A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500
Evrendeki Ahenk
Bugün bilimsel alanda yapılan tüm araştırmalar içinde yaşadığımız evrende son derece ölçülü ve hesaplı bir sistemin olduğunu ortaya koyar. Suyun akışkanlığından ışığın hızına, atomun yapısından yer çekimine kadar farkında olduğumuz ya da olmadığımız pek çok şey evrendeki bu hassas dengelere sahiptir.
Ünlü bilim adamı Einstein çevremizdeki her noktada gözlemlenebilen bu uyum ve ahengi evrenin varlığında vücut bulan aklın ihtişamı olarak tanımlamıştır. Bazı bilim adamları ise evrenin bu ihtişamlı yapısının zaman içinde gelişen bir dizi sebep-sonuç ilişkisinin ürünü olduğunu düşünmektedir. Canlılığı ve diğer fiziksel varlıkları sebep-sonuç ilişkisi ile açıklama, maddenin zaman içinde birbiriyle etkileşimi temeline dayanır. Yani sadece maddeye dayanır. Ancak maddenin, enerjinin ve hatta zamanın dahi bulunmadığı bir an vardır. Bu anı maddi bir sebeple açıklayamayan bazı bilim adamları bugün büyük bir telaş ve sıkıntı yaşamaktadırlar. Bunun nedeni evrenin başlangıç noktası büyük patlama ya da orijinal adıyla Big Bang ile ilgilidir.
Astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç tüm evrenin bir sıfır anında büyük bir patlama ile var olduğudur. Büyük patlama tüm evrenin tek bir noktanın patlaması ile yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır. Eğer bugün dünyamızın kavurmadan ısıtan bir güneşi varsa ya da su yeryüzünde mükemmel bir termostat görevi görüyorsa bunlar hep atomun bugünkü yapısı sayesinde gerçekleşmektedir.
Atomun bu yapısı evrenin başlangıcı olan patlamanın ilk anlarında belirlenmiş olması gerekir. Yani daha dünya ve üzerindeki canlılar yokken suyun tüm fiziksel ve kimyasal özellikleri belirlenmiş olması gerekmektedir. Bu durumda söylenebilecek tek şey fizik yasalarının, hayatın tüm canlıların ve elbette bütün insanların kusursuz bir yaratılış planının parçası olacağı şekilde yaratıldığıdır. Amerikalı fizik profesörü Paul Davies, Super Force isimli kitabında bu gerçeği şöyle dile getirir:
“Eğer doğanın derinliklerinde gerçekleşen işlerin kompleksliği, dünyanın en zeki beyinleri tarafından bile zor anlaşılıyorsa, bu işlerin sadece birer kaza, birer kör tesadüf eseri olduğunu nasıl düşünebiliriz?”
Bilim çevreleri de artık evrenin insani bir amaç taşıdığını düşünmektedir. Buna göre evren boş yere var olmamıştır. Bir amacı vardır. Evrendeki tüm fiziksel dengeler insan yaşamı için çok hassas biçimde ayarlanmıştır. Evrendeki her ayrıntı insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır. Bu tasarım evrenin her detayına hakim olan sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir yaratıcının varlığının ispatıdır. Bu yaratıcı, her şeyin hâkimi olan Allah'tır. Bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım:
“Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (En’am suresi, 59)
Birazdan izleyeceğiniz filmde evrendeki kusursuz tasarımın örneklerini görecek ve Allah'ın kusursuz yaratışına tanık olacaksınız.
İnsan Yaşamına Uygun Yaratılan Evren
Bugün bilimsel alanda yapılan tüm araştırmalar ve incelemeler, içinde yaşadığımız evrenin akla dayanan, ölçülü, hesaplı bir yapıyla kaplı olduğunu ortaya koymaktadır. Suyun akışkanlığından sinir sistemine kadar farkında olduğumuz ya da olmadığımız tüm ideal özellikler, evrenin rasyonellik özelliği olarak nitelendirilir. Evrenimizin bugünkü halini açıklayabilmek için bilim tarafından şart koşulan rasyonellik hakkında Einstein şöyle demiştir:
“Bilimsel alandaki başarılı gelişmelerin yoğun deneyimini yaşamış olan herkes, mevcudiyette açığa çıkarılan rasyonellik karşısında derin bir huşu içindedir. Mevcudiyette vücut bulan aklın ihtişamı,”
Evren, boş yere var olmamıştır. Bir amacı vardır. Evrendeki tüm fiziksel dengeler, canlı yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır.
Evrendeki her ayrıntı, canlı yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır. Allah, her şeyin hâkimi olduğunu bir ayette şöyle bildirmektedir:
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Çocuk edinmemiştir. Ona mülkünde ortak yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)
Evrende canlı ya da cansız bütün maddeleri etkileyen değişmez kurallar vardır. Bu değişmez kurallar, evrenin de aynı içinde barındırdığı canlılar gibi kusursuz bir tasarımla yaratıldığını gösteren delillerdir. Bugün daha çok fizikçilerin ilgilendiği bu ipuçları, bizlere maddi yaşama ilişkin yasalar olarak sunulur. Kimi insanların fizik yasaları olarak görüp de doğal karşıladığı pek çok özellik, Allah'ın mükemmel yaratışının delillerinden başka bir şey değildir. Evrenimizi bugün algıladığımız şekle getiren, büyük patlamadan sonra ortaya çıkan detaylardır.
Bilim dünyası bu detayları doğa sabiteleri olarak adlandırmaktadır. Örneğin evrendeki tüm atom ve atom altı parçacıkların sayısı, elektronun kütlesinin protonun kütlesine oranı, elektron ve protonun elektrik yükleri ya da ışığın hızı, doğa sabitelerine örnek olarak verilebilir. Bunların tam da ilksel gazın yoğunlaşarak nebula ve yıldızlara dönüşmesine olanak verecek ve sonunda da yaşadığımız gezegeni oluşturacak değerlere sahip olduğu bilimsel bir gerçektir. Eğer bu sabiteler çok az bile değişik olsaydı evrendeki düzen meydana gelemezdi ve biz asla var olamazdık.
“Eğer her şeyde bir amaç ve tasarımın hakim olduğuna inanmazsanız, o zaman her şeyin sadece tesadüf ve gereklilikten ibaret olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama varoluşunuzu açıklamak için tesadüf ve gerekliliğe bağlı kalmak aptalca bir şeydir. Bütün hayat ve elbette bütün insanlar kusursuz bir yaratılış planının parçasıdırlar.” (Dr. Sir John Eccies)
Sürtünme Kuvvetinin Önemi
Günlük hayatta özellikle bir şeyleri iterken karşılaştığımız sürtünmeyi kimi zaman hep zorluk çıkaran bir kuvvet olarak düşünmüşüzdür. Acaba cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti olmasaydı nasıl bir dünya olurdu? O zaman elimde bu kalemi tutamayacaktım. Kitaplar ve defterler masanın üzerinde duramayacak yere düşeceklerdi. Yine masanın üzerindeki birçok şey kayıp sağa sola çarpacaktı. Ve sürtünmesiz bir dünyada düğümler tutmayacak çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabaların frenleri tutmayacak, ses asla dönmeyecekti bir duvardan diğerine sürekli çarpıp duracaktı.
Evrende düzeni sağlayan tüm bu fizik yasaları, evrenin de içindeki canlılar gibi tasarlanmış olduğunun kanıtlarındandır. Evrendeki düzeni sağlayan değişmez kuralları Allah yaratmış ve O'nun hakkında düşünüp üstünlüğünü kavramamız ve verdiği nimetlere şükretmemiz için bizlerin hizmetine vermiştir. Allah'ın yaratmasındaki üstünlük ve düzenle ilgili daha sayısız örnek verilebilir. Kâinatın var edilmesinden bu yana her şey Allah'ın ilmiyle ve O'nun hakimiyetinde gerçekleşmiştir.
“Şuna hiç şüphe yok ki, doğa kanunları tesadüfler ya da kazalar sonucu ortaya çıkmış olamaz. O halde doğanın sayısız yasalarının ortaya çıkışına dair sorulacak soru ne olmalıdır? Doğa kanunlarının evrensel geçerliliğine uygun olan tek bir cevap biliyorum. Doğa kanunlarını Allah yaratmıştır. Allah her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.” (Henry Margenau)
Kuvvetlerin Dengesi
Yer çekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu? Koşmak ve hatta yürümek imkansız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirebilmek için şimdikinden çok daha fazla enerji sark ederlerdi. Bu durumda ise yeryüzündeki besin kaynakları hızla tükenecek, enerji kaynakları da hızla tükenerek yok edilecekti. Ya çekim kuvveti daha zayıf olsaydı? Hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı. Söz gelimi en ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçacaklardı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak yere inmeden buharlaşacaklar, akarsuların akış hızı yavaşlayacak bu nedenle akarsulardan elektrik enerjisi dahi elde edilemeyecekti.
Bu özellik Newton tarafından açıklanan kütlesel çekim kanununa dayanmaktadır. Newton'un kütlesel çekim yasası cisimler birbirinden uzaklaştıkça çekim kuvvetinin azaldığını söyler. Bu yasaya göre iki gök cismi arasındaki mesafe 3 katına çıkacak olursa çekim kuvveti 9 kat azalacaktır veya uzaklık yarıya indiğinde çekim kuvveti 4 kat artacaktır. Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin bugünkü düzeninde olmasını açıklar. Gerçekte fizik yasaları sadece Allah'ın yaratmış olduğu düzenin insanlar tarafından yapılan bir açıklamasıdır. Eğer yasa böyle olmayıp da yıldızın çekim kuvveti uzaklık arttıkça daha da azalsaydı, gezegenlerin yörüngeleri eliptik olmazdı. Gezegenler sarmal bir yörünge çizerek güneşe doğru inişe geçerlerdi.
Tam tersine daha az olsaydı, uzak yıldızların çekim kuvveti güneşinkine baskın çıkar ve dünya güneşten sürekli uzaklaşan bir yolculuğa çıkardı. Bunun sonucunda dünya ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulur ya da güneşten uzaklaşarak uzayın mutlak sonsuzluğuna savrulup donardı.
“Mevcut Big Bang teorisini şimdiye kadar yapılmış en iyi izahat olarak görüyorum. Yaratıcı süreç pekala devam etmekte. Bence Allah'ın varlığı bizi çevreleyen engin evren üzerine yaptığımız çalışmalar da açıkça ortaya çıkıyor.” (Prof. Thomas C. Emmel)
Protonun Yükündeki Hassas Ölçü
Evrendeki bütün protonlar 1,6 x 10 üzeri 19 değerinde pozitif yüke sahiptirler. Bu, atomlardaki çeşitli protonların birbirlerine itmelerini sağlar. Ama aradaki çekim, itmeden yüz kez daha güçlü olduğu için protonlar birbirlerinden ayrılmazlar. Protonun kütlesi elektronunkinden 1836 kez daha fazladır. Ama buna karşın bilinmeyen bir nedenden ötürü elektronun yükü protonunki ile aynıdır. 1,6 çarpı 10 üzeri 19. Protonun yükü gerçekte olduğundan biraz daha az olsaydı, protonlar arası çekim şu an bildiğimizden çok daha güçlü olurdu ve bunlar daha sıkı bir biçimde bir araya gelirlerdi. Böyle bir durumda evrenimiz nasıl bir halde olurdu?
Eğer protonun yükü gerçekte olduğundan biraz daha az olsaydı, yıldızlar çekirdeklerindeki yakıtlarını hızlıca yakacak ve 100 milyon yıl içinde öleceklerdi. Böyle bir durumda ne gezegenimizin ne de evrenin bugünkü gibi olmayacağı ve canlılıktan bahis dahi edilmeyeceği çok açıktır. Sonsuz akıl sahibi olan Rabbimiz bu değeri tam olması gerektiği gibi yani 1,6 çarpı 10 üzeri 19 olarak belirlemiştir. Allah her şeyden haberdar olandır, üstün güç sahibidir.
“Bir yaratıcı olmadan benim var olmam nasıl mümkün olabilir ki? Bu soruya verilen ikna edici bir yanıttan haberdar değilim.” (Henry Margenau)
“Ben Allah'ın var olduğuna ve Allah'ın evrene bütün seviyelerini, temel parçacıklardan canlı varlıklara, galaksi kümelerine kadar kapsayacak bir yapı kazandırdığına inanıyorum.” (Henry Margenau)
Nötron Kütlesinin Ne Olması Gerektiğini Bilemez
Nötronlar 1,67 çarpı 10 üzeri eksi 24 gram değerinde sabit bir kütleye sahiptirler. Eğer nötronun kütlesi bugün olduğundan yüzde 2 daha fazla olsaydı, nötronlar kısa süre içinde bozunuma uğrar ve atomlar kararsız bir yapıya sahip olurdu. Bu durumda yaşam için gerekli hiçbir element var olamaz, evrendeki tek element sadece hidrojen olurdu. Diğer yandan, nötronun kütlesi normalde olduğundan çok daha az hafif olsaydı, bu sefer protonlar istikrarsız bir yapıya sahip olurdu. Bu durumda, protonların kütlesi çekirdek içindeki nötronların kütlesinden daha fazla olurdu ve protonlar bozunuma uğrayarak nötronlara dönüşürlerdi. Fizikçiler nötronun kütlesinin şimdi olduğundan binde iki oranında az olması durumunda bugünkü yapıda atomların var olmasının imkansız olacağını söylemektedirler. Kısacası böyle bir durumda hayat diye bir şey de olmayacaktı.
“Şu anda kozmoloji, temel parçacık fiziği ve mikrobiyolojinin ortaya çıkan çok açık bir metafiziksel içerik barındırdığını kabul ediyorum. Evrenin mevcudiyeti, Allah'ın var olduğu sonucuna ulaşmamı gerektiriyor.” (Robert A. Naumann)
Işık Neden Bu Kadar Hızlı?
Işığın hızı saniyede 300.000 km'dir. Bu, Einstein'ın ünlü E-mc² formülünde C ile gösterdiği bir sabitedir. Bu formülde E, yıldızlardaki termonükleer reaksiyonlarda madde enerjiye dönüştürüldüğü zaman ortaya çıkan enerjiyi simgeler. Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı, termonükleer reaksiyonlarda şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretecekti. Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş olsaydı? Bu durumda evrenin başlangıcındaki genişlemesi çok daha yavaş olacak ve evren, çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti. Yani her iki durumda da hayatın var olması imkansız olacaktı.
“Ben Darwinizme karşı çıkıyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, varsayılan makro-evrimsel sıçrayışların ardında yatan mekanizma ya da harekete geçirici sebep her ne olarak görülürse görülsün, bu tip dönüşümcü hipotezlere karşı çıkıyorum. Dahası, ben Darwinizmi bilimsel bir teori olarak değil, daha çok bilimsel bir kamuflaja sokunmuş, sahte metafiziksel bir hipotez olarak görüyorum. Allah'ın mevcudiyetinden ya da Allah gerçeğinden daha açık olan bir şey daha olmadığını düşünüyorum.” (Prof. Wolfgang Smith)
Işığın Dalga Boyundaki Ayar
Gözlerimiz evrendeki ışınımın sadece kısa dalga boyunda olanlarını algılayarak görmemizi sağlar. Mikroskop, teleskop gibi birçok araç her zaman için gözlerimize ve algılayabildiğimiz ışın yapısına uygun olarak çalışmaktadır. Eğer ışık farklı niteliklerde olsaydı mikroskop ya da teleskop gibi işlevleri olan araçları geliştirmek imkansız hale gelebilirdi.
Gözümüz, gezegenimize hayat veren güneş tarafından yayılan ışık türünü fark edebilir şekilde tasarlanmıştır. Çok güçlü olan görünür ışığın göreceli kısa dalga boylarında hareket etmesi onu bizim algılamamız için biyolojik olarak uygun kılar. Uzatılmış radyo dalgalarını görebilmek için uydu anteni kadar büyük gözlere sahip olmamız gerekirdi. Gözlerimizin yakın kızıl ötesi ışınımları algılaması da bir işe yaramazdı. Bu durumda hiç durmadan dikkatimiz dağılacaktı. Çünkü ısı yayan her nesne o dalga boylarında ışıma yapar. Eğer kızılötesini görebiliyor olsaydık, içinde bulunduğumuz oda baştan sona ışırdı. Çünkü gözün kendi de sıcak olduğu için kızılötesi ışınlar yayar. Şüphesiz böyle bir algılama dünyayı bizim için yaşanmaz bir hale getirirdi.
Görünür ışığı oluşturan renk renk ışıklar farklı dalga boylarına sahiptir. Bu ışıkların dalga boyları, santimetrenin milyonda 75’i ile 39’u arasında değişir. 20. yüzyılın tanınmış bilim adamlarından Isaac Asimov, ışığın dalga boylarındaki bu hassas ayarın önemini şöyle açıklar:
“Dalga boylarının kısa olması oldukça önemlidir. Işık dalgalarının düz çizgi yolu boyunca seyretmesi ve keskin gölgelere yol açmaları çevremizdeki olağan cisimlerden daha küçük oluşlarındandır. Karşılarına çıkan cisim dalga boyundan daha büyük olmadığı takdirde o cisimlerin çevresini dolaşıp içine alabilir. Örneğin bakteriler bile ışığın bir dalga boyu uzunluğundan çok daha büyüktürler. Böylece ışık onları mikroskop altında keskin biçimde belirler.”
Görünür ışığı oluşturan ışıkların dalga boyu şimdiki gibi kısa olmasaydı ne sahildeki bir kum tanesini ne de mikroskoplarla mikroorganizmaları görebilirdik.
“Bence hayatlarını Harmonia Mundi, dünyadaki ahengi keşfetmeye adayan bilim adamlarının onun içindeki ilahi niyeti görmemeleri mümkün değildir.” (Prof. Walter Thirring)
“Ben evreni ve hayatı Allah'ın ortaya çıkardığına inanıyorum. Homo sapiens de fizik yasaları da Allah tarafından yaratıldı.” (Prof. Shoichi Yoshikawa)
Görmemiz için yaratılan gölgeler
Işığın çok özel bir tasarım olduğunun önemli bir göstergesi de onun azlığında ortaya çıkan gölgedir. Günlük hayatta gölgeler cisimleri algılamamızda zorluk çıkaran bir olumsuzluk gibi görünür. Oysa gölgeler algılamamızdaki temel unsurdur. Onlar olmasaydı cisimlerin boyutları hakkında fikir sahibi olmayabilir, hatta onları hiç algılayamayabilirdik. Eğer koyulu-açıklı gölgeler olmasaydı, üzerine düştüğü yeri simsiyah bir karanlıkta bırakan koyu gölgeler ve sadece tek düze bir aydınlığa sahip yüzeyler olurdu. Yüce Rabbimiz, kullarına lütfettiği bu nimeti ayetinde şöyle bildirmiştir:
“Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı, nuru kılan Allah'adır.” (En’am Suresi, 1)
“Yaşadığımız evrenin fiziki doğası hakkında söylenecek çok fazla şey var. Hayatın desteklenmesi için her şeye hakim olan o kesin denge. Evrenin fiziksel özellikleri beni, oyumu bütün bunları planlayan bir varlık ya da yaratıcıdan yana kullanmaya sevk ediyor. Sadece tek bir proteinin, örneğin glikojen fosforilizin fazlasıyla kompleks yapısı bile insanın kafasını karıştırmaya yetiyor. Protein sentezi, DNA replikasyonu ve onarımı ve aynı oranda karmaşık olan daha yüzlerce süreç göz önüne alındığında insan ancak huşu olarak tanımlanabilecek bir hisle baş başa kalır.” (Prof. Jay Roth)
Bilyeler Mi Sahile Vuran Dalgalar Mı?
Acaba bizim için dünyayı daha doğrusu yaşadığımız her yeri görünür kılan ışığın özellikleri nelerdir? Bu soruya yanıt bulmak isteyen bilim adamları yıllar süren araştırmalar yapmış olmalarına karşın tam ve net bir sonuca ulaşamamışlardır. Işık konusunda tartışılan temel nokta ışığın foton adlı parçaların oluşturduğu bir katar şeklinde mi? yoksa dalgalar halinde mi yayıldığıdır? Kaba bir benzetme ile ışık bir yerden başka bir yere biliyeler gibi yani katı maddeler gibi mi yoksa sahile vuran dalgalar gibi dalga hareketiyle mi ilerlemektedir?
Işık bazen tıpkı havuza atılan bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalgalanmalar gibi yayılmakta, bazen de sanki maddi parçacık özelliği taşıyan ve pencere camına vuran yağmur damlaları gibi aralıklı darbeler halinde gözlenebilmektedir. Bu ilginç durum sadece ışık için değil, atomun temel parçacıklarından biri olan elektron için de geçerlidir. Elektrondan hem parça hem de dalga özelliği gösterebilmektedir. Bu durum bilim dünyasında büyük bir kargaşa yaratmıştır. Bu kargaşa ünlü kuramsal fizik profesörü Richard Phillips Feynman'ın sözleriyle şöyle çözülmüştür:
“Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna kuantum mekaniksel bir davranış biçimi diyebiliriz. Bu daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir. Bir atom, bir yayın ucuna asılmış, sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Küçücük gezegenlerin yörüngeler üzerinde hareket ettikleri minyatür bir güneş sistemi gibi de davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz. Elektronlar, bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranır. İkisi de acayiptir ama aynı şekilde. Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayli hayal gücü gerektirir. Çünkü açıklayacağımız şey, bildiğimiz her şeyden farklıdır.”
Bilim adamları, elektronların bu hareketini hiçbir şekilde açıklayamadıkları için buna yeni bir isim takmışlardır. Kuantum Mekaniksel Hareket. Bu noktada görülen mükemmelliği yine Prof. Feynman:
“Kendinize sürekli ama bu nasıl olabilir diye sormayın. Çünkü çabanız boşunadır. Şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı bir çıkmaz sokağa girersiniz. Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilmiyor” sözleriyle dile getirmektedir.
Ancak Feynman'ın bahsettiği çıkmaz sokak aslında çıkmaz değildir. Burada bazılarının bir türlü işin içinden çıkamamalarının esas sebebi ortadaki açık delillere rağmen bu olağanüstü sistemleri ve dengeleri üstün bir yaratıcının var ettiğini kabul edememeleridir. Halbuki durum son derece açıktır. Allah evreni yoktan var etmiş, kusursuz dengelere dayalı ve örneksiz olarak yaratmıştır. İçinden bir türlü çıkamadıkları, kavrayamadıkları bazı bilim adamlarının her fırsatta, ama bu nasıl olabilir diye kendi kendilerine sordukları sorunun cevabı, her şeyin, yaratıcının Allah olduğu ve her şeyin onun yalnızca “Ol” demesiyle var olduğu gerçeğinde yatmaktadır. Allah bu kesin gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaradandır. O, bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca ol der, o da hemen oluverir.” (Bakara Suresi, 117)