Yıllar boyunca dünya, birbiriyle mücadele halindeki ülkelerin çatışmalarına sahne olmuştur ve bu çatışmaların büyük bir kısmı halen devam etmektedir. ABD ile Rusya arasındaki bitmek bilmeyen gerilimler, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları gibi din temelli savaşlar ya da ABD'nin Afganistan işgali ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi güç mücadeleleri, insanlık tarihinin değişmeyen gerçekleri olmuştur.

Bu süreçte bazı ülkeler parçalanmış, ortaya çıkan yapılar yeniden güç dengelerine göre şekillendirilmiş; bu yeni oluşumlar çoğu zaman iç çatışmalar ve politik istikrarsızlıklar içinde varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Dünya, hiçbir döneminde anlaşmazlıkların ve savaşların kalıcı biçimde çözüldüğü bir yer olamamıştır. Bunun temel sebebi ise çözümün yanlış yerde aranmasıdır.
“Diplomasi”, savaşan tarafları uzlaştırma iddiasıyla devreye sokulan bir yöntemdir. Ancak gerçekte diplomasi, çoğu zaman sanal bir çözüm üretmekten öteye geçememektedir. Arabulucu ülkelerin öncülüğünde yapılan toplantılar, günlerce süren görüşmeler, uzun müzakere masaları, bazı durumlarda geçici ateşkesler sağlasa da hiçbir zaman kalıcı bir barış tesis edememektedir. Hiç sonuçlanmayan ve yıllarca süren gerginlikler bunun en açık göstergesidir.
Bu masa başı görüşmelerin ardından savaşlar yeniden başlamakta, insanlar ölmeye devam etmekte, çocuklar katledilmekte, şehirler bombalanmaktadır. Aslında bu yöntemle gerçek bir çözüm üretilemeyeceği bilinmektedir, ama buna rağmen başka bir yol denenmemektedir.
Oysa savaşın çözümü son derece kolaydır. Savaş, sadece bir sevgisizlik sorunudur. Pek çok düşünür ve ruhani lider, savaşların özünde “ötekine karşı duyulan sevgisizlik” olduğunu ifade eder. Empati kurulmadığında, karşı taraf insan olarak değil, bir tehdit ya da düşman olarak görüldüğünde şiddet kolayca meşrulaşır. Nefret ve korku şiddeti beslerken, sevgi ve şiddetsizlik barışın yegane zemini haline gelir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında da savaşların sıklıkla “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden körüklendiği görülür. Bu ayrım, sevginin yalnızca belirli bir gruba yöneltilmesi ve ötekinin bu çemberin dışında bırakılmasıyla oluşur.
Bazı çevreler savaşları çıkar, güç, kaynak paylaşımı, ideoloji veya kimlik politikaları gibi daha karmaşık nedenlerle açıklamaya çalışır. Ne var ki tüm bu unsurların ortak paydası yalnızca sevgisizliktir. Sevgi hakim olsa, çıkar çatışmaları anlamını yitirir; fedakarlık, merhamet ve hüsn-ü zan öne çıkar. Sevginin var olduğu bir zeminde halklar ve ülkeler arasında güç ve menfaat savaşları yaşanmaz. Üstad Bediüzzaman Said Nursi bu hakikati şu sözle ifade etmiştir:
“Kalb-i insaniden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekavet o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez.”
İnsanın kalbinden hürmet ve merhamet duyguları çekilirse, geriye kontrolsüz bir güç kalır. Bu durum, onu en gaddar varlığa dönüştürür. Böyle bir yapıyı siyasetle, diplomasiyle veya politik manevralarla durdurmak mümkün değildir. Nitekim bugün yaşanan tablo tam olarak budur.
Savaş bir sevgi sorunu olduğuna göre bunun çözümü, soğuk toplantı odalarında, uzun resmi masalarda, kuru pastalar eşliğinde yapılan sevgisiz diplomatik görüşmeler değildir. Diplomasi denilen bu sanal kavram, geçmişte savaşlara çözüm olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. Çünkü diplomasi, çoğu zaman daha güçlü olanın sözünün dinlenmesi, menfaate uygun çözümlerin kabul ettirilmesi ya da karşılıklı ceset takası gibi konular üzerine kurulu soğuk ve sevgisiz bir mekanizmadır. Bir sevgi sorununun, politik yöntemlerle çözülemeyeceği açıktır.
.jpeg)
Karşısındaki insanı Allah’ın yarattığı değerli bir varlık olarak gören, onun Allah’ın ruhunu taşıdığını kavramış olan ve onu Allah’ın bir tecellisi olarak değerlendiren insanın kalbinde kin veya nefrete yer olmaz. Bu bakış açısında “biz” ve “onlar” ayrımı ortadan kalkar; şefkat ve merhamet ön plana çıkar. Farklılıklar tolere edilir, hatalar affedilir, yanlışlar bağışlanır. İnsan, sevdiği ve merhamet duyduğu bir varlığı öldürmeye, yok etmeye asla yönelmez.
Güç mücadelelerinin, menfaat çatışmalarının, toprak ve hakimiyet hırslarının önüne geçmenin tek yolu, sevginin gerçek ve yaşanabilir olduğunun ispat edilmesidir. İnsan, karşısındakini tesadüfen var olmuş bir canlı olarak görerek gerçek bir sevgi geliştiremez. “Güçlü olan hayatta kalır” anlayışıyla barış inşa edilemez.
İnsanların birbirini sevebilmesinin tek yolu, birbirlerini Allah’ın yarattığı varlıklar olarak görmeleridir. İnsan, Allah’tan bir ruh ile yaratılmıştır. Bu nedenle Allah’ın tecellisi olarak görülmeli ve buna uygun bir değerle muamele edilmelidir. Kuran’da, Allah'ın insana ruhundan üflediği gerçeğine şu ayette dikkat çekilmektedir:
“O, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun neslini değersiz bir sudan var eden, ardından onu şekillendirip ona ruhundan üfleyendir.” (Secde Suresi, 7-9)
Allah’ın ruhunu taşıyan bir varlığa sevgiyle ve özenle yaklaşmak esastır. Sevgi hem yaşanabilir hem de öğretilebilir bir değerdir. Bunun yolu ise Allah’ın insanlara doğru şekilde tanıtılmasından geçer. Allah’ı tanımak, insanın hayata ve insana bakışını kökten değiştirir ve sevginin önünü açar.
Bu nedenle dünyadaki tüm kötülüklerin, saldırıların ve savaşların sona ermesi için Kuran’a dayalı bu sevgi anlayışının insanlığın vicdanında kök salması gerekir. Gerçek barış güç dengeleriyle, diplomatik metinlerle ya da çıkar hesaplarıyla değil, kalplerde inşa edilen Allah sevgisiyle mümkün olacaktır. İşte o zaman Allah hakkıyla bilinecek, O’nun yarattıklarına sevgi ve şefkatle muamele edilecek ve yeryüzünde adil ve kalıcı bir barış tesis edilecektir.


