HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Yaşam ve Sağlık - 16. Bölüm - Doç Dr. Ömer Toprak, İç Hastalıkları Uzm...

Yaşam ve Sağlık - 16. Bölüm - Doç Dr. Ömer Toprak, İç Hastalıkları Uzmanı

Harun Yahya
2315
06 Aralık, 2013
Yaşam ve Sağlık
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Yaşam ve Sağlık – 16. Bölüm – Doç. Dr. Ömer Toprak, İç Hastalıkları Uzmanı

 

OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz. Pınar Akkaş hanımla beraber sunduğumuz bir Yaşam ve Sağlık programına daha hoş geldiniz. Bu akşam çok değerli bir konuğumuz var. Sayın Doç. Dr. Ömer Toprak Beyefendi. Hoş geldiniz.

 

ÖMER TOPRAK: Hoş bulduk.

 

PINAR AKKAŞ: Hoş geldiniz Ömer Bey.

 

ÖMER TOPRAK: Hoş bulduk.

 

OKTAR BABUNA: Ömer Toprak Bey Böbrek Hastalıkları Nefroloji Uzmanı. Balıkesir Üniversitesi Dahili Bilimler Ana Bilim Dalı Başkanı aynı zamanda. Eğitiminize Almanya’da başlamışsınız ilkokul, ondan sonra İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nden mezun oldunuz. Bir dönem Amerika’da eğitim görmüşsünüz Vandermint Üniversitesi’nde. Sonra mecburi hizmetiniz var. Ve Balıkesir Üniversitesi’nde de hoca olarak öğretim üyesi olarak görevinize devam ediyorsunuz. Hoş geldiniz.

 

ÖMER TOPRAK: Hoş bulduk sağolun.

 

OKTAR BABUNA: İsterseniz böbreklerin yapısından başlayalım. Çok mucizevi bir yapısı var onu anlatarak ondan sonra da rahatsızlıklarıyla ilgili konuşabiliriz.

 

ÖMER TOPRAK: Tabii. Evet, bütün diğer organlarımız olduğu gibi böbreklerimiz de vücudumuz için çok mükemmel yaratılmış organlar. Şöyle ki; ağırlıklarına bakacak olursak 150 gram kadar, fasulye şekline benzeyen 10-12 santim boyutlarında ama boyutundan daha çok iş yapan organlar. 150 gram kadar ama vücudun toplam kanının yüzde 20’sini böbrekler alıyor. Çok yüksek bir oran. Düşünün, 150 grama kanın vücudun toplamında yüzde 20 kan dolaşımı böbreklere gidiyor. Çünkü çok işlev yapıyor, çok işlev yapınca da çok kan akımına ihtiyacı var. Şöyle ki, neleri yapıyor böbreklerimiz; vücudumuzun bir nevi toksik maddelerin arındırıldığı organlardan bir tanesi, bir bu işlevi görüyor. Karaciğer, bağırsaklar ve böbrek bu toksik maddeleri vücuttan atılımında çok önemli rol oynuyor. Peki sadece toksik maddelerin atılımı mı hayır. Sıvı dengesinin ayarlanması yine böbreklerimiz sağlıyor. Mesela vücudumuzdaki su dengesi, suyun azlığı da çokluğu da vücut için zararlı. Bunu dengeleyen yine en başlıca organ böbreklerimiz. Bir diğer olay; vücudumuzdaki asit baz dengesi dediğimiz PH denen bir değer var vücudumuzda, bu 7.35 - 7.45 gibi çok hassas, 0.1’lik bir oynamada gidiyor. Bunun küçücük bir azalması asidoza, biraz azalması baz dediğimiz alkaloza dönüşebiliyor. Bunu ayarlayan da yine böbreklerimiz. Bunun yanında elektrolitler dediğimiz sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor gibi bütün bu elektrolitlerin eylemini salınımını vücuttaki dengesini sağlayan yine böbreklerimiz. Örneğin küçük bir oynama potasyumda 3,5 - 5,5 arası kabaca değeri. 5,5’un üstüne çıktığı zaman asidoza yol açabiliyor, kalbin durmasına bile yol açabiliyor, küçücük bir oynama. Özellikle bu böbrek yetmezliklerinde çok daha belirgin oluyor. Veya azalması, azalmasında da bir sürü kas hastalıkları miyopatlar, kas ağrıları gibi çeşitli alanlarda semptomlar meydana getirebiliyor. Elektrolitleri de dedik, bunun dışında D vitamini dediğimiz vücudumuzdaki önemli vitaminlerden bir tanesinin aktive olduğu yer yine böbrek. Mesela böbrek çalışmadığı zaman ve yeterince görevini yapamadığı zaman istediğimiz kadar güneş alalım, derimiz sağlam olsun, karaciğerimiz sağlam olsun yine aktif D vitamini sentezlenemiyor.  Alfa hidrosel aksiyon dediğimiz bir işlem var, bu enzimin aktive olduğu yer de böbrekler. Bu olmadığı zaman, D vitamini aktive olamadığı zaman kemik erimesi dediğimiz osteoporoz ve bunlara bağlı kırıklar vs. geniş bir tabloya yol açabiliyor. Bunun yanında anemi, kansızlık. Bakın böbrek diyoruz bütün bunların hepsi böbrekle alakalı. Şimdi kansızlıkla ne alakası var diyeceğiz böbreğin, çok büyük alakası var. Bu genelde bazı doktor arkadaşlar tarafından da olsa, hastalar tarafından anlaşılamayabiliyor. Gözle atlanabiliyor. Mesela bir çok hastamız vardı, takiplerine gidiyor, kansızlık nedeni araştırıyor işte kan hapı verilip bazen, bizim de bazen yanlışlıkla yaptığımız aslında olmaması gereken. Sonra yıllar içerisinde bir bakıyoruz böbrek hastalığı olduğu açığa çıkıyor. Bazen üre, kreatin gibi böbrek fonksiyon bozukluğunu gösteren testleri yapmadan da verilebiliyor. Böbreğin ne fonksiyonu var peki kansızlıkta? Eritropoetin denilen bir hormon var bu da böbrekte üretiliyor. Bu da kemik iliğinde hücre yapımını uyarıyor. Bu uyarı olmadığı zaman kemik iliği hücre üretemiyor dolayısıyla anemi dediğimiz kansızlık meydana gelebiliyor. Bakın yelpaze ne kadar geniş. Sonra sıvı dengesinde, örneğin normal bir insanın su içmesini beyin algılayabiliyor. İşte bu antidiüretik hormondan ozmoreseptör vs. Belli bir yaştan sonra özellikle yaşlılıkta bu su içme dengesi de bozuluyor insanların. Mesela susadığı halde su içmeyebiliyor, bu da böbrek yetmezliğini tetikliyor. Özellikle prerenal dediğimiz geçici böbrek yetmezliği, akut böbrek yetmezliği dediğimiz. Özellikle bu ileri dönemlerde eğer bu susuzluk da işin içine girerse böbrekler daha da bozulabiliyor.

 

OKTAR BABUNA: Ne kadar su içmek gerekiyor günde?

 

ÖMER TOPRAK: Normalde bir insan kış döneminde 1,5 litre kadar, 1,5 - 2. Yaz döneminde 2,5 - 3 litre, bu normal bir insan için geçerli.

 

OKTAR BABUNA: büyük 8-10 bardak değil mi?

 

ÖMER TOPRAK: Tabii ortalama 150 cc olursa 10 bardak su içtiğimiz zaman 1,5 litreye tekabül ediyor. Fakat şu var; bazı hastalarımızda da yine yapılan hatalardan bir tanesi hem hekimler, hem hastalar ve hasta yakınları, genelde bu hataları gördüğüm için hepsini söylemek zorundayım. Hastalara diyoruz ki, “böbreklerin bozulmuş çok su iç.” Bu genelde yapılan bir hata. Böbrek taşı olanlarda biz de öneriyoruz taşın atılması yönünde faydalı. Ama diyelim ki kalp yetmezliği var, eğer hastaya çok su içi dersek kalp yetmezliğini daha da artırıp su zehirlenmesine yol açabiliyor. Hatta bazen hasta 5 litre 6 litre su içiriyorlar ki üresi düşsün. Tam tersine hasta hiponatremiyle bize geliyor. Dilüsyonel oluyor bu daha çok bu da beyin ödemine yol açıyor.

 

OKTAR BABUNA: Açıklayalım. Yani tuz oranının düşmesi hiponatremi.

 

ÖMER TOPRAK: Tabii. Düşünün bir şeyin içerisinde tuz var, buna çok su koyarsanız ne olur tuz seyrelir, dolayısıyla dilüsyonel hiponertami yani yalancı hiponatremi oluyor bir anlamda. Aslında sodyum normal su çok fazla. Hatta bu hastalara biz su değil diüretik yani idrar söktürücü verip suyunu atmamız lazım. Özellikle kalp yetmezliklerinde bu çok ileri aşamada dilatekardiyomiyopati, beraberinde de böbrek yetmezliği var, suyu içir, zaten dengeyi zar zor sağlıyor vücut, suyu da fazla aldı mı ne oluyor akciğer ödemine giriyor. Yani akciğerlerin içi su topluyor, beyin ödemi, batında sit gibi tablolarla karşılaşabiliyoruz. Ve bir çok hasta ölümcül halde maalesef bize gelebiliyor. Hasta diyelim ki düşük çıkıyor kanda, zannediyor ki sodyum düşük, dışarıdan izotonik mayisi veriyor. Yani bu son derece yanlış. Ne verilmesi lazım? İdrar söktürücü verip suyun atılması lazım. İdrar söktürücü verip sodyumu yükseltiyor. Bir de tersi var; diyelim ki su içmemiş, susuz kalmış diyelim yaşlı bir hasta, Alzheimer var, demans var beyin fonksiyonları bozulmuş, bu insanlarda çok sık olabiliyor bu, susama merkezi bozulduğu için. Bunlarda da sodyum değeri yüksek çıkabiliyor. O da dehidratasyon sekondere bağlı hipernatremi, sıvı kaybına bağlı ve bizi yanıltabilir. Biz bu hastaya ne vermemiz lazım? Sodyum yani izotonik vermemiz lazım. Sodyumu yüksek olana izotonok veriyoruz, sodyumu düşük olana izotonik vermiyoruz. Ters gibi gözüküyor ama işte tıp bu. Her hastada o zaman hiç kimse doktora gitmez, kitabi olarak bakar tedavi yapar, böyle bir şey yok. Her hastanın durumu farklılık arz ediyor. Hani ‘hastalık yoktur hasta vardır’ gerçekten bu doğru. Çünkü bazen temel kuralları bazı hastalarda diyoruz ki mesela; sizin tuz almanız lazım. Uygunsuz ADH dead sendromu denilen tablolar olabiliyor, sodyumu gerçekten düşebiliyor ama hastada ödem yok. Tuzu fazla kısıtladığımızda bu da zararlı. Hiponatremi de beyin ödemi yapıyor. Bilinç kaybı, konfüzyon, ölümlere kadar yol açabiliyor. Bu hastalara da biz tuz öneriyoruz, tuz alın diyoruz. Ama normalde böbrek yetmezliğinde tuz tedavisini vermememiz lazım. Tabii belli başlı şeyler bunlar. Ve su dengesini ayarladığı için, sıvı elektrot dengesini hiper tansiyon da böbrekle alakalı. Vücudumuzdaki tansiyon dengesini sağlayan başlıca organlar yine böbrektir. Kalple birlikte. Bu  Renin-anjiyotensin-aldosteron denen bir sistem var. Bu vücuttaki damar içindeki sıvının ayarlanması, basıncın ayarlanması gibi bir takım mekanizmalar var, bunu sağlayan organ da böbrektir. Hipertansiyon primer olarak nefroloji böbrekleri ilgilendiren bir alan.

 

PINAR AKKAŞ: Böbreklerin yapısında çok önemli nefronlar var süzme kanalları. Bunların yapısından biraz bahseder missiniz?

 

ÖMER TOPRAK: Tabii nefron dediğimizde glomerüllerden oluşuyor. Milyonlarca glomerül var. Fizyolojik olarak yaşla birlikte insanlarda bunların sayısı azalabiliyor. 40 yaşından sonra glomerül filtrasyon hızı dediğimiz bir şey var, bir ölçümümüz var bizim. Normalde bunun olması gereken 110’un üstünde olması gerekiyor. 110’un altına düştükçe bu değerler 40 yaşından sonra her sene 1 mililitre dakika azalıyor. Bu fizyolojik azalma. Diyelim ki 80 yaşında bir insan 40 yıl geçti. 110’dan 40’ı çıkartın 70’e kadar düşebiliyor. Ama 60’ın altına düştükten sonra artık dikkat etmemiz lazım. 30’un altı risk oluşturuyor, 15’ina altına düştüğü zaman da bu değer son dönem böbrek yetmezliği diyoruz artık. Yani böbrekler işlevlerini yerine getiremiyor. Bu durumda biz dışarıdan renal replasman tedavisi dediğimiz destek vermemiz gerekiyor. İşte glomerül yapısı resmen afferent dediğimiz arter yumağı var, kan geliyor glomerülün içerisine, orada çeşitli işlemlerden geçiyor, emilim oluyor, sentez oluyor çok mekanizmaları var. Vücuda yararlı olan bütün maddeler tekrar geri emiliyor, reabsorbe ediliyor zararlı olan maddeler ise glomerüller aracılığıyla atılıp toplayıcı tubüllere gidiyor. Orada da pelvis renaliste gidiyor, oradan da üreter dediğimiz idrar borusuyla mesaneye gidiyor oradan da dışarıya atılıyor. Vücutta ortalama günlük 200 litre an süzülüyor böbreklerden ve bu süzülmüş olan kandan da ortalama 1,5 litre de idrar oluşuyor. Eğer bu böbrekler görevini yapamasa diyelim ki geri emilim mekanizmasında sorun oldu, proteinlerde kaçak oluştu, çok küçük ayaksı çıkıntı denen yapı küçük bir zarar gördüğü zaman o kadar ince ki elektron mikroskobuyla net gözükür, bunlardaki hasar hemen minimal change dediğimiz basit bir hastalık dediğimiz ama protein kaybına yol açıyor. Peki protein kaybı odlumu ne oluyor? Damar içerisinde basınç azalıyor onkotik basınç dediğimiz ve vücutta ödem oluşuyor. Damarın içindeki sıvı damarın dışına çıkıyor ekstrasol, bakın damarın dışına çıkıyor, küçük bir oynama. Belki bir gribal enfeksiyon, bazen positron top oksit glomerüli nefrit dediğimiz bakteriyel enfeksiyonlardan sonra da olabiliyor.

 

OKTAR BABUNA: Boğaz enfeksiyonu oluyor, kalp, böbrek tutulabiliyor.

 

ÖMER TOPRAK: Tabii. Özellikle bu boğaz enfeksiyonları uzun dönemde akut romatizmal ateş dediğimiz kalp kapaklarını tutan ve çok ileriki dönemde de kalp yetmezliğine sebep de olabiliyor. Boğaz enfeksiyonu deyip geçmemek lazım çok önemli. Özellikle de çocuklarda. Burada bir noktayı belirtmek istiyorum; yapılan en büyük hatalardan birisi de gerek Türkiye’de gerek dünyada, aslında Amerika da bizden çok farklı değil. Sadece ismi var Amerika’nın, öz olarak aynı hatalar her yerde yapılıyor. Nasıl hata yapılıyor; hasta doktora gidiyor, diyor ki “ben grip oldum, nezle oldum.” İlk yapılan şey antibiyotik yazmak. Bunun kesinlikle yapılmaması lazım. Diyelim ki positron top oksit glomerüli nefrit, tamam orada verelim ama grip nezlelerin yüzde 95’e yakını virüsler yapıyor. Virüslere de antibiyotik etkili değil ki. Ancak viral bir enfeksiyon var, düzgün bakımı olmadı vs. üstüne sekonder bakteriyel enfeksiyon oldu, ikincil olarak o zaman verebiliriz antibiyotiği.

 

PINAR AKKAŞ: Biz daha önceki programlarımızda bu konuda uzman profesörleri konuk etmiştik. Onlar da çok detaylı tarif etmişlerdi. Gribal enfeksiyonlarda antibiyotik tedavisinin çok isabetli olmadığını, yerinde yapılması gerektiğini. O yüzden çok önemli ve dikkat etmek gerekiyor.

 

ÖMER TOPRAK: Ben de aynı fikirdeyim. Sadece mesela bu grip nezle gibi bu durumlar eğer önlenebilirse çok basit. Aşırı antibiyotik tüketimi var. Hem ülke ekonomisine zararlı. Ekonomiyi bir kenara koyalım sağlığımız elden gidiyor. Hastanın sağlığı elden gittikten sonra.. Böbrek yetmezliğini hızlandırıyor. Çünkü bütün antibiyotikler neredeyse böbreklerden atılabiliyor. Çok yüksek atılan var, az olan var bir şekilde böbreği etkiliyor. Dışarıdan alıp kullandığımız bütün ilaçlar böbreklere ve karaciğere mutlaka bir etkisi oluyor. Bizim ana yaklaşım tarzımız, ilaçlara fazla bulaşmadan koruyucu önlemler alabilmek, ana hedefimizin bu olması lazım. Böbrek yetmezliğinde de bu en üst seviyeye çıkıyor.

 

PINAR AKKAŞ: Böbrek yetmezliği sinsi ilerleyen bir hastalık, çok belirti vermiyor galiba.

 

ÖMER TOPRAK: Tabii. Şimdi belirtilerine gelecek olursak böbrek yetmezliklerinin; iki tipi var böbrek yetmezliğinin. Birincisi akut, diğeri kronik. Akut da yeni başlamış, ani başlamış daha önce böbreklerinde herhangi bir sorunu olmamış. Bir bakılıyor böbrekleri bozuk, aniden idrarı kesiliyor. Bu hangi durumlarda olabilir akutla? Bizi ilgilendiren saha çok akut değil kronik. Akutu kısaca belirtelim; diyelim ki kanama oldu mide kanaması, vücuttaki kan kaybına bağlı olarak böreklere giden kan da bozuluyor. Az kan gittiği zaman ne oluyor böbrekte? Fonksiyon bozukluğu oluşuyor, akut. Kusma, diyelim ki bağırsak tıkanıklığı oldu vs. aşırı miktarda kustu veya aşırı ishal oldu sıvı içemedi bu durumda yine dolaylı olarak böbrekten kan akımı sıvı alımı eksikliği vs. veya kalp yetmezliği var, pompalayamıyor kalp, kalp pompalayamadığı için böbrek de sağlam olduğu halde kan yeterince gelmediği için yine bozuluyor.

 

OKTAR BABUNA: Sıvı kaybı böbreklere yeterli kan gitmemesi.

 

ÖMER TOPRAK: Dolaşım bozukluğu vs. ve prenal olaylar postrenal patoloji, diyelim prostatı var hastanın, böbrek yine sağlam bir sorun yok ama boşaltamıyor, alttan tıkalılık var. Veya tümör var altta üreterde tıkıyor, böbrek işlevini yapıyor boşaltamıyor hidronefroz gibi. Rerenal, postrenal. Bizi yalnız asıl ilgilendiren akut böbrek yetmezliğinde eğer sebep ortadan kalkarsa hasta düzelir. Sıvı eksikliği var sıvıyı yerine koyduk, genelde düzeliyor bu. Kronik böbrek yetmezliğinde ise, gerçekten bu kronik böbrek yetmezliği önemli bir halk sağlığı sorunu. Ve 21. Yüzyılın da çok büyük bir sorunu gerçekten. Neden büyük bir sorun? Her yıl da sayı gittikçe artıyor böbrek yetmezliğinde. Türkiye’de de bir araştırma yapılmış, her 6 kişiden b,r,nde böbrek yetmezliği var. Yani yüzde 12,5. Yalnız bu evrelemesi var, evre 1’den evre 5’e kadar, son dönem böbrek yetmezliği değil. Biz bunların hepsine kronik böbrek yetmezliği diyoruz. Peki bunun en önemli sebebi ne, diyabet şeker hastalığı. Ki bütün dünyada böyle. Balıkesir’de de böyle, İstanbul’da da, Amerika’da da, Tanzanya’ya gidin orada da hiç fark yok arada. Hatta Tanzanya’ya da gittik geçenlerde oradaki doktor arkadaşlara eğitim vermeye. Aynı şeyi orada da gördük hiç farkı yok. Eğitim sorunu orada da devam ediyor. Bizde nasıl, bizim belki 50-60 yıl öncemiz ama aynı problemler var. Orada da yine bu halk eğitimi İngilizce olarak orada da bir sunum yaptık, o kadar da faydalı oldu ki oradaki doktor arkadaşlarla. Çünkü zaten fakir ülkelerin çoğu, maddi imkanları kısıtlı ama bu eğitimin direk parayla ilgisi yok. Biraz zaman gayret gerekiyor. Ama tabii eğitim de zor bir iş ve sabır gerektiriyor kolay değil.

Şimdi böbrek yetmezlikleri. Peki böbrek çalışmıyor, neler oluyor vücutta; vücuda toksik olan bazı maddeler var. Belli başlılarını söyleyeyim; üre ve kreatin, en çok baktığımız bunlar genelde kanda. Bunlar vücuttan atılamayan ve toksik maddeler. Bunlar ne oluyor atılamadığı zaman? Vücutta çeşitli yerlere birikiyor, cilde birikiyor, beyne birikiyor, göze birikiyor. Özellikle diyabette de aynı şeyler var. Biriktiği zaman o organlarda da hasar meydana gelebiliyor. Örneğin şeker hastalarında diyabetik nefropati meydana geliyor, özellikle bu çok önemli. Çünkü en kolay böbrek yetmezliği geliştiren grup diyabetik hastalarda. Hem damar yapısı bozuluyor diyabetik hastalarda, dolaşım sistemi bozuluyor, kalp hastalıkları, beyin hastalıkları, damar tıkanıklıkları, periferik arter hastalıklar. Damarın olduğu bütün organlar bozuluyor. Damarın olmadığı bir organ var mı? Bir tek kıkırdak dokusu, diğer her organda damar var. Gözümüzde küçük kılcal damar onlar bozuluyor, böbreğin o büyük damarları da zaten bozuluyor hepsi bozuluyor. Damar bozulduğu zaman endotel disfonksiyonu dediğimiz yani damarın içini döşeyen endotel yapısında hasar oluyor, trombüsler birikiyor vs. aterotromboza eğilim oluyor vs. pıhtı oluşturuyor. Pıhtı oluşuyor, pıhtı oluştuğu zaman kalp krizini tetikliyor. Beyinde olursa inme-felç oluşturuyor. Bacaklarda olursa da kangrene kadar yol açabiliyor. Böbreğin damarında da olduğu zaman böbrek yetmezliğine yol açıyor. Sonra bu hastalarda D vitamini kansızlık vs. en sık karşımıza halsizlikle geliyor hasta, neden? Eritropoetin salınamıyor, bitkin halsiz, efor kapasiteler düşük, 100 metre yürüyünce nefes nefese, anemik semptomlarla karşımıza geliyor. Başka, kaşıntı olabiliyor. Bu üremik toksinler dediğimiz atamayınca cilde birikiyor ve hatta hastalar diyorlar ki “uyuz gibi oldum” af buyurun, o şekilde. Cildiyeye gidenler, çeşitli kremlerle geçmiyor. Üremik kaşıntı çok ciddi ve diyalize aldığımız zaman da çok geç iyileşen semptomlardan bir tanesi. Cilt altına yerleşmiş olan üremik toksikler aşırı kaşıntı yapıyor. İşte puva dediğimiz bu lazer tedavisi vs. uygulanan, kısmen rahatlayabiliyor. Üremik dediğimiz limon sarısı gibi oluyor cildi, bizim normalde pembe kırmızı görünüyoruz onların görüntüler hemen zaten belli oluyor üre, limon sarısı. Ve halsizlikleri var, bitkinlik oluyor. Tansiyon demiştik, tansiyon dengesini sağlıyor. Tansiyon yükseliyor bu hastalarda, tansiyon yüksek olduğu için bunun komplikasyonları, neler? İşte biraz önce dediğimiz beyin kanamaları, inme olayları, kalp krizi, kalp yetmezlikleri, börek yetmezliği olup diğer servislere gidiyor bu hastalar. Beyin kanaması, bir bakıyorlar alt tarafta böbrek yetmezliği var, ona sekonder olarak gelişmiş gibi. Sonra impotans olabiliyor, bu üreme sistemleriyle ilgili çeşitli sorunlar olabiliyor. Daha çok ama damar ve damar tıkanıklıklarına bağlı şeyler. Kusma, bulantı yine bu üremik semptomlarının en önemli sebeplerinden bir tanesi yine KB hastalarında, bu kusma bulantı da ürenin yüksekliğine bağlı oluyor. Santral sinir sistemindeki kusma merkezi de etkileniyor bundan. Halsizlik kaşıntı, gece idrara kalkma, bu nokta da çok önemli. En önemli belirtilerinden bir tanesi gece idrara kalkmadır. Hatta hastalar zanneder ki prostat mı oldum ne oldum, gece idrara kalkıyorum. Normalde bir insan gecede 1 kez belki kalkabilir. 60’ından sonra belki 2 kere. Bu hastalarda 3-5 kez gece kalkmaya başlarlar.

 

PINAR AKKAŞ: Çocuklukta geçirilen böbrek enfeksiyonları da böbrek yetmezliği için herhalde önemli bir etki, değil mi?

 

ÖMER TOPRAK: Tabii. Bu da uzun dönemde özellikle geçirilmiş olan bademcik iltihapları bunlar glomerüli nefrite yol açabiliyor. Kut glomerüli nefrit tedavi edilmezlerse bunlar kronik glomerüli nefrite sebep olabiliyor. Özellikle çocukluk dönemlerinde geçirilen idrar yolu enfeksiyonları, bunlar da yine tedavi edilmediği zaman zamanında..

 

OKTAR BABUNA: Onlarda da mesela antibiyotik çok önemli. Virüs ayrı ama onun için doktora gitmek gerekiyor, hangisi virüs hangisi bakteri doktor belirleyebilir onu.

 

ÖMER TOPRAK: Tabii çok doğru. Şimdi bakteriyel enfeksiyon var doktora gitmemek, bu da olmaz. Peki hasta bunu nasıl ayırt edecek bakteri mi virüs mü? Yüzde 90 grip-nezle türevlerinde genelde sorun olmuyor. Zaten çoğu da bir hafta içerisinde geçer. Ama geçmedi, iyelim 2 gün 3 gün sıvı alımını artırdı, C vitamini aldı, istirahat aldı yüzde 90 rahatlar. Zaten doktora gidip antibiyotik de alınca zannediyor ki antibiyotik iyileştirdi. Zaten 3-4 günde geçiyor, hadi diyelim ki bir hafta kabaca. Ama yaşlı hasta immun supresif, kanser hastaları, koahlı hastalar, sirozlu hastalar akciğer yetmezliği olan, bunlarda enfeksiyonların etkisi daha şiddetli oluyor. Normal bir insan grip-nezle hemen normalde 2-3 günde atlatırken aylar sürebiliyor. Sekonder bakteri enfeksiyonlar gelişebiliyor. Bu durumda doktoruna mutlaka gitmesi lazım. Gerekirse takip eden doktoru antibiyotik versin. Hasta kesinlikle kendi başına tedavisini almamalı. Hele yapılan en büyük hatalardan biri de eczaneye gidip hiç sormadan “bana bir tane antibiyotik verir misin” o da hemen kafadan bir tane verebiliyor. Bu çok yanlış bir hareket. Ama bu son zamanlarda bu oran gittikçe azalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın da baya ciddi bu konularda eğitim programları da oluyor. Bence başarılı da oluyor. Zaten böyle de olması lazım. Ama maalesef Amerika’da da var, antibiyotiklere kolaylıkla ulaşabiliniyor oralarda da. Bazılar hepsi değil de.

 

OKTAR BABUNA: Reçetesiz verilmiyor. Türkiye’de reçeteye bağlanıyor şimdi ama, orada reçetesiz satım hiç yoktu dolayısıyla antibiyotikler daha kontrollü. Olmaması gerekiyor. Ecza doktorları da verebiliyorlar o yanlış tabii.

 

ÖMER TOPRAK: Dikkat etmek lazım bu konulara. Hatta doktor bile verse bazen o bile hatalı olabiliyor. Bunu yapan şöyle ters durum da var; hastalar doktoru zorluyor, “bana niye antibiyotik vermiyorsun, sen ne biçim doktorsun” diye böyle yapanlar var. Gidiyor başka doktora yazdırıyor. Diğer doktor yazdığı zaman da o yazmayan arkadaşımız kötü doktor konumunda oluyor. Hasta bilinçlenmesi de burada çok önemli. O nonsteroidlerde de aynı şeyler var. Kabaca semptomlarımız da bunlar. Yani her şey böbrek hastalarında olabilir. Ama en önemlileri halsizlik, bulantı, kusma, nefes darlığı, tansiyonun düşmemesi aldığı ilaçlara rağmen, idrar miktarında azalma olması, idrardan kan gelmesi gibi durumlarda böbrek yetmezliklerini düşünmemiz lazım. Ve laboratuar tahlillerinde de üre kreatin dediğimiz değerlerin yükselmesi, potasyum yüksekliği, kalsiyumun düşük olması osteoporozun meydana çıkması, parathormon değerinin yüksek çıkması gibi çeşitli parametreler var. Tabii bunları artık doktor arkadaşlar başvurulduğunda bakarlar. Ama en önemli olay farkına varılamaması, maalesef çok sinsi. Uzun zaman içerisinde kronik böbrek yetmezliği geliştiği için hasta alışıyor buna. Hatta geldiği zaman hemoglobini düşük mesela 5 çok düşük, bayılır normalde o değerde, ayakta duramaması lazım. Hasta normal geziyor diyor, “işte hafiften oluyor.” Nasıl hafif anlatın? “100 metre yürüyebiliyorum.” Ben de zaten 100 metrede yoruluyorum yani hızlı koştuğumuz zaman. Bazı hastalarda semptomlar çok silik olabiliyor. Özellikle genç bireylerde çok iyi tetkik etmemiz gerekiyor. Genç bir insanda neden anemi olsun? Olmaması lazım. Hadi 80-90’dan sonra beslenme bozukluğu vs. emilim bozuklukları, demir vs. onlar bozulabiliyor ama 20 yaşındaki bir insan geldi anemi var. Genç bir bayansa mutlaka mens problemi vs. demir alımındaki problemler onların araştırılması lazım. Eğer bunlarda bir şey bulunamıyorsa mutlaka böbreği de aklımızda tutmamız gerekiyor.

 

PINAR AKKAŞ: O zaman yüksek tansiyon için de böbreği çok ciddiye almak gerekiyor. Daha doğrusu tansiyonu ciddiye almak gerekiyor. Gerçi çoğu tansiyon hastalıkları esansiyel yani sebebi bilinmeyen ama böbrekle de bağlantılıysa o zaman ciddi bir tedavi de gerektirebilir. Böbrek yetmezliğine kadar gidecek bir durum oluşturabilir.

ÖMER TOPRAK: Esansiyel hiper tansiyon sebebini bilemiyoruz ne olduğunu. Sekonder dediğimiz hiper tansiyonlarda ise bir sebep var, bunu ortadan kaldırdığımızda genelde düzeliyor ki çeşitli endokrin hastalıklar bunun içersine giriyor, işte akromegali, kuşing, hiper tiroid, renalarter sorunu böbrekle alakalı. Renal parankim hastalığı da sekonder hipertansiyon en önemli sebeplerinden bir tanesi böbrek yetmezliği var, ona sekonder diyoruz. Onu düzeltmemiz lazım bir şekilde ki hasta düzelsin gibi. Fibromuskuler displazi genç kadınlarda ama nadir görülüyor bunlar. Yalnız renal arter stenozunu mutlaka gözden kaçırmamız lazım. Böreğe giden damarlarda tıkanma olması renal arterinde bu çok önemli bir şey, gözden kaçabiliyor.

OKTAR BABUNA: Hangi tetkikle ortaya çıkartabiliriz bunu?

ÖMER TOPRAK: 2-3 tane tetkiki var bunun. Öncelikle en basiti böbrek boyutlarına bakarız.  Renal stenozu olan böbrekle sağlam böbrek arasında 1,5 santimlik bir fark olabiliyor. Yine USG tek başına yetmiyor. Over ultrason bu. Sonra dopler ultrasonografi dediğimiz kan akımlarını ölçüyoruz. Rezidiv indeks dediğimiz kan direncini ölçüyoruz, onun da belli bir değeri var onun üstüne çıktığı zaman yine düşünüyoruz. En önemlisi ve güzeli de renal anjiyografi tabii, yapıp oradaki darlığı gösterebilmek. DMSA, DMTA denilen tetkikle ama en güzeli renal anjiyografi. Bu invaziv bir tetkik, renal dopler ultrasonografisi. Bir de renal MR anjiyo denilen bir tetkik de var. Bu da yine biraz invazive kaçıyor ama güzel bir tetkik. Bunlarla genelde teşhisi koyuyoruz. Dopler genelde bizim için yeterli oluyor. Bir de dinlemekle fizik muayenede daralma olan bölgede bir üfürüm duyuyoruz. Dar olduğu için kan geçerken orada üfürüm duyarız, bu da bizim için fizik muayenede önemli bir bulgu.

OKTAR BABUNA: Peki böbrekleri korumak için sıvı almaktan başka nasıl beslenmek gerekiyor? Yani nasıl böbrek hastalığını önleyici bir yaşam tarzı olabilir? Bir kere tabii sigaradan kaçınmak lazım, hareketli olmak, işte diyabeti engelleyecek şekilde beslenme tarzı ama genel olarak bir tarif eder misiniz izleyicilerimize?

ÖMER TOPRAK: Bizim de uzun yıllardan beri uğraştığımız alanlardan bir tanesi bu böbreği eğiterek tedavi edebilmek. Peki yapabilir miyiz bunu? Eğitimle böbrek yetmezliğinin yüzde 80’i azalabilir. Bakın belki bu lafım çok yüksek gibi bir söz ama bazı hocalarımız diyet üzerine fikirleri çok güzel. Sansasyon olsun diye söylemiyorum gerçekten, neden? Buna açıklık getireyim, kendi yaptığımız çalışmalarda da biz bunu ispatladık, bilimsel olarak da gösterdik bunun yapılabileceğini. Çok zor yalnız yapılabilmesi.

PINAR AKKAŞ: Balıkesir Üniversitesi’nde mi çalışmalarınız oldu?

ÖMER TOPRAK: Evet. Daha önce devlet hastanesinde 5 yıl boyunca yaptık. Şimdi üniversiteye geçtik, orada da ikinci yılımıza giriyoruz. 7 yıllık verimiz oldu bizim. 5 bin küsur hastamız ve takipli, 2 bin tanesi de ayakta. 7 bin küsur hastamız var ve hepsi de takipli ve düzenli olarak bizim eğitimlerimize geliyor. Şimdi neler çıktı buradan; hasta eğitimiyle nasıl yüzde 80 azaltabiliyoruz? KB’nin en önemli sebebi neydi? Diyabet. Diyabetin birkaç tipi var, tip 1, tip 2 diyabet. Tip 2 diyabet yüzde 90 gözüküyor. Tip 1 yüzde 10. Ne demek tip 1, tip 2? Tip 1’de pek yapılacak bir şey yok. Yani bu insülin salgılayan pankserasa hücreler var. Alfa beta hücrelerinin insülini, bunlarda harabiyet söz konusu. İşte reseptörleri antikor vs. doğuştan oluyor. Artık o pankreas devre dışı kalmış. Bu durumda zaten mutlaka insülin vermemiz lazım o rölanti diyabetik kar etmiyor. Bu oran yalnız çok az yüzde 10. Geri kalanı diyabetin yüzde 90’lık eğitimle düzeltilebilir. Diyabet nasıl eğitimle düzeltilebilir? Biz kendimiz yapıyoruz bunu? Mesela diyelim ki ailesinde bir insanın diyabet varsa, şişmanlık varsa, kolesterol yüksekliği varsa o hastada, pasif bir insansa hareket etmiyorsa, fastfood gıdalar yiyorsa, s,gara tüketimi varsa tüm bunların hepsi yaşam tarzı değişikliğinden dolayı diyabeti tetikliyor. Hatta metabolik sendrom dediğimiz bir sendrom var, bütün dünyada da Türkiye’de de metabolik sendrom gittikçe artıyor, zengin hastalığı da bir anlamda deniyor. Gutla birlikte, gut da zengin hastalığı, proteinin fazla tüketiminden olan gut bu metabolik sendromla birebir ilişkili. Nasıl oluyor bunlar? Çok fazla tüketiyoruz gıdaları harcayamıyoruz. Bunlar vücutta birikiyor. Şişmanlık, özelikle abdominal göbek çevresinin artmış olması. Erkeklerde 102 santim, bayanlarda 88 santim. Hatta bu yeni tanı kriterlerinde bu oran daha da aşağı çekildi. Ben yine -NCEP ATP III kriteri denilen bir kriter var bunu söylüyorum 102’ye 88. Tansiyon mesela 130.85’in üstünde olması HDL dediğimiz Yüksek dansiteli lipoproteinin 40’a 50 bayanlarda bu değerlerin altında tligliseritlerin yüzde 50’in üstte olması gibi bazı kriterleri var, bu 5 kriterden 3 tanesi tuttuğu zaman metabiolik sendrom deniyor. Bunun ne önemi var? Bu hastalar uzun dönemde kalp hastası olmaya aday oluyor, diyabet olmaya aday oluyor, metabolik sendroma aday oluyor, kanser riski gelişimi daha hızlı, bütün hastalıklar artıyor. Bunu tetikleyen de tip 2 diyabette bunların hepsi olabiliyor. Tip 2 diyabet de bu yaşam tarzını değiştirerek oluyor. Nasıl değiştirecek? Günde 15 dakika yürüyüş minimum. Bir çalışma yapılmış yine bu konuda, 15 dakika yürüyenle yürümeyen grup kıyaslanmış, 5 dakikadan az hareketsiz televizyon başında, yiyor içiyor durmadan, bu insanların ölüm oranları 10 kat daha az çıkmış, sadece 15 dakika yürümeyle. Kardiyovasküler hastalıklar azalınca inme de azalır, kalp krizi azalır, kalp yetmezliği azalır, böbrek yetmezliği azalır hepsi otomatik azalıyor. Sigara resmen eroinden farkı yok, eroin neyse sigara da o. Biraz abartılı eroin daha ağır ama fiziksel bağımlılık, psikolojik bağımlılık hepsini yapıyor sigara. Sigaranın azı çoğu diye bir şey olmaz. Pisliğin azı çoğu var mıdır af buyurun, yoktur. Kesinlikle içilmemesi lazım. “Biraz içsem ne olur?” Mesela böbrek yetmezliği olan bir kişi içmiş olduğu bir sigara 20 yani bir paket sigaranın yaptığı zararla eş değer neredeyse. Evresine göre bu oran değişiyor. 20 paket, kaç tane var? 400 tane, bir paket içmekle 20 paket. Hastalara diyoruz “artık siz bilirsiniz istiyorsanız için.” Bir anda bıraktığı zaman kavga dövüş çıkarıp çoluk çocuğuna zarar verenler de oluyor nikotin açlığına bağlı. Sağlık Bakanlığı’nın bazı şeyleri var, ilaç desteği de veriyor. Bunlardan da destek alabiliyor hastalarımız. Ve bizim hasta grubumuzda şu anda eğitime başlamayla 2 yıllık eğitimimiz sonrasında sigara içme oranları yüzde kaç azalmıştır tahmin edin, yüzde 95. Neredeyse bitti sigara içmesi. İçenler de yüzde 5 bırakamıyor alışkanlık olmuş. Hatta bir hastam vardı buerger hastalığı sigara içmeye bağlı damar tıkanıklığı. Bacağı kesiliyor, kesildikten 2-3 gün sonra sigara içiyor. Gördüğümde utandı, “doktor bey tutamıyorum kendimi çıldıracağım” diyor. Resmen reoinle dediğim şey aynı.

PINAR AKKAŞ: O zaman onlar psikolojik tedavi görecekler.

ÖMER TOPRAK: Evet, psikolojik tedavi kısmen rahatlatabiliyor ama o içindeki maddeler bağımlılık yapıyor. En güzeli aslında tün dünyada sigarayı kökünden bırakabilsek, bu insan hakkına aykırı mı..? Zararlı bir madde üstünde yazıyor, “sigara içmek öldürür” aynı zamanda da üretmeye destek veriliyor. Sonra da deniliyor ki, “sigara üretimi azalırsa tekel işçileri ne yapacak?” Onlara başka bir alan mı yok? O kadar çok iş alanımız var ki bizim, ne kadar çok iş gücüne ihtiyacımız var sadece bu mu kaldı? Bunu mazeret olarak söylemeleri bile, “ölsün birkaç kişi ama olsun” gibi bir mantık. En yüce şey nedir dünyada? İnsan, insanın sağlığı. Ve çocukluk döneminde başlanıyor maalesef buna. 7-8 yaşında çocuk buna alışınca ne oluyor, büyüdüğü zaman 20 yaşından sonra bırakamıyor atık bağımlı hale geliyor.

OKTAR BABUNA: Pasif içici oluyor zaten evde o ortamda içildiği zaman.

ÖMER TOPRAK: Anne-babalarına bakın, öğretmeni olsun büyüklerinden de görüyor, filmlerde vs. “delikanlı oldum, genç kız oldum” özenti. Artık bence bunun tamamen kaldırılması lazım. Yeni yetişen nesil hiç sigarayı bilmesin istiyorum. Bunu nasıl yaparız? Çok zor. Reklam falan hepsinin kaldırılması, zorla değil buna yürekten inanarak yapmaları lazım. Zorlamayla ‘yapmayın etmeyin yasak’ yasakla olmaz. Bireylerin kendisinin bu eğitimi alıp, alkolde de aynı şey söz konusu. O da zararlı. Tansiyonu tetikliyor, sirozu tetikliyor, kalp yetmezliğini tetikliyor, kardiyomiyopati yapabiliyor. Bazıları diyor ki alkolün belli bir miktarı faydalı. Özellikle şarapta bunu yapıyorlar. Evet faydası var. Neden faydası var? HDL oranını artırabiliyor. İyi kolesterol diyoruz buna dansiteli lipoprotein. Fakat bunun yaptığı madde üzümün çekirdeğinde olan bir madde yapıyor bunu. Üzümü yiyelim onun yerine. Bu benim keyfim diyebiliyor belki ama zararına bakacak olursak, bu aynı zamanda bir endüstri oluyor. Şimdi alkolü de komple kökünden keselim içmek isteyen yine içer ama bunun kesinlikle bilinmesi lazım. Böyle sahte bilimsel bilmem ne yapıp da insanları yanıltmamak gerekir. İstatistiklerle çok kolay oynanabiliyor. Küçük bir denge, işte şu faydalı bu faydalı, istatistikten de çok anlamayan insan hem de yurt dışında yapılmış gibi inanıyor. İlaç şirketlerinde bu maalesef bu yapılabiliyor. İstediği gibi maalesef sonuçlarla oynanabiliyor. Hepsi bunu yapmıyor tabii.

OKTAR BABUNA: Amerikan kalp vakfı şarabın zararlı olduğunu net yıllar önce açıkladı.

ÖMER TOPRAK: Zaten genelde alkol kullananlar dikkat edin sigara da içiyor. Sigara içenlerin hepsi alkol kullanmıyor. Eroin içenler zaten alkolü de sigarayı da içiyor. Böyle arttıkça kullanım oranları gittikçe artıyor. Amaç ne, sağlık. Beynimiz sağlam olsun iyi düşünelim, irdeleyelim amaç bu. Kafamız gitmiş, sağlık elden gitmiş ne işe yaradı o zaman, yaşamanın anlamı kalmıyor.

PINAR AKKAŞ: Tuz kullanımı nasıl olacak?

ÖMER TOPRAK: Evet, em önemli noktalardan birisi de işte bu. Nasıl önleyebiliriz? Tuz. Sigara, alkol, tuz bir de şu gazlı içecekler. Eğer bunları hayatımızdan çıkarabilirsek inanın bu söz çok önemli; kanserlerin yüzde 70’i dünyada kaybolur. Azalır demiyorum biter. Düşünün, sigaranın yaptığı zaten yüzde 30-35 gibi üçte birini sigara yapıyor sadece bütün kanserleri. Ne kadar büyük bir zarar bu. Hem hastanın sağlığına zarar, ailesine zarar çoluğu çocuğu hepsi etkileniyor bir hastanın kanser olduğu zaman. Ölüm oluyor, insan hayatından daha değerli bir şey var mı? Hem de biz bunarı kendi elimizle üretiyoruz, olacak iş değil. Bu konuda bence çok daha ciddi önlemlerin alınması lazım ve eğitim verilmesi lazım.

Şimdi gelelim tuza. Tuz da aynı şekilde sigara gibi aslında, o da ölümcül bir madde. Hem faydalı hem zararlı şöyle ki; tuz tüketim olduğu zaman belli bir değerin üstünde, tansiyonu tetikliyor.

OKTAR BABUNA: Ne kadar o değer?

ÖMER TOPRAK: Normal bir insanın tüketmesi gereken 5-6 gram kabaca. 2 çay kaşığına denk gelebiliyor bu ortalama. Normalde çok çok az kullanmamız lazım. Aslında hayatımızdan tuzu çıkartabilsek ama tabii damak tadımız alıştığı için zevk veriyor. Şimdi tuzsuz olduğu zaman, “ot gibi mi yaşayacağım” gibi bir şey çıkıyor. Maalesef böyle. Tuzu olabildiğince azaltmamız lazım. Bir örnek vereyim daha iyi açıklamak açısından; ekmek, normalde bizim tükettiğimiz ekmekte ne kadar tuz vardır? 300 gramlık ekmekte 7,5 gram. Bakanlık el attı buna şimdi oran 5,5’a kadar düşürüldü. Ama Türkiye’nin her tarafında bunu tam yapamıyorlar.

PINAR AKKAŞ: Günlük ihtiyacın zaten fazlası olmuş oluyor.

ÖMER TOPRAK: Bir tane ekmek 300 gram neredeyse hemen herkes tüketebiliyor. Bu da çok zararlı. Beyaz ekmek demek, o da nimet aslında denmez ama resmen zehir gibi bir şey olmuş ekmek. Ekmeğe zehir denmez ama yüzde 60 katkı maddesi var, yediğimiz ekmeğin yüzde 60’ı katkı maddeli. Biz ne yiyoruz o zaman? Özellikle bu beyaz ekmek için. Ama bu tam buğday, çavdar ekmeği vs. bunlar yine kısmen daha iyi.

PINAR AKKAŞ: Onlardaki tuz oranı nasıl?

ÖMER TOPRAK: Tuz oranları farklı değil aynı. Ama şu var; böbrek hastalarına, kalp hastalarına yönelik olarak tuzsuz ekmek de çıkartıyorlar.

OKTAR BABUNA: Ekmeği neticede çok az yemek lazım. Fazla yemeğe gerek yok. Bir dilim iki dilim.

ÖMER TOPRAK: Veya en fazla yarım ekmek yenebilir. Yarım ekmekte de ortalama 3,5 gram kadar tuz var.

OKTAR BABUNA: Sadece tuz değil, orada glisemik indeksi çok fazla, şeker bocası oluyor. Şeker hastalığına sebep oluyor, kilo aldırıyor baya zararelı.

ÖMER TOPRAK: Metabolik sendromu tetikliyor, insülin direncini artırıyor. Mesela bütün bunların hepsini bir araya koyduğumuz zaman hiper tansiyon, ateroskleroz, şeker hastalığı hepsi birbiriyle bağlantılı. Diyabet olduğu zaman ateroskleroz, sonra kalp hastalığı, sonra böbrek hastalığı hiç biri birbirinden ayrı değil. ‘Ben sadece böbrek hastasıyım,’ öyle bir şey yok ki vücutta. Böbrek bozuldu mu beyin, damar tıkanıklığı hepsi bozuluyor. Çok önemli bir şey; damarın olmadığı bir organ var mı, yok, bütün o damar yapısı bozuluyor. Ama özellikle göz, beyin, kalp, böbrek ve büyük damarlar daha çok bunlar etkileniyor. Ve tuzu da dediğim gibi mümkünse hayatımızdan çıkartmamız lazım. Yapılan bir çalışma var Türk nefroloji derneği tarafından kredi çalışması.Burada çok önemli bir şey çıktı. Avrupa’nın en fazla tuz tüketen ülkesi Türkiye çıktı. Ne kadar? 18 gram. Birinciyiz bu konuda maalesef. Keke başka şeyde birinci olabilsek. Bizim Balıkesir’de yaptığımız çalışmada da 18 gramın üstünde tuz tüketimi yüzde kaç çıktı? Yüzde 70-68 gibi. Peki bunu eğitimle kaça düşürdük? Yüzde 3’ün altına. Nasıl oldu? 2 ekmek tüketiliyor, 2 ekmekte zaten 15 gram var gerisini siz düşünün. Zeytin, peynir.

OKTAR BABUNA: O aldığı tuz ayrı, şeker hastası olur, diyabet hastası olur, tansiyon hastası olur, kalp hastası olur.

ÖMER TOPRAK: Ve Balıkesir’de o kadar çok metabolik sendrom, hatta diyoruz ki, “bu neden böyle?” İşte sebep bu, daha aramaya gerek yok ki. Yediğimiz ekmekler, zeytin, çok faydalı hatta çok güzel bir gıda maddesi böbreğe de hiçbir zararı yok, kalbe de yok faydalı ama zarar ne? Tuzlu, zeytinleri tuzlu yapıyorlar. Peynir de çok lezzetli ama çok tuzlu. Mazeret ne? Tuzsuz olura dayanamıyor bozuluyor, zeytinde de aynısını söylüyorlar. Fakat şimdi örneğin Balıkesir’de 3 tane firma var tuzsuz zeytin üretiyorlar. Hatta bunda belki bizim de büyük katkımız oldu. Sürekli zorladık, “aman almayın zararlı.” Ve üretiliyor yurt dışına da gidiyor bunlar, lezzeti de gayet güzel. Hatta biz kendimiz de evde yaptık, normal zeytini alıp suyun içerisinde koyuyorsun boşaltıyorsun birkaç kere sudan geçirip üzerine limon koyduğumuz zaman, hatta elma sirkesi çok faydalı. Elma sirkesi tuzun tam zıddıdır. Tuzun yaptığı zararlı etkileri bloke ediyor elma sirkesi. Neden elma sirkesi üzüm sirkesi değil? Böbrek yetmezliklerinde potasyum zararlıydı ya, üzümde de potasyum çok zengin. Onun için üzüm yerine elma. Meyvelerden de mesela üzüm, incir, kavun, karpuz, şeftali, kayısı, kiraz. Yaz meyvelerinin bir çoğunda potasyum çok zengin. Onun için bunlara aldırmamız gerekiyor böbrek yetmezliğinde. Çünkü bu sefer hastalarımız geliyorlar potasyumu 7, 5 kardiyak ağrısı kalbi durmuş şekilde. Ve geriye de dönemiyor maalesef bu hasta ölebiliyor, onun için çok önemli bu yeme-içme. Peki yeşillikler; marul, roka, maydanoz, pırasa sebze türevleri de haşlayıp suyunu atmaları lazım böbrek yetmezliği hastalarının. Çünkü çiğ yedikleri zaman potasyum oranı çok yüksek olduğu için yine zarar verebiliyor. Ama haşlayıp suyunu atıp, mesela taze fasulye, ıspanak, pırasa, kabak haşlayıp suyunu atıp yiyebilirler.

OKTAR BABUNA: Hangi sebzeler böbrek taşı rahatsızlığı yapabilir? Özellikle çok ağırlıklı olarak aldığı zaman.

ÖMER TOPRAK: Şu var; genellikle böbrek taşlarının yüzde 80’e yakın bir kısmı kalsiyum taşı ve oksalat. Bunlar da süt ve süt ürünlerini fazla tüketim ve C vitamini fazla olduğu gıda maddeleri. İşte C vitamini nelerde fazla; A vitamini yine aynı şekilde, bu renkli gıdalar dediğimiz domates, biber yeşilliklerde, kivi, greyfurt, portakal onlarda da C vitamini fazla. Bunların tüketimini azaltmamızda fayda var. C vitaminiyle kalsiyum fazlalıkları tetikleyebiliyor böbrek taşlarını.

OKTAR BABUNA: Günde ne kadar kalsiyum alması gerekiyor yetişkinlerin?

ÖMER TOPRAK: Rakam tam şu anda aklımda değil ama 1200 gibi benim aklımda olan değer. O da yaklaşık olarak alınması gereken. Günde 6-7 tane süt içilmesi gerekiyor onun yerine ki günde 6-7 bardak süt içmek çok zor olabilir, özellikle bu kemik erimesi olan hastalarda. Buna takviye olarak elementer verilmesinde fayda var. Mesela kalsiyum tabletleri var, D vitamini destekli olarak ama kemim erimesi olanlarda. Normal bir insan gıdasında zaten bunu alabiliyor. Her gün en azından bir bardak süt içmekte tabii ki fayda var.

OKTAR BABUNA: Bu da eşit gelmiyor tabii takviye almak gerekiyor.

ÖMER TOPRAK: Yetersiz oluyor, bir bardak süt bile yetmiyor çünkü. Özellikle ülkemiz güneş yönünden çok zengin bir ülke D vitamini yönünden. Mesela İskandinav ülkelerine gidildikçe bu çok daha bariz hale geliyor. Osteoporoz, kemik erimeleri çok fazla olabiliyor. Bizde de yine fazla, yetersiz beslenme, güneş ışığını fazla alamama gibi bazı sorunlar var. Normalde el ve yüz 15 dakika kadar güneş ışığını gördüğü zaman vücudun gerekli olan D vitamini sentezi için gerekli olan yetiyor. Mesela balkonumuzda öğlen vakti alabiliriz bunu, illa plaja gitmemize gerek yok 15 dakika yeterli olabiliyor. Bu da önemli bir nokta.

OKTAR BABUNA: Sizin anlattığınızdan, eskiden peygamberler biliyoruz 140-150 yaşına kadar yaşıyorlar. Sonra ortalama ömür kısalıyor Allah’ın dilemesiyle, 18.-19. Yüzyılda ortalama 40’lara kadar düşüyor. Bunda sırf ekmeğin tüketimi bile rol oynuyor olabilir. Ekmekte anlattığınızdan alınan tuz miktarı, glisemik indeks yüksek dedik, şekerin yaptığı bu genel rahatsızlıklar, tabii buna sigara da eklenmiştir ama sırf o bile bir şey olduğu netleşiyor. Çünkü o dönemde sebze yiyorlar, et yiyorlar tazesinden, bal, doğal besinlerle artık ne varsa.

ÖMER TOPRAK: Eskiden yapılan tereyağlar çok zararlı değil ama şu günümüzdeki tereyağlar daha zararlı. Çünkü tereyağın özelliği kaybolmuş, renklendirici vs. bir sürü şeyler yapıyorlar doğallığı kayboluyor. Yumurta da yine aynı şekilde. Mesela şu anda hazır fabrikasyon yumurtalar, bunlar çok zararlı. Hayvanlar iki aylık olmadan hemen kesime gidiyor, o nasıl bir buçuk ayda olgunlaşacak? 

OKTAR BABUNA: Geçen hafta Yavuz Bey bu konuya değindi, evet.

ÖMER TOPRAK: Antibiyotik veriliyor, antibiyotik vücuttan atılmadan onu kesip insanlar vücuduna alıyor. Gerekli kontroller yapılıyor deseler de ben pek inanmıyorum bunlara, suiistimal ediliyor olabilir. Normal şartlarda bir tavuk ortalama 4-5 aylık olması lazım kesime gelmesi için. Mutlaka dışarıdan bir şey enjekte edilmesi lazım hormon veriliyor vs. Ayakları zaten hayvanların birbirine girmiş yiye yiye, hayvanlıktan çıkıyor artık, sürekli yemeye endeksliyorlar, yürüyemiyor zaten hayvan robot gibi bir şey olmuş. Ondan sonra biz yiyoruz, biz de etkileniyoruz mutlaka.

OKTAR BABUNA: Bağ dokusu bozuluyor, kolajen dokusunda hasarlar meydana geliyor verilen antibiyotiklerle hormonel şeylerle hem eti bozuluyor hem kendisi bozuluyor. Dediğiniz gibi 2 ayda kesilecek duruma geliyor, o da bir anormallik zaten, doğru.

ÖMER TOPRAK: Bunların hepsini düşünmemiz lazım.

Bir diğer önemli nokta da böbrek yetmezliklerinde; su dedik, tuz, sigara, alkolden bahsettik, ilaçlar. İlaçlar bu noktada gerçekten çok önemli. Biz Balıkesir’de yaptığımız araştırmada gördük ki diyabet, hiper tansiyon, üçüncü sıklıkla ilaçlar geliyor. Halbuki dünyada üçüncü sıklıkta diğer hastalıklar glomerüli nefritler, polikistik böbrek hastalıkları, böbrek hastalıkları, postrenal azotemi, prostattır vs. bu ilaçlar çok ön plana çıktı. Bunlar nasıl oluyor? Dediğim gibi bilinçsizce kullanılan antibiyotikler. Özellikle de aminoglikozit dediğimiz, gentamisin, amikasin. Örneğin bir hasta doktora gidiyor, idrarında yanma var, daha kültür bile almadan hemen antibiyotik başlanıyor. Ve hastanelerde de maalesef bu yapılıyor, hasta diyelim ki bilinci kapalı sonda taktık, takar takmaz antibiyotik. Bu yapılmaz ki, bizim teknik hatalarımızdan da oluyor bu. Ne yapılması lazım; diyelim idrar yolunda veya boğaz iltihabı var, önce kültür alınması. Kültürün amacı ne? Hangi mikrop var. Biz kabaca tahmin ediyoruz, escherichia coli  en sık ama başkaları da olabilir. Peki mikrobu bulduk yetiyor mu bu? Antibiyogram ve  bu aldığımız mikrop hangi antibiyotiğe duyarlı, hangi antibiyotik onu öldürüyor? Bu da antibiyogramda çıkıyor. Biz kabaca ampirik tedaviyle başlayabiliyoruz ama kültürü aldıktan sonra bunu başlamamız lazım. Eğer kültürü almadan başlarsak ve antibiyotik verirsek ve verdiğimiz antibiyotik de etkili olmazsa ona o zaman da direnç gelişiyor antibiyotiklere. Gereksiz yere toksik etki oluşuyor, hatanın hastalığı da iyileşmiyor. Hasta da diyor ki bu nasıl doktor beni tedavi edemedi ve zararlı etkiler oluyor. İkinci kez o antibiyotiği verdiğimizde daha büyük sorunlarla karşılaşabiliyoruz. Toplumda antibiyotik direnci bu çok büyük önemli. Yeni bir antibiyotiğin üretilmesi de yıllar alıyor, on yıllar alıyor kolay değil antibiyotik üretmek. Bir de mesela hata diyelim antibiyotiğe başlıyor, 2-3 gün alıyor bırakıyor, en büyük hatalardan bir tanesi bu. Mutlaka en az 5 gün kullanması lazım bu noktada önemli. 2 gün kullanıp iyileştim bırakayım, o da direnç gelişimine yol açtırıyor vücutta. Ve hastalığı da belki ondan sonra aldığı zamanda antibiyotiğin etkisi azalıyor. Bu noktalar önemli. Bir diğer önemli nokta da ağrı kesiciler.

OKTAR BABUNA: Enfeksiyonlar ilgili bir soru daha eklemek istiyorum konuyu değiştirmeden; antibiyotik kullanıldı bitirildi, şikayetlerde düzelme var, tekrar bir tahlille tespit etmek gerekiyor mu tamamen iyileştiğini yoksa sadece belirtilerin geçmedi yeterli mi?

 

ÖMER TOPRAK: İkinci bir şey genelde yapmıyoruz rutin tedavide. Çünkü çok uzatıyor bu işi ama bazen ciddi hastalığı olanlarda karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, diyabet vs. daha komplike olan hastalarda antibiyotik tedavi bitiminden sonra ateşsiz önem vs. elde ettik, 3-4 gün sonra tekrar kültür alıp bakmakta fayda var. Bu organizma ortadan kaybolmuş mu devam ediyor mu. Tabii onların da bazı süreleri var mesela piriorin nefritte süre daha uzun, basistit de daha kısa gibi. Yatan hastalarsa, septik tablolarda AİDS’li vs. immun sistemik hastalarda daha uzun süreli tedaviler yapabiliyoruz. Tedavimiz bittikten sonraki dönemde de tekrar bunu kültürle kontrol etmekte fayda var. 

OKTAR BABUNA: Basit analiz yapılabilir mi bitiminde?

ÖMER TOPRAK: En azından tam idrar tahliline bakıp mesela orada lokositus oranı oluyor, o oranlara azalma var mı yok mu bu bile çok güzel tam idrar tahliliyle bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Artık semptomların azalmış olması bazen enfeksiyon tam geçmemiş olabiliyor, sonra tekrarlama riski olabilir bu hastalarda. Risk gruplarında bunu özellikle göz önünde bulundurmamız lazım. Bir diğeri de ağrı kesiciler demiştik. Bu nokta da gerçekten müthiş önemli. Bizim yaptığımız incelemede yine gördük ki halkın yüzde 70’i bu ağrı kesicileri kullanıyor bir şekilde. Hangi ağrı kesici bunlar? Romatizma ağrı kesici nonsteroid antienflamatuar dediğimiz grup. Piyasa isimleri söylemeyelim de çok geniş bir grup bu, etken maddeleri çok fazla. Romatizması olan neredeyse bütün hastalar bir şekilde alıyor. Belli bir yaştan sonra bel ağrısı oluyor, kemik erimesine bağlı bir takım sorunlar, osteoartrit oluyor   ister istemez bunlar olabiliyor. Bel fıtıkları, lumbaljiler çok geniş ve herkes kullanıyor maalesef bunları. Peki böbrek yetmezliği olan hasta bunu aldı mı ne oluyor? Bir tane bile alsa bakın bu nokta çok önemli, bir tane bile alsa diyalizlik olabiliyor hasta.

PINAR AKKAŞ: Hangi aşamada diyaliz alıyor?

ÖMER TOPRAK: Bunun belli bir rakamsal değeri yok. Mesela ürekreatin değerine baktık, şu değerin üstüne çıktı, ama kabaca diyecek olursak glomerülfiltrasyon hızı dediğimiz 15 mililitre dakikanın altına düştüğünde genelde renal replasman tedavisi böbrek nakli, periton diyalizi ve hemodiyaliz dediğimiz üç tane seçenek var. Bunlardan herhangi birinin uyguluyoruz bu hastamıza. Ama şimdi burada da bir şey söylemek istiyorum; eğer hastalara düzgün eğitim verirsek, işte bizim bu yapmış olduğumuz gibi uzun yıllar boyunca hepsini öğretiyoruz. Doktor gibi oluyor hastalar ve hasta yakınları. Mesela bu saydığımız potasyum, tuz yanına bile yaklaşmıyor. Sigara içenin değil içmek yanına bile gitmeyin diyoruz, bu kadar, yanınıza odaya sokmayın diyoruz hastaya. Balkonda da yasak hiç içilmeyecek. Bu şekilde eğitim alınmalı. Bunlar mesela normal GFR 15’in altına düştüğü zaman diyaliz başlayacaksa 5 mililitreye kadar bunu çektik. 5 mililitre demek ölüm demek aslında. Neredeye ölen bir hastanın o kadar. Ama hastalarımız stabil halde, çok doktor arkadaş inanmıyor böyle br şeye. Kreatin değerleri dediğimiz normal kreatin 1-1.2, normalde hastanın kreatini 10’un üstünde yaklaşık 500’e yakın hastamız var. Bu inanılmaz bir değer. Nasıl oluyor? Ama hastalar stabil. Her hastada bu oluyor mu olmuyor tabii. Özellikle de bu polikistik böbrek hastalarında daha iyi oluyor. Çünkü onlarda böbrekte eritropoetin denilen hormon da salgılanabiliyor ve kansızlık daha az görülebiliyor. Özelikle polikistikler ağırlıklı olmak üzere. Diyabetiklerde bile, mesela deniliyor ki; GFR değeri 30’un altına düştüğünde fistül açtırın, fistül demek diyalize kazırlık damar yolu. 20’nin altına düştüğünde diyalize başlanır. Diyabetikte biraz daha üst sınırda alınabiliyor, çok bekletilmiyor. Bizim bunlarda bile 10’un altında bekleyebiliyor. Ama dediğim gibi her hastada olmayabiliyor. Bilinç düzeyine eğitimine göre bakmamız lazım. Ki diyelim GFR’si hastanın 20-30, bir tane ağrı kesici kullandı anında 10’a düşüyor. Çünkü nonsteroidlerin şöyle bir etkisi var; böbreğe giden kan akımını bozuyorlar. Prostaglandin sentezini inhibe ettikleri için. O prostoglandin de damar genişletici vazodilatör. Damar genişletme özelliği bloke oldu mu ne oluyor? Zaten böbrekler hassas ölmek üzere gibi, GFR 20 demek son dönemden bir önceki aşama, kan akımını da bloke ettiğimiz zaman artık resmen iflas oluyor o böbrekte. Bir tane hap bile bunu yapabiliyor. Bunu özellikle halkımızın da duymasını istiyorum. Peki ne verelim hastanın ağrısı var? Morfin bile zararlı değil böbrek hastasına verilebilir. Diyelim ki hasta ameliyat olacak ağrı kesici lazım, böbreğe zararlı değil morfin. Parasetamol böbreğe hiç bir zararı yok. Onda ancak karaciğer yetmezliği varsa parasetamol vermemiz lazım ama genelde karaciğer yetmezliği çok nadir görülüyor bizim hasta gruplarında. Ama varsa ona vermememiz lazım.

OKTAR BABUNA: Çok yaygın kullanılıyor zaten, ateş düşürücü olarak, baş ağrısı için, ufak ağrılarda.

ÖMER TOPRAK: Nonstereoidler kadar etkili mi, o kadar güçlü değil ama yine de ağrılarını kesiyor. Kas gevşeticiler pekala verebiliriz, hiç bir zararı yok böbrek gibi. Alternatifleri mutlaka var bunların. En azından nonsteroidleri devre dışı bırakıp bunları verdiğimiz zaman hastan böbrekleri de bozulmadan yaşayabilecekler. Her şeyin bir alternatifi var. Tuzu kestik ne verelim? Elma sirkesi, limon, limon da aslında narenciye grubundan turunçgillerden. Potasyum yüksekliğinde bunu üç dünde tüketebilirler, onun çok büyük bir zararı olmaz. Her gün bir tane limon sıkmak zorunda değil. Portakal vs. yine elma sirkesi, acı kullanabilir. Ama nasıl acı? Bildiğimiz sivri biber değil, onlarda da çünkü potasyum var isot, pul biber böbreğe zararlı değil. Avuç avuç da değil tatlandırmak amacıyla kullanabilirler.

OKTAR BABUNA: Bunların zaten damar genişletici etkisi var. Çok yememek kaydıyla tabii.

ÖMER TOPRAK: Evet. Hatta antioksidan özellikleri var. Mesela Güneydoğu taraflarında dikkat edin genelde bunlar çok kullanılır ve daha incedir onlar. Mesela Urfa, Diyarbakır pek öyle kilolu insan yok oralarda. Ama Ege taraflarına geldikçe daha fazla, halbuki sebze tüketimi Ege taraflarında daha fazla. Ama hamur işi fazla Ege bölgelerinde. İşte hamur işi de işi bozuyor, tatlılar, hamur işi vs. işin içine girdi mi. Çok lezzetli tabii biz de yiyoruz ama tabii dikkatli olmamız lazım. Özelikle de böbrek yetmezliklerinde artık iki seçenek var, ya diyalize girecek, ya ölüm, ya da çok sıkı bir diyetle yaşantısını uzatacak. Şöyle; diyaliz ölüm demek değil bunu da belirtmemiz lazım, hastalarımız da bunun farkında olması gerekiyor. Her çeşit tedavimiz özelikle periton diyalizi.

PINAR AKKAŞ: Periton diyaliziyle hemodiyaliz arasında fark nedir?

ÖMER TOPRAK: Tabii. Şöyle ki; periton diyalizinde biz dışarıdan bir tane kateter yerleştiriyoruz hastanın karnının içerisine ameliyatla, işte belli santimlerle 50-62 santim gibi küçük bir ameliyat 15 dakika kadar. Bunu biz kendimiz yapıyoruz, cerrahlar yapabiliyor. İçine yerleştiriyoruz, kapatıyoruz dışarıda 10-15 santimlik bir çıkıntısı oluyor, tüpü var onun içinde. İçi boş bir huni gibi kıvrımlı. Batın içerisinde oluyor, günde 4 veya 5 kez dışarıdan solüsyon veriyoruz bu hastalarımıza. Hata kendisi yapıyor bunu evde. Diyelim karnına su koyuyor 2-2,5 litre arasında bir sıvı bu, çeşitli konsantrasyonlar özellikle glikoz içeren, protein içeren maddeler var. Bunlar osmotik gradyan yaratıp alış-veriş oluyor. Mesela vücuttaki toksik maddeleri çekiyor vücut temizini alıyor, geçişi sağlıyor. Diyelim şeker oranı yüksek bir sıvı veriyoruz, kanda da şek oranı düşük o kandaki suyu çekiyor. Ultrafiltrasyon dediğimi olayı sağlıyoruz aynı şekilde. İdrar yapamadığı için böbrek hastaları bu yöntemle biz bunu sağıyoruz. Fakat glikoz oranını artırdıkça batın içerisine zarar verebiliyor. Peritonik dediğimiz periton iltihaplanmasına yol açabiliyor. En çok korktuğumuz da bu periton diyalizinde peritonik iltihap olması ama tedavisi de var bunun. Peki karnın içine hasta suyu dolduruyor 2 litrelik sıvıyı, normal 6 saat boyunca gezebiliyor, denize bile girebiliyor, duş alabiliyor kapattıktan sonra, sadece dış kısmı dışarıda onu temiz tutmak zorunda o kadar. Gülük işlerini yapabiliyor. Hafif şişkinlik gibi 2 litre sıvı oluğu için karında, normalde hiç kimse anlayamıyor bunu. Peki 6 saatin sonunda ne yapıyor? O birikmiş olan sıvı ozmozunu vs. yapıyor, ucu açık kapağını açıyoruz bir torba koyup içeride birikmiş olan kirli olan, kirli dediğimiz vücuttaki toksik maddeleri çekmeye doğru aldığı sıvıyı boşaltıyor hasta, boşalıyor karnı tekrar o yeni sıvısını koyuyor kapatıyor. Boşaltma, yenisini koyma. Bunun adı periton diyalizi. Hemodiyalizde ise damar açıyoruz hastaya. Hemodiyaliz yani damar. Hastanın kanını alıp bir makineden geçirip tekrardan hastaya geri verme işlemi. Diyalizör dediğimiz asıl işi gören bu. Bunun için de damar, damar nerede var? Büyük damar lazım, ya bu şah damar juguler damar dediğimiz veya kasıkta femoral damarlar veya fistül. Kateterler geçici olarak takılıyor genelde sonra kalıcıya da çevrilebiliyor. Hem femoralden hem jugulerden. Subklavyen artık kullanılmıyor çünkü damar tıkanıklığı yapıyor uzun dönemde stenoz yaptığı için artık kullanılmıyor. Damardan da arterio fistül damar denilen bir ameliyat yapıp damar yolu sağlıyoruz. Çünkü normalde diyaliz makinesinde periferik damarldan iğne sokularak yapılmıyor. Çünkü 300-400 mililitre dakikalık pompayla kanı çekmesi lazım. Küçük damara soksak damar perfora olur, onun için arter leveni ağızlaştırıyor bu ameliyat, yarım saatlik br işlem bu. O damarlar dilate oluyor genişliyor ve geniş damar buluyoruz. Buradan da kanını alıyoruz haftada 3 gün 4 saat genelde giriyor bu hastalar. Gidiyolar hastaneye, canı yanıyor tabii, iğne sokuyor bir tane hem arter için bir tanede ven için ama uzun dönemde artık duyarsızlaşıyor. Tabii zor bir işlem bu. Makineden gerekli şeyleri filtre oluyor vs. asit, baz solüsyonlarını koyup sonra tekrar hastaya geri veriyoruz. Bu işlemin adı da hemodiyaliz.

 

OKTAR BABUNA: Böbrekler ne kadar büyük nimet onu gösteriyor Allah. O kadar teknolojiyle haftada 3 gün 4 saat alete bağlanıyorsunuz yine böbreklerin yaptığını yapamıyor. O küçücük et parçası 24 saat sürekli süzüyor, hormon, kan yapımına etkili oluyor, kan basıncının ayarlanmasına etkili oluyor, bütün toksik maddelerin atılımı, faydalıların geri emilmesi Allah’ın çok büyük mucizesi, maşaAllah.

ÖMER TOPRAK: Gerçekten küçücük bir organ mucizeler başarıyor. Şimdi bu evrimle olabilecek bir şey mi? Bilmeyen bir insan, kendi kendine gelişti, tesadüfen oldu.. Hiç bu olacak bir şey mi? İnsan bildikçe gördükçe gerçekten Allah’ın yüceliğini daha iyi anlayabiliyor. Ama bazı insanlar da maalesef bunları gördükçe iyice dinden çıkıyor ben de onu anlayamıyorum. Herkese de nasip olmuyor demek ki. Görüntüyle algılama arasında fark var demek ki.

OKTAR BABUNA: Darwinizmin etkisi gittikçe zayıflıyor artık, etkisi kalmıyor dünyada.

ÖMER TOPRAK: Bazen de düşünüyor, tabiat kendi kendine yapıyor. Tabiat kim? Kendi kendine oluyor diyor. Bu gerçekten mükemmel bir dizayn bu kadar şey. Düşünün o tonlarca ağırlıkta makineleri kateterleri alıyoruz getiriyoruz yine tam böbreğin yaptığını yapamıyor. Sadece yaşamı biraz daha uzatıyoruz ama efektif bir yaşam olmuyor bu.

Böbrek nakli ne peki? Diğer tedavi de böbrek nakli ki bu da çok önemli, Türkiye’de de büyük bir sorun. Burada da ya canlıdan veya ölmüş olan birisinden , kadavra dediğimiz insandan böbreği alınıp hasta olan insana takılıyor, bu da böbrek nakli. Tek bir böbrek alınıyor takılıyor, normla bir yaşam tek böbrekle yaşanır mı, yaşanır. Yaşam performansı biraz bozuluyor ama yine de işlevini görebiliyor. Onun için yedekli yaratmış Allah, bazı organlar böyle yedekli. Göz gibi, böbrek gibi. Mesela karaciğer tek ama bir özelliği rejenere olabiliyor bu çok büyük güzel bir özellik. Yüzde 90’a kadar bile kalsa, yüzde 10’u bile görevini görebiliyor. Aslında böbrekler de bakın yüzde 15 kabaca yüzde 10’a denk geliyor, yüzde 90 bozulsa bile yine de işlevini yapabiliyor. Son ana kadar bile görevini bırakmıyor pes etmek yok. En son aşamada artık yük daha da artınca. Biz ne yapalım peki böbreğe bu kadar bozuldu? Bizim amacımız da, tamam madem bu kadar bozuldun sen dışarıdan işte sigara içirmiyoruz, s,gara demek böbreğin yapısını iyice bozuyor. Tuz vermiyoruz, tuz böbreğin yükünü iyice artırıyor. Suyu fazla içirmiyoruz böbrek hastalarında. Diyalize giren bir hasta ne kadar su içsin mesela? İdrarı hiç yok sıfır, genelde ne kadar idrar yapıyorsa 500 de ilave. 0’sa 500 yani yarım litre. Tabii bunun içerinse çay, çorba vs. hepsi dahil olmak üzere yarım litre. Tabii zor mu gerçekten zor, yazın mesela çok terliyor yarım litreden 750 cc’ye kar müsaade edebiliyoruz. Fazla aldığı zaman ne oluyor hastada? Volüm yüküne giriyor. Bir çok hastamız maalesef öyle. Bir günde felekten gün çalayım diye, mesela eğlencede içmiş vs. hemen dengesi akciğer ödemiyle ölecek halde gelebiliyor.

PINAR AKKAŞ: Evet, süremizin sonuna geldik. Böbrek tümörler hakkında soracaktık ama başka programda daha soracağımız sorular var, inşaAllah. Tekrar konuk ederiz sizi inşaAllah.

ÖMER TOPRAK: Beni ağırladığınız için de çok teşekkür ediyorum. Büyük bir mutluluktu benim için.

PINAR AKKAŞ: Biz çok teşekkür ederiz.

OKTAR BABUNA: Hakikaten bilginiz, kişiliğiniz, doktorluğunuz hepsi Allah razı olsun, çok güzel program oldu. Bir Yaşam ve Sağlık programının daha sonuna geldik, Pınar hanımla sunduğumuz. Bugün çok değerli konuğumuz vardı Sayın Doç. Dr. Ömer Toprak Beyefendi. Haftaya bir başka konukla buluşmak üzere herkese iyi geceler diliyoruz.

http://a9.com.tr/izle/175284/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---16-Bolum---Doc-Dr-Omer-Toprak-Ic-Hastaliklari-Uzmani

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 

 

 

 

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
mp3
mp4
mp4
youtube
ADH
Bedenimizdeki Ayetler
Böbrek
Doktor
Dolaşım Sistemi
Doç Dr. Ömer Toprak
Hastalık
Hastane
Nefroloji Uzmanı
Osteoporoz
Renin-anjiyotensin-aldosteron
Sağlık
Tansiyon
Yaşam ve Sağlık
aldosteron
böbrek taşı
böbrek yetmezliği
diyaliz
glomerül
iç hastalıkları uzmanlığı
nefron
tedavi
yaşam