Yaşam ve Sağlık – 26. Bölüm – Doç. Dr. Nuri Haksever, Endokrinoloji, Metabolizma, Beslenme ve İç Hastalıkları Uzmanı
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Yaşam ve Sağlık programımıza hoş geldiniz. Dr. Erel Aksoy’la hazırladığımız programımızın bu hafta çok değerli bir konuğu bizlerle birlikte. Endokrinoloji, Metabolizma, Beslenme ve İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuri Haksever Hocamız bizlerle birlikte. Hoş geldiniz Hocam programımıza.
NURİ HAKSEVER: Hoş bulduk.
PINAR AKKAŞ: Öncelikle metabolizmayla ilgili başlamak istiyorum. Metabolizmayı son zamanlarda çok fazla duyuyoruz, sıklıkla duyduğumuz bir konu ve hastalıkları çok fazla. Bu metabolizma hastalıklarından önce kısaca metabolizma nedir? Bizim bildiğimiz, vücudun canlılığını devam ettirebilmesi için yaptığı tüm işlemlerin hepsine metabolizma deniyor. Fakat tabii çok daha detaylıdır. Bunu sizden öğrenebilir miyiz?
NURİ HAKSEVER: Halk arasında metabolizma deyinde akla genelde kilo akla geliyor. Yani kilom fazla, kilom az, metabolizmam hızlı yahut yavaş çalışıyor gibi. Aslında vücutta oluşan her şey bir tepkimedir ve bu tepkimenin toplamı da metabolizmadır. Yani bizim ağzımıza bir gıda maddesi girdi, zeytin ekmek peynir her neyse, o bizim vücudumuza girdikten sonra bir takım değişimlere uğrar. İşte midede asitle parçalanır ondan sonra bağırsağımıza geçer, işte proteinde amino asitlere kadar, yağ ise yağ asitleri ve gliserole kadar, karbonhidratsa monosakkarite kadar parçalamak zorundadır. Eğer bu parçalama işlemi tam olmazsa bağırsaktan geçemez. Yani bir şeker, karbonhidrat molekülü disakkarit halinde kalırsa disakkarit olarak bağırsağımızdan geçemez atılmak zorunda kalır, illaki monosakkarit haline gelmesi lazım. Burası metabolizmanın bir kısmıdır. Kana geçip emildikten sonra da kanda bir yolculuğa çıkar ve içinde bulunulan durma göre her yapı maddesi vücudun belli bölgesine gider ve orada kısaca entegre olur diyelim, ya parçalanır ya yeniden yapılanır. Bu da metabolizmanın bir parçasıdır. Sonuçta yediğimiz her şey fazla, az ya da yeterli ve ihtiyaç olan maddelerin alınması durumuna göre vücudumuzda değişik taraflardan değerlendirilir. Bunu şöyle değerlendirebiliriz; bir inşaat yapıyormuşuz gibi, duvarları örerken 1000 tane tuğla gerekiyorsa, size 1500 tuğla gelmişse ne yaparsınız 500 tuğlayı? Kenara koyarsınız ya da kaldırıp atarsınız. İşte vücut da aynı şekilde yapar. Aldığı kaloriler dahil bir kısmını daha ileriki günlerde kullanırım diye bir yere biriktirir ya da bir kısmını atar. İşte bütün bu olayların hepsine birden biz metabolizma diyoruz. Ve ideal olarak da metabolizmanın düzenli çalışması gerekir. Yani hızlı çalışan bir metabolizma bizim zihin yapımız, sanki bir şeyi hızlı yapmak daha iyiymiş gibi düşündüğümüz için hızlı metabolizma daha iyiymiş gibi gelir, oysa ben size metabolizmanın değişik bir yönünü göstereceğim, kemik metabolizması. O zaman da eğer kemik metabolizmanız hızlıysa kemik erimesi olacak. Şimdi kemik erimesini istiyor musunuz? İstemiyorsunuz ama metabolizmanızın hızlı olmasını istemiştiniz. İşte yanlış düşünce başladı. Çünkü siz sadece kilo verme boyutunda düşündünüz metabolizmayı. Dolayısıyla aslında metabolizma tam olması gerektiği gibi olmalı. Vücudumuza giren maddeler ve çıkan maddeler birbiriyle dengeli olmalı. Ne kadarını kullanıyoruz efektif olarak, ne kadarını biriktiriyoruz ve ne kadarını atıyoruz. İşte bunların hepsi kısaca metabolizma.
PINAR AKKAŞ: O zaman metabolizmanın normalden çok daha hızlı olması vücudun ölmesini ya da yaşlanmasını hızlandıran bir şey midir?
NURİ HAKSEVER: Eğer bir hücre metabolizması hızlıysa bu hücrenin ölümünü de hızlandıracağı anlamına gelir. Bunu yavaşlatmak, durdurmak için ya da düzenlemek için başka şeyler gerekebilir. Tersine metabolizmanın yavaş olması da çok iyi demek anlamına gelmez. Evet bu hücresel boyutta belki hücrelerin ömrünü uzatabilirken aynı şekilde hem hızlı hem yavaş olsun her ikisinde de hücrenin kanserleşmesine de sebep olabilir. Çünkü her hücrenin yaşam planı vardır, apopitoz dediğimiz bir durum vardır, eğer hücrenin o apopitoz programına uygun bir yaşam olmazsa hücreler ya erken ölür yaşlanma ortaya çıkar. Şu anda da çok sık görüyoruz, iki gidişat var ama ikisinin de temeli aynı hücre dejenerasyonudur. Bir kısım insanın genç yaşlarda yanakları sarkıyor yani yaşlılığın belirtileri ortaya çıkıyor. Tabii kişilerin nasıl göründüğü benim çok umurumda değil yani kişinin kendi isteği. Ama 40-50 yaşına ya da 60 yaşına gelmiş cildi hala pırıl pırıl insanlar olabildiği gibi yaşı 30 olmasına rağmen 60 yaşında gibi cildi olan insanlar da var. Niye; çünkü hücreleri erken dejenerasyona uğramış yani yaşlılık kısmına girdiği. Bazı hücrelerde yaşlılığı kabul etmiyor ve apopitoz kanalından çıkıyor ve kanserleşmeye başlıyor. Ve yine görüyoruz ki çevremizde bir çok insanda, genç bayanlarda dahi meme kanseri ortaya çıkıyor ve de genç yaşlarda kalp krizi geçiren kişiler. Aslında ikisinin de temeli aynıdır. Yani bir kadın meme kanseri geçiriyor, bir kadın erken 20’li yaşlarda kalp krizi geçiriyor, temelindeki problem aynıdır. Metabolizmanın düzenli olmaması sonucu hücrenin yaşam planının bozulmasıdır.
EREL AKSOY: Metabolizmayı hızlandırma yavaşlatma duruma göre değişiyor. Peki bunu etkileyen iç faktörler var dış faktörler var, değil mi? İç faktörler, başta hormonlarımız var, dış faktörler var, çevresel faktörler, besinlerimiz var. Bunlardan bahsedebilir miyiz?
NURİ HAKSEVER: Biz aslında kontrolümüzde olmasını istiyoruz olayların. Yani kontrolümüz altında olmadan bir araba hızlı gidiyor olabilir ama o kontrol sende değilse kaza yapacaksın demektir. Ya da yavaş gidiyorsa, senin kontrolün altında değilse amacı nedir? Biz yapmak istediğimiz amaca göre ama sadece o amacı değil çevresel faktörleri yani diğer amaçları da gözeterek uygun plan yapmamız lazım ve metabolizmayı da ona göre ayarlamamız lazım. Dolayısıyla bir kemik erimesiyle bir hasta geldiği zaman, “al sana şu hapı, bu senin kemik erimeni durdurur” sözü çok doğru değil hatta tamamen yanlış diyebiliriz. Çünkü gördük ki bugüne kadar kemik erimesi hapı kullanarak kemik erimesi engellenen bir insan yok. Kemik erimesi belki yavaşlıyor, belki duruyor diyelim iyimser olalım ama sonuçta bir plana uygun davranmıyoruz demektir. Ya da tersine kilo verdirmek istiyoruz ve bunu da çok sık görüyoruz çevrede. Çünkü inanılmaz şöyle bir görüş var; kilo iyi değildir. Evet kilo iyi değildir ama niye iyi değildir o da başka konu. Ve herkes kiloyu vermek istiyor. Bunun altında yatan sebepler değişik. Kimi, yazın denize gireceğim daha iyi bikini giyeyim ya da elbise bana yakışsın ya da işte doktor dedi ki -inanmıyor, doktor dedi ki- kilo vermen lazım. Esasında bu laf bile kişinin kilosundan zerre kadar şikayetçi olmadığının başka bir göstergesidir. Ama sonuçta kişi kilo vermesi gerekir inanıyor ve kilo vermek için sağdan soldan bir takım tavsiyeler alıyor. Mucizeler peşinde koşuyoruz, işte mucize bir ilaç çıktı alınırsa bir haftada şu kadar kilo veriyorsunuz. Hepsi yanlış. Çünkü zihin yapısı düzelmedi. Doğru olan ne peki? Aslında bizim hastalık diye tedavi etmeye kalkığımız şeyler birer göstergedir. Ben buna çok alaycı bir yaklaşımla şöyle örnek vereceğim daha net anlaşılsın; arabanızı kullanıyorsunuz ve kırmızı bir gösterge var, nedir o kırmızı gösterge niye vardır? Orayı geçmeyin diye çünkü geçerseniz arabanın motoru yanacak. Şimdi arabayı yanlış kullanıyorsunuz yağı yok arabanın kırmızıya geçer mi orası ya da suyu eksik arabanın motoru hararet yapar kırmızıya geçer ya da arabayı yüksek devirde kullanıyorsunuzdur kırmızıya geçer ve sonuçta motor yanar. Şimdi biz şöyle bir bağlantı kuruyoruz; arabanın işareti kırmızı olduğu zaman motor yanıyor. Demek ki biz arabanın göstergesini kırmızıya sokmamamız lazım, değil mi? Yaklaşım güzel doğru. Yapacağımız şey ne? Ben ortaya bir çivi koyuyorum ve ibre gelip dayanıyor o çiviye kırmızıya geçemiyor, güzel mi? Kırmızıya geçmedi artık ama. Ya da daha iyisini yapıyorum o göstergeyi kırıyorum, bu başımın belası, ameliyatla çıkardım o göstergeyi, artık gösterge yok. Artık kırmızıya girme derdi yok ama enteresan bir şekilde bu sefer farkına varmadan arabanın motorunu yakıyorum ve diyorum ki “Allah Allah hiç de işaret vermeden arabanın motoru yandı.” O kırmızıya girmesi göstergeydi, biz onu hastalığın sebebi zannettik, sebep gibi duruyor ama bir gösterge. İşte hastalıkları tedavi ederken gösterge mi olduğu yoksa sebep mi olduğu üzerinde çok iyi bir kafa yormak lazım. Sonuçta, evet kilo vermemiz gerekiyor ama, kiloyu yağı aldırmakla o göstergeyi sökmek arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü senin yağlanmanı sağlayan faktör devam ediyor. Ya da orayı ısıtmak yok soğutmak değişik yöntemler var. Komik hepsi. Ya da bir takım şeyleri ters çevirmek var bunların hepsi komik. Asıl önemli olan bunu yapacak azimde kaç kişi var o da başka konu. Çünkü gerçekleri algılamak ve ona göre davranmak gerekiyor. Senin kilo almana sebep olan bir metabolizma bozukluğun var. Fazla yemek de tek başına bir neden değildir. Çünkü biz görüyoruz ki az yiyenlerde de kilo alabiliyor ya da fazla yediği halde kilo almıyor. Şu iyidir bu kötüdür yorumuna girmiyorum dikkat edin. Sadece beklentilerin olduğu ve sebeplerin olduğunu vurgulamak istiyorum. Evet yemek yemek bir araçtır, metabolizmanızı bozan bir neden olabilir ama asıl neden olur belki bazı kişilerde neden olmayabilir. Sonuçta ben az yedim fazla yedim ya da işte şunu yaptım bunu yatım gibi düşünceler yine bizim düşüncemizi ortaya koyar ve doğru olmayabilir. Bir çok kişinin muhtemelen kafası karıştı şu anda.
EREL AKSOY: Ben size bir karışık soru sorayım o zaman; kişi şişman olmaya devam edip yine sağlıklı olmaya devam edebilir mi?
NURİ HAKSEVER: Edebilir evet. Çünkü niye? Aslında yağ hücreleri niçin yaratıldı ona bakmamız lazım. Yağ hücreleri, evinizde kullanmadığınız eşyaları attığınız bir balkon gibi düşünün. Bir çok kişinin evinde balkonlarında kapatırlar ve yazın tatile giderken valiziniz vardır herhalde valizinizi salonun ortasına koymazsınız, yatak odasının ortasında da durmaz, kullanmadığını bir oda veya ardiye gibi kullandığınız balkona o tür yerlere yazın kışlık elbisenizi kaldırırsınız, kışında yazlık elbisenizi kaldırırsınız. Mutfakta günlük kullandığınız eşyalar ortadadır ama diğerleri dolaptadır. Vücudumuz da bu mantıktadır. Ve size yağ hücreleri o an için vücudunuzda kullanmayacağınız ya da zararlı olan maddeleri depolamak için bir yerdir. Dolayısıyla yağ hücresini aldırmak ve zayıflamak birbirinden farklı olaydır. Yani yağ hücresi mutlaka kalması lazım vücutta. Dolayısıyla yağ hücrelerini aldıran ameliyat yöntemleri tamamen bana göre insanı öldürmekle eşdeğerdir. Yani sizin 200 metrekare eviniz var, 5 tane odanız depo gibi kullanılıyor, ben o 5 tane odayı kırıp atıyorum. Nasıl güzel mi memnun kalır mısınız? Dersiniz ki, “niye kardeşim ben oraya şunu koyuyordum.” İşte yağ hücrelerini aldırmak budur. Yağ hücreleri mevcut olarak yerinde kalmalı ama içinde depo edilmiş olan maddeleri almanız gerekir. İçinde depo edilen maddeler nedir? Sizin farkına varmadan kullandığınız güzelleşmek için yüzünüze sürdüğünüz her tür krem, ruj gibi kimyasal güzellik maddeleri, şampuanlar, elinizi sabunlarken kullandığınız sabun zannettiğiniz kimyasal maddeler, çamaşır ve bulaşık deterjanları aklınıza gelen her türlü vücudunuza direk ağız yoluyla, ister deri yoluyla ister koku yoluyla giren her molekül vücut kimyasalı yok edemez. Çünkü insan vücudunun metabolizması tanımadığı kimyasal maddeleri yok etmeye elverişli değildir. Vücut metabolizması şöyle çalışır; gelen maddeyi tanır ve her maddeye bir etiket basar. Der ki bu madde böbrek yoluyla atılacak, bu ter yoluyla atılacak, bu nefes yoluyla atılacak, bu deri yoluyla atılacak, bu karaciğerle atılacak. Öteki molekül geldi, ben böyle bir molekül tanımıyorum diyor, doğada böyle bir molekül yok. Ne yapayım bunu? Karaciğere diyor ki sen alır mısın, karaciğer diyor ki ben bunu alırsam zehirlenirim. Böbreğe vereyim diyor, böbrek diyor ki ben bunu alıp ne yapacağım mahvolurum diyor. Beyne giderse, beyin diyor ki ben bunarım diyor. Kalp hücresi diyor ki ben bunu bir şey yapamam. Yağ hücresi diyor ki gönder bana ben onu depolarım. Sen ne yapacağına karar verene kadar dursun burada. Belki ben icabına bakarım. Yağ hücresi bunu alıyor senin iyiliğine. Vücuda fazla enerji alıyorsun çünkü beyin değişik şartlanmışlıklarla dolu ve sana faydalı diye şekerli gıdaları yiyorsun, yedikçe şişiyorsun, seni yine bu fazla kaloriden kurtaran yağ hücreleri. Diyor ki, o fazla kalori senin vücudunu yakmasın diyor. Çünkü değdiği yeri yakacak ve sen yaşlandıracak, seni kanser yapacak. Ve o fala molekülü de alıp yağ hücresi depoluyor. Ne kadar fedakar organımız biliyor musunuz?
PINAR AKKAŞ: O zaman bu yağ hücreleri farz edersek karaciğerde karaciğer hastalıkları olacak, kanserler aratacak, böbrek yetmezlikleri olacak.
NURİ HAKSEVER: Sizin eğer yağ hücreleriniz sizin vücudunuza zarar vermeyecek ölçüde ya da kapasitesi kadar sünger gibi düşünün. Bir süngerle suyu alabildiniz ama o kadar çok su var ki artık sünger yetmiyor o zaman sünger su vermeye başlıyor, hain sünger suları saçıyorsun etrafa gibi basit bir yaklaşımda bulunuyorsun. Niye böyle biliyor musunuz? Hep zihinsel yaklaşımımız, hep aldığımız eğitim, yaşam standardımız bizim hastalıklarımızın temelini oluşturuyor. Yağ hücresi kendini feda etti ama günün birinde yağ hücresinin de kapasitesi doldu. Odanız ardiyeniz doldu ne yapacaksınız? O zaman fazlalıkları ya atacaksınız ayamazsanız evin içinde kalacak. İşte yağ hücresi de günün birinde görev yapamaz hale geliyor ve hastalıklar o zaman başlıyor. Dolayısıyla kilolu olduğu halde hastalanmayan ama hastalandıkları zaman bunlar çok şiddetli oluyor. Çünkü bir gösterge olarak kullanıyoruz biz kiloyu, yok edilmesi gereken bir hastalık olarak değil. Arada dağlar kadar fark var. Ne yazık ki televizyonlara bir çok kilo verdirme uzmanı olarak kendisini tanıtan, diyet işiyle uğraşan, spor işiyle uğraşan her meslekle uğraşan inanlar çıkıyor. Ve direk olarak yağ hücresini yok etmeye çalışıyorlar. Yine söylüyorum; bizim düşmanımız yağ hücresi değil dostumuz. İçindeki maddeleri evet eritmemiz gerekiyor ama bilinçle yok etmemiz gerekiyor. Zayıflamak isteyen herkes, çok net söylüyorum bunu, eğer omega 3 kullanmadan zayıflıyorsa intihar etmekle eşdeğerdir bu da. O yüzden biz kiloya yok edilmesi gereken bir hastalık gözüyle bakmıyoruz.
PINAR AKKAŞ: Şöyle bir mantık doğru mudur? Günümüzde çok fazla kimyasallarla muhatap oluyoruz, bu artık kaçınılmaz. O yüzden de ben kilolu olmayı tercih ediyorum çünkü vücudumda yağ hücresi daha fazla oluyor ki aldığım kimyasallardan dolayı hastalanma riskim daha az olsun.
NURİ HAKSEVER: Doğru değil.
PINAR AKKAŞ: Tabii ki doğru değil.
NURİ HAKSEVER: Neden doğru değil? Şimdi biz yağ hücresinin varlığını nasıl anlıyoruz? Kişinin şişman ya da zayıf olmasıyla mı? Hata oradan başlıyor. Halbuki zayıf bir insanda da yağ hücreleri fala olabilir, şişman bir insanda daha az olabilir. Ama şişmanlaması da o yağ hücrelerinin dolduğu anlamına geliyor. Ötekinde yağ hücreleri dolmadı, dolayısıyla yağ hücresi dolmayanda daha kapasite çok yüksek diğer dolmuş. Dolayısıyla kilolu olan bir insan daha sağlıklıdır demiyoruz dikkat edin. Kilolu olan bir insan yağ hücrelerini ıvır zıvırla dolduruyor demektir. Zayıf olan bir insan da iyidir demiyoruz dikkat edin, çünkü yağ hücreleri var mı yok mu bilmiyorum ki. Eğer varsa çok iyi, demek ki yağ hücrelerine iş düşürmeden işi halletti. Ama olmamış da olabilir. Ama o zaman direk olarak giren o kimyasallar vücudunda bir çok yeri sıkıntıya sokuyor demektir. O yüzden biz dışarıdan bakarak bir kişinin kilosuna zayıf ya da şişman, sen sağlıklısın ya da sen sağlıksızsın deme şansına sahip değiliz. Sadece şunu söyleyebiliri o da kişisel bazda değil. Tıp kişisel bazda çalışmaz, istatistiksel olarak toplumsal bazda çalışır. Ve genel olarak bilinir ki kilosu fazla olan kişiler, bir belirteç olarak kullanıyoruz, hastalanmaya daha çok meyillidir. Çünkü insülin direnci mesela metabolizmada şu anda herkesin bildiği bir şey, özellikle metabolik sendrom. İnsülin direnci nedir; vücudunuzdaki şekerin yok edilmesi için, çünkü şeker yükseldikçe vücut da onu yok etmek için insülin hormonunu fazla salgılatır. İnsülin hormonu fazla salgılanır ve şekerin yükseğe çıkmasını engeller. Fakat si devamlı şeker yemeye başladıkça insülin de fazla salgılanır ama vücudun kendi kendisini kompanse eden bir sistem vardır aşırılığı durdurmak üzere. Ve kendi kendisini etkisiz hale getirir. Ama bu nokta hangi noktadır? Kişiden kişiye fark eder. Hangi noktada yüksekse kişi o noktada patlar tarzda hastalık ortaya çıkar. Dolayısıyla hiç birisi birisinden daha iyi değildir. Mesela şöyle bir örnek vereyim; sizin kan şekeriniz 80-90-100 diyelim yükselmeye başlıyor, benim de pankreasım 1-3-5 diye insülin salgılıyor ve insülin direnci 3 noktasında şeker hastalığı ortaya çıkıyor. Şimdi bu iyi midir kötü müdür? Diğerinde de hala daha şeker hastalığı çıkmıyor ama insülini 10-15-20 diye çıkıyor, insülin sirenci 7’ye geldi. Diyorsun ki, bu adam kötü, 3’teyken çıktı şeker hastalığı, bunda hala çıkmadı şeker hastalığı. O bizim sadece düşünce yapımızın zavallılığıdır diyorum. Çünkü 7’de ortaya çıktığı zaman çok daha şiddetli ortaya çıkacak. Şöyle bir benzetme yapayım; birinci kattan düşerseniz ne olur, üçüncü kattan, beşinci kattan, onuncu kattan? Dolayısıyla hastalıkların geç ortaya çıkması iyidir gibi ama çıktığı zaman da daha kötü çıkabilir. Bizim burada yapmamız gereken farkına varmamız. Biz bunu nasıl ölçüyoruz? Dördümüzün de diyelim şekeri 80, ne kadar güzel hepimizin 80. Halbuki hiç birimiz eşit değiliz. Çünkü o şekeri 80 düzeyinde tutmamız için insülin hormonu var. Sende 5, sende 10, bende 20, diğerinde 40. Hangisi daha iyi? 40 olanı çok kötü. Çünkü insülin ancak 40 noktasına çıkınca şekeri 80’de tutuyor ama diğerinde de diyelim ki 5 insülin, 100’e çıktı şekeri, hangisi iyi hangisi kötü? İşte aslında iyi ya da kötü yok. Önemli olan metabolizmada o kişinin nasıl gittiğini ölçmek ve amacımız neyse ona göre davranmaktır. O yüzden yine tekrarlıyorum, evet kişinin kilolu olmasını biz istemeyiz ama kilolu bir kişi sağlıklı ya da sağlıklı ya da sağlıksız, ya da zayıf bir kişiye sağlıklı ya da sağlıksız diyemeyiz. Sadece şunu söyleyebiliyoruz, kilomuz arttıkça bunu bir sağlıksızlık göstergesi olarak değerlendirmeli ve yapacaklarımızı daha bilinçle ve en kısa zamanda yapmamış gerekiyor.
EREL AKSOY: Şeker hastalığı için dediniz ki bir patlama noktası var, bunu şuna benzetebilir miyiz? Mesela kanseri teşhis etiğimiz zaman 10 yıl öncesinden kanser başlamış oluyor genelde. Şeker hastalığı için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bizim tespit ettiğimiz nokta aslında e ileri safhada tespit ediyoruz bunu.
NURİ HAKSEVER: Şeker hastalığı aslında bir periyottur ama bizim algı düzeyimiz şekerimizin 126 olduğu gün şekerin başladığı gibi bir şey düşünürüz. Halbuki bilim dünyası biliyor ki şekerimiz 126’ya çıktığı zaman onun minimum en hızlı ilerleyen şeker hastalığı 5 yıldır. Yani 2-3 yılda şeker hastalığı ortaya çıkmaz. En hızlı ilerleyen 5 yıldır ki bu 10-12 yıla kadar uzayabilir. Biz kişileri geldiği zaman, kan şekeri 70-80-90 olabilir hiç önemli değil, inceliyoruz bakıyoruz ki evet sen şeker hastasısın. Ama karşımızdaki kişi şekeri ancak 120-130 olunca şeker hastası olduğunu zannediyor. Halbuki şekeri yükselmesi sadece bir belirti, şeker hastalığının geç safha bir belirtisi. Biz erken safha da belirtileri almamız lazım ve onu da hastalık olarak değerlendiriyoruz. Oysa bu bir süreç. Benim esas burada mücadele ettiğim konu, sürecin farkına varmamak ve sonucu hastalığın sebebi gibi değerlendirip yok etmek. Ama o da aynı araba ibresi gibi. Araba ibresi örneğinin herkesin zihnine kazınmasını istiyorum. Çünkü o işarete girmesi arabanın yanmasına sebep olmuyor, seni o noktaya getiren o süreç, arabayı o noktaya götüren süreç onu yapıyor. Dolayısıyla bizim o ibreyi kaldırmamız sadece motorun ne durumda olduğunu görmemizi engeller. Ve o ibrenin oraya geçmesini engellememiz sadece bizi kandırır ama alttaki olaylar hala devam ediyordur. Bizim yapmamız gereken şey şu, şükretmemiz. İyi ki böyle bir ibre var ve ben bunu algılayabilecek bir şuura sahibim ve biliyorum o arabanın ibresinin niçin oraya geçeceğini ve niçin ne yaparak geri döneceğini. Bilmiyorsam ne yapacağım? Bir tamirciye gideceğim. Ben çünkü araba kullanmayı biliyorum ama işaretleri yorumlamayı bilmiyorum, sadece işaret, algılayabiliyorum. Diyorum ki tamirciye; benim arabanın ibresi bir sat sonra buraya geçiyor. Tamirci biliyor çünkü o konunun uzmanı. Diyor ki, arabanın suyu eksik ya da motorun yanlış ya da yanlış yağ kullanıyorsun. Sen kamyonlar için hazırlanan yağı kullanıyorsun arabanda diyor. Araban ferrari, tekerlekler yanlış, yanlış viteste kullanıyorsun arabayı diyor, arabaya çok yük almışsın diyor. Bu araba kuzey ülkeleri için hazırlanmış araba gibi. Yani sonuçta bizim yaptığımız yanlışlıkları tamircimize söyleyebiliyor. Biz tamircinin söylediğini dinlersek arabayı yanmaktan kurtarıyoruz. Ya da diyoruz ki; senden mi öğreneceğim diyorum. O arabanın o kırmızıya gitmesini engelle, oraya bir çivi koy girmesin oraya diyorum. Çoğunlukla da biz bunu yapıyoruz. Başımız ağrıyor ağrı kesici ilacı alıyoruz, belimiz ağrıyor ağrı kesici ilacı alıyoruz. Ağrıya esasında şükretmemiz lazım iyi ki ağrı var. Benim belim ağrıyor orada kaldım, niye? Çünkü işaret verdi bana, diyor ki daha fazla yaparsan sıkıntı olacak. Alarm mekanizması. Ateşim yükseliyor ancak o zaman hasta olduğumu anlıyorum. Ateşimi düşürünce hastalık geçti mi? Ya da kan kanseri oldunuz lösemi, ateşi düşürüyorsunuz, lökosit yükselme hastalığı bu. Lökosit bir sürecin sonunda yükseliyor. O yüzden benim sağlık programlarında en çok üzerinde önemle durduğum konu şu; halkımızın gerçek bir sağlık bilgisine sahip olması lazım. Yoksa safra kesini aldım, ameliyat ettim seni.. Safra kesesi nedir, safra kesesi taşı nedir, sen hangi kültür seviyesindesin, hangi bilgi seviyesindesin, nasıl değerlendiriyorsun bunlar hepsi birer gösterge. Dolayısıyla safra kesesini alarak safra kesesi taşını engelleyemezsiniz. Çünkü o bir depo organıdır. Ama sen onu yok ettim zannediyorsan o zaman o düşüncenin bedelini de yaşıyorsun. Şeker hapı alıyorsun şekerin düşüyor ama şeker hastalığın ilerliyor. Çünkü o bir gösterge şekerinin. İbrenin kırmızıya girmesini durdurmak ilaç kullanarak şekerin düşmesini sağlamak gibi bir şey. Ama şeker hastalığın ilerliyor. Ondan sonra diyorsun ki doktora gidip; doktor bey, benim gözlerim niye böyle oldu, halbuki şekerimi de düşürmüştüm. Ayaklarım niye yanıyor. Sen göstergeleri anlamadın, gittiğin tamirci de anlamadı ya da tamirci sana anlattı da sen anlamadın ama sonuçta yapmadın. Ve belirtileri yok edilmesi gereken bir düşmanmış gibi görmememiz gerekir. Ateş, ağrı, mide bulantısı, ishal, şekerin yükselmesi, kolesterol yükselmesi, tansiyon yükselmesi her şey bizim için bir belirti. O belirtileri anlayacağız, hangi dilde konuşuyor vücut dili ondan sonra onları tedavi edeceğiz. Yani düzeltilmesi gereken nokta bu.
PINAR AKKAŞ: Belirtiler olmadan önce de tedbir almak gerekli midir? Mesela şeker hastalığı metabolizma hastalıklarından bir tanesi, kan yağlarının yüksekliği de değil mi? Kolesteroller, trigliseritler metabolizmaya bağlı.
NURİ HAKSEVER: Evet, hepsi aslında metabolizmanın bir işleyişi.
PINAR AKKAŞ: Ve genetik faktörler çok önemli. Nasıl çevresel faktörler önemliyse genetik faktörler de önemli. Bir kişinin anne-babasında şeker yüksekliği varsa şekerin yükselmesini beklemeden alması gereken tedbirler ne olmalıdır?
NURİ HAKSEVER: Ben bir adım daha gideyim. Bir kişinin şeker hastası olmasını belirleyen ekstra faktörler var, çocuğun doğum kilosu. Annenin karnında gelişirken hangi ayda kaç gram aldı, nasıl gelişim gösterdi bunlar da önemli. Ama eğer doğduğu zaman 4 kilonun üzerindeyse ya da 3 kilonun altındaysa tabi zamanlamalar var ama ben kabaca bilgi veriyorum, şeker hastası olma ihtimali daha yüksektir. Sonra ne kadar süreyle emdi ve ne kadar kaliteli sütü vardı annenin. Şöyle bir örnek verilince daha rahat anlaşılacak; sizin 100 metrekare eviniz var ben size ancak 20 metrekare boyayacak bir boya veriyorum, ne olur? 20 metrekaresi boyanır 80 metrekaresi boyanmaz. Ya da 100 metrekarelik boyanacak boya verdim ama boya o kadar kalitesiz ki 2-3 kat vurmanıza rağmen hala duvar gözüküyor. Siz diyorsunuz, ben duvarı boyadım, evet boyadın ama boyan kalitesizdi. Gittin cimrilik yaptın kaliteli boya yerine kalitesiz aldın. Ya da daha da kötüsü her ikisi birden, hem az boya var hem kalitesiz boya var. Şimdi niye boya örneğini verdim; anne sütüyle bebeğin bağırsağı boyanmalı. Ve bu minimum 6 ay sürer. Bir tek katı için diyorum, 2 kat için 1 yıl, 2-3 yıl kadar belki emzirmesi lazım annenin. Ve sütün de kaliteli olması lazım ki eğer süt kaliteliyse ve yeteri kadar emdiyse çocuğun bağırsağı yeteri kadar boyanır ve çocuğun bağışıklık sistemi doğduğu andan itibaren mikroplara karşı korumasızdır. Ve çocuğun kendi bağışıklık sistemi gelişmediği için mikroba karşı bağışıklık sistemi gelişemez. Peki çocuğu bu devrede koruyacak olan nedir? Annenin sütünden gelen ıgA yapısında, özellikle sekratuar ıgA dediğimiz moleküldür ve içinde bir çok moleküller vardır ve bunlar bütün bağırsağı korur ve mikropların bağırsaktan kana geçmesini engeller. Ama eğer az süt emdiyse, doğum kilosu bozuksa, kalitesiz süt emdiyse, anne hamilelik döneminde fazla kilo almışsa insülin direnci fazlaysa, anne hamilelik döneminde tiroit gibi problemler yaşadıysa o zaman durum daha da vahimleşir ve nur topu gibi bir çocuğunuz doğdu zannederken tohumsal olarak çocuğunuzun 30-40 yaşındaki hastalığın temelini atmışsınızdır. Siz bunu göremezsiniz çünkü ölçme yeteneğine sahip değilsiniz. Bilgiye sahip değilsiniz ve çocuğu sağlıklı bir insan gibi büyüdüğünü zannedersiniz oysa temel atılmıştır. Eğer anne ve babadan ikisinden biri şeker hastasıysa çocuğun yüzde 50 ihtimalle şeker hastası olma ihtimali vardır. Eğer her ikisindeyse yüzde 80’dir minimum hatta yüzde 100’dür. Eğer siz bu bilinçle ön tedbir almak isterseniz doğduktan sonra asla kilo alıp vermelerinden kaçınması lazım. Kilosu devamlı 50-60 kiloyla giden farklı, 70-80’den 40-50’ye düşüş ikisi de farklıdır. O yüzden ağır sporlar değil günlük olarak yapabileceği aerobik nefes alma kapasitesini geliştirici sporlar önerilir. Ve kilo alıp-vermesindeki oynamaların çok az olmasına dikkat etmek gerekir. Birkaç kiloluk oynama olabilir ama 5-10 kiloluk oynamalar asla olmamalı. Bir kişi en az 3 defa 10 kilo alıp verdiyse o kişi artık eski kişi değildir. Çünkü vücudundaki yağ ve su oranı değişmiştir. Yine su konusundaki bilinç çok arttı seviniyorum ama hala yeterli değil. Çoğu kişi de yeni bir şey öğrendiği zaman her şeyi öğrendiğini zannediyor ve öğrenmesini orada kapatıyor. Halbuki su hakkında öğrenilecek noktalar çok daha derindir. Benzerlikler yapılıyor, işte dünyanın yüzde 70’i sudur, insan vücudunun da yüzde 70’i sudur gibi. Evet çok güzel, insan vücudunun en az yüzde 70’inin su olması lazım. Ev hanımları bilir pilav yapacağız pirin kullanıyoruz ama göz kararı da olsa orantı vardır. eğer siz kullanmanız gerek suyun yarısı kadar su kullansanız nasıl bir pilav olur? Katır kutur bir şey olur değil mi? İşte insan vücudunda da her yağ molekülü kabaca dengede tutan bir su molekül yapısı olması lazım. Bu kabaca bire üçtür. Eğer kişini 1 molekül yağı için 1 molekül suyu varsa o vücutta bir takım kurallar farklı işler. Ama kişinin suyu azalırsa, hala kalite kavramına girmiyorum dikkat edin burada, bir de kalite kavramı girecek, bir de farklı kavramlar girecek ama sadece miktarından söz ediyorum. Eğer su miktarı azalırsa suyun içinde çözülecek maddeler de azalır. Şöyle bir örnek verelim yine; 10 litre suyunuz var, içinde 1 litre zehirli madde çözdüğünüz zaman farklıdır bu ama eğer 5 litrede farklı maddeyi çözerseniz konsantrasyon iki katına çıkar. Madde azalmasına rağmen eğer bu madde zehirleyici maddeyse 2 kat zehirlemeye başlar sizi. Niye? Sadece suyunuzun azalmasına bağlı. Eğer faydalı madde olacaksa biz konsantrasyonu yüzde 10 tutacağız ama maddenin miktarını bu sefer yarı yarıya azaltmamız lazım bu sefer de madde azaldığı için etkisi ortaya çıkmayacak. Dolayısıyla yüzde oranları ve reel miktarları birbirini karşılar eşit derecede olmalı. Bana her hasta geldiğinde ben bunları hesap ediyorum. Eğer bu rakamlar birbirini tutmuyorsa o kişi farklı bir bünyedir. Yani vücudunda bire iki olanla ya da bire bir olan kişiler aynı şekilde vücutları işlemez, metabolizma tamamen farklıdır. O nedenle suya çok önem veriyorum, vücuttaki yağa önem veriyoruz ama deminki anlattığım prensipler içinde, her şey önemli. Ama dediğim gibi bunları birer gösterge olarak kullanmamız gerekiyor.
EREL AKSOY: Hocam, yaklaşım olarak klasik tıpta biraz önce de bahsettiğiniz gibi hep sonuca yönelik tedaviler var. İşte tansiyon varsa sebebe yönelik bakmıyoruz, her zaman tansiyonu düşürücü yönde veya düşükse yükseltici yönde.
NURİ HAKSEVER: Tansiyon nedeninizi bulamadık diyoruz. Yüzde 5-10 vakıada işte böbreğiniz hasta, kolesterolünüz fala falan diyoruz ama yüzde 90 bulamıyoruz, evet doğru.
EREL AKSOY: Klasik tıbbın böyle bir yaklaşımı var. Tıp eğitimi de bu şekilde, yaklaşım bu şekilde. Ama biliyorum ki sizin çeşitli yaklaşım tarzlarınız var. Tamamlayıcı alternatif yöntemlere de çok fazla önem veriyorsunuz. Biraz bunlardan bahsedelim isterseniz.
NURİ HAKSEVER: Tabii. Şimdi kabul etmemiz gereken bir gerçek var; biz hepimiz insanız ama farklı işletim modelleri olan insan. Yani nasıl bilgisayarlar farklı işletim sistemine sahiptir o şekilde düşünelim. Ya da şöyle bir örnek vereyim; hepimiz insanız ama siz buzdolabısınız, ben çamaşır makinesiyim, birisi de bulaşık makinesi gibi, üçü de makine ama görevleri farklı gibi. İşte insanların iç dünyasında bedenlerin işleyişlerinde de böyle farklılıklar var. Dolayısıyla bir kişinin bedensel işleyişiyle bir başka kişininki bir olmayabilir. Hatta karı-koca ya da iki kardeş de olabilir ama şunu da biliyoruz ki beslenme türleri birbirine benzeyen insanlar bir süre sonra neredeyse tıpatıp ikizi de olabiliyor. İki kardeş uzun süre aynı evde yaşamışsa ya da karı-koca belli bir süre sonucunda aynı gedaları yedikçe aynı işletim modeline sahip oluyorlar. Bunlar esasında bize çok önemli bilgiler veriyor. Beslenme yoluyla bir çok hastalıkları düzeltebiliriz ya da gerçek şifa verebiliriz. Çünkü tedavi kelimesini kullanmak istemiyorum, tedavi kelimesi artık ayağa düştü. Sivilceye bir merhem sürüyorsunuz tedavi ettim diyorsunuz, gerçek tedavi bu değil. Eğer bu tedaviyse o zaman ben şifa kelimesini kullanıyorum ya da gerçek tedavi şifaysa eğer o zaman bu yaptığımız tedavi değil ancak pansuman tedavi diyebiliriz. Sadece var olanı gözümüzden uzaklaştırmak gibi. O zaman gerçek tedavide ne yapmamız lazım? Tansiyon hastası geldi, tansiyon düşürücü ilacı ben kullanmayalım demiyorum evet yine kullanmamız gerekebilir. Çünkü tansiyon yüksekliği de başka problemlere sebep olacaktır. O yüzden onun sebebi her neyse mutlaka düzeltelim. Ama şunu da ihmal etmeyelim; tansiyona sebep olacak olan olayların sürecini anlayalım, araştıralım. Keza şeker için aynı şey. Evet, şeker yükseldikçe ekstra bu sefer kendisi bir takım sıkıntılara sebep olacak. Çünkü şeker düzeyinin yüksekliği de başka problemlere sebep oluyor. O nedenle şekeri de düşürmemiz gerekiyor ama sadece şekeri düşürmekle yeterli olmamalı alttaki sebebi bulmamız gerekiyor. Ve ben bu yönde bir takım araştırma yaptım. Bir takım cihazlarla yapabiliyoruz ancak bunu, kişilerin vücutlarının nasıl çalıştığını tespit ediyorum. Kabaca vücudumuzda 4 ana sistem var. Asidi yok eden sistem, bioflanovoid sistem yani hücrelerin dejenerasyonunu engelleyen sistem diyelim, antioksidan sistem ki vücudumuza her türlü dışarıdan iç işlemler sonucu serbest radikallerle ortaya çıkıyor. Ve bu serbest radikaller bizim sağlıklı hücrelerimize saldırıyor ve oradan bir elektron koparmaya çalışıyor. Ve ne kadar çok elektron kopartırlarsa bizim hücrelerimizde o kadar çok zarar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla vücudumuzda bunu engelleyen antioksidan sistemi var. Bir de enzimatik sistem var. Enzimatik sistem de maddelerin birbirine dönüşmesini sağlayan, çünkü vücudumuza giren hiçbir madde tek başına olduğu gibi kullanılmıyor hep bir dönüşüm sonucu bir başka maddeye dönüşerek kullanılıyor ve yeni maddeler yapılıyor. Eğer bu 4 sistem birbiriyle dengeli ve uyum içinde çalışıyorsa o kişi çok sağlıklı bir hayat sürebilir. Ama bu sistemler ne kadar bozuk çalışıyorsa ve birbirleriyle ne kadar dengesiz çalışıyorsa o zaman da hangi hücrede, hangi organda ön plandaysa bu çalışma bozukluğu o organda bir takım rahatsızlıklar ortaya çıkar. Biz bunları araştırıyoruz. Sonuçta özellikle şunu vurgulamam gerekiyor, esasında bu güzel bir haber; şeker hastalarının yüzde 90’ında ben bozukluğun bağırsakta olduğunu buldum. Eğer şeker hastalarının bağırsaklarını düzeltebilirsek şekerin yok olduğunu da tespit ettik. İnsanlar bağırsak bozukluğu deyince şöyle algılıyorlar; efendim benim bağırsaklarım çok iyi çalışıyor kabız değilim, ishal değilim. Ben bağırsakların kabız ya da ishal yönünden bahsetmiyorum, benim dediğim mikroskobik düzeyde emilim düzeyinden bahsediyorum. Bağırsak yüzeyinde biriken toksinlerin miktarı diyeyim kabaca. Tabii olay bu kadar basit değil ama basite indirgemek istiyorum. Ve bağırsak yüzeyleri aslında villus dediğimiz, mesela bir yeşilliğe gidersiniz çimenler vardır çok güzeldir, işte o çimenlerin her bir yüzeyi aslında maddeyi emen miktarlardır. O çimlerin yok olduğunu varsayın ve ortada öbek öbek alanlar çıkmış ve topraklar çatlamış. Nasıl bir görüntü? İşte bağırsaklarımız böyle bir görüntüye sahip oluyor. Sebebine gelince, canım ne olacak alt tarafı bir bardak su içiyoruz deyip kullandığımız deterjanın kalıntıları. Küçük bir alanı yakıyor. İşte yine ne olacak canım deyip zararlı bir madde içiyoruz, içindeki var olan maddeler orada ufak bir alanı yakıyor. Şimdi şuna benzetelim; canım ne olacak bu kocaman masa, ben buraya küçücük kazısam, bir süre herkes kazısa ne olur? İşte bağırsaklarda böyle problem oluyor. Ve bu bağırsak problemi, ne yazık ki ister endoskopi yapın, kolonoskopi yapın, bağırsak filmi çektirim, MR çektirin hiçbir şekilde ortaya çıkmaz. Bunlar mikroskobik düzeyde oluşan değişikliklerdir. Ve sadece canlı hücrede fark edilebilir.
EREL AKSOY: Herkeste olur mu Hocam bu?
NURİ HAKSEVER: Şu anda günümüz koşullarında neredeyse herkes oluyor, niye? Deterjan maddesi kullanıyorsunuz. Vücudumuza derimiz yoluyla giren deterjanlar var. Şampuanlar, efendim çok güzel kokuyor bu şampuan. Yani güzel kokması iyi olduğu anlamına mı geliyor? Ruj sürüyorsunuz içinde kurşunlar var sabitleyici, güzellik malzemesi kullanıyorsunuz. Ben kullanmayın demiyorum, vücuda zarar vermeyen güzellik malzemeleri de var. Efendim onlar çok pahalı. Zaten cevabı verdi, “ben para için kendimi öldürürüm” diyor. Kullanma, çok basit kullanma. Kullanacaksan da bir tane al kalitelisini al. Deterjan, kalitelisini al. Esasında pahalı değil de zihin yapısı hep ortaya çıkıyor. Sonuçta bizim kullandığımız her türlü boya maddeleri, yediğimiz gıdalar içinde sağlıklı zannedip yediğimiz yeşil sebze meyveler içindeki hormonlar, böcek ilaçları, zararlı olmasın diye değişik şeyler gübreler, kimyasal maddelerin hepsi ne yazık ki bağırsağımıza geçiyor. Su, diyorsunuz ki ben doğadan aldım, halbuki yapılan çalışmalar var orada tarla var, tarlaya siz nitrat aya da fosfat gübrelerini atıyorsunuz ve yapılan çalışmalarda içtiğiniz suda o dönemde nitrat oranı artıyor. Nitratı biliyoruz ki kanser yapan en büyük ajanlardan bir tanesi. Siz efendim dağdan doğadan gelen su diye içerken kendi kendinizi kanser yapıcı maddeler alıyorsunuz. Ama niçin hep sorgulamak lazım. Sonuçta sizin bağırsağınız bir elek haline geçiyor. Oysa bağırsaklarımız vücudumuzun sınırlarıdır. Biz şimdi vücudumuzun sınırlarının yok olduğunu varsayalım. Türkiye ile komşuları arasında sınır yok, geleceğimiz kime emanet? Geçenin. Geçen kişi en basitinden kaçak mal sokar Türkiye’deki ekonomi bozulabilir. Çünkü üretim dengeleri bozulabilir. Giren kişi kötü niyetlidir, hırsızlık yapar, adam kaçırır, adam öldürür, tecavüz eder her şey yapar. Çete girer, bombalama faaliyetleri yapar, sınırımız kime emanet? Biz sınırımızı geçen kişinin inisiyatifine mi bırakacağız? Yok, ben kontrolü elime almak zorundayım. Peki bağırsaklarımızın kontrolünü kime bırakacağız? Kendi kendimizi yok ediyoruz, arkasından bağırsak sistemini bozuyoruz. Yani bir süreç işliyor ve bu süreç bağırsakların bozulmasından itibaren şeker hastalığının başladığı döneme kadar bile yaklaşık 10-15 yıl. Daha şeker başladığını anlamıyorsunuz, şeker hastalığının başladığı sürece diyorum. Oradan da bir 10-15 yıl yani yaklaşık 20-30 yıl sürüyor. Ve biz bugün yaptığımız çalışmalarda şunu görüyoruz ki yeni doğan bebeklerin bağırsakları bile bozuk çünkü annelerin sütlerinde yeteri kadar mikrobesin yok, annelerin sütleri zayıf, bebeği geliştirecek maddeler yok, içtikleri su berbat. Amerika’da yapılan çalışmada daha hiç dışarıdan beslenmemiş bebeklerin kanında plastik damacanalardaki bisfenol A maddesi bulundu. Niye? Çünkü annesinin sütünden içiyor, birçok anne bu bilgiden habersiz. Bazılarına biz söylüyoruz, çok enteresan yanıtlarla karşılaşıyoruz. Ve bu komik yanıtları aldığımız kişiler cahil insanlar değil görünüşte. Hepsi üniversite bitirmiş, belli bir makam sahibi olmuş çevresinde bilgi sahibi bilinen insanlar. Ve diyor ki hatta doktorlardan bile duyuyorum; anne sütünden bebeğe zararlı madde geçmez. Böyle bir düşünce duyuyorum, böyle bir iddia doktorun değil okuduğunu iddia eden insanın ağzına yakışmıyor. Çünkü tıpta biliyoruz ki alınan maddeler A-B-C değişik sınıflandırmalar vardır. Hamilelik döneminde alınamaması gereken ya da hala şüpheli etkileri olan ya da belli olmayan maddeler ya da emin olacağınız maddeler gibi süt için de aynıdır. Ama ben bir doktorun ağzından bunu duydum ve çocuğuna demiş ki, çocuğu da tıp fakültesinde okuyor; anne sütünden bebeğe zararlı madde geçmez. Şimdi bu düşünceyle insanlar büyürse eğer nasıl bir gelecek olacak, nasıl bir süreç izlenecek? Sonuçta beslenme çok önemli ve ben tedaviye bu noktadan başlıyorum.
EREL AKSOY: Peki günümüzde uzak kalmak, kimyasaldan bütün zararlı maddelerden, zehirlerden uzak kalmamız gerçekten mümkün mü?
NURİ HAKSEVER: Mümkün değil.
PINAR AKKAŞ: Ben de ilave deyim, o suyun miktarı önemli, kalitesi önemli, o kaliteli sulara nasıl ulaşacağız?
NURİ HAKSEVER: Tamamen uzaklaşmamız mümkün değil. Sonuçta bu toplumda yaşıyoruz. Toplumu değiştirsek bile amazonlara gitmemiz gerekir. Köye gitmekle de olmuyor köyde de sus bozuk. Bir takım şartları biraz daha pozitife geçirebiliyorsunuz. Ama vücudun direncini artırabilirsiniz yediğiniz ve içtiklerinizle bu bir. İki, giren zararlı madde miktarını azaltabilirsiniz ya da onları daha az zararlı olan maddelerle değiştirebilirsiniz. Yani bulaşık deterjanı kullanıyorsunuz, bulaşık deterjanında insan vücudunun yok edebildiği maddeler kullanırsınız, daha az kullanırsınız bu bir çözümdür. Şampuan, içinde kimyasal madde olmayan şampuanları kullanırsınız daha az kullanırsınız gibi. Diş macunu, zararlı maddeli olanı kullanmazsınız gibi. Dolayısıyla bu bir çözümdür. Tahterevalli gibi düşünün, üzerindeki yükü azalttınız. Bir yandan da bağışıklı sistemini kuvvetlendirici hücre kuvvetlendirici tamamlayıcı bir tedavi yaparsınız. Sonuçta bu mümkün oluyor, olmuyor değil. Su bizim burada çok faydalandığımız bir madde, su hakkında bilinen yanlışlıklar var. Bir, suyun tem,iz olması gerekiyor çok doğru ama temizlik tek başına yeterli mi? Biz ilk önce bakıyoruz fiziksel olarak temiz mi, evet temiz güzel. Peki, kimyasal olarak temiz mi? Bunu bakarak anlayamıyoruz, ancak kimyasal kirliliği gösteren testlerle anlayabiliriz. Mikroskopla bakarak da temiz mi kirli mi diye anlayamayız çünkü mikroskop bize mikropları gösterir. Mikrobiyolojik açıdan temiz olmalı. Bir çok insan, bu üç açıdan temizse temizdir diyor halbuki bilinmeyen bir faktör daha var, radyoaktif olarak da temiz olması lazım. Yani suyun içinde radon gazı gibi zehirli gazların olmaması lazım. Çünkü radon gazı kansere sebep olan bir gazdır, akciğer kanserine özellikle. Dünya sağlık örgütü tarafından ikinci sırada yer alan kanserojen maddedir. Ve yer altı sularında çok yoğundur. Hatta bildiğim kadarıyla deprem uzmanları çatlakları fay hatlarını bunlarla tespit ediyorlar oradan çıkan gaz miktarına göre. Şimdi bu 4 faktör suyun temiz olduğunu gösteriyor ama suyun temiz olması içilebilir su ve faydalı olduğu anlamına gelmez sadece zararlı değildir diye söyleyebiliriz. Faydalı olması için suyun sağlıklı olma kriterleri vardır ki bunlardan halkımızın şu anda en çok bildiği PH değeridir. Fakat sadece zannediyorlar ki PH değeri iyiyse her şey düzenli zannediyorlar halbuki o da çok büyük bir aymazlıktır. Evet gerekiyor. Burada da yine vur deyince öldür şeyi çıkıyor. Suyun PH’şı 7.2, 7.4 arasında olması gerekiyor ideal bir suyun. Kısa bir süre için PH değeri daha yüksek olan sular içilebilir ama sadece kısa bir süre için ve belli amaçlarla. Çok iyi bilinen bir şeydir; yemek borusunda, biz de öğrenciyken bilgisizken aynı şeyi düşünürdük, efendim buradan asit içti, arkadan da alkali içirelim birbirini nötrlesin gibi komik bir düşünce. Halbuki birbirlerini nötrlemiyorlar her ikisinin de zarar var. Dolayısıyla asidi alkaliyle düzeltmek pek mümkün değil. İkinci konu; vücudumuzdaki her organın değişik alkali ve asit düzeyine ihtiyacı vardır. mesela kadınların organları aslında asit düzeyindedir. Eğer o asit düzeyi bozulursa üremesi gereken baziller üreyemez, ürememesi gereken baziller ürer. Bağırsağımızda da aynı olay var, bağırsağımızda da faydalı ve zararlı mikroplar bir denge var. Ve bunlar da yaklaşık 16 kilo. Ama siz faydalıları öldürdünüz faydasızlar arttı bir takım problemler çıktı. Dolayısıyla PH değeri önemli ama daha da önemli olan bir değer var suyun sertlik derecesi, suyun içindeki mineraller. Ama biz ağız dadına o kadar düşkünüz ki suyun mineralleri de olmasın istiyoruz. Ve içtiğimiz sularda ne yazı k ki mineraller kalmadı onda biri kadar ancak mineraller var. Oysa saf su iletken değildir, suda esas iletken minerallerdir. O yüzden biz mineralleri olan suyu içmemiz lazım ve yapılan çok çalışmalar var, sertlik derecesi 14 olan suyu içmemiz lazım, bizim içtiğimiz sular genelde 6-7-8.
PINAR AKKAŞ: Biz zaten yumuşak suyun daha makbul olduğunu düşünürüz halbuki o daha makbul. O mantıkla olmamış oluyor.
NURİ HAKSEVER: Kesinlikle. Aksine yumuşak suları içtikçe damar sertliği daha çok artıyor. Sert su içince damar sertliği düzeliyor. Ama çok sert olursa acılaşırsa o zaman başka konu. Mineraller olacak, sertlik derecesi olacak, PH değeri olacak fakat bunlar da genelde tek başına yeterli değil. Bunlar sağlık için iyi ama eğer biz vücudu gençleştirmeyi planlıyorsak, eğer vücutta detoks faaliyeti yapmak istiyorsak, böyle bir amacımız yoksa bunlar gereksiz bu ikisi yeterli. Sağlıklı yaşamak için temiz su artı sağlıklı su içerisiniz ama hastalığınızı geriye döndürmek, daha hızlı düzelmek, vücudunuzda biriken zehirleri temizlemek istiyorsanız detoks yapısına uygun su, gençleşmek istiyorsanız antihijyenik yapıya uygun su içmeniz gerekir. Burada da suların frekansları ve desenleri devreye girer. Her suyun farklı deseni ve farklı bilgisi vardır. Suyun bir manyetik alanı vardır ve su molekülleri uzayda değişik tarzda bulunurlar. Biz suyun hücre içine girmesini istiyoruz hücreyi temizlemesi için ve hücre içindeki pislikleri atacak ve içine yeni maddeleri sokacak, mitokondriler daha iyi çalışacak, enerji üretecek hem böylece halsizlik, yorgunluk, unutkanlık, kramplar gibi bir çok şikayetiniz ortadan kalkacak, hafıza bozukluğu gibi. Yerine güçlü kuvvetli yorulmayan, halsizliğe uğramayan, tansiyonu, şekeri, kolesterolü normal, daha iyi düşünen daha iyi hafızaya sahip bir birey ortaya çıkacak. Nasıl olur bu? Suyla ama suyun hücre içine girmesi lazım, hücre içine girmezse bunlar olmaz. Ve su hücre içine girerken ORP değerleri vardır onların uygun olması lazım ve suyun minerallerini taşıyacak kapasiteye sahip olması lazım. Eğer su minerallerini taşıyamazsa, bir kamyonunuz var ama eşya taşıyacaksınız, kamyonun altı delik deşik, bazı yerlerde tümsekler var nasıl eşyanızı koyar taşırsınız? Nedir? Biz bazı şeyleri sadece dış görüntüsüyle değerlendiriyoruz. 10 tonluk kamyon, içine baktığımızda yerler boş, bazı yerleri yüksek taşıyıcı özelliği yok. Bir kamyonun taşıdığı maddeyi dahi taşıyamıyor kocaman tır. Halbuki biz zihnimizde ne düşünüyoruz, 10 tane kamyonetin taşıdığı maddeyi taşıdığını düşünürüz halbuki bir tanesini bile taşıyamıyor. Sonuçta gençleşemiyoruz. Dolayısıyla bu gençleşme ve detoks yöntemleri için ekstra özellikler daha lazım. Bunları neyle yapıyoruz? Cihazlar var teknoloji gelişti, bu cihazları satın alıyoruz ve onları kullanmaya başlıyoruz. Her şeyi kendimiz yapmıyoruz.
EREL AKSOY: Ben başka konuyla ilgili sormak istiyorum Hocam. Biraz önce serbest radikallerden bahsettik bunlar gerçekten vücudumuza zararlı, hücre dokularına harabiyet veren maddeler. Bizim vücudumuzda aslına bunları önleyici mekanizmalar mevcut. Anlayamadığım bir konu mesela ozon tedavisi diye bir tedavi var. Burada verdiğimiz oksijen bir serbest radikal kaynağı değil midir?
NURİ HAKSEVER: Çok güzel bir soru, çok haklısınız. Vücudumuz etki-tepki prensibiyle çalışıyor. Dolayısıyla serbest radikaller esasında hayatın kaynağı. Eğer serbest radikal olmazsa hücrelerde hiçbir savunma reaksiyonu olmaz. Dolayısıyla hücrelerin hareketi için -bağışıklık sistemi de onun parçası- hücrelerin yaşar hale gelebilmesi için mutlaka bir uyarı lazım. Bu uyarı da serbest radikalin olması da esasında kötü bir şey için değil hayatı başlatmak için gereken bir şey. Ve vücuda serbest radikal girince hücrelerde elektron potansiyeli ortaya çıkıyor ve elektrik enerjisi üreterek her bir hücre, yine suyun sağlıklı olduğunu varsayıyoruz, kendi ürettiği elektriksel enerji ve moleküllerin bir diğer hücreye ve böylece tüm bedendeki hücrelere yayılmasını sağlıyor. Aslında tüm hücrelerimiz bir bilinç içinde çalışıyor ve bunu da sağlayan nokta bu. Fakat o kadar çok, mesela ben size top atıyorum, ben size top atmasam top yakalar mısınız? Ve hareketsiz kalırsınız yani kireçlenirsiniz. Ama ben size top atıyorum topu tutuyorsunuz, topu tutarken eklemleriniz hareket ediyor, ben topu buraya atarsam bu sefer eklem böyle hareket ediyor. Yani topu hep sabit bir yöne atarsam sadece o eklemde o harekete karşı bir şey gelişiyor ama diğerlerinde yine kolumu çekemem. Diğeri için her yöne gelmesi lazım, çok güzel. 2 top atmaya başlıyorum size, eğer siz o kapasiteye erişmemişseniz topun tekini dahi yakalayamazsınız. Sirklerde topu havaya atan mantığı düşünün, dolayısıyla sizin gelişmeniz lazım ki 2 topu tutmanız için. 2 top ve bir de aralıkları sıklaştırırsam 3 top, 5 top, 10 top bir an öyle bir hal olur ki siz atık topları tutamaz hale gelirsiniz. Attığım toplar sizin gözünüze dişinize çarpar ve kanamaya başlar. İşte serbest radikal geçişi gidişi çok hızlı olursa vücut bunu karşılayamıyor. O zaman sizin yanınıza destek adamlar koymam lazım, antioksidanlar koymam lazım. O zaman 2-4-10 top, siz de 10 adam, 40 adam, 100 adam oldu topları herkes tutmaya başladı, işte bu dengeyi kurmak lazım. Yapılacak şey ne? Bir kişi ne kadar çok serbest radikale maruz kalıyorsa o kadar antioksidan kullanması gerekir. Hiç güneşlenmeyen, 10 dakika güneşlenen, yarım saat güneşlenen. Doğal güneşte güneşlenen, tabuta girip güneşlenen, yeni yöntemler tabutlarla çeşitli cihazlarla güneşlenilen. 1 sigara içen, 5 sigara içen 10 sigara içen. Açık havada yaşayan, sigara içmediği halde kapalı ortamda sigaralı ortamda yaşayan. Tencere yemeği pişirirken bile serbest radikal oluşturtuyoruz. Kimse de bu arda doğru dürüst tencere kullanmıyor onu da söyleyeyim. Sonuçta inanılmaz serbest radikal girişi oluyor, bunları mümkün olduğu kadar azaltmamız lazım. Eğer azaltamıyorsak antioksidan kullanmamız lazım. O yüzden ozon tedavi sağlıklı inanlara çok rahatlıkla yapılmalı ve yapılır. Çünkü ozon aslında bir uyarıcıdır. Vücudun antioksidan sistemini uyarmaya yarar. Eğer sizin vücudunuzun antioksidan sistemi cevap verecek kapasitedeyse benim size antioksidan vermeme gerek kalmaz ama ozon verdiğimde sizin vücudunuz gelişir ve çok faydalı olur. Ama eğer sizin vücudunuz verdiğim ozonu karşılamayacak noktadaysa o zaman sizin vücudunuza pek iyilik yapmış olmam. Çünkü oksijen molekülleri alında bir elektron eksikse o zaman ozonun dozunu çok iyi ayarlamanız gerekir. Ve ozon tedavisi yapacağınız hastaya vereceğiniz destekler de farklılaşır. Yani örnek verirsek vitamin diyelim kısaca, bir kişiye ben besin desteklerini veriyorsam, ötekine ozon yapacaksam ve vücudun da kapasitesine göre ekstra bir takım tedaviler vermem lazım. Eğer ozon tedavisi almayacaksa o maddeleri vermemin de bir esprisi yok çünkü o onu dengelemesi için verdiğim maddeler. Yani bir giyim kuşam gibidir, kıyafetin bir bütünlüğü vardır. tedavilerde de bir bütünlük vardır. ama kişiler ne yapıyor biliyor musunuz? Aa bu taç çok güzel giyeyim, güzel. Ayağıma ben şu ayakkabıyı çok sevdim, üstüme şunu giyeyim. Ortaya çok komik bir şey çıkıyor. Kardeşim sen bu kıyafetle nereye gideceksin? Denize girsen giremezsin, kayak kaysan kayamazsın, düğüne gitsen gidemezsin bu kıyafetle yatağa da yatamazsın bu kıyafet ne? İşte durum da bundan ibaret. O yüzden amaç ne? Yatağa gireceksen bu kıyafet, denize gireceksen bu kıyafet, kayağa gideceksen bu, arkadaş toplantısı bu, hafta sonu bu, piknik kıyafeti bu gibi farklı kıyafetler. İşte tedavi bir bütündür. O yüzden bilgisiz ellerde ozon terapisi yapılırsa en basitinden fayda sağlamaz. Ama ozon terapi aksine çok iyi bir tedavidir. Çünkü serbest radikallerden farklı olarak direk olarak hücrenin oksijen kapasitesini üretmeye sahiptir. Ama tabii sporcularda, normal bir kişide, hasta bir kişide hepsinde de yapılışı farklıdır.
PINAR AKKAŞ: Serbest radikalleri sağlıklı gıdalardan da alabiliyoruz değil mi? Aldığımız her şeyden, sudan, sağlıklı olabilir, sağlıksı olabilir her şeyden sonuçta serbest radikaller ortaya çıkıyor.
NURİ HAKSEVER: Serbest radikaller vücudumuzdaki en basit vücudumuzun hayrına olan olaylarla ortaya çıkıyor, evet. Dolayısıyla serbest radikal alınmamamsı diye bir durum yok aksine bilinçsizce fazla alınması söz konusu. Fakat yediğimiz her sebze meyve içinde de antioksidanlar yok. Dolayısıyla dışarıdan antioksidan takviyesi almak gerekiyor. Fakat yine burada bir hata var; bir çok kişi taze sebze meyve yiyerek yeteri kadar vitamin alacağını düşünüyor. Oysa bu büyük bir hata. Bizim öğrencilik zamanımızda sebze meyve içindeki vitaminler nispeten yeterliydi. Fakat yanlış tohum politikaları, toprağın nadasa bırakılmaması, yanlış gübreleme. Halbuki bir takım sebze meyve ekip onları da içinde çürütmek lazım. Bir çok teknolojiler var bunlar bilinen teknolojiler. Ama yapılmıyor yapılmadığı için de şu anda yediğimiz sebze meyvelerin içinde yeteri kadar vitamin ve mineral yok. Bunlarla ilgili gerek ülkemizde, gerek Almanya’da, gerek Avrupa ülkelerinde, gerek Amerika’da bir çok çalışma var. Sadece sebze meyvelerde değil yediğimiz sütte, yumurtada, ette olması gereken vitamin ve mineraller yok. CLA mesela çok önemli, kanserden korumak için, zayıflamak için çok önemli bir maddedir ve yediğimiz sığırların etlerinde olması lazım. Sığırın yürümesi lazım, ahırda bekleyen sığırın etinde olmuyor, hareket lazım Allah böyle yaratmış. Ot yemesi lazım saman değil, biz saman yediriyoruz, hormonlarla şişiriyoruz ondan sonra da bu hayvanın etinde CLA olmasını bekliyoruz safça, yok. Ondan sonra CLA olmayan yumurta, sür, eti yiyoruz ve suçu da ete veriyoruz. Halbuki bilinçsizlik bizde. Diyoruz ki bu eti yedik kalp hastası oldu, beyin hastası oldu. Ver bakayım ona gerçek eti olacak mı ama sen bu eti verirsen kişide CLA eksikse kalp hastası da olur, damar sertliği de olur, kap krizi geçirir, Alzheimer de olur, unutkanlık da olur. İçinde vitamin minerali olmayan sebze meyveyi yedirirsen, peki ne yapacağız? İki düşünce var, yelpazenin iki ucu, bir uç şu; arabesk yaklaşım, batsın bu dünya diyor ve hiçbir şey değiştirmiyor. Diğer insan da çözüm odaklı düşünüyor; ben ne yapabilirim, bir şeyler yapmam lazım ve bilgi almak için bilenlere soruyor, bilmeyenlere değil. Çünkü bildiğini annedenler var bir de gerçek bilenler var gerçek bilene soracaksın. Bazıları gerçek bileni dinliyor ve gerekenleri yapıyor ve sağlıklı yaşama adım atıyor. Biz de bugün bu programı hayatını, ben arabesk kültürüyle yaşamaktan vazgeçip çözüm odaklı düşünen kişilere adadım bu programı diyorum. Düşünsünler biz ne yapabiliriz? Bulunduğumuz durumdan çıkmak için nasıl bir zihin yapısına girmemiz lazım, ne yapmamız gerekir? Bize söylenen şeyler doğru mu yoksa doğruyu benim araştırmamı mı lazım? Araştırsınlar bulsunlar uygulasınlar diyorum.
PINAR AKKAŞ: Programımızın sonuna geldik. Tekrar ağırlamak isteriz sizi. Çok teşekkür ediyoruz. Ayağınıza sağlık.
Bir programımızın daha sonuna geldik. Haftaya yeni bir konuğumuzla buluşmak üzere herkese iyi akşamlar diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/184739/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---26-Bolum---Doc-Dr-Nuri-Haksever-Endokrinoloji-Metabolizma-Beslenme-ve-Ic-hastaliklari-Uzm
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500