Evrenin derinliklerine baktığımızda, olağanüstü hassaslıkta fiziksel değerler ve dengeler görürüz. Galaksilerin dönüşünden atomun içindeki hareketliliğe kadar her olay, belirli “sabitlere” bağlıdır. Fakat bu sabitler içinde bir tanesi vardır ki, fizikçiler ona hem büyük bir hayranlık hem de bir miktar ürpertiyle karışık bir saygı duyarlar. Bu, “İnce Yapı Sabiti” (α) olarak bilinen yaklaşık 1/137 değerindeki o gizemli sayıdır.

 

Nasıl ki “Altın Oran” (Ф ≈ 1,618) canlılar alemindeki muhteşem estetik ve tasarımın bir şifresiyse; İnce Yapı Sabiti de kainatın her yerindeki o hassas ölçü ve dengenin matematiksel imzasıdır. Öyle ki atomun çekirdeğinden yıldızların fırınına kadar her yerde bu sayı karşımıza çıkar. 20. yüzyılın dahi fizikçilerinden, “Modern Fiziğin Mozart’ı” olarak adlandırılan Richard Feynman, hayatı boyunca bu sayıya adeta takıntılıydı. Bu sayının bir yerlerden türetilemiyor olması, evrenin temel bir ayarı olarak doğrudan “oraya konulmuş” gibi durması onu hayretler içinde bırakıyordu. Nobel ödüllü Feynman, bu konudaki hayretini şu sarsıcı cümlelerle ifade etmişti:

“Bu, fiziğin en büyük ve en anlaşılmaz gizemlerinden biridir: İnsanoğlunun hiçbir şekilde kavrayamadığı sihirli bir sayı bize kadar ulaşır. Bu sayıyı 'Tanrı’nın eliyle' yazdığını ve 'O'nun kalemini nasıl hareket ettirdiğini bilmediğimizi' söyleyebilirsiniz… Tüm iyi teorik fizikçiler bu sayıyı duvarlarına asar ve onun üzerine kafa yorar.”[1]

Neden 1/137?

Teknik olarak İnce Yapı Sabiti; ışık hızı, elektronun yükü ve Planck sabitinin kombinasyonu ile oluşur. Üç farklı fiziksel değerin bir araya gelmesiyle ortaya birimsiz ve boyutsuz (metre, saniye, kg gibi) bir sayı çıkar. Bu “saf” sayı, ışık (fotonlar) ile madde arasındaki etkileşimin gücünü belirleyen o kusursuz ayardır. Yine Feynman’ın ifadesiyle, “evrenin dokusuna doğrudan işlenmiş gizli bir koddur.”

Söz konusu özel değer atomaltı seviyede “varlığın kararlılığını” sağlamaktadır. Eğer bu sayı mevcut değerinden çok küçük bir sapma gösterseydi; eğer biraz daha büyük olsaydı, atomlar birbirine o kadar şiddetle yapışırdı ki yaşam için gerekli kimyasal reaksiyonlar asla gerçekleşmezdi. Eğer biraz daha küçük olsaydı, atomlar elektronlarını yörüngelerinde tutamaz ve bildiğimiz anlamda madde hiçbir zaman form kazanamazdı.

 

Kuantum mekaniğinin kurucularından Nobel Fizik Ödülü Sahibi Max Born, bu sayının, “neden başka bir sayı değil de tam olarak bu olduğunu” hayatı boyunca sorgulamış; ve bir “varlık yokluk meselesi” olduğunu açıkça ifade etmiştir:

“Dünyanın yapısı α (ince yapı sabiti) değerine bağlıdır. Eğer bu değer sadece yüzde bir-iki oranında farklı olsaydı, yıldızlar hayatın temel taşları olan elementleri üretemezdi ve bildiğimiz haliyle evren yok olup giderdi.”[2]

Diğer bir ifadeyle, yıldızların içindeki nükleer füzyonun gerçekleşmesi ve dolayısıyla elementlerin ve canlılığın oluşumunda ince yapı sabitinin olmazsa olmaz bir önemi vardır. Yıldızların içindeki olağanüstü hassas sentezi ilk keşfeden meşhur astrofizikçi Sir Fred Hoyle olmuştur. Prof. Hoyle daha önce savunduğu katı materyalist-ateist dünya görüşünü bir kenara bırakarak şu itirafta bulunmuştur:

“Verilerin sağduyulu bir yorumu, bir 'Üstün Akıl'ın fizik, kimya ve biyoloji ile oynamış olduğunu ve doğada konuşmaya değer hiçbir kör kuvvetin bulunmadığını göstermektedir."[3]

 

Evrenin Ayar Düğmeleri: 26 Hassas Parametre

İnce Yapı Sabiti (α), kainatımızın işleyişindeki en kritik dişlilerden biridir; ancak tek başına değildir. Modern fizik, “Standart Model” olarak adlandırılan evrenin temel anayasasında, değerleri hiçbir teoriyle önceden tahmin edilemeyen ve adeta dışarıdan bir el tarafından “elle girilmiş” yaklaşık 26 temel sabit olduğunu ortaya koyar.[4] Bilim dünyası, kainatın varlığını sürdürmesi için zorunlu olan bu sayıların neden tam da bu değerlerde olduğunu açıklayamamakta, onları sadece hayretle ölçerek kabul etmektedir. 

 

Kozmik bir kontrol paneli gözünüzde canlandırın; önünüzde 26 farklı ayar düğmesi var ve her biri virgülden sonra onlarca basamaklı hassas değerlere ayarlanmış durumda. Bu düğmelerden herhangi birine yapılacak milimetrik bir dokunuş, evrenin daha oluşmadan büyük bir sessizliğe gömülmesi demektir. Bu hayati düğmelerden birkaçı şunlardır:

Elektronun Kütlesi: Eğer bu kütle mevcut değerinden biraz farklı olsaydı, atomlar molekülleri oluşturamaz, dolayısıyla kimya bilimi ve biyolojik yaşam daha doğmadan sona ererdi.

Planck Sabiti: Kuantum dünyasının sınırlarını çizen bu sayı, atomaltı parçacıkların davranışlarını ve maddenin kararlılığını sağlayan temel ölçüdür.

Nükleer Kuvvetlerin Şiddeti: Atom çekirdeğini bir arada tutan bu “kozmik yapıştırıcı” azıcık daha zayıf olsaydı, evrende hidrojenden başka hiçbir element (Karbon, Oksijen, Demir gibi) var olamazdı.

Bu 26 parametrenin her birinin, tam olması gereken noktada durması, evrenin kör kuvvetlerin bir savrulması değil, her detayıyla “planlanmış ve tasarlanmış” bir yaratılış eseri olduğunun kanıtıdır.

Kozmik Terazi: Devlerin Hassas Dengesi

Evrende sadece sabitlerin varlığı değil, sabitlerin birbirleriyle olan oranı da başlı başına birer yaratılış mucizesidir. Bunun en çarpıcı örneği, Yerçekimi Sabiti (G) ile İnce Yapı Sabiti (α) arasındaki dengedir. Bu dengeyi bir "Kozmik Terazi" olarak nitelemek mümkündür. Ancak bu terazi, alışık olduğumuzdan çok farklı çalışır.

 

Elektromanyetik kuvvet (ince yapı sabiti tarafından kontrol edilir), yerçekiminden yaklaşık 1036 kat (1'in yanına 36 tane sıfır!) daha güçlüdür.[5] Devasa bir güç farkına sahip bu iki zıt karakterli kuvvet, bir yıldızda karşı karşıya gelirler. Yerçekimi (G), atom seviyesinde zayıf kalsa da trilyonlarca ton maddeyi bir araya getirip merkeze doğru korkunç bir güçle çekerek yıldızı çökertmeye çalışır. Buna karşılık, atomların içindeki elektromanyetik etkileşimler ve nükleer tepkimeler, dışarı doğru muazzam bir basınç uygulayarak bu çökmeye direnir.

 

Yerçekiminin elektromanyetik kuvvete karşı ilk bakışta “çaresiz” gibi görünen rekabeti,  virgülden sonra 36 basamaklık bir hassasiyetle “ayarlanmıştır”. Aksi takdirde, evren ya sadece kara deliklerden ibaret olurdu ya da hiçbir formun oluşamadığı bir boşluk olarak kalırdı. Akıllara durgunluk veren bu denge, evrenin her noktasında tecelli eden Sonsuz İlim ve Kudret'in matematiksel bir tasdikidir.

 

Sonuç: Yaratılış Gerçeği

Bazı materyalist biliminsanları, söz konusu apaçık mucizeler karşısında bilimsellikten tamamen uzak bir tavır sergilemekte; “istatistiksel rastlantılar”, “iyi tesadüfler” veya “olağanüstü tesadüfler zinciri” gibi aldatmacalara sığınmaktadırlar. Bir görüşe göre ise, “kozmik bir piyango” bize vurmuş; milyonlarca başarısız evren arasından “şans eseri” yaşam için en uygun olan değerlere sahip bir evrene sahip oluvermişizdir!

 

Bu iddialar sadece bir mantık hezimeti değil, aynı zamanda bilimin de reddidir. Bir olayın mucize olduğu kuşkusuz olduğu halde, sırf Yaratılış’ı reddetme uğruna akıl dışı açıklamalar benimsemek, materyalist dogmanın insan mantığını nasıl kör ettiğinin bir kanıtıdır.

Gerçekte ise, birbirine bağlı binlerce halkadan oluşan bu “Mucizeler Zinciri”nin tek bir halkasının bile “şans eseri” oluşması matematiksel olarak imkansızdır. Evrenin her noktasındaki bu olağanüstü hassas ölçü ve denge, her şeyi yoktan var eden ve her an kontrolü altında tutan Allah'ın varlığının apaçık bir delilidir. Kainat, bir “rastlantılar yığını” veya “tesadüfler silsilesi” değil, sonsuz ilim ve kudret sahibi Rabbimizin eseridir.

 


[1]Feynman R.P., 1985, QED: The Strange Theory of Light and Matter, Princeton University Press, p. 129.

[2]Born M., 1969, Atomic Physics, Blackie & Son.

[3]Hoyle F., 1981, The Universe: Past and Present Reflections, Engineering and Science.

[4]Barrow, J. D., & Tipler, F. J., 1986,The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Press.

[5]Rees, M.,1999, Just Six Numbers: The Deep Forces That Shape the Universe, Basic Books.