Evrim teorisinin geçersizliği
"Canlıların tasarımındaki mucize: İndirgenemez komplekslik" belgeselinden
Evrim teorisinin geçersizliği - İndirgenemez komplekslik
Canlılardaki tasarımı reddeden ve hayatın kaynağını kör tesadüflerle açıklamaya çalışan sözde bilimsel teori ise Charles Darwin'in evrim teorisidir.
Darwin, teorisini 1859 yılında yayınlamış olduğu “Türlerin Kökeni” isimli kitabında açıklamıştı.
Darwin'e göre tüm canlılık ortak bir atadan gelmekteydi ve canlı türleri küçük değişimlerle birbirlerinden evrimleşmişlerdi. Örneğin, beslenebilmek için ön kollarını kullanan dinozorlar zamanla kanatlanıp uçmuşlar ya da suda balık avlayan ayılar zaman içinde balina olmuşlardı. Oysa bu, hem akla ve mantığa hem de bilime aykırı bir iddiaydı ve bu teori hiçbir delile dayanmaksızın bir yaratıcının varlığını açıkça reddetme sapkınlığını gösteriyordu.
Darwin, doğada kıyasiye bir mücadelenin bulunduğunu iddia ediyordu. Darwin'in bilim dışı iddialarına göre yiyecek kaynakları yetersizdi ve dünya denilen arenada acımasızca bir savaş devam ediyor, güçlüler ve mevcut doğa şartlarına uyabilenler hayatta kalıyor, zayıf ve hastalıklı türler ise yok olup gidiyorlardı.
“Türlerin Kökeni” isimli kitabına verdiği başlıkta dahi görülebilen bu mücadele kavramı, evrim teorisinin yapı taşlarından biriydi.
Yaşam mücadelesinde kayırılmış ırkların korunması.
Darwin'e göre bu yaşam mücadelesi içinde avantajlı farklılıklar gösteren bireyler hayatta kalacak ve çoğalacaklardı. Böylece bunların avantajlı farklılıkları birikerek yeni özellikler, yeni organlar ve yeni canlı grupları oluşturacaktı. Darwin'in bu iddiasının tamamen hayal ürünü olduğuysa bir müddet sonra yaşanacak bilimsel gelişmelerle gözler önüne serilecekti.
Dikkat edilirse Darwin'in bu iddiası, örneğin birden beşe kadar basamaklar halinde ilerleyen bir evrim sürecinde, canlı türünün hayatta kalabilmesi için her basamakta bir öncekinden daha avantajlı bir fizyolojik faydayı vücudunda oluşturmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla evrim teorisi, tümüyle canlı sistemlerin avantajlı küçük kademelere indirgenebileceği varsayımına dayanıyordu.
Darwin'in doğal seleksiyon adını verdiği mekanizma tarafından seçilecek, faydasızlarsa erinerek yok olacaktı. Bu şekilde zaman içinde biriken faydalı küçük değişimler, uzun bir zaman zarfında bir türün bir başka türe dönüşmesine sebep olacaktı.
Dr. Paul A. Nelson:
“Charles Darwin'e göre doğal seleksiyon, tasarımın ortaya çıkışını tasarımcı olmadan açıklıyordu. Hayatın kompleksliğini açıklamak için artık akıllı bir sebep aramaya gerek yoktu. Çünkü bu, haliyle doğal seleksiyon tasarımcının yerini almıştı.”
Charles Darwin'e göre doğal seleksiyon, bir tasarımcı olmadan tasarımcılığını açıkladı. Ancak bu iddia, aşama aşama gelişmeye elverişli olmayan, basite indirgenemeyecek derecede kompleks olan organları ve sistemleri kesinlikle açıklayamazdı. Tek bir parçası bile eksik olması durumunda işlevini yitirecek olan indirgenemez kompleks organlar ve sistemler, evrim teorisi için büyük bir darbedir. Çünkü bir parçası bile eksik olsa çalışmayacak bir organın, zaman içinde küçük ve faydalı değişimlerle aşama aşama evrimleştiği ileri sürülemez.
Bu gerçeğin farkında olan Charles Darwin, “Türlerin Kökeni” isimli kitabında şu satırlara yer veriyordu:
“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilirse teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ancak ben böyle organlar göremiyorum.”
Darwin'in “kompleks organlar göremiyorum” demesi kendi zamanında belki normal karşılanabilirdi. Çünkü bilim dünyası 19. Yüzyılın ikinci yarısında teknolojik açıdan günümüze kıyasla oldukça ilkel bir seviyedeydi. İlkel mikroskopların altında canlılık basit bir yapıya sahipmiş gibi görünüyordu. Hücre için içi jöle dolu baloncuk tanımlamasının yapıldığı o devirlerde Darwin henüz genetik, elektron mikroskobu ve biyokimya kelimelerinin anlamını bile bilmiyordu. 20. Yüzyıl boyunca yapılan bilimsel keşifler ise canlılığın basit olduğu düşüncesinin tarihe karışmasına sebep olacaktı.
1931 Yılında Alman bilim adamı Ernst Ruska, elektron mikroskobunu icat etti. Görüldü ki jöle dolu baloncuğa benzetilen canlı hücreleri, zannedilenin aksine kendi kendilerini çoğaltabilen, enerji üretebilen, düşmanlarına karşı özel savunma sistemleri olan son derece kompleks canlılardı. Bu keşifler, Darwin'in ilk canlı hücrenin tesadüfen oluştuğu yönündeki gerçek dışı fikrini tamamen çürütmüş oluyordu.
1955 Yılında ise James Watson ve Francis Crick DNA'yı keşfiyle birlikte, canlıların hücre çekirdeğinde kodlanmış çok özel bir genetik bilgiye sahip oldukları ve bu genetik bilginin kazanılmış özellikler tarafından değiştirilemeyeceği ortaya kondu.
Fosil biliminde yaşanan gelişmeler ise evrim teorisini her geçen gün daha da çıkmaza soktu. Türleri birbirine bağladığı iddia edilen sözde ara geçiş formlarından eser yoktu. Teorinin iddiasına göre herhangi iki türün birbirine evrimleşmesi milyonlarca yıl sürmekteydi. O halde fizyolojik açıdan birbirlerinden farklı binlerce hatta milyonlarca ara geçiş formu olmalıydı. Bunlara ait fosillerin ise trilyonlarla ölçülmesi, yeryüzü katmanlarının ara geçiş formlarıyla dolup taşması gerekirdi. Ancak on yıllarca süren kazı çalışmalarına rağmen milyonlara hatta milyarlara ulaşması gereken ara geçiş formlarından bir tanesine bile rastlanamadı.
Günümüzde hala üzerinde spekülasyonların devam ettiği fosil sayısı ise yalnızca birkaç on tanedir ve bu fosillerin hepsinin ara geçiş formlarını değil, yalnızca soyu tükenmiş özgün türleri yansıtmakta olduğu ispatlanmıştır.
Günümüzde en tanınmış evrimci paleontologlar dahi artık söz konusu ara geçiş formlarının bulunmasından ümitlerinin kalmadığını samimi olarak itiraf etmektedirler. Bunlardan biri olan Stephen Jay Gould, kitaplarından birinde şu satırlara yer veriyor:
''Omurgasız deniz canlıları arasında zaman içinde belirgin bir sıra ve gelişim mevcut değildir. Bazı grupların gelişmeleri üzerine bir takım masallar anlatabiliyoruz. Ama en azından dürüstlüğü yakaladığımız zamanlarda karmaşık yaşam tarihinin dizaynın çeşitlenmesinden oluştuğunu itiraf etmeliyiz. Örneğin ilk trilobitlerin gözlerinin ya da daha sonra ortaya çıkmış olan artropodların kompleksliklerinin üzerine hiçbir zaman çıkılmamış. Neden beklenen sırayı bulmayı bir türlü başaramıyoruz?”
