HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Yaşam ve Sağlık - 13. Bölüm - Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Göğüs H...

Yaşam ve Sağlık - 13. Bölüm - Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Göğüs Hastalıkları Uzmanı

Harun Yahya
1639
06 Kasım, 2013
Yaşam ve Sağlık
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Yaşam ve Sağlık – 13. Bölüm – prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Göğüs Hastalıkları Uzmanı

 

PINAR AKKAŞ: Değerli izleyenlerimiz A9 TV ekranlarından Yaşam ve Sağlık programımıza hoş geldiniz. Oktar Babuna ile hazırladığımız programımızın bu haftaki konuğu çok değerli doktorumuz Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta Beyefendi bizlerle. Hocam, programımıza hoş geldiniz.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Teşekkür ederim hoş bulduk.

 

PINAR AKKAŞ: İkinci kez katılıyorsunuz. Yoğun çalışmalarınız arasında bize vakit ayırdığınız için öncelikle çok teşekkür ediyoruz. İzninizle Hocam, kısaca özgeçmişinizden bahsetmek istiyorum. 1955 yılında Kayseri’de doğdu. İstanbul Erkek Lisesini, Cerrah Paşa Tıp Fakültesini bitirdi. 1984’te göğüs hastalıkları uzmanı, 1986’da doçent, 1996’da profesör oldu. Hocamın Aşmanca ve İngilizce bilmektedir. Ayrıca özel ilgi alanlar davar Hocamızın, ud çalmak değil mi Hocam? Hikaye çalışmalarınız var, karikatür çalışmalarınız var. Bunların dışında ilave etmek istediğiniz var mı?

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Yok bu kadar yeter. Bunlara bile vakit kalmıyor, günlük hayatın mutat koşuşturmaları içerisinde. Ben insanların böyle esas uğraştıkları iş içerisinde yan bir şeyle de uğraşmalarının çok gerekli olduğuna inanıyorum. Bu hem esas meslekteki başarıyı da destekleyen bir unsur oluyor. Aileler bizde genellikle, çocuk çok müzikle ilgilenmesin, u sefer çalgıcı olur, işte topla ilgilenmesin topçu olur, okulunu ihmal ederler diye endişe ederler. Bence doğru değil. Meslek kadar bence önemli bir yan uğraş, hobi diye isimlendiriliyor. Edebiyat olabilir, resim olabilir, el sanatları olabilir çok çeşitli şeyler var. Çocukları bilinçli olarak ama zorlamamak lazım. Bizde genellikle ilkokulda bir mandolin verilir, flütle başlanır, çocuk da istemez onu. Zorla istemeye istemeye de göndermek değil. Herkesin çünkü sevdiği şey başka olabiliyor. Kimisi müzikten hoşlanır, kimin müziğin yanında piyanoyu sever, kimi keman tercih edebilir. Çocuğa bırakmak, onu yönlendirmek lazım ve onun isteğine göre davranmak çok daha doğru olur.

 

OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah. Hocam, tabii siz doktor olduğunuz için herkes size hastalanınca geliyor. Ama hastalanmamaları için yani sağlıklı yaşam için hangi şartları oluşturmak gerekir? Nasıl beslenmek gerekiyor? Nelerden kaçınmak gerekiyor? Neleri yapmak gerekiyor?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet, bazı hayat tarzı dediğimiz şeylere dikkat ettiğimiz zaman bir çok hastalığı önlemek hatta hasta olsak bile bunların ilaç tedavisi kullanmadan, başka tıbbi girişime gerek kalmadan ortadan kaldırmak önlemek bence mümkün. İnsanlar şimdi böyle bir ilaç yutarak iyi olmak aha kolaylarına geliyor. İşte yediğine dikkat et, şunu ye, bunu yeme, spor yap, hareket et, sigara, alkol kullanma demek insanlara pek cazip gelmiyor. Şu hapı al iç dediğiniz zaman onun içine her şey girmiş oluyor ve kolaylarına geliyor. Halbuki bu hapla, ilaçla, vitaminle, minerallerle, besin desteğiyle şununla bununla olacak bir şey değil. Beslenme çok önemli. Bir çok hastalığa giden ilk adımlar zaten beslenmedeki yanlışlardan başlıyor. Günümüzde maalesef özellikle büyük şehirlerde insanlar hazır gıda tüketimine yönelmiş durumdalar. Bu biraz sorumluluktan kaynaklanıyor. Çünkü kadınlar da artık eskisi gibi ev kadını değil bir çok kadının artık bir mesleği var, bir işi oluyor çalışıyorlar. Bu kadının hem çalışıp hem pazara manava gidip yiyecek içecek alması, bunları eve gelip yemeğe dönüştürmesi, masa hazırlaması zor şeyler oluyor. Hazır şimdi sistemler var, artık markete bile gitmek gerekmiyor. İnternetten birkaç düğmeye basmakla her tülü yiyecek içecek evinize kapınıza, masanıza kadar yenmeye hazır durumda geliyor. Benim anlayışıma göre de bir yiyecek veya içecek ne kadar fiziksel kimyasal işlemden geçiyorsa onun besin değerli o kadar azalıyor. Aynı zamanda bizim sağlığımız için de zararlı olmaya başlıyor. Halbuki teknolojinin gelişmesi bunun tam tersini mantık olarak sağlaması lazım insanlara. Yani günümüzde ulaşım müthiş derecede hızlandı, haberleşme çok kolaylaştı. Artık herkesin yolda giderken bile telefonla her yerle haberleşmesi mümkün. Bu teknolojik ilerlemeleri olumlu kullanmak lazım. Bununla şunu söylemek istiyorum, mesela endüstride diyelim ki süt örneğini alalım. Sütü bir takım işlemlerden geçirdikten sonra çok uzun süre muhafaza etmek mümkün olabiliyor. Halbuki süt biliyorsunuz çok hassas bir gıda. Açıkta belli bir ısıda bıraktığınız zaman çok kısa zamanda o bozulur, kullanılmaz hale ve zarar hale gelir, mikroplar ürer ve sizi hasta eder. Süt de tabii elinize geçtiği zaman bunu bir türlü muhafaza etmek lazım. Bunun çaresi ne demişler, işte bir takım işlemler keşfetmişler, çok yüksek ısıda süt bırakılıyor ve homojenize ediliyor. Bu sayede o kutularda satılan sütlerin 4 ay süreyle bozulmadan kalması mümkün olabiliyor. Ama bu geçirilen fiziksel kimyasal işlemler yüzünden sütün o çok faydalı olan özellikleri de ortadan kalkmış oluyor. İşte teknoloji sütü böyle UHT ile 4 ay saklanabilir özellik kazandırmak için uğraşacağına sütü güvenilir olarak, insanların kapısına nasıl taze olarak ulaştırırıza kafa yormuş olsa bütün insanlara bugünkü devirde bu teknolojiyle, bu imkanlarla sütü güvenilir bir şekilde gerekli tetkikleri yapılarak insanların kapısına sağlıklı olarak ulaştırmak mümkün. Buna uğraşılması lazım. Yoğurt da öyle, her gıda öyle.

 

PINAR AKKAŞ: Konserve Hocam.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Konserveler de aynı şekilde. Bizim bildiğimiz eski tür konserveler var bir de bu gıdaların bir takım kimyasal maddeler eklenerek de saklanması, muhafaza edilmesi mümkün. Şöyle söyleyelim; zaten bir kimyasal madde bulunan ambalaja giren gıda bir çok özelliğini kaybettiği gibi zararlı olmaya başlıyor. Yani siz ambalajın içine çok sağlıklı bir gıda koymuş olsanız bile ambalajından dolayı onun o özelliği gitmiş oluyor. En iyi örneği de damacana sular. Hepimizin büyük şehirlerde kullandığı damacanalar var sert plastikten yapılan BPA (Bisphenol A) diye bir madde var. Bu madde o damacananın plastiğinden içindeki sıvıya veyahut orya konan başka bir yiyecekse oraya karışabiliyor. Çünkü sıkı bağlarla bağlı değil. Özellikle de bu kap güneş ışığı altında uzun süre bekleyip ısındığı zaman oraya geçen Bisphenol A miktarı çok artıyor. Bisphenol A ise artık çok iyi biliniyor hormon bozucu bir madde. Vücutta östrojeni taklit ediyor ve bu yüzden fazla östrojen bulunan hastalıkların ilk tetiğini çekmiş oluyor. İşte kız çocuklarına erken buğuluğa ermek, erkeklerde kısırlık, obezite, diyabet, kalp hastalıkları, kadınlardaki meme kanserleri, prostat kanserleri bunların hepsinde hormonların ve Bisphenol Anın etkisi olduğu sayısız yüzlerce çalışma var. Öyle bir tane iki tane tesadüfen çıkmış sonuçlar değil. Bunu gösteren çalışmalar neredeyse her hafta bir iki çalışma yayınlanıyor. Ve zaten bu sebepten dolayı çocuk biberonları vardır herkesin kullandığı bu sert plastikten yapılan, onlar da Bisphenol A ile yapılıyordu iki senen önceye kadar. Amerika ve gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinde artık biberonlarda ve daha sonra çocukların kullanacağı yiyecek kaplarında, bardaklarda veya ona benzer ürünlerde bu Bisphenol A kullanılması yasaklandı, bu sebepten dolayı. Ama hayatımızda kullandığımız yüzlerce maddede Bisphenol A var. Bunu kaldırmak sıfırlamak mümkün değil. Ama yiyecek içecek kaplarında bulunan  Bisphenol Ayı çıkartmak mümkün. Çünkü bunun alternatifi var, bunu çıkaralım ne yapalım? Alternatifi var, mesela cam kaplar, seramik kaplar bunun yerine çok daha sağlıklı. Bunlarda herhangi bir sağlık problemi olmuyor, alternatifi var. Tabii bu plastiğin ucuz olması, kullanıma uygun olması. Cam damacanayı muhafaza etmek zor, bir kere kendisi sudan daha ağır camın, kırılma ihtimali var, kullanış bakımından daha zor. Ama plastik hem uzun süre kullanılabiliyor, hem hafif, hem ucuz elde etmesi. Ama böyle sağlığa yaptığı zararları hesaba kattığınız zaman ucuz diye sizin kullanmaya başladığınız şeyin size zararlı olmaya başladığını gayet iyi görüyorsunuz. Ftalatlar da var mesela çocuk oyuncaklarında. Plastiği yumuşatmak için kullanılıyor bunlar. Bu da aynı Bisphenol A gibi hormon bozucu madde. Yine bunun da çocuk oyuncaklarında kullanılması yasaklandı ama bütün kırtasiye malzemelerinde veya çocuk kıyafetlerinde, ayakkabılarında, çocukların okula götürmek için kullandığı yiyecek beslenme çantalarında her yerde ftalat var. Ve bunlar da aynı Bisphenol A gibi hormon bozucu bir madde. İşte kanserden, obezite, diyabet, kalp hastalıklarına kadar, endokrin bozukluklarına kadar sayısız hastalığın sebebi. Onun için gıdaları mümkün olduğu kadar işlenmemiş gıdayı alın ve bunları evinizde taze olarak yiyin için tüketin. Pişirme şekli olarak da kızartma değil de, mangalda yapma şeklinde değil de yenebilenleri çiğ olarak yemek çok daha sağlıklı tabii. Yenemeyen yiyecekleri de haşlama veya buğulama olarak yemek daha sağlıklı. Mevsiminde yetişen şeyleri yemek lazım. Bugün isterseniz bir marketten bu mevsimde hiç beklemediğiniz çileği, kirazı bile gidip almak mümkün. Ama mevsiminde olmayan bir şey almamak lazım. Mevsim dışına çıktıkça bunlarda bir takım kimyasal maddeler hormonlar kullanılmış olma ihtimali artıyor. Her şeyi zamanında olanı yemek lazım. Yenebilenleri mümkünse çiğ olarak yemek lazım. Salata mesela çok faydalı bir şey. Bizim çocuklar da genelde salatayı sevmezler. Niye böyle oluyor çünkü çocuğa daha küçük yaşta tatlıya alıştırıyorlar. Meyveli yoğurt diye bir şey var mesela. Bu insanlara belki çok faydalı iyi bir şey gibi görüyor. Aldığınızda kutusunun üzerinde öyle bir çilek veya şeftali oluyor ki ye beni der gibi insanı çekiyor. Ama onun içinde maalesef ne şeftali var ne de çilek var, onların sadece aroması var. Yani gıda tüzüğü bakımından bütün dünyada böyle Türkiye’ye mahsus bir şey değil bu.İçinde çilek veya şeftali bulunması icap etmiyor. Size şeftali veya çilek aromasını verecek tabii bir madde olması kafi. Onun için işte çilekli veya şeftali veyahut kivili yoğurt dediğimiz zaman siz hiç kiviyle alakalı bir maddeyi vücudunuza almış olmuyorsunuz. Yapmamız gereken şey ne? Meyve de çok faydalı bir şey, yoğurt da faydalı bir şey. Evde kendiniz yoğurt yapabilirsiniz, bu zor bir şey değil. Meyveyi de alır içine doğrarsınız, bu şekilde oluyorsa buna eyvallah ama bu hazır meyveli yoğurt diye satılan plastik ambalajlara girmiş ürünlerin yoğurtla da meyveyle de bir alakaları yok.

 

PINAR AKKAŞ: Gerçi Hocam, günümüzde az önce anlattığınız gibi kimyasal işlemlerden geçmeyen sütleri evde bekletmek biraz zor.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Ama istenirse bulunuyor. İnsanlar işte böyle tembelliğe kaçıyorlar. Bulamayız zor.. Bizim bu konudaki yazılarımız, konuşmalarımızdan da kaynaklanarak insanlar böyle İstanbul’un yakınında köyler var, mandıralar var. Gidip oradakilerle konuşup, İstanbul’da siteler var apartmanlar var, oradakilerle konuşup, adam günlük getiriyor 30-40 kilo, 100 kilo neyse, o sitede veya o apartmanda bir sürü ev var, herkesin çoluğu var çocuğu var süt çok kullanılan bir ürün. Alanlar var, insanlar isterse bunu yapıyor. İstanbul’un belli semtlerinde belli bir tarihten beri böyle işlenmemiş süt satan yerler oluşmaya başladı. Bu  tamamen tüketiciden gelen talebe bağlı bir şey. Sizden talep gelmezse adam da bunu yapmaz.

 

OKTAR BABUNA: Evet, peki ağlıklı yaşamak için ne tip beslenmek lazım? Protein, sebze, meyve ağırlıklı, onu da tarif edersek neleri yememek gerektiğini söyledik ama neleri yemek gerektiğini de söylemek gerekiyor.

 

PINAR AKKAŞ: Bir de Hocam, öğünler nasıl olmalı? Sık yemek az yemek mi yoksa uzun aralıklarla mı yemek mi bunlar arasındaki farklı görüşler var, siz hangisini düşünüyorsunuz?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Öncelikle ne yiyeceğimizden başlayalım. İsterseniz şunu söyleyelim ne yemeyelim. İşlenmiş şeker ve işlenmiş unlar ve trans yağ dediğimiz şeylerden yapılan hiçbir şey yememek lazım. Mutfağımıza şekeri, işlenmiş unu ve trans yağ yani bu margarin denilen bitkisel hidrojenize edilmiş sıvı yağlar var mısırözü yağı ayçiçeği yağı gibi, bunları katiyen kullanmamak lazım. Yağımızın tereyağ veya zeytin yağı olması lazım bunlar en güvenilen yağlar. Fındık yağı da olabilir ama temel mutfağımızda bulunması gereken iki tane yağ var birsi tereyağ birisi de zeytinyağı.

 

OKTAR BABUNA: Peki tereyağ kolesterol yükselttiği biliniyor.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: O bambaşka bir yalan. Kolesterole girersek oradan çıkamayız.

 

PINAR AKKAŞ: Yumurtayı da sorabilir miyiz Hocam?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Yumurta çok faydalı bir şey. Ben her gün en az iki tane yumurta yerim mesela.

 

OKTAR BABUNA: Ben altı tane yiyorum ama beyazını sadece.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Sarısını da yiyin çok daha sağlıklı olursunuz. Ben her gün sabah kahvaltıda mesela mutlaka yumurta yerim, beyaz peynir veya kaşar peyniri veya başka türlü peynirler, zeytin mutlaka yerim. Yine mutlaka mevsimine göre bulunan yeşillikler, biber, domates, maydanoz, dereotu vs. gibi mevsimiyle ilgili yeşilliklerden mutlaka yerim. Ekmek olarak da, geçen temmuz ayıydı sanıyorum ekmeklere konan katkı maddeleri yasaklandı, buna rağmen insanlara ben evde ekmeklerini kendilerinin yapmalarını tavsiye ediyorum. Ekmek makineleri var şimdi yapması çok kolay pratik. Ve tam tahıl unundan yapmak lazım. Endüstride satılan kullanılan unun neredeyse tamamına yakın denecek kadar çoğu işlenmiş un, rafine edilmiş un. Buğdayın kabuğu ve ruşeym denilen kısmı var onlar alınıyor, içindeki nişastadan ibaret olan neredeyse tamamen nişasta olan kısımdan un yapılıyor. Yani siz ekmek yerken ne yemiş oluyorsunuz? Tamamen nişasta yani şeker. Şekerden başka bir şey değil. Oysa onun mineraller proteinleri o kabuğunda, lifler var. Ruşeym denen veya buğdayın cücüğü denen küçük kısımda da en faydalı kısım. Onlar tamamen alınmış oluyor ve dolayısıyla siz ekmek yerken veya beyaz unla yapılan börek pasta çörek neyse onları yerken siz sadece şeker yemiş oluyorsunuz, ondan daha farklı bir şey değil. Onun için tam tahıl unu insanlar isterse bulabiliyor ve ekmeğinizi ondan kendiniz evde rahat bir şekilde yapabilirsiniz. Mevsimin sebzesini mutlaka yemek lazım. Bu mevsim ne var? Lahana, pırasa, semizotu, ıspanak her ne varsa. Bunların yenebilen sebzeleri de bence ıspanağın salatası, karnıbaharın çiğ olan salataları çok lezzetlidir de aynı zamanda. Bunları mümkünse çiğ olarak yemek lazım. Olabildiği kadar yağda kızartmalardan, ateşte yakılarak yapılan yemeklerden uzak durmak gerekiyor. Meyve de çok faydalı ve özellikle meyvenin de yenmesi lazım. Mesela okula giden çocuğun beslenme çantası oluyor ve orada mutlaka bir meyve suyu oluyor kutu içerisinde. Bu son derece zararlı ve sağlıksız bir şey. Türkiye gibi memlekette her mevsim taze meyve oluyor. Çocuğun çantasına meyveyi koymak lazım. Meyve suyu zararlı. Neden zararlı? Eğer faydalı olsaydı Allah bize meyve suyu veren sistemler yaratırdı. Nasıl su kaynıyor, oradan da elma suyu, şeftali suyu, kayısı suyu kaynardı veya portakal suyu kaynardı. Portakalı yemek daha faydalı çünkü bizim sıkarken posa diye attığımız kısımda pek çok faydalı şeyler var, lifler var, mineraller var bunlar bağırsaklar için çok faydalı. Bunlar anti kanserojen etkisi olan unsurlar. Yine mesela bir bardak portakal suyunda üç dört tane portakaldan ancak elde edilebilir değil mi? Oysaki portakal veya başka meyveler çok şekerlidir. Oradaki temelde früktoz diye bir şeker türü vardır, bu da zararsız bir şey değildir. Aksine karaciğer yağlanması, kanda trigliserit yüksekliğini esas yapan şey de bunlardır. Onun için yenebilenleri de kabuğunu soymadan mesela elmayı, şeftaliyi, armudu soymadan yemek daha da faydalıdır. Çünkü bu şekilde yediğiniz zaman o şeker yavaş yavaş emiliyor. Yavaş yavaş emilim sayesinde de vücuttaki insülin ve leptin ve şeker metabolizmasındaki ani inişler çıkışlar önlenmiş oluyor. Onun için hazır meyve suyu içenlerde obezite, diyabet ve onların getirdiği hastalıkların görülme ihtimali çok daha yüksek. Bir de dişlerimiz var tabii, Allah dişleri yaratmış ki bunlar kullanılsın diye değil mi, ısırılsın diye. Siz meyveyi yemiyorsunuz, her şey işlemlerden geçiyor çiğnemeye gerek kalmıyor dişler de tabii dumura uğruyor bir çeşit. Ve ağız sağlığı bakımından da çiğneyerek yemek, yavaş yavaş çiğneyerek yemek son derece önemli. Onun için annelere de söyleyelim; çocuklarının beslenme çantasına katiyen meyve suyu koymasınlar. Zaten kutuya giren meyve suyu hem kutusundan dolayı hem içinde sırf meyvenin suyu olasından dolayı, yüksek früktoz ihtiva etmesinden dolayı ve üstelik de onun uzun süre muhafaza edilmesi için o da ısıl işlemden geçiriliyor. Katkı maddesi olanlar da diyelim ki yok, ısıl işlemden geçirilmesi zaten onun besin değerlerini iyice azaltıyor sıfırlıyor. Dolayısıyla kutudaki meyve suyu boyalı renkli bir sudan başka bir şey değil.

 

PINAR AKKAŞ: Meyvenin kendisini yemek her zaman çok daha faydalı.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet.

 

OKTAR BABUNA: Peki et konusunda da kırmızı et, tavuk, balık hangi oranda, ne miktarlarda yemek doğru?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Şöyle; hepsi de yenebilir ama bunlar mümkün olduğu kadar yine kimyasal maddelerle çevreden kaynaklanan kimyasallarla kirlenmemiş olmaları şartıyla. Tavuktan başlayalım; çok tüketilen ucuz olan bir gıda maddesi malum. Ama bizim yediğimiz tavukların çoğu büyük şehirlerde fabrika tavukları. Halbuki esas sağlıklı olan tabiatta beslenen, suni yemle değil de fabrikada, hiç hareket etmeden. Bunara çok antibiyotik veriliyor mesela, hayvancılıkta inanılmaz boyutta bir antibiyotik kullanımı var. Türkiye’deki rakamlar nedir biliyoruz, elimizde rakam yok ama Amerika bu bakımdan bize rakamları veriyor. Orada mesela üretilen antibiyotiklerin yüzde 85’i hayvancılıkta kullanılıyor. Antibiyotiği biz sanırız ki insanların hastalığı için kullanılıyor, halbuki yüzde 85’i hayvancılıkta kullanılıyor. İşte tavuk yetiştiriciliğinde, büyükbaş hayvancılıkta daha kısa sürede hayvanların daha besili olmasını sağlamak için. Bu insanlara ucuz et ağlıyormuş gibi gözüküyor ama bunun getirdiği sorunlar daha sonra bize daha büyük fatura olarak karşımıza geliyor. Ve bu bilinçsiz ve sadece ticari amaçla antibiyotik kullanılması dirençli bakterilerin oluşmasına yol açıyor. Mayıs ayından beri Amerika’da bir tavuk firmasının ürünlerinde ürüyen salmonella mikroplarından kaynaklanan bir salgın var. Yüzlerce insanın hastaneye yatırılmak zorunda kalındı. Ve buradaki mikrop bir çok antibiyotiğe karşı dirençli. Ve antibiyotiğe dirençli mikroplar da tıbbın son senelerdeki en önemli problemlerinden birisi. Kanserlerden, başka hastalıklardan daha ön planda gelmeye başladı. Çünkü CDC diye bir kurum var Amerika’da hastalık kontrol merkezi diye. Bütün dünyanın rakamlarını istatistiklerini kullandığı bir kurum bu. Onun bildirdiğine göre Amerika’da senede 2 milyon insanda antibiyotiklere dirençli bakterilerin yaptığı enfeksiyon gözüküyor. Ve 23 bin insan sadece bu antibiyotiklere dirençli bakteriler yüzünden hayatını kaybediyor. Ve bunun Amerika’nı ekonomisine getirdiği yük 55 milyar dolar. Bakın, herkes Amerika’nın dünyanın en iyi sağlık sisteminin olduğu yer zanneder. Bizde hemen burnu akan parası varsa Amerika’ya gitmeye veya işte ufacık bir derdi varda Amerika’ya gitmeyi iyi bir şey gibi görür. Tabii ki Amerika teknolojide dünyanın en üstün ülkesi. Buna hiç kimsenin şüphesi yok ama genel olarak sağlık sistemine baktığımız zaman sağlıkları en bozuk ülkesi, sağlıkları en ciddiyetle riske atılan insanlar Amerikalılar. Zaten geçtiğimiz haftalarda biliyorsunuz Amerika’da bir ekonomik ve siyasi kriz vardı. Bunun sebebi de sağlıkla ilgiliydi. Sağlık sigortasından kaynaklanan problemlerle. Amerika’da eğer paranız yoksa, sigortanız yoksa ölseniz de size hiç kimse bir tane aspirin bile vermez. Bir damla serum bile vermezler öyle bir yer. İşte bu kapitalizmin getirdiği bir dünya düzeninin sonuçlarından bir tanesi.

PINAR AKKAŞ: Hocam, konumuz değişti ama,öğün aralıkları nasıl olmalıdır?

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Öğün aralıkları şöyle olmalı; şimdi son senelerde biliyorsunuz sosyete diyetisyenleri diyorum, bunlar insanlara sık sık yiyin diye bir tavsiyede bulunuyorlar. Hiç doğu bir şey değil. Bunu insanlar da yeni anlıyor, ama biz Müslümanlar ülkemiz insanları yüz yıllardan beri ramazan dönemindeki uygulamayla zaten yerine getiriyoruz. Buna İngilizler literatürde, intermittent fasting deniyor, aralıklı aç kalma gibi. Oruç demiyorum çünkü oruç aç kalmak demek değil. O bir ibadet, onun başka manaları var. İntermittent fasting uzun süre aç kalmak. Siz bir şey yediğiniz zaman hemen vücutta depolanıyor yağ olarak depolanmaya başlıyor ki, bu adam aç kaldığı zaman bunu buradan yavaş yavaş yakabilsin diye. Oysa günümüz şartlarında artık insanların yiyeceğe ulaşması için hareket yapması gerekmiyor. Evden bile internete basıp bir düğmeyle yiyeceğin yenecek şekilde masasına kadar gelmesi mümkün. Ve yediğimiz yiyecekler çok yüksek kalorili. Onun için her zaman insanlar yiyeceğe sahipler ve yüksek miktarda yiyeceğe sahipler ve hiç hareket etmiyorlar. Bizim yapmamız gereken de şu; sık sık değil daha az yemek lazım. Hatta hayvanlarda yapılan bir deney var, çok ilginç; fareleri iki gruba ayırmışlar, her iki gruba da aynı miktarda kalori ihtiva eden yiyecek veriyorlar. Fakat grubun birisine bunları sadece 8 saat almaları mümkün kılınıyor, ikinci gruba ise bunu sürekli alım olarak yiyebilmeleri mümkün kılınıyor. Aradan haftalar geçtikten sonra bakıyorlar ki her iki fare grubu içerisinde sürekli olarak yiyeceğe ulaşan ama aldıkları kalori miktarı sonuçta aynı, farelerde şeker yüksekliği, insülin direnci, lepitin direnci, karaciğer yağlanması, kanda triglisertit yükselmesi gibi olaylar çok çok fazla gözüküyor. Aynı kaloriyi aldıkları halde bunu sadece 8 saat yiyenlerde bu tür olayların hiç gelişmediği ortaya çıktı. Aç kalmanın şöyle bir esprisi var; vücut aç kaldığınız zaman glikojen diye bir madde var bunu yakmaya başlıyor ama 7-8 sat sonra yağ yakmaya başlıyor. Onun için vücudumuzdaki depolanan yağları yakmamız için bizim en azında 8 saatin ötesinde aç kalmamız lazım. Onun için de günde iki defa yemek en sağlıklısı. Ben kendim de elimden geldiği kadar uygulamaya çalışıyorum. Bir sabah bir akşam yiyorum. Tabii bunda benim emekli olmamın bir katkısı var. Günümüz şartlarında İstanbul’da yaşayana insanların böyle davranmaları pek mümkün değil bence. Ben sabah kahvaltısını mutlaka iyi bir kahvaltı yaparım ve sabahleyin yapılan kahvaltı sağlık olmak için son derece önemli. Mutlaka yumurta yerim, yumurtayı da beyazıyla sarısıyla birlikte rafadan olarak yerim. Mutlaka peynir, zeytin, yeşillikler, ekmek de bir iki dilim tam tahıldan yapılmış ekmek yerim. Daha sonra akşama kadar olan dönemde akşam yemeğinde mümkün olduğu kadar saat 7’den önce 6’da falan yemem mümkün olmuyor çalışma şartlarından dolayı 6’da yiyorum. Öğlen de saat 2 civarı bir kase yoğurt, bir bardak ayran ve yine bir yumurta, bir de mevsim olarak meyve ne varsa, bir tane elma veya 3-4 tane erik gibi bir şey yerim. Saat 7-8’den sonra da hiçbir şey yememeye dikkat ederim.

 

PINAR AKKAŞ: İki ana öğün arasında da 12 saat gibi bir vakit mi geçmesi gerekiyor?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet. BU arada yağları yakmak için yeterli dönem bırakmış oluyorum kendimce ve hayat şartları buna uyan insanların da bu şekilde yemeleri, böyle 2 saatte bir bir şeyler atıştırmak, öyle bisküvi yemek bilmem ne yemek doğru bir şey değil.

 

OKTAR BABUNA: Doğru, şimdi bildiğimiz bir şey var. Dini kaynaklarda geçiyor, peygamberlerin hayatı çok uzun eskiden. 150 yıl Hz. İbrahim (a.s), Hz. Musa (a.s) döneminde hayatlar uzun. Sonra 19. Yüzyıla gelindiğinde son derece kısalıyor, ortalama hayat süresi 40 yaşlara kadar düştü. Şimdi tekrar uzamaya başladı. Bunun mutlaka bir sebebi olması lazım. Beslenme şartları, tıptaki gelişmeler de uzama sebebi. O zamanda da tıp o kadar gelişmiş değil ama ömürler uzun. Demek ki beslenmede bir şey var. Bir yanlışlık yapılıyor, belki bir tek ekmek bile buna sebep olabilir. Ekmeğin kullanımı.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet. Ekmek yemek, sadece şekerli gıda yemek bile insanları hasta etmek için yeterli. Önemli bir şey söylediniz, eskiden de 150 yaşına kadar yaşayan insanlar mutlaka vardı, var olduğunu da biliyoruz. Ve bunlar sağlıklı da yaşarlardı. Şimdi günümüz insanının belki hayat süresi uzadı ama bunlar hep obeziteyle, diyabetle, kalp hastalığıyla, yüksek tansiyonla, astımla ve diğer beyin hastalıklarıyla geçiyor. Ömrün uzaması da o kişi farkında değil. Ömür uzuyor ama uzayan ömrün hem bedenen hem ruhen sağlıklı olması lazım. İnsan yaşadığının farkında değilse, bilinci yerinde değilse tabii ki nefes alıyor, kalbi çalışıyor, tansiyonu var ama buna hayat denebilir mi bilmiyorum.

 

OKTAR BABUNA: Statinlerin ateroskopik plakları gerilettiğiyle ilgili çalışmalar var. Onlara ne diyorsunuz?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Şöyle; ateroskopik plakların düzenli egzersizle ve diyetle de geriletmek mümkün. Bu insanlar aynı zamanda kalp krizi geçiriyor, statin veriliyor, “sen şeker yemeyeceksin, unlu yemeyeceksin, düzenli egzersiz yapaksın” deniyor, adam bunları yapıyor. Sadece düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenmenin yani şekerden undan olmayan gıdaların yenmesi de aynı şekilde ateroskopik plakları geriletiyor.

 

OKTAR BABUNA: Bunu anlamak kolay aslında. Gruplara ayrılır, statin verilir, hareket yapıyor, öbürü de hareket yapıyor statin verilmiyor, bakılır hangisinin farklı olduğu.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Bakıldı, buradan sağlıklı bir şey çıkmadığı ortaya kondu. Sizin dediğiniz aynı şey yapıldı. Bunlara yüksek doz kolesterol düşüren statin verilerek yapılan çalışmalar, bu tabii teknik bir konu, bizi dinleyenlerin hepsi bilim insanları olmadığı için halk seyrediyor, bu gösterildi yani. Bu damar sertliği denen olayın, statinlerle yapılan uygulamanın bunlara faydası olmadığı gösterildi.

 

PINAR AKKAŞ: Statinlerin başka yan etkileri var mı?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Olmaz olur mu? Bunlar hiç yan etkisi olmayan ilaçlar diye ortaya çıkmıştı ama bunların diyabet yaptığı ortaya çıktı. Olacak şey mi diyabet? Hafıza bozukluklarına yol açtığı ortaya çıktı. Akut böbrek yetersizliği yaptı ortaya çıktı. En önemlisi bunların, bakın kolesterol düşürmek demek sadece kolesterol düşürmek demek değil, kolesterol bir ara öğün. O kolesterol sentezini bloke eden bir ilaç kullandığınız zaman kolesterolden sonra yapılan vitaminler var, mesela D vitamini, mesela hormonlar var. Kortizol, östrojen, testosteron gibi hormonlar. Bunların hepsinin de yapımı bozuluyor. Yani siz sadece kolesterol yapımını değil, vücutta faydalı olması gereken bir çok maddenin yapımını da bozmuş oluyorsunuz. Sonra kolesterol hücre duvarının temel elmanı ve beynin yüzde 85’i kolesterolden ibaret. Beyin demek kolesterolden çok zengin. Siz bu şekilde insanların beyin fonksiyonlarını da ciddi şekilde etkilemiş oluyorsunuz. Zaten bunun artık prospektüslerinde hafıza kaybına yol açabileceğini, Amerika’da FDI diye b,r kurum var biliyorsunuz, o böyle bir uyarı konması gerektiğini söyledi. Sayısız yan etkisi var. Ve onu da söyleyecektim, koenzim Q10 diye bir şey var herkesin bildiği. İşte bu kolesterolü bloke eden ilaçlar bunun sentezini de bozuyor. Bu da hücrenin enerji sisteminin en önemli elemanı koenzim Q10. Bu yapılmadığı zaman kasların faaliyeti de bozuluyor ki kalp de zaten kastan ibaret bir doku. Onun için statinlerin kalp yetersizliği olan hastalara verilmemesi lazım gelir diye de bilgi olarak yazar. Kalp hastasına vermeyin diyor, kalp kasının kasılmasını bozar diyor. Veya onu bozmasa bile statin kullanan bir çok insan onu almaya başladıktan sonra kas ağrısı olduğu için yürüyemediklerini halsizlikleri olduğunu ifade ederler. Halbuki bu insanlara siz tam tersine yürümeniz lazım diyorsunuz.

 

PINAR AKKAŞ: Çelişkili bir durum oluşmuş oluyor.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Tabii. Bakın bu ilaçlarla sağlıklı yaşamanın formülleri, şifreleri ilaçlarda değil hayat tarzında. Beslenme ve düzenli hareket. Ama böyle hareket derken deli gibi spor yapmak değil veya haftada bir gün normal bir spor yapmak, böyle bir şey yok bu bir eziyet. Hareket dediğimiz şey, günlük hayatta herkesin her gün hayatın akışına uygun olarak yapması gereken şey. Yani her işimizi kendimiz bedenen yapmamız lazım. İşe yürüyerek gitmemiz lazım, bir yere giderken arabaya binmememiz lazım. Evde binada asansör veya yürüyen merdiven kullanmamak lazım. Bunlar da mümkün olmuyorsa mutlaka bir şekilde vücut kaslarını hareket ettiren egzersizler yapmamız şart. Uykunun düzenli olması lazım ve gece uykusu olması lazım. Stresten uzak kalmak lazım, sigara alkol kullanmamak lazım. Bunları yaptıktan sonra hiçbir mesele kalmıyor. İlaca falan gerek kalmıyor. Ama tabii bu kadar çok şeyi hayat tarzı olarak yapmak bir çok insanın işine gelmiyor. Ben bu hapı yutayım diyor, adam sigarasını içiyor, baklavasını böreğini her şeyini yiyor, hareket etmiyor. Bu bir işe yaramıyor tabii ki.

 

PINAR AKKAŞ: Tabii egzersiz hareketi çok önemli. Ama açık havada yürümekle evde koşu bandı ya da çeşitli cihazlar, bunlar hakkında.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Tabii açık havada yürümek daha iyi ama bunu herkesin sağlaması mümkün olmuyor. Gerçi İstanbul’un bir çok yerinde artık yürümek için, spor yapmak için alanlar, koşu parkurları var ama bir çok yerlerde de yürümek mümkün değil. Kaldırımlar bile arabayla dolu veya trafik yoğun havası temiz değil. Kış günü malum yürüyünce terleyeceksiniz, üzerinizde soğuyacak o da iyi bir şey değil. Tabii ideali dediğiniz gibi açık havada spor yapmak, imkanı olanlar bunu tercih etmeliler. Ama bu mümkün değilse bisiklet, koşu bandı veya halı üzerinde kendinizin yapabileceği her türlü vücut kaslarını çalıştıran egzersizler son derece faydalı. Mutlaka herkesin yapması lazım. Özellikle çocukları alıştırmak lazım. Şimdi günümüzün çocukları hep obez biliyorsunuz, çünkü televizyon karşısında ağzında gofret, işte bir torba patates cipsleri şunlar bunlar, meyveli yoğurtlar, meyveli gazozlar televizyon, bilgisayarın karşısında yerlerinden bile kalkmıyorlar. Çocuklara doğru beslenmeyi, hareketi günlük hayatlarının içerisine böyle giydirmeyi mutlaka alıştırmak öğretmek lazım. Biz örnek olmalıyız ki çocuk da bizi taklit etsin. Anne ıspanak yemiyor pırasa yemiyor çocuğun ağzına zorla verirseniz çocuk da onu ağzında tutar, gider sonra bir yerde çıkarır. O da hareke etmeyi sevmez.

 

OKTAR BABUNA: Evet, spor hakikaten öneli. O konuyu özellikle siz de vurguluyorsunuz zaten. O birinci konu iyi beslenmek, sigara alkol yok, bir de stresten uzak bir yaşam. Bu da insanın kişiliğiyle, inançlarıyla ilgili bir şey. Mesela Amerika’da yapılan çalışmalarda dua eden hastaların, inana hastaların bağışıklık sisteminin daha güçlü olduğu, hastalığa karşı dirençlerinin arttığı gösterildi net bir şekilde.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Çok doğru. İnançlı olmak çok önemli bir şey. Tabii ki inançlı olmak insanın meydana geldiği dünyaya göre, ailesine göre değişiyor. Hindistan’da doğan adam İslam’ı tanımayabilir. Amerika’da doğan adam Hint felsefesini bilemeyebilir. İnançlı olmak, bir yaratanın varlığına inanmak insana rahat ve huzur veren bir şey. Ve böyle bir ibadet de dediğiniz gibi çok çalışmalar var. Amerika’da papazlar veya rahipler de bulunuyor belli yerlerde. İnsanların inançlı olmalarını ben de çok doğru buluyorum. İnançlı olmak sağlıklı olmanın beslenme gibi, egzersiz gibi, düzenli uyku gibi en önemli unsurlarından bir tanesi. İç huzuru çok önemli. Bu insanları bir çok hastalıktan enfeksiyonlardan, kanserlerden, kalpten her şeyden koruyan bir mekanizma.

 

PINAR AKKAŞ: Hocam, mevsim itibariyle artık üst solunum yolları hastalıkları olmaya başladı. Salgınlar aratacak herhalde değil mi? Şimdi grip, üst solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan antibiyotikler gereklilikleri, çoğu zaman yanlış kullanılıyor ve bunun önemini siz çok kereler anlatıyorsunuz. Antibiyotik kullanımı nasıl olmalı? İlaç kullanımı nasıl olmalı?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Şöyle; gerçekten hem Türkiye’de hem de bütün dünyada inanılmaz boyutlarda bir ilaç kullanımı var. Bu sizin dediğiniz kolesterol ilaçlarından başlıyor, antibiyotikler, reflü ilaçları aklınıza gelen her türlü ilaç, vitamin. Şimdi artık sistem öyle hale geldi ki siz sağlıklı olsanız bile ilaç veriyorlar. Diyorlar ki; bu hanımefendiniz tansiyonu yok, şekeri yok, diyabeti yok hiçbir şeyi yok ama biz buna bu sefer beslenme destek ürünü verelim, daha sağlıklı olsun vitamin yutturalım, mineral verelim, bitkisel ürünler verelim diye. Şimdi artık dünyada gelişmiş ülkelerde endüstrinin ürünlerinden kullanmayan insan neredeyse kalmamış gibidir. Ama bunların bu söylediğimiz hayat tarzı uygulamalarına riayet ettiğiniz zaman hiç birine gerek olmayan şeyler. Birkaç gün önce Sosyal güvenlik Bakanı Faruk Çelik açıklama yaptı bir araştırmaya dayanarak; Türkiye’deki yazılan ilaçların yüzde 37’si çöpe atılıyormuş. Ki sosyal güvenlik kurumumun ilaca ödediği para Türkiye’nin ilaca verilen paranın yüzde 90’nından daha fazla bildiğim kadarıyla. Yani düşünün Türkiye’nin geçen sene ilaca harcadığı para 16 milyar TL. 16 milyarın yüzde 37’si herhalde 6-7 milyar kadar bir rakam yapıyor. Düşünün ki adam gidiyor doktora ilaç yazdırıyor ve yüzde 37’si çöpe atılıyor. Ben ilaçların yüzde 90’nının gereksiz kullanıldığı iddia ediyorum. Sizin bu verdiğiniz örnek de solunum yolları enfeksiyonları şu dönemde gözüken, bunların yüzde 90’ı virüslerden meydana geliyor. Virüslerin yaptığı hastalıklarda da şu an için elimizde etkili bir ilaç yok. Bunlarda antibiyotik tedavisinin hiçbir yeri yok. Bunlara verilen nezle-grip ilacı diye bilinen bir takım öksürük şurupları, balgam sökücüler, vitaminler, bağışıklığı kuvvetlendirdiği iddia edilen ilaçlar sayısız ürünler var, bunların hiç birinin hiçbir faydası yok. Çünkü bunlar virüslerden meydana geliyor. Bunların yaptığı hastalık kendi kendini sınırlayan hastalıklar. Siz ilaç alsanız da vitamin alsanız da almasanız da bir şey fark etmiyor. Bu kendi süresini takip edip zaten kendiliğinden geçiyor. Siz, işte hap yuttum da ondan iyi oldum, vitamin aldım da vücut direncim ondan yerine geldi zannediyorsunuz. Halbuki bununla bunun hiçbir alakası yok.

 

PINAR AKKAŞ: Peki yüksek ateş durumunda ne yapmak gerekiyor?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Bu tür hastalıklarda yüksek ateş, tabii ateş yapan pek çok sebep var. Ama şu günlerde solunum yolu enfeksiyonları çok var özellikle çocuklarda. Ateş, virüslere karşı vücudun bir savunma mekanizması. Vücut ateşi yükselterek virüslerin üremesini durduruyor. Mesela nezle yapan virüsler vardır rino adı verilir tıpta, bunlar burunda ve genizde yerleşiyor daha çok neden? Çünkü bunlar 33-34 derecede ürüyorlar. Rinovirüsün akciğere girmesi mümkün ama orada hastalık yapması mümkün değil çünkü akciğerin içindeki ısı 37,5 derece. Bu sıcaklıkta üremesi mümkün olmadığı için de hastalık yapmıyor. Onun için vücudun bu savunma mekanizması, biz ateş yükseldi hemen ilaç alırsak ateşi ne yapıyoruz düşürüyoruz. Bu neye yol açıyor; bizim vücudumuza giren virüsün üremeye devam etmesine yol açıyor. Daha ağır, daha komplike hastalık tablolarının ortaya çıkmasına yol açıyor. Onun için ateş insanı rahatsız etmiyorsa, çocuklarda çok görülen bir şey bu, eğer çocuğun iştahını çok etkilememişse, çocuğun hareketlerini çok, ateşi var ama koşturuyor, gülüyor oynuyor ateşe hiç bakmamak lazım. Ama çocuk tabii iştahsız, yemiyor içmiyor, başını kaldırmıyor uyuklar gibi hali var tabii ki dikkatli olmak lazım. Ama ilk başta ilaç vermemek lazım. Önce evin ısısı çok önemli, evi çok sıcak yapmamak lazım. Çocuk üşüttü diye sobayı çok yakarlar, kaloriferler yükseltilir. Sıcaklığın 20-21 derece olması önemli bir de evin nemli olması. Kaloriferler veya soba yandığı zaman soluduğumuz havadaki nem düşüyor, o kuru hava da sn derece zararlı. Bol sıvı almasını temin etmek lazım. Kıyafetini uygun hale getirmek lazım, iç çamaşırla bırakmak lazım hatta soyabiliriz bile. Veya ılık duş aldırmak mümkün. Bunlarla ancak düzelmediği zaman ateş düşürücü ilaçlara başvurmak gerekir. Hemen antibiyotik vermemek lazım. Yakın zamanlara kadar tıpta bu nezle sonrası, üşütme soğuk algınlığı sonrası gelişen ortakulak iltihabı, sinüzit, bronşit gibi hastalıklara antibiyortik verilmesi tıp kitaplarında yazar. Yani bu uygulanması gereken bir bilgidir. Ama şimdi anlıyoruz ki ne ortakulak iltihabında, ne sinüzitte, ne akut bronşitte antibiyotik vermemek gerekiyor. Daha bir kaç hafta önce dünyanın önde gelen muteber haftalık tıp dergilerinden bir dergide bir araştırma yayınlandı, böyle solunum yolları enfeksiyonu yani halkın üşütme diye bildiği hastalık geçiren insanları üç gruba ayırmışlar. Bir grubuna çok kullanılan bir antibiyotik vermişler, ikinci gruba antienflamatuar ilaç vermişler, ateş düşürücü ve soğuk algınlığı için, üçüncü gruba da plasebo vermişler. Bunları takip etmişler ve görmüşler ki hastalıkların iyileşmesi komplikasyonları bakımından üç grup arasında hiçbir fark yok. Yani adam antibiyotik verseniz de vermeseniz de, bu nezle grip ilaçlarını, ateş düşürücü ilaç verseniz de vermeseniz de boş ilaç plasebo diyoruz hiçbir fark yok. İnsanlar boş yere antibiyotik alıyorlar, boş yere nezle grip ilacı, hele bu balgam söktürücü ilaçların hiçbir faydası olmadığı gibi bunların etkinliği de belli değil. Bunun yerine zencefilli bal, mesela bizim halkımız bilir bunu, çok daha faydalı. Bunun araştırması yapıldı, gerçekten de bunun kontrollü bir araştırmada zencefilli balın öksürük şuruplarına göre daha etkili olduğu, öksürüğü daha iyi azalttığı ortaya çıktı. Gerçekten bol sıvı almak, çaylar, ıhlamur, nane-limon, ada çayı, biberiyeden oluşan bitkisel çaylar, her türlü ottan yapılan çayları içmek sıcak sıcak çok daha faydalı. Çünkü sıcak bir kere solunum yollarına da bir miktar faydası olmuş oluyor, bol sıvı almış oluyorsunuz ve bu tür ıhlamur ve benzeri bitkilerde solunumu rahatlatan bir takım kimyasal maddeler de var. Hiç ilaca gerek yok evde nane-limon, ıhlamur ne varsa onlardan ılık ılık içmek en faydalısı.

 

OKTAR BABUNA: Siz anlatınca aklıma geldi grip için; gribi tedavi edersiniz 7 günde geçer, tedavi etmezseniz bir haftada geçer.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Halkımız Amerika’nın yaptığı araştırmayı yüz yıllardan beri uyguluyor. Bizim tecrübelerimize baksalar demek ki bu araştırmalara da gerek kalmayacak. Zencefilli bal da öyle. Tavuk suyuna çorba vardır mesela yine çok faydalı olduğu bilenen ve insanlarda üşütme olduğu zaman yüz yıllardan beri hemen tavuk suyuna çorba yapılır. İçine mevsim olarak bulunan havuç, patates ne varsa yapılan bir çorbadır. Bununla da ilgili böyle bir araştırma yapıldı ve bizim göğüs hastalıklarıyla ilgili Chess diye bir dergi var, orada da yayınlandı hakikaten bu tavuk suyuna sebze çorbasının da bu tür solunum yolları enfeksiyonlarında çok faydası olduğu bilimsel yöntemlerle gösterildi.

 

OKTAR BABUNA: Şunu da hemen vurgulayalım tabii, rahatsızlığı olanlar mutlaka hekime başvursunlar, kendi içlerinde çözmeye çalışmasınlar. Çünkü hiç ummadıkları komplikasyonlar, fark etmedikleri şeyler olabilir. Mutlaka doktor kontrolünde, kendi kafalarına göre değil de.

 

PINAR AKKAŞ: Size başvurmaları gerekir Hocam.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Bana gelmesinler, aksine ben çok doktora gitmeyi doğru bulmuyorum. Hele böyle solunum yolları enfeksiyonları için ben doktora gitmeyi aksine sakıncalı görüyorum. İnsanlar şimdi gidiyorlar bir hastane polikliniğine, orada yüzlerce insan var, hakikaten bu virüsler dışında orada bir takı antibiyotiklere dirençli mikrobu taşıyan belki hastalar da var. Gideceksiniz zaten size bir antibiyotik, bir öksürük şurubu bir de vitamin yazılacak. Halk da bunu bildiği için artık doktora gitmiyor, kendisi eczaneye gidiyor doğrudan bunları alıyor. Böyle solunum yolları enfeksiyonları için doktora eczaneye gitmek, doktorları da gereksiz yere çok meşgul ediyor. Bakın hep okuyoruz, görüyoruz bir doktorun günde 100-150 hasta, 200 hastaya kadar hasta bakıyor. Her burnu akan, her biraz ateşi çıkan, her biraz burası kaşınan acile giderse evin yolunu bulamayız. Bu sefer gerçek manada hasta olan mide kanaması geçiren, kalp krizi geçiren, beyin problemi olan, tansiyonu yükselen hastalar atlanır bu sefer. Burnu akan insanlara şimdi tomografi yapıldığını görüyoruz. Midem yanıyor diyor adam endoskopi yapılıyor çocuklara, olacak bir şey değil. Siz bunlara bunu yaparsanız, kaynakları bu sefer böyle harcederseniz bu sefer gerçek bir hastalık olduğu zaman sizin bunu ayıracak, ayrılması mutlaka gereken imkanınız kalmaz.

 

OKTAR BABUNA: Ben şunu kast ettim tabii; mesela boğaz ağrısı diyelim, bakteriyel bir tonsilit olabilir, bunu hasta kendisi ayırt edemez. Ona mutlaka penisilin türü bir antibiyotik verilmesi gerekiyor. O tarz durumlarda doktor karar versin ona. Bakteriyel pünomonisi olabilir onu da ayırt edemez. O açıdan söyledim.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet. Fakat demin dediğim araştırmada şu yapıldı; solunum yolları enfeksiyonu sonrasında ortakulak iltihabı, sinüzit, bronşit gelişen insanlar takip edilip üç gün içinde ateşleri düşmediği takdirse ve genel durumlarında bir düzelme görülmediğinde doktora görünüp o zaman antibiyotik verilmesinin uygun olduğu sonucuna varıyor bu çalışmalar. Antibiyotiğin ilk gün başlamakla üçüncü gün başlamak arasında hasta bakımında olumsuz bir durumun ortaya çıkmadığı da burada gösterildi. Onun için hemen antibiyotiğe başlamak, hemen doktora gitmek doğru değil. Böyle bir hastalık durumunda bol sıvı almak, istirahat etmek işte öksürüğü gideren zencefilli bal gibi, ılık bitkisel çaylar içmek gibi, odanın sıcaklığını nemini ayarlamak gibi şeylere dikkat etmek yüzde 90 yeterli. Ama bunlara rağmen ateş devam ediyor, öksürük devam ediyor, başka problemler oluyor mutlaka doktora gitmek lazım. Biz ne iş yapacağız bize kimse gelmezse, değil mi? Ama öyle en ufak bir şikayet için doktora gitmek, en basit bir şikayet için tomografiler, MR’lar, endoskopiler, anjiyolar olacak bir şey değil. Görüyorum genç insanlar geliyor mesela nefes alamıyorum diye doktora gittim diyor, gencecik adam öksürüğü yok, hırıltısı yok, hiç bir şey tarif etmiyor bu tamamen panik atak anksiyete, sinirlilik, gerginlik hali. Öyle gitti diye solunum testleri, alerji testleri, kan tahlilleri, tomografiler, bronkoskopiler neler neler, bir torna tahlille geliyor adamlar tomar tomar. Ellerinde bnir torba ilaç, bir sürü astım ilaçları, nefes açıcı ilaçlar, balgam söktürücüler hiç birine gerek yok. Adamın derdi tamamen kafasında olan bir algı meselesi. Aldığım nefes yetmiyormuş gibi.. Aldığım nefes derinlere gitmiyor gibi dediğiniz zaman bir doktora hemen astım mı diye. Halbuki adam bir iki soru sorduğunuz zaman bunun astımla alakası olmadığı, tamamen bunun kafasında böyle bir algı olduğu çok basit bir şekilde otaya çıkıyor.

 

OKTAR BABUNA: Tabii onların ayırt edilmesi gerekir.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Her şeye tetikte olması, tetkikleri de yerinde kullanmak lazım.

 

PINAR AKKAŞ: Özellikle astın klinik muayeneyle çok rahat teşhis edilebilir değil mi?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Evet. Bana hasta geliyor mesela, muayene ediyorum, hemen teşhisini koyuyorum astım diyelim ki, yazıyorum, “doktor bey nasıl olur” diyor. “Film istemedin, tomografi istemedin, solunum testi yaptırmadın, alerji testi yaptırmadın.” Astım teşhisi klinik bir teşhistir. Astım teşhisinde bu sayılan şeyler ancak hastadan başka hastalıklar, astımı taklit edebilen hastalıklardan şüphe ediliyorsa yapılabilir. Çocuklar görüyorum mesela 3-5 yaşında çocuklar, ellerinde birkaç tane akciğer röntgeni. Nedir bu diyoruz, çocukların ateşi çıkıyor gidiyor acile, oradaki doktora da ben hak veriyorum. Film çekilmese, kan tahlili yapılmasa adamın başı belaya giriyor. 5-6 tane film. Halbuki çocuğa film çektirirken 10 defa 20 defa daha fazla düşünmek lazım ve çocukların hastalıkları bellidir zaten. Çocuklarda öyle yüzlerce ayrıca teşhis yapacak hastalık yok. Ateşli burnu alıyor çocuğun, boğazı kızarmış, buna kan tahliline, filme gerek yok, ilaca da gerek yok. Ama tabii günümüz şartlarında hastalar da ilaç ve tetkik ister hale geldiler. Doktorlar da hasta yoğunluğundan başka sebeplerden her şikayeti olanın mutlaka tetkik yaptırmak ve her hastaya ilaç yazmak durumuna düştüler.

 

OKTAR BABUNA: Bir şey ilave edeyim oraya; bizim insanımız hakikaten doktora gidip de iğe yapılıp serum takılmazsa şikayet ederler bundan değil mi? Hastaneye gittiğinde “serum taktılar bana” onu çok büyük bir şey olarak görür. Halbuki öyle değil tabii doğru.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Kesinlikle. Serum dediğiniz su. Kiminde birazcık tuz var, kiminde birazcık şeker var. Serum deyince aklıma geldi; çok kullanılan bir ilaç da bu deniz suyu, okyanus suyu steril serum fizyolojik diye bir şey var, bunların hepsi para tuzağı. Çünkü sizin o okyanus suyu, deniz suyu, steril bilmem ne diye aldığınız şeyler ne biliyor musunuz? Bir fincan su ve içinde çay kaşığının ucu kadar tuz var bunun içinde eritilmiş. Bunu ambalajlayıp, boyayıp süsleyip size deniz suyu, okyanus suyu bilmem ne suyu diye, steril su diye satıyorlar. Evde siz bunu kendiniz bir litre suya bir çay kaşığı tuz atıp erittiğiniz zaman size serum fizyolojik olur. İstediğiniz kadar kullanın. Tıp böyle maalesef.

 

OKTAR BABUNA: Tabii şu bakımdan çok haklısınız; şu an bir çok konuda tedaviler de çok ilkel. Mesela kanser tedavisindeki kemoterapi. Kemoterapi, hakikaten ölebiliyor hasta, ana ölüm sebeplerinden biri. İnşaAllah tıptaki ilerlemelerle kanser çok daha lokal, sırf kansere yönelik en başta tedavi yöntemlerinin gelişmesi gerekiyor. Çünkü böyle bir tedavi hem kanseri tedavi ediyor ama organizmayı da biliyorsunuz berbat ediyor. Hatta bir çok ölüm ondan gerçekleşiyor.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Tıpta aşırı tedavi, bu sefer insanlara biz aşırı teşhis ve aşırı tedavinin kurbanları haline getiriyoruz. Onun için şimdi Amerika’da erkeklere prostat kanserinin erken teşhisinin tarama yapılması hiçbir şekilde tavsiye edilmediği gibi zararlı bulunuyor. Neden? Gereksiz prostat kanseri teşhisi konduğu ve insanlara kemoterapiler, radyoterapiler bütün vücudu etkileyen sapasağlam insanın ölümüne yol açan olaylar. Bunar içerisinde gerçekten fayda gören de var tabii ki, bunun aksini söylemiyorum ama. Kadınlara bu meme taraması yapılırken, “sende biz kanser teşhisi koyabiliriz, bu yüzden gereksiz bir ameliyat, gereksiz bir ışın tedavisi, gereksiz bir kemoterapi alabilirsin. Bunların da şöyle şöyle riskleri vardır, iyi düşün taşın” diye söylemek lazım.

 

OKTAR BABUNA: Şu bakımdan haklısınız o doğru; zaten o da çalışmayla ayırt edilebilir. Bir kanser tipinde erken tedavi mi yoksa bekleyip izlemek mi? O bakımdan kanseri aslında bilmek izlenir. Mesela KLL richter sendromunun birinci evrelerinde eğer prognostik faktörler yani hastalığın seyrindeki iyi etkiler varsa o zaman izlenmesi yönünde. Çünkü kemoterapi de vermişler ama çalışmayla ayırt etmişler bunu. Kemoterapi verip onu daha agresif şekle tetiklemek mümkün. Bu dediğiniz doğru. Ama bunlar çalışmayla ayırt edilebilir, değil mi?

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Aynen öyle. Ben zaten çalışmadan yapılsın demiyorum.

 

OKTAR BABUNA: Ama kanseri bilip de izlemek, onun faydası var, bilmek.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Tabii var ama tedavi etmek, işte onu diyorum. Yani kanseri teşhis etmek değil, hangi kanseri tedavi edelim, hangi özellikleri varsa ilaç verelim bunu araştırmak lazım. Kanseri erken teşhis etmeyelim demiyorum. İkisi farklı, yanlış anlaşılmasın. Edelim ama her ettiğimizi de kanserdir diye kemoterapi, ışın yüklenmeyelim adama.

 

OKTAR BABUNA: O zaten çalışmalarla belirlenecek bir şey.

 

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA: Ama bugün öyle yapılmıyor. Mesela meme kanseri teşhisi konup da ameliyat olmayan, kemoterapi almayan kadın neredeyse yoktur.

 

OKTAR BABUNA: Evet, bu akşam çok değerli bir konuğumuz vardı, Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta Hocamız, Türkiye’nin n önde gelen hekimlerinden. Bir Yaşam ve Sağlık programının daha sonuna geldik. Gelecek hafta bir başka konuğumuzla, uzman bir hekimimizle buluşmak üzere herkese iyi geceler diliyoruz.

 

http://a9.com.tr/izle/172345/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---13-Bolum---Prof-Dr-Ahmet-Rasim-Kucukusta-Gogus-Hastaliklari-Uzmani

Akciğer
Astım
Doktor
Göğüs Hastalıkları Uzmanı
Hastalık
Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
Sağlık
alerji
astım krizi
astım tedavisi
astım teşhisi
bronş
bronş bezleri
göğüs
göğüs ağrısı
göğüs kafesi
göğüs onkolojisi
öksürük
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
mp3
mp4
mp4
youtube