monitör analöjisinde göz küresi, görme sinirleri idrak merkezleri, bu işin monitörü de, esas görüntünün oluştuğu yer de, algının oluştuğu yer de kafada arka lobda iki tane görme merkezi var. Dolayısıyla bir hasta onu sordunuz, ne zaman görmez? Biz şimdi bir kamerayı bağladık, açıyoruz monitörü görüntü gelmiyor, sorun nerede olabilir? Biri kamera bozuk olabilir ama bu kameranın optiği bozulmuş olabilir, kameranın içindeki o görüntünün düştüğü esas algılayıcı sensörü bozulmuş olabilir. İki, kamera ile monitör arasındaki kablo da problem olabilir, üç, bizzat monitör bozuk olabilir. Yani en ilginci belki de bu, arka bölgeden kafa travması alan bir hastaya bakarsınız görüntü gitmiştir. Gözler sapasağlam ama görmüyor. Yapacak bir şey yok. Beyin algılamıyor, orayı yitirmiş.

 

EREL AKSOY: Ama şimdi beyni düşünürsek aslında bir ceviz gibi, iki ayrı görme merkezimiz var ama aralarında bir bağlantı yok. Korpuz kallozum dediğimiz daha ön tarafta bir bölgede birbirleriyle alış veriş halindeler. Yani o iki bölge birbiriyle bağımsız hareket etmesine rağmen biz aslında tek hiçbir şekilde yaması olmayan bir görüntüyle muhatabız, evet.

 

HÜSEYİN YETİK: Görme alanımızdaki defektlerin kapatılması da apayrı bir şeydir. Bunun karşılığında glokom hastalığı vardır. Retinadan kısmen retinayla ilgili olması sebebiyle glokomdan da kısaca bahsedeyim. Görme alanındaki şey, mesela hasta glokom hastalığının karakteristiği nedir? Görme alanında kayıp olmaktadır. Şimdi ben bir gözümü kapattığımda bu görüntüyü 1,5 milyon adet lif sağlıyor. Yani siz bilgisayar monitörüne baktığınızda şu kadar piksel diyorsunuz ya, bu görüntü aslında 1,5 milyon adet liften oluşuyor ve demin o görme sinirini kabloya benzettik, o kabloların toplamda görme siniri o 1,5 milyon lifin toplamıdır. Glokom hastalığında o liflerin, o ana kablonun lifleri kayboluyor eriyor.

 

EREL AKSOY: Glokomu tarif ederseniz daha öncesinde, belki izleyicilerimiz anlayamayabilirler.

 

HÜSEYİN YETİK: Glokom toplumda göz tansiyonu diye bilinir ama bizim açımızdan hani göz tansiyonu hastanın göz içi basıncı yükselmesi elbette en önemli risk faktörüdür ama şart değildir ki her hastada mutlaka yüksek bulacaksınız. İşte bu hastalıkta göz içi basıncının yükselmesi eşlik ederek bir risk faktörü olarak bulunduğu gibi, olmasa bile ne oluyor karakteristiği? İşte bu sinir lifleri yavaş yavaş görme alanında kayboluyor. Yani monitörünüzde ölü pikseller var ya piksellerin zaman içinde kaybolduğunu düşünün.

 

PINAR AKKAŞ: Peki, o neye baplı oluyor? Mesela dışarıdan onu çeşitli hastalıklar tetikleyebilir mu? Ya da illa bir zaman, yani yaşın ilerlemesi mi bunu tetikliyor?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii yaşın ilerlemesi. Şu bir gerçek; o ganglion hücreleri belli bir yaşla sınırlandırılmış. Denir ki, eğer herkes 100 yaşına kadar yaşasaydı herkes glokom hastası olacaktı. Onun yaşla alakalı bir sınırı var elbette. Onun dışında göz içi basıncının yükselmesi önemli bir risk faktörü. Onu davet eden bir takım ilaçlar var özellikle kortizon grubu ilaç kullanımı. Bazı şahıslar kortizona hipersenstiftir oradan yükselir. Travmatik bir takın hadiseler görme sinirini bastırırsınız bunlar sebebiyet verebilir. Burada ne oluyor? İşte o görmeyi alan her piksele ait lifler, liflerin esas elektriksel hücre beyinde kaybolduğundan hasta görme alanında yamalar şeklinde kayıplar yaşar. Ama başlangıçta bunun farkında değildir. Çünkü beyin inanılmaz bir şekilde o eksiği adeta biliyormuş gibi diğer tümden yola çıkarak oraya bir son derece zekice o görme alanını kapatmaktadır ama hasta farkında değildir. Yama yapıyor, yani beynimiz görmediğimiz bir alanı diğer tüm şeyde, nasıl bilgisayarda boyama programları vardır ya, bir örnek alırsınız da masa üstüne tak bir kenarına dokunursunuz tüm masa üstünü boyarsa beyin bir sample alır, o sampleyi o alanın tamamını kapatır. Bir yere kadar farkına varılmaz, sonrasında tabii belli bir düzeyin üstüne çıkıldığında, o yüzden glokom bu yönüyle önemlidir. Limit aşıldığında hasta der ki; “benim görmem bir anda gitti.” Gerçekten adeta ışık şalterini kapattığınız gibi ışığını dahi kaybeder. Glokom, retinadan bir anda atladık ama bu çok önemli, toplumsal bir şey olduğu için yeri geldi bahsettik. Glokom böyle ciddi bir hastalık, hiç semptom vermez. 40’ından sonra herkesin mutlaka senede en az bir defa glokom hastalığı, göz tansiyonu hastalığından kontrole gitmesi lazım. Hiç farkına varmadan ilerler bir gün bir bakar tak diye görmesi gider.

 

PINAR AKKAŞ: Ailevi yatkınlığı var mıdır?

 

HÜSEYİN YETİK: Mutlaka var tabii. Ailevi karakteristiği var.

 

EREL AKSOY: Tansiyon yüksek olmasa da olabilir dediniz. O zaman sadece tansiyon ölçtürmek yeterli değil, görme alanına mı baktırmak gerekir?

 

HÜSEYİN YETİK: Görme alanının ve görme sinirinin, evet. 40’ından sonra biz her yıl yapıyoruz. İşte lifler dedim ya, görme siniri, sonuçta o 1,5 milyon lifin bir koleksiyonu. Dolayısıyla lifler kaybolunca ne görürüz biz görme siniri muayenesinde? Ortası çukurlaşıyor, lifleri kayboluyor.

 

PINAR AKKAŞ: Ama yüksek göz tansiyonu olanların daha da dikkatli olmaları gerekiyor.

 

HÜSEYİN YETİK: Mutlaka. En önemli faktörü o zaten ama bir hasta glokom hastalığı tanısı almış, şöyle hasta örnekleri bulabilirsiniz; “bana glokom tanısı koydular ama Hocam benim göz tansiyonum 10-12’nin üstüne hiç çıkmadı.” Doğrudur. Böyle bir örnek pekala mümkündür. Normotansifglokom olabilir.

 

EREL AKSOY: tansiyon dediğimiz zaman biz onu gözün önünden ölçüyoruz değil mi? Sistem olarak önden ölçüyoruz ama görme siniri gözün arkasında. Oraya kadar etkilemiş olması da gözün bir kompleks olarak işlevini tam yerine getirmesi gerektiğinin bir göstergesi.

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii tabii. Kapalı bir sistem, kapalı bir sistem olduğu için özellikle onun ön odası var arka odası var ama topyekun onun biz iç basıncının ölçüyoruz. Orada farklı faktörler de var, dokunun kendi yumuşaklığı vs. gibi ama glokom işin özeti. Mesaj izleyiciye; hiçbir semptom vermez. Ağrılı yüksek göz içi basıncıyla seyreden klinikler de olabileceği gibi 40’ından sonra herkesin mutlaka hiç değilse bir kere bir göz doktoruna gidip en azından ilk emareleri var mıdır yok mudur diye bir kanaat sahibi olması lazım.

 

PINAR AKKAŞ: Yüksek tansiyonu olan insanların yüksek göz tansiyonu olma ihtimalinde bir yakınlığı var mıdır bağlantı olarak?

 

HÜSEYİN YETİK: Yok, bunda bir ilişki hiçbir zaman. Kol tansiyonu diyelim, kol tansiyonu yüksek olduğu için göz tansiyonu yükselir ya da tersi, işte böyle bir ilişki bulunamamıştır.

 

Biz retina hastalıklarına geri dönelim.

 

PINAR AKKAŞ: O zaman retinapati ile başlayalım.

 

HÜSEYİN YETİK: Tamam. Erken doğan prematüre çocuğun retinapatisinden başlayalım. Tabii işte, prematürelik başlı başına adı üstünde olgunlaşmama hali demek, olgun olmama hali demek. Yani çocuk anne karnında tamamen dış dünyaya adapte olabilme işlevlerini kazanarak doğacaktı. Prematüre çocuk nedir. Prematüre çocuk doğum haftasına bakılarak dış dünyada en azından belli limitlerde kendi kendine yaşayabilecek, kendi kendine dışarıdan destek olmadan solunum yapabilecek, işte kendi dolaşımını, kalbin yeterince kan pompalayabileceği mekanizmayı sağlayabilecek halde doğması lazım. Onun için de ideal olarak bir insan için öngörülen hafta nedir? 40 artı eksi 2 yani 38 hafta ile 42 hafta arasındaki doğum term yani matür yani olgun doğma hali. Bu haftalardan daha küçük doğduğu vakit haftanın derinliğine göre çocuk henüz olgunlaşmadan doğuyor. Yani siz bir bilgisayarı düşünün, bilgisayar ağında son kullanıcıya erişecek kullanacak hale gelmeden almışsınız ve bilgisayar olarak kullanmaya başlayacaksınız. Dolayısıyla o bilgisayarın mesela üç beş tane tuşu olmasa da çalışır, sonradan üstüne tuş takarsınız, telafisi mümkün. İşte o derinliğine bağlı olarak insan gözü retina tabakası n son gelişen yapılardan bir tanesi. Doğar doğmaz etrafa bakan bir bebek yoktur biliyorsunuz. Retina işte en son olgunlaşan, doğduktan sonra da olgunlaşması devam ediyor. Özellikle görme merkezi o sebeple işte mesela doğar doğmaz annenin yüzüne bakmaz çocuk. Normal zamanda doğmuş bir çocuk 3 aylıkken anneyle göz temasına gelmeye başlar. Yeni doğmuş bir çocuğu anne baba bize muayeneye getirdiğinde, “bu hiç etrafa bakmıyor” der tecrübesiz anne babalar.  Bu doğaldır tabii. 3 aylıkta olgunlaşıyor. İşte bu prematürelik retinopatisi olgun olmayan yani görme işlemi henüz kazanmamış retinanın dış dünyaya doğduktan sonra o retina kumaşının, demin bahsettik ya, hani aynaya benziyor dedik, ayna gibi saydam tabaka, pigment dedik, O tabii nedir? Sinir damardan örülü, bir kumaş gibi gözün içini döşeyen. Bu tabakanın örülmesi süreci adeta bir kasnakta yapılması gibi bu sürecin kendiliğinden yapılması bozulduğu vakit işte prematürelik retinopatisi rop dediğimiz hastalık ortaya çıkıyor

 

EREL AKSOY: Peki, bu süreci başlatan, çocuğun erken ışığa maruz kalması mıdır yoksa bilinen başka mekanizmaları var mı?

 

HÜSEYİN YETİK: Erken doğumun bizzat kendisi. Erken ışıkla acaba prematürelik retinopatisinde çocuğun gözlerini biz muhafaza etsek, bu konuda laytprop çalışması yapıldı. Sistemik faktörler tabii ki önemli ama ne kadar erken doğuyorsa o kadar daha yüksek riskle ortaya çıkıyor.

 

PINAR AKKAŞ: Peki, miadında doğmuş çocuklarda da bu risk olabiliyor mu?

 

HÜSEYİN YETİK: Miadında doğmuş çocuklarda retina problemleri elbette olur ama o prematürelik retinopatisi olarak değildir. Prematürelik retinopatisi tanısının temel karakteristiği bir prematüre doğum öyküsünün bulunması gerekir.

 

EREL AKSOY: Peki, bunun tanısı nasıl konur Hocam? Yani sizden daha önce çocuk hastalıkları uzmanları,  yeni doğan uzmanları bu çocukları değerlendiriyorlar. Onlar mı size gönderiyorlar bu hastaları nasıl oluyor?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii. Prematüre doğmuş çocukların uluslar arası protokollerle belirlenmiş, bizim tabii Türkiye’de bizim kendi hasta grubumuzun üstünden bizim de önerilerimizle belli vasıflara sahip olarak doğmuş çocuklara 28. günden başlamak üzere göz tarama muayeneleri yaptırılır. Nedir bu vasıflar? Bir, doğum haftası 31 hafta ve altında doğmuşsa ama Türkiye pratiğinde biz bunun ideal emniyetli sınırının 34 hafta olduğunu kabul ediyoruz. Bir çok çocuk 34 haftalık ya da daha küçük doğmuşsa bir. Doğum kilosu 1500 gram ve altında doğmuşsa iki. Doğumdan sonra çocuk yeni doğan ünitesinde kalmış, enfeksiyon geçirmiş, türlü ilaçlar almış, oksijen desteğinde tutulmuş, dolayısıyla sistemik gidişatında ama özellikle kalp ve akciğerle alakalı sorunlar yaşanmışsa. Yani bunu kim belirleyecek; yeni doğan doktoru. İşte üçüncü madde de yeni doğan doktorunun gerekli gördüğü her halde, her koşul için bu çocuklara ideal olarak onu söyleyeyim; doğum haftasına kıyasla ilk muayene yapılacak tarih arasında bir farklılıklar olabilir ama 28 gün, 4 hafta, doğumdan sonra 4 haftası dolduğunda hemen bir göz doktoruna gönderilir ya da icabında çocuk gönderilemez durumda kuvözdeyse bu konuyu bilen bir göz doktoru çağrılır, yoğun bakımda hastayı, çocuğu kuvözde görür. Ve tanıyı ona göre koyar indirektoftalmoskopiyle bakarız retinaya.

 

PINAR AKKAŞ: Bu durumda yeni doğan yoğun bakım ünitelerinin önemi çok büyük olmuş oluyor prematüre çocuklar için.

 

HÜSEYİN YETİK: Çok önemli. Önemli bir noktaya dikkat çektiniz. İşte yeni doğan yoğun bakım ünitesi olması tek başına önem arzetmiyor, tüm bu ihtiyaçları karşılayabilecek imkanların da bulunması çok önemli. Hakikaten çok önemli bir noktaya temas etiniz şu bakımdan; bu prematüre çocukların göz muayenelerinin yapılabilmesi, özellikle orada sorumlu olan yeni doğan doktoru meslektaşlarımızın çok çok muzdarip oldukları bir konu. Sonuçta prematüre retinopatisini her göz hekimi meslektaşımız bilmiyor, yapmıyor. Şimdi o çocuğun göz kontrolü yeni doğan meslektaşımızın boynunda, çocuğun genel gidişatı onun boynunda ne yapacak doktor arkadaşım? Ya bir doktor bulacak bir yerden getirip muayene ettirecek bulabilirse, ya o çocuğu kuvözüyle alacak ilgili merkeze gönderecek. O çocuk yolda giderken hayati risk taşıdığında ki taşıyor, bir sorun yaşadığında yine sorumluluk kimde? Yine yeni doğan doktoru arkadaşımızda. Bu hakikaten çok önemli bir sorundur. Bilmiyorum siz bu konuda bir tecrübeniz oldu da mı soruyorsunuz. Hakikaten yeni doğan merkezi olması değil asıl olan, tüm hizmetlerin verilebilmesi gerçekten.

 

EREL AKSOY: Bir de böyle bir sorunun tespitinin herhalde hızlı yapılması önemli değil mi? Bu konuya değinelim bir de.

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii orada zamanlama çok önemli. Siz bir çocuk prematüre retinopatisi evreleri, zonları yani retinanın zon ve evreleri, ben toplumun kafasını çok karıştırmak istemiyorum ama o retina kumaşını biz üçe bölüyoruz. Merkezden itibaren örülüyor. İlk üçte biri örülmemişse eğer çok kötü yani birinci zon. İkinci üçte birlik kısmını yavaş yavaş örmüşse o güzel yani belli bir düzeyde yok katetmiş. Üçüncü üçte birlik kısmı hiç önemli değil, orada ciddi bir sorun oluşturmaz. İlk bir zon bir, zon iki, zon üç. Zon bir en tehlikeli olan. Biz ilk muayenede damarlar uçlarını, “aa bu damar uçları yürümüyor, bir çizgi gibi duraksa başladı” diyoruz. İşte birinci evre, o çizgi gibi duraksama kabarmaya başlıyor, kabarıklık ikinci evre. Sonra o damarlar retina kumaşı içinde gitmek yerine, göz kendine damar yapmaya çalışıyor diyor ki. Gözün içine doğu adeta topraktan yukarı doğru yükselen bitki gibi düşünün içeri doğru büyümeye başlıyor. Bu ne demek? Eğer kontrolsüz bırakırsanız, göz bir fincan top, gözün içine doğru damarlar büyüyecek, adeta bir sarmaşık gibi gözün içi damarlardan oluşmuş bir damar yumağına dönecek. İşte bunu vakitlice tedavi etmeniz gerekiyor. Yani damar uçlarının gözün içine doğru büyümeye başladığını gördüğünüz anda, ideal olarak uluslararası standartlarda önerilen mümkün olabildiğince 72 saati geçirmeden. Ama az önce söylediğimiz çocuğun genel gidişatıyla alakalı hayati anlamda kendisini riske edebilecek olağanüstü koşullar tabii ki olabilir. 72 saat içinde olabildiğince tedaviyi yapmak gerekiyor ki aksi takdirde iki gözde de geri dönüşümsüz hayat boyu asla tedavi edilemeyecek matteessüf körlük ortaya çıkıyor. Bu o nedenle çok çok önemli bir rahatsızlık.

 

PINAR AKKAŞ: Peki, bu bahsettiğiniz evreler arasında bir evreden diğer bir evreye atlamak hızlı bir süreç mi?

 

HÜSEYİN YETİK: Bravo, evet çok hızlı olabilir. O yüzden de nereden başladığı önemli. Ve hekimin tecrübesi işte burada o nedenle önemli. Yani bu konuda tecrübesi olan hekim hastalığa ilk baktığında o fotoğrafı tanır bilir ve o fotoğraftaki bir tablonun ne hızla gideceğini  öngörür. Ve der ki “ben bu çocuğu mesela beş gün sonra göreyim ya da bir hafta sonra göreyim.” Ya da bulunduğu evreye gör der ki, “iki hafta sonra göreyim.” İşte bunun tespiti önemli yoksa gerçekten 72 saatte üş günlük sınır da ondan ötürü var. Bir bakıyorsunuz ki saatler içinde, günler içinde çok hızlı ilerleyebilir ve tedavi edilemez aşamaya kadar ilerleyebilir.

 

EREL AKSOY: Peki, böyle bir çocuğu tespit ettikten sonra yaptığınız tedavi işlemlerini bize özetleyebilir misiniz?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii. Şu anda güncel en başarılı tedavi olarak kullandığımız 2011’den itibaren, 2013’ün hemen başında, 2012’nin son 31 Aralık gerçekten son günü bunun için uluslar arası protokolüne de girmiş, göz içine bu anormal damar gelişimini engelleyen Anti-VEGF, bunu toplum da öğrendi anne babalar da öğrendi, o yüzden bunu söylüyorum. Özel aslında kanser tedavilerinde de kullanılan bir tür ilaç gözün direk içine enjekte ediyoruz. Şu anda altın standartı olarak kabul edilen en başarılı tedavi, en ağır gözleri bile rahatlıkla tedavi edebildiğimiz ama ağır derken artık asla tedavi edilemeyecek kadar kötüleşmiş göz değil. Yani tedavi sınırları içinde olmak kaydıyla yaptığımız tedavi primer olarak şu an göze ilaç enjeksiyonu yapmak. Onun dışında yıllarca yaptığımız, hala da asıl anlamda ortadan kalkmamış lazerle tedavi. Lazer tedavisine işte o gözün içine doğru anormal bir şekilde gözün üçüncü boyutuna büyümeye başlamış damar uçlarını gördüğümüz zaman o damarları yakıyoruz. İki, damar yapılamayan, damarsız kalan bölgeyi lazerle yakarak ortadan kaldırıyoruz. Çünkü vücut adeta deniyor ki, hani kabul edilen o ki; vücut niye damar yapıyor? Damarsız bir bölgesinin olduğunu bildiği için yapmaya çalışıyor.

 

EREL AKSOY: Oksijensizlik esas temel prensibi evet.

 

HÜSEYİN YETİK: Oksijensizlik iskemik evet. Dolayısıyla biz o damarsız bölgeyi yok edersek, vücuda dersek ki, ‘tamam senin damar yapmaya ihtiyacın kalmadı,’ o da anormal damar yapma sürecini durduracak. Lazer tedavisinin de mantığı buydu. Ama lazer görme alanını, ben bir gözümü kapattığımda şöyle bütün bir evren algılıyorum, ne kadar alan algılıyorsam. Retinanın bütün olarak geliştiği zaman algılıyorum ben bunu. Lazer yaptığım zaman, demin ne dedim, hani kumaşın merkezi üçte biri, ikinci üçte biri, üçüncü üçte biri dedim ya, ne kadar alan yapılmışsa lazer tedavisi, ‘bana bu kadar alan yeter geri kalanını ben yakacağım’ demek olduğu için siz merkezini kurtarmış oluyorsunuz ama çevreleri yakarak çocuğun görme alanını daraltmış oluyorsunuz elbette.

 

EREL AKSOY: Bir yerden feragat ederek diğer yerleri kurtarmaya çalışıyorsunuz.

 

HÜSEYİN YETİK: O, göze ilaç tedavisi Anti VEGF tamamen en azından şu ana kadar ki bilgi ve bulgularla tamamen sağlıklı bir göz elde etmemiz mucizevi bir şekilde o örme sürecini, damarın ve sinirin yapılma sürecini normalize ediyor. Ve dolayısıyla hiç yakmadan tamamen hatta iki sene sonra çocuğa baktığınızda o çocuğun rop hastalığından geçtiğini anlamanız bile mümkün değil.

 

EREL AKSOY: Peki, bu damarların genişlemesinin zarar nedir bir de ondan  bahsedebilir misiniz? Anormal damarlaşma bizim sağlığımız görmemiz açısından sıkıntı teşkil ediyor?

 

HÜSEYİN YETİK: İşte burada bu premetüre retinopatisindeki anormal damarlaşmayı, bir  de genel anlamda neonazkrizasyon normal damarlaşmadan ayırmak lazım. Premaürelik retinopatisinde retinanın direk örülmesi, yani sağlam bir retinanın elde edilmesi sürecinden bahsediyoruz. Burada aslında anormal damarlaşma demek normal şekilde yapılamaması sürecini kast ediyoruz. Dolayısıyla burada premetürelik retinopatisinde retina olmuyor, çocuğun retinası gelişmiyor. Ama onun dışında sizin bahsettiğiniz bir de neonazkrizasyon, yani patolojik sonradan olmaması gereken damar oluşumu öz konusu ki onun da bulunduğu yere göre yine görmeyi ortadan kaldıran, gözün anormal bir şekilde göz tansiyonuna yol açan türlü ilave başka sebepleri de bulunabilen erişkinlerde ortaya çıkan hastalıkları var. Yani vücut, göz pırıl pırıl saydam dokulardan ibaret ışığın girdiği. Ama onun önde korneasına bir travma olur gelir enfeksiyon ulaşır oraya, damarsız saydam, tamamen saydam olan korneada o enfeksiyon bölgesini temizlemek için vücut damar yapar, o damar o bölgeyi temizlemek için kan gitmelidir çünkü, korneada başlar size neonazkrizasyon görmeyi kapatır. Çünkü opaklaştıracaktır. Ya da gözün iç kısmında retina damarı tıkanır, hastanın yüksek tansiyonu vardır, şeker hastalığı vardır, gözün içinde kan damarları retinanın damarları tıkanır, o tıkanmış damar bölgesinde vücut kendisi damar yapmaya çalışır, anormal damarlar ortaya çıkar. Anormal damarlar normal damar gibi değildir. O anormal damarlar adeta sağlam bünyeye sirayet etmeye çalışan ya da oraya saldıran patolojik bir takım ekstra canlı gibi gidip sağlan iş gören yapıların etrafını sararak onu adeta hapseder, kanatır, göz tansiyonuna yol açar, görme merkezinde ortaya çıkar mesela makula dejenerasyonunda tam orta kısımda kanar, saniyeler içinde hastanın görmesi gider mesela.

 

PINAR AKKAŞ: Aslında retinapoti konusunda, yani yetişkin insanların retina rahtsızlıklarında müdahale etmek daha farklı ama premetüre çocuklarda retina konusunda bahsettiniz biraz önce tedavi yöntemlerini lazer tedavisi, ilaç tedavisi. Onlara müdahale etmek aslında çok ileri ehillik ve uzmanlık gerektiriyor. Yani o konuda zaten miadından önce doğmuş çocuklar, kilo olarak 1500 hatta daha altı doğmuş oluyorlar, 34 hafta hatta daha altı haftada doğmuş oluyorlar. O açıdan çok özen gerektiriyor, çok ehillik gerektiriyor ve çok uzmanlık gerektiriyor değil mi?

 

HÜSEYİN YETİK: Bravo aynen. Çünkü bir premetüre çocuğu siz şimdi, çocuk ağlıyor durmuyor çocuğun gözüne iğne yapacaksınız düşünsenize. Ya çocuğa anestezi vereceksiniz ki yurt dışında pek çok şey böyle yapılıyor. Ben buraya işte Avrupa’nın retina akademi toplantısı vardı. Bu ayda şimdi ayrıca makale olarak da yayınladık. Uluslararası çok prestijli bir dergide kabul edildi yayınlanacak. Bu premetüre çocukların gözüne iğne yapmak için benim kendim ait tekniğim var. İşte bu akademi toplantısında gösterdiğimde çok ilgi gördü Avrupalılar, “nasıl olur” diye böyle gerçekten sonra gelip beni tebrik ettiler. Ben çocuğun gözünü hiç tutmadan ve iğneyi yaparken gözüne iğnenin girdiği, iğneyi, gözün içindeki iğne ucunu görüp hatta iğnenin ucundan çıkan ilacı da görüyorum. Yani gözün içinden çıkmasını. Bir de ben bunu görmekle kalmayıp bir de doktor arkadaşımdan o bizim oftalmoskobun kenarından kameradan o anı görüntüleyip, ‘işte ben iğneyi böyle yapıyorum, benim tekniğim bu’ diye o görüntülemeyi de sunduğumda gerçekten Avrupalılar şok hayret ettiler. Yabancı konuklar sadece Avrupalı değil Amerikalılar da vardı. Nitekim işte benim o tekniğimin içinde bulunduğu şeyi makaleyi de inşaAllah kabul edildi göreceğiz. Benim meslektaşlarım da, Türkiye’deki pek çok meslektaşım da bilmiyor. Erişkine de gözün içine iğne yapacaksınız. Yani iğne girerken hangi dokuya değecek, nereye değecek bu çok özellik isteyen bir şey. Yoksa benim bir günde içtenlikle bir günde 4-5 tane çocuğa iğne tedavisi yaptığım durun vakidir. Ülkenin dört bir yanından hatta komşu ülkelerden, yabancı ülkelerden, Sofya Çocuk Hastanesi’nden ambulansla bana çocuk geliyor. Ankara’dan gelmekten daha kolay hatta baktığınızda. Bu kadar yoğunlukta siz bu çocuklara anestezi vereceksiniz, ameliyathaneye götüreceksiniz, bunu fizik olarak da yetiştirebilmek mümkün değil. İşte benim orada kendime ait bir tekniğim var çok şükür. Birkaç tane böyle patentli uygulamamız var. TUBİTAK’ın da sağolsun desteklediği şeylerimiz var. Görüntüleme sistemiyle ilgili 6 tane patent müracaatım TÜBİTAK’ın da desteklediği hala çalışmalarımız var.

 

PINAR AKKAŞ: İnşaAllah yaygınlaşır tekniğiniz.

 

HÜSEYİN YETİK: İnşaAllah. Yayınladık işte. Bence hem Avrupalı, Amerikalı hem bizim kendi meslektaşlarımız görecekler. Tabii tehlikeli bir durum, gerçekten o cesareti göstermek, ufacık bir çocuğun gözüne iğneyi yapmak. Ama arkadaşlarımın bu vesileyle benim o videoyu koyduk izleyecekler, derginin web sayfasından indirip izleyecekler. Gördüklerinde onlar da zaten, Türkiye’deki meslektaşlarımız da görüp çok hayret ettiler. Hatta bir meslektaşım geldi “hayatımda böyle bir şey görmedim” dedi. Doğrudur.

 

EREL AKSOY: Ellerinize sağlık.

 

HÜSEYİN YETİK: Sağolun.

 

EREL AKSOY: Diğer meslektaşlarımıza inşaAllah daha fazla dünya literatürüne katkıda bulunmaları açısından.

 

HÜSEYİN YETİK: İnşaAllah. Yani insanlara ilim verilir, ben hep böyle bakmışımdır, hakikaten size verilen ilmin hakkını verebilmeye gayret sarfetmektir asıl olan. Siz bun u paylaşabildiğiniz sürece, çünkü ilmin sahibi biz değiliz ki. Sonuçta o kapıların açılmasıdır asıl olan. Ben şuna inanıyorum; hele siz bir hocaysanız alfabeyi kusursuzca öğreteceksiniz sizden sonra gelene. Yoksa dünyanın en önemli sanat eserler de, Türkçenin o mükemmel sanat eserleri de, edebi eserleri de 29 tane harften müteşekkil değil mi? Yani o 29 harfi kimisi kullanarak dünyanın en mükemmel eserlerini üretecek, kimisi adını bile yazmakta zorlanacak. Dolayısıyla ilim, bildiğinizi öğrettiğiniz sürece, sizden sonra gelenlere yayabildiğiniz sürece size yeni ilimler bir şekilde gelir, siz de öğrenirsiniz bir şekilde. Çünkü ilmin sahibi size o kapıları mutlaka açacaktır.

 

EREL AKSOY: Bilim dünyasında bencil olmamak gerekiyor. Her bildiğini paylaşmak gerekiyor. O zaman gerçek hem kişi yaptığı işin mutluluğuna da varabilir, hem de amacına ulaşır.

 

HÜSEYİN YETİK: Bunun hakkını verebilmek, yani ben sağolsunlar benim hastalarımız da bundan haberdarlar, ayni insanın kalbiyle, o vicdanıyla karşı karşıya olduğu bizim mesleğimiz budur. Yani hakkaniyetle ilminizin hakkını verebilmek gibi bir sorumluluk var. Yoksa tababet mesleği gerçekten her alanda olduğu gibi, aslında gelip de bir çamaşır makinesi tamircisinin de kalkıp işinde şurası bozuldu deyip gerekmeyen bir parçayı değiştirdiği de vaki. Yani onu da biliyoruz ama o da kendi ilmiyle kendini sorgulamıyor işte. Ama bizim tababet mesleği bizzat hastanın sağlığıyla, bir başka şahsın sağlığıyla ilgili olduğundan elbette ki daha ön planda konuşuluyor, konuşulmalı. Ben ona inanmışımdır; iki şey var, bir, şimdi defansif tıp diye bir kavram var ya biliyorsunuz, defansif tıp, koşullar o hale getirdi bizi. Yani ne yazık ki maatteessüf belli risk düzeyine girmiş hastalara biz meslektaşlar çok fazla dokunamıyoruz, dokunmak istemiyoruz. Çünkü dokunacaksınız, sonuçları çok iyi olmayacağı aşikar bir yerde, bunu hastaya, hasta yakınlarına anlatabilmek zor. İşte bu noktada size verilen o ilimle o ilmin hakkını vermek sorumluluğunu hissetmeniz gerekiyor.

 

PINAR AKKAŞ: Her meslekte vicdan kullanmak çok çok önemli ama tıpta çok üçlü bir vicdan gerekiyor.

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii, yoksa sizden daha yakın zamanda işte bizim İzmir’den bir bebeğimiz, 26 günlük bir bebek, evin ortak çöp toplama alanına bir sigara atılıyor, binanın apartmanın ortak çöp toplama alanına, orada bir patlama oluyor ve patlamayla evin kapıları kasalarıyla sökülüyor ve kundakta 26 günlük çocuk o odada. Sonradan bayram tatilinde yavaş yavaş bakıyorlar ki çocuğun gözünde beyazlama başlamış. Anne baba, mikro bir yabancı cisim belli ki, dışarıdan bir mikro perforasyonla endoftalmi. Bizim erişkinde bile, erişkin hasta için bile gözün içine enfeksiyon sirayet etmesi en korkunç tablo. Bırakın ki 26 günlük çocuğa. Tabii bu şimdi 26 günlük çocuğa anne baba kucağına alıp götürmediği merkez kalmıyor, sonucu çok kötü olacağı için belki ama meslektaşlarımız çok fazla dokunmaktan imtina ediyorlar. “Bizi aşıyor, şuraya gidin, buraya gidin” diyorlar. Bir üniversiteye gidiliyor, İstanbul üniversitesine gidiliyor. Sonuçta bana geldi, benden evvel beş tane meslektaşımızın “ artık yapacak bir şey yok” dediği hastaya altıncı doktor olarak siz de yapacak bir şey yok diyebilirsiniz öyle değil mi? Ama o noktada Allah’ın size verdiği ilmin hakkını veriyor musunuz vermiyor musunuz sorgulamasıyla aslında yapacak bir şey var, şunları şunları yapalım demek durumundasınız. Yaptık ve çok şükür bebeğin gözü kurtuldu mesela.

 

PINAR AKKAŞ: Endoftalmiyi izleyenlerimize anlatırsak.

 

HÜSEYİN YETİK: Endoftalmi, gözün içine bir enfeksiyon yani bir iltihaplanma, çoğu kez de dışarıdan mikrobiyal bir durum. Bu bir mantar olabilir, bu bir bakteri olabilir. Endo - iç demek, oftalmo – göz demek, itis de - iltihaplanma. Gözün içinin mikropla sarılarak gözün o canlı dokularının enfekte olması hali.

 

EREL AKSOY: Görmenin gereği olarak tabii göz içi çok fazla damarı olan bir doku  olmadığı için herhalde esas problem burada çıkıyor. Bağışıklık sistemi buraya yeterince müdahale edemiyor sanırım, esas problem buradan çıkıyor değil mi?

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii tabii. Kanlı bir doku olmadığı için, gözün saydam tabakaları özellikle oralara enfeksiyon bir girdi mi gözün içine çıkması çok zor.

 

EREL AKSOY: Dilerseniz retina hastalıklarıyla ilgili hep çocuklardan bahsettik. Yetişkinlerde oluşabilecek retina ilgili problemler. Mesela bir retina dekolmanı var bundan bahsedelim isterseniz. Acil bir durum herhalde.

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii acil bir durum. Erişkinde retina hastalıkları dediğimiz bir üç tane hastalıktan bahsedebiliriz. Birincisi bahsettiğiniz gibi çok önemli retina dekolmanı aciliyeti nedeniyle. İkincisi diyabet, şker hastalarındaki diyabet retinapotisi. Üçümcüsü de yaşa bağlı makula dejenerasyonu yani yaşlanmanın neticesinde, onda da aciliyet gerektiren durumlar olduğu için. Retina dekolmanı demin söylediğim hani bir aynaya benzettik, retina saydam bir tabakadır dedik, aynanın sır tabakası bunun da pigment tabakası vardır ve bu iki tabaka bu marketlerdeki vakum paketi gibi iki tabaka vakumla birbirine tutturulur dedik. İşte saydam nerosensoriyel retina tabakası gözün iç duvarından adeta bir duvar kağıdının duvardan koptuğu gibi yırtılması kopması halidir retina dekolmanı, retina taşmanı. Retina ayrışması nasıl oluyor, ne oluyor da retina dekolmanı nasıl oluyor ya da hasta bunları nasıl fark ediyor derseniz, bir, retina dekolmanı körlükle sonuçlanan bir hastalık dolayısıyla ciddi bir rahatsızlık.

 

PINAR AKKAŞ: Mutlaka körlükle mi sonuçlanır?

 

HÜSEYİN YETİK: Eğer kontrolsüz olur ve tedavi edilmezse mutlaka körlükle sonuçlanır. Yani siz dekolmanı mutlaka tedavi etmek durumundasınız. Dekolman, şimdi deminden beri hep söylediğim gibi ben bir gözümü kapattığımda bütün bu görme alanımı sağlayan retina tabakam. Retina tabakamı bütün olarak bu sağlıklılık haliyle görüyorum bunu. Bu sağlıklılık hali neydi? Vakumlanarak retina tabakasının yerli yerinde tutulması yani gözün iç duvarı retina tabakasını kendine vakumluyor. Marketlerdeki vakumlu paketlere benzetme, öğrencilerime de anlatırken bu yönüyle de kolay, şimdi biz marketlerde paketi nasıl açıyoruz vakumlu paketi? Üzerini bir delersiniz havayı çeker gevşer ve paketi açabilirsiniz. İşte retina tabakasında bir yerlerde yırtılma olursa, gözün içinde retina tabakası nasıl yırtılır?

 

PINAR AKKAŞ: nasıl yırtılır?

 

HÜSEYİN YETİK: Gözün iç boşluğu, biz demin anatomik tabakalardan bahsederken üç ana tabakadan bahsettik ama, şimdi göz bir fincana, bir yuvarlak kaba kaseye benzetirseniz, üç tane ana duvar söyledik, damar tabakası dedik, retina dedik ortası boş mu? Ortası vitröz, vitray camsız saydam bir jel yapıyla dolu, yine El Kindi’ye baktığınızda ‘cismi züccaci’ zücaciyeci, camsı cisim El Kindi’den öyle tanımlanıyor, sonra vitray, vitröz Latin tıbbına gidiyor ve bize tekrar vitröz olarak geliyor. Gözün içindeki o vitray camsı cisim jel yapı retinaya sıkı sıkıya yapışık aslında. Onun içinde önden arkaya uzanan fibriller var, kollajen fibriller, incecik saydam fibriller ve yüzde 90’ın üzerinde sudan oluşuyor. Bizim gözümüzün içi aslında dolu bir lastik top gibi. Çocukluk çağında da bu jel yapı sıkı sıkıya yapışık. O yüzden çocuk sağa sola koşuyor, gözünü çarpıyor hiçbir şey olmuyor çocuğa. Ama yaşlanmak nedir? Yaşlılık süreci en basit  şeyiyle, taze ağaç derken nedir? Suyunu kaybetmesidir. Yaşlanmak da hücreden dokuya, dokudan organa sıvı miktarını ve sıvı dağılımını kaybetmesi. İşte bu vitröz jel doğal bir yaşlanma prosesi olarak yüzde 90’ın üzerinde homojen bir şekilde tuttuğu suyu artık tutamaz oluyor, bu bir yaşlanma prosesi. O kollajen liflerin arasında homojen bir şekilde, yani tek yekpare bir yapı şeklinde olan su içinde küçük küçük kistlik boşluklar oluşuyor bu jel yapının gözün içini dolduran jelden. Yani vitröz cisimden bahsediyorum. Sonra bu jel yapı içinde boşluklar oluştuktan sonra arkadan öne doğru tıpkı siz portakalı sıkarken nasıl suyunu çıkartırsınız, arkadan öne doğru kendi üzerinde büzüşerek retina yüzeyinden ayrılıyor. Yani retinanın üzerine sıkı sıkıya yapışık olan o jelin dış kabuğu retina üstünden ayrılıyor. Biz buna arka vitröz dekolmanı diyoruz. İşte kimi yapısal faktörlere bağlı olarak o gözün jeliyle retina arasında sıkı sıkıya yapışık olduğu bir takım noktalar oluyor. İşte o jel ayrılırken retinayı da böyle bir kenarından tutup yırtıp çekiyor ve retina yırtığı oluyor. Ya da hasta dışarıdan bir yumruk yiyor, darbe alıyor, ya da bir şey deliyor retinayı yırtıyor ve dolayısıyla o yırtık retinanın altına göz içi suyu gidiyor hasta gözünün önünde ışıklar çakmaya başlıyor diyor, arkasından da görme alanının tıpkı bir siyah perde gibi yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan yavaş yavaş kapandığını tarif ediyor.

 

PINAR AKKAŞ: Nasıl tedavi ediliyor?  

 

HÜSEYİN YETİK: Başlangıçta yırtığın ilk görüldüğü vakit bizim için önemli. Buradan izleyiciye verilecek mesaj şu; ne dedik, gözünün önünde bir şeyler uçmaya başlıyor, ışık çakıyor. Dolayısıyla herhangi bir kişi gözünün önünde bir şeylerin uçtuğunu ve bunu yaşarken ışık çakmaları olduğunu fark ediyorsa ve bu yeni bir durumsa. Çünkü toplumun yüzde 80’inde floaters dediğimiz göz içinde uçuşmalar beyaz zemine baktığında bilhassa böyle kıl gibi ince nokta gibi şeyler var. Çoğunda bir anlam ifade etmiyor ama yeni bir durum olarak gözümün önünde bir şeyler uçmaya başladı, ışık çakıyor diyorsa bu bir retina yırtılmasıdır. Retina yırtıldığı anda hemen dekole olmuyor. Yani dubar kağıdının bir köşesini yırttığınız için o duvar kağıdı komple aşağı gelmiyor demek istiyorum. Duvar kağıdı komple aşağı geldiği zaman hastanın görmesi gidiyor. O yırtığı ilk anda biz yakalayıp yırtığın etrafına lazerle kaynak yapmak isteriz. En başlangıcı, en doğru, en erken dönemde bu. Erken dönemde yakalamak, onun etrafını lazerle kaynak yapmak. Eğer artık gözün tabakası ayrılmaya başlamışsa üç tane yöntemden bahsedilebilir; daha çok erkense gözün içine bir gaz hava habbesi verip, o havanın gidip bastırıp o yırtık alanını arka duvara doğru duvar kağıdını yerine itelemesi ve onun içinden lazer yapmak olabilir. İkincisi gözün dışına bir özel bir çember var bunun için ya da eksplant diyelim, gözün dışında bir baskı uyguluyoruz, çökertme cerrahisi diyoruz biz buna sklera çökertmesi. Çok azaldı bu cerrahi, gözün dışından bir özel silikondan bir bant ya da özel süngerden yapılmış bastırma elemanı. Yani dışarıdan bastırarak gözü çökertip o ayrışan tabakayı iki tabakayı birbirine ittirip birleştirme. Üçüncü yöntem de vitrektomi. Gözün içine giriyoruz, iki tane delik deliyoruz göze, içeri giriyoruz, demin bahsettiğim o jel yapıyı temizliyoruz. Sonra retina tabakasına tekrar duvar kağıdını yapıştırıyoruz. İçeriden lazerle kaynak yapıyoruz. Sonra da gözün içini bir maddeyle dolduruyoruz. Bu yağ olabilir silikon yağı, direk hava koyabiliriz ya da özel bir gaz koyabiliriz.

 

EREL AKSOY: Şimdi buradan bahsettik. Orada göz küresinin içindeki basıncın düşmesinden bahsettik. Böyle retinanın dekolmanı gibi bir sonuç ortay çıkıyor. İlk başta glokomdan bahsettik. Basınç yükselmesine bağlı oluyor. Çok hassas bir denge var herhalde değil mi?

 

HÜSEYİN YETİK: Aynen tabii.

 

EREL AKSOY: Görmenin olabileceği çok hassas bir dengeden bahsediliyor basın açısından sadece.

 

HÜSEYİN YETİK: Tabii. O basıncın aşırı düşmesi de istenmeyen bir şey yükselmesi de istenmeyen bir şey. Sonuçta retina dekolmanı böyle bir tablo. Aciliyet arzeden bir tablodur. Işık çakmalarını fark eden herhangi bir kişinin hiç beklemeden mutlaka bir an evvel göz hekimine müracaat etmesi gerekir.

 

PINAR AKKAŞ: Çok teşekkür ederiz çok sağolun.

 

HÜSEYİN YETİK: Ben teşekkür ederim. Konuşmaya başlayınca duramadın herhalde.

 

EREL AKSOY: Çok değerli bilgiler aldık gerek gözün mucizevi yapısıyla ilgili, gerek göz hastalıklarıyla ilgili. Özellikle retinayla ilgili bilgiler aldık, teşekkür ediyoruz.

 

HÜSEYİN YETİK: ben size teşekkür ediyorum.

 

PINAR AKKAŞ: Çok çok teşekkürler sağolun programımıza geldiniz.

 

HÜSEYİN YETİK: Sağolun çok naziksiniz. Ben teşekkür ediyorum davetiniz için.

 

PINAR AKKAŞ: Bir programımızın daha sonuna geldik. Haftaya yeniden değerli bir konuğumuzla buluşmak üzere herkese iyi akşamlar diliyoruz.

 

http://a9.com.tr/izle/194257/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---46-Bolum-Doc-Dr-Huseyin-Yetik-Goz-Hastaliklari-Uzmani

 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

Bedenimizdeki Ayetler
Doktor
Doç. Dr. Hüseyin Yetik
Endoftalmi
Göz Hastalıkları Uzmanı
Gözdeki Mucize
Gözyaşı
Hastalık
Kornea
Retina
Sağlık
Yaşam ve Sağlık
odaklanma
retinapoti
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
mp3
mp4
mp4
youtube