Dr. Paolo Cioni'nin Yaşamın ve Evrenin Kökeni 2.U.Konf da (21.05.2017-Ritz Carlton) “Ruh ve Materyalist İndirgemecilik Krizi” Konulu Konuşması
SUNUCU: Şimdi ikinci konuşmamızı geçiyoruz. Sayın Dr. Paolo Cioni, uzun süreli hastane ve akademik deneyimi olan İtalyan bir psikiyatrist. Psikiyatri dalında tüm önde gelen İtalyan editörlerle birlikte birçok yayını var. En son çalışması İngilizce olarak yayınlanan “Paranoya, Liderlik ve Başarısızlık Arasında” diye 2015 Yılında yayınlanmış. Ve paranoya konusuna bireysel, psikiyatrik seviyeden girip konuya daha sonra sosyoloji ve politika seviyesine incelemiştir. İmkansız denilecek bir şey anlatacak şimdi bize Dr. Paolo Cioni, Ruh ve Metaryalist İndirgemecilik Krizi konusunda konuşma yapacak.
DR. PAOLO CİONİ: Thank you. Çok teşekkür ediyorum beni davet ettiğiniz için, ayrıca misafirperverliğiniz için, ülkenizin güzelliği için. Hepiniz için çok teşekkür ediyorum, hepinize çok teşekkür ediyorum.
Öncelikle psikolojide materyalist indirgemeciliğin başarısızlığına dair ünlü Gestalt Psikoloğu Kurt Koffka'dan bir alıntı yaparak başlamak istiyorum. Şöyle diyor:
“Materyalist çözüm şaşırtıcı şekilde basittir. Tüm problemin hayali olduğunu söyler. Maddenin ya da varoluşun üç hali diye bir şey yoktur. Madde hayat ve zihin yoktur. Sadece bir şey vardır, o da kör şekilde dönen atomlardan oluşan maddedir. Bu atomlar çok yüksek sayıda olduklarından ve ellerindeki zamanın uzunluğundan her türlü kombinasyonu oluştururlar ve bu kombinasyonların arasında bizlerin hayvanlar ve insan olarak adlandırdığımız kombinasyonlar da vardır.”
Bu onların teorisidir. Bu görüş bilimsel değildir, aslında bir inançtır, materyalistlerin inancıdır. Materyalizm dogmalarına sıkı sıkı tutunan kilisenin yükselmekte olan bilim karşısında gördüğü yenilgiden dolayı buna bir tepki olarak doğmuştur. Bu duruma şahit olan nesil, teknik problemler karşısında bilimi uyguladıkça, bundan dolayı ve bunun başarısını gördükçe bundan dolayı kendine fazla gururla, kendine fazla güvenir hale gelmiş ve huşu hissini kaybetmiştir. Eskiden vandallar ya da kalvinistler, yani barbarlar, düşmanların en kıymetli eserlerini nasıl yok ettilerse, materyalistler de insan felsefesinin ortaya koyduğu, ancak onların dar anlayışlarının kavrayamadığı öğelere karşı nefret geliştirdiler. Öyle ki onlara göre bir filozof olmak hakarettir, inançlı olmak ise muhatap olunmayacak bir kişi olmak anlamına geliyordu. Koffka'nın Darwinizme karşı öne gelen argümanları vardır. Örneğin şöyle diyordu:
“Teleolojik açıklama tuzağına düşmek kolaydır. İletişimin sonuçlarına bakıp bunu bir süreci nedeni olarak kullanabiliriz, görebiliriz.”
Yani bir sürecin biyolojik olarak faydalı olduğu için ortaya çıkacağını söylersek söylemek bu kendimizi korumamız gereken bir anlatım tarzıdır, bundan kaçınmalıyız. Çünkü bir sürecin biyolojik avantajı süreç tarafından açıklaması yapılması gereken bir etkidir. Ve avantaj süreci açıklamak için kullanılamaz.
Nörologlar genelde indirgemecidirler ve genelde bircidirler yani monistirler. Klasik anlatımda materyalist bircilik vücut ve zihnin aynı olduğunu öne sürer. Kimlik teorisine göre zihin ve beden arasında tam bir haberleşme vardır. Onlara göre acı çekmek ya da sinirlenmek gibi psikolojik durumlar ya da mental durumlar, belli nöronların, sinirlerin birbiriyle etkileşiminden başka bir şey değildir. Yine bu materyalistlere göre subjektif olayların beden seviyesinde objektif olaylar içinde özümlenmesi gerekir. Yani onlara göre acı hissi yalnızca bir nörobiyolojik olaydır. Yine zihin bu ana akım materyalistlere göre beyin aktivitesinin bir yan ürünüdür.
Yine bu çok kaba bir indirgemeciliktir ve materyalistler bile buna karşı çıkmaktadır. Mesela iki materyalist yazardan alıntı yapacağım. Mark Johnson şöyle diyor:
“Hiçbir sorgulama metodu tek başına iç içe geçmiş vücut, anlam ve zihin fenomenlerini anlamak için ihtiyaç duyduğumuz bilgileri bize sunmayacaktır. Yani insanlar bir gün tür olarak bilinç kapasitelerini kaybetmedikleri sürece bizler açıklama yapmaya çalışmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Başka ne bekleyebiliriz ki? Çünkü tüm açıklamalar dünyamızı anlamaya yönelir. Sonuçta bu açıklamaların tamamı anlam çıkarma, sorgulama ve düşünce gibi beden temelli kapasitelerimize bağlı olarak bizim tarafımızdan değerlendirilecektir.”
Başka bir ayrıntı okumak istiyorum. Alberto Olivero şöyle diyor:
“Nörologlar beynin farklı mekanizmalarının doğasını açıklamayı amaçlamışlar ancak bu mekanizmaların işbirliği yapma şekline ve bireysel aktivitelerin toplamı olmayan zihni ortaya çıkaran etkileşimlere fazla dikkat vermemişlerdir. Zihin çünkü bundan fazlasıdır ama onlar ona dikkat etmemişlerdir. Nörologlar duygusal mekanizmaları, onların altında yatan nöro-transmitterleri ve bununla ilgili sinir merkezlerini tarif ederken duyguların klasik yönüne bakmamışlardır. Örneğin duyguların anlamına, uzak deneyimlerle ilişkilerine, varlığımızın anlamına katkılarına, amaçlarımızın dinlendirmesine ya da benzeri yönlerine hiç önem vermemişlerdir. Bu nedenlerle bazı zihin teorileri, nörobilimsel bulguları dikkate alsa da, filozofların ve psikologların baktığı zihin genellikle nörologlar tarafından tarif edilenden farklıdır. Nörolojik bilimdeki gelişmelere rağmen ya da belki de bu gelişmeler nedeniyle, objektif ve sübjektif arasındaki tezatlık hala devam etmektedir. Ana akım fizikçiler tarafından verilen koşul tek taraflı aşağıdan yukarı bir süreçtir. Onlara göre sinir sistemi en üst seviyesinde zihinsel özellikler üretir ve hatta onlara göre zihin ayrı bir varlık bile olmayabilir. Ancak zihinsel acı ya da sıkıntı göz önüne alındığında bu teori pek de inandırıcı değildir. Bir kişinin kendisine olanlar nedeniyle acı çekmesi durumunda meydana gelecek nörobiolojik modifikasyonlar ikincil derecede olacaktır. Bu nedenle daha önce bahsettiğim aşağıdan yukarı tek yönlü süreç iki yönlü bir sürece dönüşür. Zihin kendisiyle etkileşim içine girer ve zihinsel aktivitenin ürünleri zihnin oluşumuna neden olan fiziksel yapıyı etkiler.”
Bu teoriyle, günümüzde geleneksel fizikalist terimlerle tarifi mümkün olmayan bazı fenomenleri açıklamak da mümkün oluyor. Örneğin, hipnoz sonucu vücutta kabarmalar görülmesi, stigmata ya da vücudun belli başka yerlerinde telkin ya da hipnotizma yoluyla meydana gelen cilt iritasyonları, maternel izlenimler, canlı sistemler üzerinde uzak zihin etkisi gibi aşırı psikofizyolojik etki fenomenlerini bunlar arasına sayabiliriz.
Ayrıca mistik deneyimler, psikolojik fenomenler ve aşırı fizyolojik koşullar altında gerçekleşen ölüme yaklaşma deneyimleri de yine bunlara benzerdir. Ama anlam, amaçlılık, bilinç gibi yerleşik özellikleriyle bilincin kendisi dahil olmak üzere günlük şuurlu ruhsal yaşamın merkezi fenomenleri de bunlara dahildir. Bu kavram kesinlikle naif değildir, gayet gerçekçidir ve modern fizikteki son gelişmelerle mükemmel bir uyum içindedir. Örneğin, ünlü kuantum fizikçisi Hermes Stubb, kuantum fiziğin çıkarımlarını zihin-beyin teorisi için kullanılacak sistematik bir girişim haline getirmiştir. Stubb'a göre, nörotransmitter moleküllerin sinaptik yarığa bırakıldığı egzositos süreci gibi aşağıdan yukarı işleyen mekanik prosesler, ki buna süreç 2 adını veriyoruz, kuantum prensiplerinin gerektirdiği tüm belirsizlikleri de bünyesinde toplamaktadır. Tek başına işlediğinde süreç 2 aynı anda çok farklı beyin durumlarını meydana getirir ve bunların hepsi aynı anda potansiyelliğe sahiptir, hepsi aynı anda olabilir.
Aslında kuantum prensibine göre gerçekte olan, en azından kısmen temelde farklı bir karakterdeki ikinci bir süreç, yani süreç 1 tarafından belirlenmektedir. Bu süreç John von Neumann'a göre, von Neumann tarafından özellikle bireyin entelektüel iç yaşamı olan insan dininden ortaya çıkan ya da ona yol açan bir süreç olarak nitelendirilmiştir. Bu etkiler fiziğin kendisi tarafından herhangi bir şekilde tanımlanmamış olması nedeniyle tamamen özgürdür ve bağımsızdır. Dolayısıyla kuantum dinamiklerini tamamlamak için bilincin kendisi geri etmektedir.
Stubb'a göre, bilinçli ruhsal aktivite yukarıdan aşağıya doğru ve tabiatı gereği yeri dolmayan bir tarzda çalışır. Bu şekilde süreç iki tarafından sunulan pek çok olası yapı içerisinden büyük ölçekli beyin aktivitesi yapıları seçilir ve bunlar uygulanır. Bu global aktivite yapıları, doğal bir şekilde zihinsel aktivitenin nöral yapılarına denk gelir. Dolayısıyla materyalistlere oldukça zorlu günler bekliyor. Amerikalı psikiyatrist Edward Kelly, Virginia Üniversitesi'ndeki bir ekibiyle birlikte deneysel ve teorik seviyede iki kitap hazırladı. “Irreducible Mind” yani “İndirgenemez Zihin Ve Fizikçiliğin Ötesi” isimli kitap. Bu kitaplarda Myers'ın yolundan gidiliyor, bazı araştırma konularına daha geniş bir şekilde bakılıyor ve psikoloji ile psikiyatrik bilimlerin dahil olduğu ve şimdiye kadar parapsikoloji olarak tanımlanan fenomenler de bu çalışmaya dahil ediliyor ve bir özet ortaya çıkarılıyor.
Bilimde teoriler gözlemlere ve yeniliklere adapte edilebilmelidir. Eğer teoriye uygun olmayan bir gözlem yapılıyorsa, teori bunları göz ardı etmemelidir, bunlara göre şekillendirilmelidir.
Kelly'e göre, bilimin kalitatif gelişimi teoriye uygun şekilde gelişen gözlemlerden değil, nitelikleri dolayısıyla ana akım teorileri çürüten beklenmedik fenomenden kaynaklanır. Çünkü ancak bu şekilde yeni bir teori oluşabilir. Beklenmedik bazı fenomenlerin klasik fiziğin tahtını sallamasında olduğu gibi, ruh konusunda da bu durum geçerlidir ve aynı şey burada da olabilir. İnsan ruhu alanında, ruh-madde ilişkisini ve gerçeğin kendisi hakkındaki hakim teoriyi reddeden birçok fenomen olduğunu görüyoruz. Bu fenomenler, bu gözlemler istatistiksel olarak az olduğu için ve gözlemlenmeleri de zor olduğu için çoğunlukla bilim dünyası tarafından göz ardı ediliyor ya da başına parapsikoloji, parapsişik gibi etiketler koyularak göz ardı ediliyor. Ama bu bilgiye ve bilime zarar veren bir yaklaşım.
Kelly, 130. yıldan fazla bir süre boyunca çeşitli deneysel parapsikoloji araştırmalarının topladığı bu tarz fenomene dair deney ve gözlemlere atıfta bulunuyor ve şunları söylüyor:
“Söz konusu olaylar, şu anda kabul edilen fizikalist ilkelere göre bu olayların meydana gelmesini engelleyen fiziksel limitler dışında gerçekleşmektedir. Özellikle insan ölçeğinde nesnelerle ilgili makro psikonesiz fenomenler materyalistlerin görmek istemediği konulardır. Örneğin 17. Yüzyılda yaşamış bir papaz olan Copertino Joseph'in havaya yükseldiği ve uçtuğu görülmüştü. Bu olayı binlerce kişi gördü, aralarında sonradan Papa Benedict olan Prospero Lambertini de vardı. Papa önce bu tarz fenomenlere karşıydı, ancak bu uçuşa şahit olunca Joseph Copertino'yu kutsadı.”
Kelly, gerçek ön seziye dair, ana teorileri alt üst eden daha sansasyonel olaylardan da bahsetmiştir. Örneğin, gelecekte olacak olayların önceden bilinmesi vakaları buna örnek olarak verilebilir. Bazı olaylarda orijinal deneyim, ki bu deneyim genelde canlı bir rüya şeklinde olur, orijinal deneyim sonrasında kişinin gördüğünü söylediği olay meydana gelir.
Kelly ayrıca ölüm sonrası hayatı dairde çok fazla delil sunar. Bunlar beden ölümünden sonra zihin ve beden unsurlarının devam etmesini anlatır. Elimizde buna ilişkin çok fazla sayıda delil var ancak bu konularla profesyonel anlamda ilgilenen kişiler dışında bu olayları pek fazla bilen yok.
İZLEYİCİ SORUSU: Prof. Cioni'ye sormak istiyorum. Anlattığınıza göre şunu anladık, materyalistler organlarımızı, beynimizi sadece maddeye indirmek istiyorlar ama bu nasıl olabilir ki? Örneğin bir annenin çocuğuna duyduğu şefkat ya da sevgi, bunlar nasıl maddeyle açıklanabilir? Materyalistler buna nasıl açıklama getiriyorlar? Nöronlar böyle duyguları nasıl meydana getirebilirler? Materyalistler bu konuya bir açıklama getirebiliyor mu? Tabii ki getiremiyorlar ama sizden duymak isterdim.
DR. PAOLO CİONİ: Gerçek bilinçte dünyaya bakma şeklimizi değiştirebiliriz, diğer insanlara bakma şeklimizi değiştirebiliriz. Bu da bizim ihtiyaçlarımıza göre gerçek bir yanıttır, ihtiyaçlarımızı karşılar. Sizce nöronlar, örneğin şefkati, sevgiyi oluşturabilir mi? Bu konudaki çalışmalardan mı bahsediyorsunuz?
İZLEYİCİ SORUSU: Örneğin şunu demek istiyorum, materyalistler duyguları açıklayamıyor. Örneğin şefkati açıklayamıyor, sevgiyi açıklayamıyor. Bunların nöronlardan dolayı meydana geldiğini söylüyorlar ama ben bunun doğru olmadığını biliyorum. Siz ne diyorsunuz?
DR. PAOLO CİONİ: Materyalizm çöküyor. Evet, indirgemecilik ve materyalizm yanlıştır. Materyalizm ve indirgemecilik insaniyetimize olan bakış açımıza zarar vermektedir. Dolayısıyla materyalizme karşı bir yapı geliştirmemiz önemli. Bir duruş sergilememiz önemli.
İZLEYİCİ: Çok teşekkür ediyorum.
İZLEYİCİ SORUSU: Kişisel gelişim adı altında kuantum fiziğine dayandırılarak son yıllarda zihnin, beynin bir yaratıcı olduğu iddiası var ve kişisel gelişim bu temel üzerine oturtulmuş durumda. Oysa kuantum fiziği bize şunu söyler; beyin de göz gibi bir araçtır, bir algılayıcıdır, bir dönüştürücüdür. Yani beyin yayının kaynağı değil. O yayını algılayan, dönüştüren. Siz ne diyorsunuz? Kişisel gelişimde neden böyle bir temele oturtuldu? Bunda materyalizmin mi etkisi var. Teşekkür ederim.
DR. PAOLO CİONİ: Tabii ki beyin sadece bir araç. Tabii ki beyin hiçbir şey meydana getiremez o manada. Tabii ki zihin de yaratıcı değil, tabii ki beyin de yaratıcı değil. Ama zihin beyinden çok daha fazlasıdır. Nöro işlemler, zihni meydana getiren nöro işlemler birer araçtır. Burada birçok süreç vardır, birinci süreç vardır, ikinci süreç vardır, ikinci süreç nöronları etkiler ve bunların sonucunda zihinsel aktiviteler oluşur, beynin içindeki etkileşimler oluşur. Bu da bu bakış açısı, fiziğin açıklayamadığı bazı fenomenleri açıklayabilir. Ana akım teorisyenleri bunlardan pek bahsetmez. Örneğin bu sabah üniversitelerde yaratılışçılıktan bahsetmenin ne kadar zor olduğunu öğrendik. Çünkü materyalistler bunu duymak istemiyorlar, bunu kapamak istiyorlar. Öğrenciler bu konuları duymak istiyor ama üniversitelerde bu konuların konuşulması engelleniyor. Öğrencilerin de bu konudaki gerçek duygularını, açıklamaları istenmiyor. Bir tür sansür uygulanıyor. Materyalistik bakış açısıyla bir şeyleri açıklamaya çalışırsanız, bu tabii ki gerçekliği açıklamaya yetmez. Gerçekliği bu şekilde açıklayamazsınız. Çünkü gerçeklik görünenin ötesindedir. Materyalizmle açıklanamaz. Düşünme şeklimiz, teorilerimiz, bunlar materyalizmle açıklanamaz. Bunlar atomların hareketiyle değildir, bunlar moleküllerin hareketinden fazlasıdır. Düşünmemiz, duygularımız bunlar moleküllerin hareketinden fazlasıdır.