"Doğadaki mimarlar" belgeselinden
Evrim yanılgısı
Mimari, insanlığın kültür mirasının en önemli unsurlarından biridir. Farklı medeniyetler geçtiğimiz binlerce yıl içinde birbirinden çarpıcı mimari harikalar inşa etmiştir. Piramitler, Saraylar, Katedraller, Camiler, her biri usta mimarların hesaplarıyla, binlerce insanın ortak emek ve iş gücüyle ortaya çıkmıştır.
Mimari Allah'ın insanoğluna bahşettiği sanat ve estetik kavramlarının sergi alanıdır.
Peki, doğada da insanlar kadar usta mimarlar bulunduğunu biliyor musunuz?
Doğadaki Mimarlar - Evrim yanılgısı
19. Yüzyıl insanlık tarihine yanılgılar yüzyılı olarak geçebilir. Çünkü bu dönemde Marksizm gibi pek çok bilim dışı felsefe, bilim adı altında insanlığa empoze edilmiştir. 19. Yüzyılın en büyük yanılgısı ise, Charles Darwin adlı İngiliz bir biyolog tarafından ortaya atılan evrim teorisidir.
Darwin, 1859 Yılında yayınlanan “Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla doğadaki tüm canlıların tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmiştir. Bu teori, 19. Yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde inandırıcı görünmüş ve kısa sürede geniş çevrelerce kabul görmüştür.
Ancak çağdaş bilimsel bulgular Darwin'in iddialarını çürütmüş durumdadır. Paleontoloji, yani fosil bilimi, farklı canlı gruplarının yeryüzünde aniden ortaya çıktıklarını ve yüz milyonlarca yıldır hiçbir evrim geçirmediklerini göstermiştir.
Anatomi ve biyokimya, canlılarda çok kompleks tasarımlar bulunduğunu, bunların tesadüflerle ortaya çıkamayacağını ispatlamıştır. Biyolojik gözlemler ise doğada canlı türlerini birbirine dönüştürecek mekanizmalar bulunmadığını ortaya koymuştur. İşte bu nedenlerle bugün Darwinizm bilimsel olarak çökmüş bir teoridir.
Canlıların bu film boyunca incelediğimiz akılcı davranışları ise evrim teorisini çürüten bir diğer önemli gerçektir.
Evrimciler, canlıların hiçbir eğitim görmeden sergilediği akılcı davranışlara içgüdü adını verirler. Ama bu içgüdünün o canlıya nasıl yerleştiğini açıklayamazlar.
Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabında bu konuya özel bir bölüm ayırmıştır. “İçgüdü” başlıklı bu bölümün hemen girişinde de hayvanlardaki bu akılcı davranışların teorisi açısından ne denli öldürücü olduğunu şöyle itiraf etmiştir:
“İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki onların gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir.”
Darwin, özellikle bal arılarının mimarlık yeteneği karşısında köşeye sıkışmış ve kendi kendine: ''Bal arısını büyük matematikçilerin buluşlarından çok daha önceden kusursuz petek gözlerini yapmaya yönelten işgüdü için ne diyeceğiz?'' diye sormuştur.
Darwin'in bu soru karşısında verdiği tek cevap “alışkanlıktır.” Yani, bir canlının hayatı sırasında bir alışkanlık kazandığını, sonra bu alışkanlığı kalıtım yoluyla yavrularına aktardığını ve böylece zamanla kalıtsal bir içgüdü oluştuğunu ileri sürmüştür.
Darwin bu iddiayı ortaya atarken, kendinden önce yaşayan Fransız biyolog Lamarck'ın teorilerine dayanmıştır. Ancak 20. Yüzyılda gelişen genetik bilimi, Lamarck'ın teorilerinin bir hurafe olduğunu, bir canlının yaşamı sırasında kazandığı bir özellik veya alışkanlığı bir sonraki nesle aktaramayacağını göstermiştir.
Dolayısıyla Darwin'in içgüdü konusuna getirdiği açıklama bir hurafeden ibarettir. İçgüdünün evrim teorisini çıkmaza sokan bir diğer yönü, canlının içgüdüye doğduğu anda sahip olması zorunluluğudur. Çünkü gerekli içgüdüden yoksun bir hayvan zaten yaşamını sürdüremeyecektir.
Örneğin doğduğu anda anne sütü emme içgüdüsüne sahip olmayan bir yavru yaşayamayacaktır. Buysa içgüdünün evrimcilerin iddia ettiği gibi zaman içinde kademe kademe kazanılmış olamayacağını gösterir. Tüm bu nedenlerle içgüdü, Darwin'in korktuğu gibi evrim teorisini tek başına yıkmaya yeten gerçektir.
Evrimci yazar, Gordon Taylor, “The Great Evolution Mystery” adlı kitabında şu itirafta bulunur:
“İçgüdüsel bir davranış ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye sorsak, bu soruya hiçbir cevap alamayız.”
Gerçekten de evrimcilerin içgüdünün kaynağını açıklamaları imkansızdır. Çünkü bu kaynak, onların sandığı gibi tesadüfler değil, Allah'ın canlılara verdiği ilhamdır.
Sanatın Gerçek Kaynağı
Kusursuz altıgen petekler yapan balarıları, hassas mühendislik hesaplamalarına uygun barajları inşa eden kunduzlar, kör gözleriyle karmaşık gökdelenler diken termitler, dokumacı kuşlar, kağıttan apartmanlar kuran yaban arıları, ağ ustası örümcekler ve doğadaki daha binlerce usta mimar. Tüm bu canlılar şaşırtıcı mimari eserler ortaya koyarak aslında kendilerini yaratan Allah'ın onlara verdiği yetenekleri bize tanıtmaktadır. Her biri Allah'ın ilhamıyla hareket etmektedir.
Çünkü bir Kuran ayetinde haber verildiği gibi: “Onun alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur.” (Hud Suresi, 56)
Allah'ın verdiği ilham ve yeteneklerle mimari harikalar meydana getiren bir başka canlı daha vardır ki, yeryüzünün en görkemli eserleri ona aittir. Bu canlı insanoğludur.
Günümüzde pek çok kişi bu gerçeğin farkında değildir ve insanların eserleri karşısında sadece bu insanlara hayranlık duyar. Oysa insana bedenini, duyularını, aklını ve hayal gücünü veren de, ona sanat ve estetik duygularını ilham eden de Allah'tır. İnsanoğlunun eseri sanılan harikalarda, gerçekte Allah'ın sonsuz sanat ve bilgisinin birer tecellisidir. Bu nedenle, gördüğümüz her türlü güzellik, estetik ve ihtişam karşısında hayran olmamız ve övmemiz gereken gerçek varlık, tüm bu kavramları yaratan ve bunları yarattığı canlılara dilediği gibi ilham eden Yüce Allah'tır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulur:
''Şu halde örgü, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah'ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Casiye Suresi, 36-37)