Yaşam ve Sağlık – 23. Bölüm – Dr. Oğuz Bak Nöroloji Uzmanı
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından Yaşam Ve Sağlık programına hoş geldiniz. Dr. Oktar Babuna ile sunduğumuz programımızın bu haftaki konuğu Nöroloji Uzmanı Dr. Oğuz Bak bizlerle. Kendisiyle bu hafta uyku apnesi, migren, vertigo baş dönmeleri ve çeşitli nörolojik rahatsızlıklar hakkında sohbetimiz olacak. Hoş geldiniz programımıza Oğuz Bey.
OĞUZ BAK: Hoş bulduk teşekkür ederim.
PINAR AKKAŞ: İlk isterseniz uyku apnesiyle başlayabiliriz. Toplumumuzda sık görülen ve ciddi sağlık problemlerine sebep olabilen bir hastalık uyku apnesi. Tedavisi var mevcut ve tedavi edildiğinde olumlu sonuçlar alınabilen bir hastalık. Kısaca uyku apnesinde, uykuda solunumun durması gibi biliyoruz ama tabii çok daha detayları vardır. Biraz bahsedebilir misiniz?
OĞUZ BAK: Tabii. Şu anda tıp dünyasında bir diyabet kadar, kardiyovasküler hastalıklar kadar yer kaplayan, önemli riskleri olan ciddi sorunlar sonuçlar doğuran bir rahatsızlık. Tabii en büyük bulgusu horlama. Horlamanın altında biz apne arıyoruz. Apne ne demek? Apne aslında nefesin uyku sırasında 10 saniye ve üzerinde durması demek, nefesin duraklaması demek. Uyku apnesi hastalarında işte biz bunları takip ediyoruz, araştırıyoruz. Bu hastalığı tespit ederken, sorgulamayla ortaya çıkan bir hastalık ve ya hasta yakının şikayetiyle hastalar bize gelebiliyor. En belirgin bulgusu horlama. Ya hastanın eşi, “eşim gece horluyor rahatsız oluyoruz, bazen bu horlama sırasında nefesi duruyor, iç çekmeler oluyor, onu hareket ettirmek zorunda kalıyorum tekrar nefes alması için” diye şikayetlerle geliyor. Daha bilinçli hastalarımız, “ben hem gece horluyorum hem kilo alıyorum, hem gündüz uyku basmalarım oluyor.” Mesela araba kullanırken, bazı trafik kazaları, ‘şoför uydu araba kaza yaptı’ çoğunluğunda uyku apne hastalığı var. “Yemek yiyorum öğlende veya ikindi vakti, dayanılmaz bir uyku çöküyor bana.” Uyku apnesinin belirtileri bunlar. Çünkü gece beyin dinlenmediği için, sürekli apnelere, nefes duraklamalarına girdiği için gündüz hasta uykululuk hali yaşıyor. Yine minimum semptomlar var, hastanın kilo alması, durdurulamayan bir hani, “diyet yapıyorum, spor yapıyorum veya hiç yemediğim halde sürekli kilo alıyorum” diye bizi hemen uyarıyor. Acaba horlamanız var mı, uyku apneniz var mı diye. Veya, “genç yaştayım ama tansiyonum yükseliyor, kilo alıyorum tansiyonum yükseliyor, diyabetim çıkmaya başladı.” Hemen horlamayı uyku apneyi sorgulamaya başlıyoruz. Bunlar bizim için emareler. Veya, “unutkan olmaya başladım, dikkat dağınıklığım başladı, çabuk sinirleniyorum, öfkeleniyorum, psikolojim bozuldu, davranış bozukluklarım var, işimde gücümde performans azlığı var” diye veya yakınlarının ifadesi veya hastanın kendi ifadesiyle öyle semptomlarla bize geliyorlar. Bu horlamanın basit mi komplike mi, altında bir uyku apne hastalığı var mı yok mu, bunu araştırmamız önemli. Biz tıp insanları olarak bunu yapıyoruz. Ne yapıyoruz; hastayı bir takım muayene ve testlerden geçiriyoruz. Öncelikle kan tahlilleri, solunum testleri, göğüz hastalıkları muayenesi, kulak burun boğaz gibi genel muayenelerden geçirdikten sonra, sistemik muayene yaptıktan sonra uyku testine yatıyoruz. Hasta önceden planlanmış bir şekilde bize geliyor, uyku laboratuarımızda sessiz bir ortamda, özel dizayn edilmiş bir ortamda ona bir takım kablolar bağlanıyor. Kafasına, beyin elektriğini izlemek için, uykunun derecelerini görmek için. Gırtlağına, burnuna, yüzüne, bacaklarına, göğsüne bir takım sensörler, algılayıcılar yerleştiriliyor. Bunlarla, hasta uykuya daldıktan sonra teknisyenimiz tarafından başka bir odada hasta kamerayla ve bilgisayar kaydıyla izleniyor. Biz gece boyunca aşağı yukarı 300-400 dakikalık bir uyku periyodunda hastanın horlaması oluyor mu bunu kaydedebiliyoruz. Bu horlama sırasında nefes kesilebiliyor tabii ki, ne kadar kesiliyor? Yani 10 saniyenin üzerindeki kesilmelerin sayısını ölçüyoruz. 1,5 - 2 dakika olanlar var. Orada hemen teknisyen içeri giriyor ve hastayı uyandırıyor. Test sırasında kaybedilen hastalar var. Kalp krizi geçiren ya da ani ölen hastalar var. Uyku sırasında ölümün çoğu uyku apne hastalığı. Zaten riski burada. Yani uyku apne hastalığı varsa bu horlamanın altında riski nedir; ani ölüm gece. Uzun vadeli kronik riski nedir; önce damarları vuruyor, damarları yıpratıyor bu hastalık. Tansiyon yükselmesi, kalp damar hastalığı, kalp krizleri özellikle genç yaşlarda, serebrovasküler olaylar, beyin damarlarının yıpranması derken derken vücut yıpranmaya doğru gidiyor. Kilo alımı, obeziteyle beraber dünya kadar hastalık zaten peş peşe geliyor. Biz bu test sırasında bu apnelerin sayısını, niteliğini ölçüyoruz. Bu apnelerin tıkayıcı tipte mi, beyin kaynaklı santral tipte mi olduğunu da test ediyoruz. Çünkü ikisinin tedavisi çok farklı. Yani santral tipte olanlar beyin kaynaklı, onun tedavisi çok zor. Ama çoğunluk olarak Allah’tan hep tıkayıcı tipte hastalık yakalıyoruz. Ne oluyor peki bu tıkayıcı tipte; dilinizin kökünün gevşeyip, yumuşayıp geriye doğru hava yolu larinks üzerine, gırtlak üzerine çökmesiyle hava pasajı kapanıyor. Oradaki kaslar gevşiyor kendini bırakıyor, hava geçerken titreşim yaratıyor zor geçiyor ve geçemiyor ve horlama ortaya çıkıyor, mekanizma bu. Tabii şöyle bir yanılgı var, izleyenlerimizin ya da insanımızın çoğu şöyle zannediyor; “burun etim var ondan horluyorum, burun kemiğim eğri ondan horluyorum, geniz etim var ondan horluyorum, dik köküm biraz büyük aşağı sarkmış, bademciklerim var ondan horluyorum,” doğrudur bunlar da horlama yapar ama bunlar çok az bir kesim, yüzde 10, yüzde 20’lik diyelim kabaca söylüyorum. Bunlar bilimsel oranlar değil ama pratik olarak söylüyorum, yüzde 10 veya 20’lik kesimde bu sorunlar. Ve basit horlama çıkıyor testte ve bir KBB ameliyatıyla bunların hepsi düzeltilip tedavi olabiliyor. Ama bizim konuştuğumuz uyku apne çok ciddi bir mesele ve dil köküyle daha aşağıdaki kısımlarla ilgili. Tedavisinde cpap cihazı dediğimiz hava yoluna pozitif basınç yaratan bir cihazla uyuyorlar, özel bir maskeyle beraber bu cihazla uyuyarak tedavi oluyorlar ve risklerden kurtulabiliyorlar.
OKTAR BABUNA: Bu önemli hakikaten çünkü dediğiniz gibi ölümcül riski olan bir şey. Nefesin durması ne demek? İnsan nefesini ne kadar tutabilir, ne kadar zorlayıcı bir şey. 1 dakikadan bahsediyorsunuz hatta 1,5 – 2 dakikadan, çok uzun süreler.
PINAR AKKAŞ: Aslında her insan uyuduğu zaman nefes borusundaki kazlar gevşiyor fakat horlamada bu gevşeme çok daha fazla ileri safhada oluyor. Horlaması varsa bir kişinin, sabah katlığında yorgun kalkıyorsa, dinlenemiyorsa bunlar ilk anlamda önemli belirtiler midir, yoksa başka daha neler dikkat edilmeli?
OĞUZ BAK: Çok önemli belirtilerdir. Burada ameliyat çok önemli. Hastayı uyku testine götüren, teşhise götüren ilk doktorun sorgulamasında -bütün doktorlar bunu sorgulamalı, sadece bir nörolog, bu işle ilgilenen ya da göğüs hastalıkları uzmanı ya da bir kardiyolog değil, bence bütün doktorlar, aile hekimleri dahil horlamayı uyku apneyi sorgulamalı-. Üç şey önemli; bir, horlama var mı gece, var. Bunun bir şahidi var mı? Genelde eşler, “evet horluyor” diyor veya gece çocuklar, “anne horluyorsun, baba horluyorsun” diyor. Üç, gündüz uykuluk hali, gündüz kısa süreli dayanılma uyku basmaları, bunlar ana teşhis koyacağımız kriterler. Bunun altında daha minör kriterler. İşte anlamsız bir kilo alımı, tansiyonunuz yükselmesi. 30 yaşındasınız, horlamanız var ve tansiyonunuz yükselmeye başlıyor.
OKTAR BABUNA: Peki kilo alımı uyku apnesinin sonucu mu sebebi mi?
OĞUZ BAK: Aslında sonucu. Önce horlama başlıyor. Geriye doğru hastayı sorgulamaya bakıyorsunuz ki önce horlama başlamış, hasta zayıfmış. Ben bir uyku apnesi hastasıyım ve 65-70 kilo giderken horlamalarım başlamıştı ve daha sonra kilo almaya başladım. Önce anlam veremedim, yemiyorum, spor da yapıyorum, futbol oynuyorum ama kilo alıyorum. Sonra uyku testine yatınca tabii her şey ortaya çıktı. Sonra bu kiloyu vermek zor oluyor. Ama verilmeli çünkü sizin uyku apnenizin şiddetini de azaltıyor aslında. Belki hastalığı ortadan kaldırmıyor zayıflamak ama o zayıflama, spor yapma sizin hastalığınızın şiddetini çok ciddi oranda azaltıyor. Çünkü herkes yaşamak ister, genç yaşlı kimse kötü sonuçlarla uğraşmak istemez. Felç olabilirsiniz gece, genç yaşta felç olduğunuzu düşünün ya da genç yaşta ani bir kalp krizi geçirdiğinizi düşünün, sevenleriniz var, yaşamak istiyorsunuz, bu dünyaya geliş sebebiniz var, bir amacını var. Erken yaşta ölümlere, özellikle gece ölümlerine neden olabilen bir hastalık.
PINAR AKKAŞ: Her yaşta olabiliyor mu?
OĞUZ BAK: Çocuklarda da olabiliyor. 6 ile 10-15 yaşarası çocuklarda da oluyor bu hastalık. Yine aynı nedenlerle. KBB ile ilgili geniz eti, işte ağız yapısı bozuklukları, burun yapısı, gezin yapısı bozuklukları, tonsiller neden olabilir ve uyku apnelerine neden olabilir. Dil kökünün geriye kaçmasıyla ilgili patoloji mekanizma da sebep olabilir. Çocuklarda da oluyor bu olay, o yüzden çocukları da yatırıyoruz. Onlarda süre biraz daha farklı. Onlarda 5 saniye ve üzeri nefesin kesilmesini kriter olarak alıyoruz. Erişkinlerde 10 saniye ve üzerini alıyoruz.
OKTAR BABUNA: Yani her halükarda horlaması olana uyku testi yapmakta yarar var.
OĞUZ BAK: Mutlaka girmeli.
PINAR AKKAŞ: Bu uyku apne laboratuarları pek çok hastanede var mı? Yoksa belirli yerlerde mi?
OĞUZ BAK: Artık Türkiye’de yaygın. Hemen hemen neredeyse Türkiye’nin dört bir tarafında var bunlar. Hem özel teşebbüs olarak, hem devlet olarak. İnsanlar daha çok ilgilenmeye başladı. Bununla ilgili 3-4 tane dernek var, eğitimler var. Hem teknisyen yetiştiriliyor, hem doktor yetiştiriliyor. Çok ciddi eğitimler, çok güzel eğitimler. Dünyayla da kafa kafayayız, uyku apnesi konusunda ciddi bir bilinçlenme var ülkede. Sadece insanımız bilgilenemedi bu konuda çünkü bununla ilgili çok fazla. Maalesef ekranlarda çok dile getirilmiyor, getirilmesi gerekiyor, gündeme getirilmesi gerekiyor, çünkü diyabet kadar çok. Ben polikliniğimde günlük diyelim 30 hasta bakıyorum, neredeyse en az 5 taneye tanı koyuyorum. Ve bu 5 tanenin 4’ü uyku apne çıkıyor, 1 tanesi basit horlama çıkıyor, 4’ünde ağır uyku apne çıkıyor ve cihaz veriyoruz.
OKTAR BABUNA: Horlama çok yaygın ve biline bir şey.
PINAR AKKAŞ: Tedavi olarak az önce değindiğiniz cpap cihazınsan bahsettiniz.
OĞUZ BAK: Ağırsa evet. Çok ağır değilse cpap cihazından başka bir yöntem çok efektif olmuyor. Ama yapılan ameliyatlar var. Orta ve ağır dereceli olsa bile yine de KBB ameliyatları yapılabiliyor derecesini düşürebilmek için. Çok nadir de olsa ortadan kaldırabiliyor. Bir takım değişik teknikte ameliyatlar var. Dil köküne yapılan ameliyatlar var, küçük dili küçültme, tonsilleri ortandan kaldırma, burun pasajını düzeltme gibi ameliyatlar yapılıyor.
OKTAR BABUNA: Uyku apnesiyle başladık. Şu anda mevsim olarak üst solunum yolu enfeksiyonları çok yaygın, virüs enfeksiyonları. Buna bağlı olarak da bazı rahatsızlıklar ortaya çıkabiliyor. Mesela baş dönmesi, vertigo diye adlandırılan. İsterseniz biraz ondan bahsedelim.
OĞUZ BAK: Çok ciddi bir sorun. Gerçekten nörolojik acillere en çok hatta düz acillerimizi de en çok gelen vakıalar baş dönmeleri. Hemen her yaşta olabiliyor. Orta yaşta ve ileri yaşta daha fazla. Baş dönmesi aslında dengenizi nasıl kuracağınızı belirleyememe semptomu. Pozisyonu, uzaydaki konumunuzu belirleyememe hadisesi. Ve bunu hasta bazen etraf döner tarzda hissediyor, “her taraf dönüyor fırıl fırıl.” Bazen, “ben duramıyorum, ayaklarım sanki böyle topun üstündeymiş gibi kayıyorum.” Yer altından kayıyormuş gibi hissetme tarzında olabilir. Çeşitli şekillerde hasta ifade ediyor bunu. Ve beraberinde travmatik bir bulantı, kusma ve bunun aniden başlaması. Çok tipiktir; özellikle iç kulakta olan sabaha karşı başlar. İşte, “uykudan kalktım başım döndü, her taraf dönüyordu ve kusmaya başladım, bir daha da kalkamadım.” Ve hasta acile geliyor.
PINAR AKKAŞ: Tipik özelliği midir sabah kalkar kalkmaz başlaması?
OĞUZ BAK: Bu iç kulakla ilgili, halk arasında ‘iç kulakta kristal oynaması’ diye söylenir. Bu tipik iç kulakta, benim pozisyonel vertigo dediğim, bilimsel olarak vertigo. Tipiktir bu hikaye, “sabah kalktım her yer döndü ve bulantı kusma ve gözümü kapatıyorum ancak öyle rahatlıyorum. Bu hastalara bir takım pozisyon hareketlerle kristalleri yerine oturtmaya çalışıyoruz. Tedaviler yapılıyor, beraberinde bir takım serumlar veriliyor ve istirahat etmesi öneriliyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var; özellikle 50-60-70 yaşlarındaki vertigo biraz daha kritik ve riskli oluyor neden? Aynı şey bir felç de olabilir. Sizin beyinciğiniz denge merkezinin bir parçası. Sizin beyin sapınız denge merkezinin bir parçası. İç kulakla beraber çalışıyor. Oraya bir pıhtı atmış olması, orada bir kanama olmuş olması ya da orada bir tümör büyümeye başlıyor olması da aynı semptomları yapabilir. Tabii bu kadar hızlı dramatik başlamayabilir daha yavaş yavaş, günden güne, haftadan haftaya başlayabilir. Dramatik de olabilir, bir saat içinde, birkaç dakika içinde de başlayabilir. Burada önemli olan, beyni bir muayene edip, beyni bir görüntülemeden geçirip böyle şeyler var mı? Biz iç kulakta tedavi yapıyoruz ama acaba beyincik ne durumda, beyin sapı ne durumda bunu bir gözen geçirmek. O yüzden bir nörolojik muayeneden ve beraberinde KBB muayenesinden geçmek gerekiyor.
PINAR AKKAŞ: Yani hem beyincikten kaynaklanan vertigolar var hem iç kulaktan. Ama beyincikten kaynaklanan daha riskli.
OĞUZ BAK: Daha riskli ama daha nadir. Çoğunluk iç kulak. Toplumda acillerde gördüğümüz en çok gelenler yüzde 90 iç kulak kaynaklı.
OKTAR BABUNA: Bir göğüs hastalığından sonra da görülebiliyor bir de selim paroksismal, bienal paroksismal vertigo denen bir tipi de var. Nasıl ayırt ediliyor bunlar?
OĞUZ BAK: Bu tabii biraz böyle klinikle, süresiyle ilgili. Genelde selim olanlar iyi huylu olanlar birkaç gün içerisinde ilaç vermeseniz bile kendi kendine yatışıyor. Ama tabii bizim yaptığımız bazı manevralar var. Aslında ilkokulda salyangozcuk diye öğretiliyor, işte o salyangozcuk denilen cihazın içindeki özel bir su ve o cihazın, o kanalın, o salyangozcuğun duvarındaki kristallerin organizasyonuyla ilgili bir şey. O kristaller o salyangozun içindeki suya serbest düşüyor. Geçirdiğiniz bir stres, stres çok önemli bir faktör, pek dile getirilmiyor ama ağır bir stres, üzüntü, yorgunluk, ev işi yapma veya yoğun iş hayatı veya geçirdiğiniz bir grip hastalığı veya geçirdiğiniz bir ishal, yaz dönemi de olabilir, bunu tetikliyor kristaller yerinden oynuyor. O kanlarlın içindeki suyun içine düşüyor ve serbest yüzmeye başlıyor. O kristaller bizim pozisyonumuzu algılayan kristaller. Suyun üstünde serbest yüzen bir duba düşünün, “neredeyim ben, pozisyonumu algılayamıyorum bir türlü” o yüzden fırıl fırıl dönüyor. Biz manevralarla bu dubaları, yani kristalleri ne yapıyoruz duvara yapıştırmaya çalışıyoruz. Yapıştırıp sonuçta hastanın normal dengesine sağlamaya çalışıyoruz. Bir takım ilaçlar de veriliyor bunun için. Tabii bunun ağır şekilleri var. O cihazlar bozulabilir, enfekte olabilir, onların içindeki suların basınçları değişebilir. Mesela menier hastalığı, beraberinde işitme azlığı olabilir, çınlama olabilir ve kronik bir süreç alabilir bu hastalık. Onlar tabii KBB’nin konusu. İş ameliyata kadar gidebilir. Onlar daha ağır vertigo konuları ve sürekli tekrarlar.
OKTAR BABUNA: Hangi durumda MR çekilmesi gerekir?
OĞUZ BAK: Ben hekim olarak hepsinde çekiyorum. Çünkü öyle hastalıklar var ki, diyelim ki genç bir hasta, 25 yaşında bir bayan düşünün başı dönerek geldi, dengesi bozuk muayene yapıyorsunuz nörolojik muayenede çok fazla bir şey yok. Ama bir MR yapıyorsunuz MS plağı. MS plakları beyin sapına yerleştiği için. MS yani plak hastalığı, beyindeki sinir kılıflarının iltihaplanmasıyla giden, bir takım sakatlıklarla kendi gösteren, en çok göze vuran, görme kaybıyla kendini gösteren veya bir tarafta olan uyuşmayla veya idrar kaçırmayla kendini gösteren bir hastalık MS hastalığı. Türkiye’de çok fazla. Bunda da kendini vertigoyla gösterebilir. İlk semptom vertigo olabilir baş dönmesi olabilir. O yüzden vertigosu olan herkeste bir MR’ı görmek lazım. Çocuklar; 6 yaşında bir çocuk baş dönmesinden bahsediyor mesela, ne olabilir? Çocuklarda daha da riskli, beyin tümörleri çocuklarda çok fazla. Yetişkin insanda diyelim ki 20. Sıradaysa sebep beyin tümörü, çocukta 3. Sırada. Ama ilk sırada ne var çocukta? Baş dönmesi migren, çocukluk migreni. Kendi baş dönmesi ve bulantı kusmayla gösterebilir. Çocuğun midesi bulanıyor, kusuyor başı dönüyor diyorsanız hemen getirin bakalım. Büyük ihtimalle migrendir. Migren değilse vertigodur, beyin pozisyonlu vertigodur. O da değilse Allah korusun altından tümör çıkabilir. MR’a sokup bakmak lazım.
OKTAR BABUNA: Baş dönmesi önemli tabii, bir de baş ağrısı var. Şimdi öyle bir konu ki dünyanın en yaygın şikayeti baş ağrısıdır. Baş dönmelerinden bahsettik, mevsimsel olarak da artmış durumda ama baş ağrısı zaten bir numaralı şikayet, doktora götüren sebeptir insanları. İsterseniz o konudan da biraz bahsedelim.
OĞUZ BAK: Bize geldikleri kadar en çok da önce bir dahiliyeye giderler. “Başım ağrıyor bunun altından tansiyon çıkar mı?” İnsanımız önce onu düşünür, “acaba tansiyonum mu başlıyor benim?” Veya “sinüzitim mi var” der kulak burun boğazcıya gider. Oysa ki, nörolog olduğum için taraf tutmuyorum ama, nörologlar baş ağrısını netleştirme konusunda, sebebini bulma konusunda biraz daha başarılılar diğer arkadaşlarımıza göre. Çünkü daha geniş çaplı düşünüyoruz ve bakıyoruz olaya. Evet tansiyon da bir baş ağrısı sebebidir ama çok nadirdir. Şöyle bir durum var, insanımız bunda hep yanılıyor hatta bazı hekimlerimiz de yanılıyor. “Başım ağrıyordu işte tansiyonum 180’di.” Şimdi burada 180 tansiyon mu baş ağrısını yaptı, baş ağrısı mı 180 tansiyona neden oldu? Çoğunlukla başımızın ağrıması tansiyonumuzun yükselmesine neden oluyor. Biz zannediyoruz ki tansiyonumuz yükseldi başımız ondan ağrıyor. Aslında tam tersi ve yanlış yere gidiyoruz. Tabii bilemez insanlar bunu. Dahiliyeye gidiyoruz, kardiyolojiye gidiyoruz, araştırmalar yapılıyor. Bu arada hasta aslında beklide migreni var ya da bir gerilim baş ağrısı var, nöroloğa uğramadan yıllar boyunca çekip duruyor. “İlaç içiyorum ama hala başım ağrıyor. “ Veya sürekli ağrı kesici alıyor.
PINAR AKKAŞ: Ki migrende kullanılan ağrı kesiciler daha çok tetikleyebiliyor.
OĞUZ BAK: Çok farklı tabii. Ağrı kesici bunu artırabiliyor, migreni artırabiliyor. Veya hasta sinüzitim var diye, eğer orada doktor arkadaş da dikkatli değilse, hep sinüzit deyip geçiyorsa, birde nörolog baksın migren olabilir mi acaba demiyorsa sürekli sinüzit tedavisine gidiyor. Halbuki aslında sinüziti yok. Toplumumuzda yüzde 80 sinüzit tanıların yüzde 80’i aslında migren. Bir nöroloğa görünmekte fayda var.
OKTAR BABUNA: Bence de doğrusu o. Eğer çok bariz, yani üst solunum yolu enfeksiyonu var, sinüzit yolu açık tamam o gider zaten KBB’ye nöroloğa gitmesine gerek yok ama mutlaka nöroğa gidip ayırıcı tanının yapılması lazım.
OĞUZ BAK: Tanıyı koymak da çok kolay, MR’a da gerek yok. MR’da migreni gösteremiyorsunuz. Tamamen konuşmayla konulan, anamnezle konulan, tarif etmesi gerekiyor. O tarif edemiyorsa biz soruyoruz. Mesela “annende babanda var mı?” Migrenlilerin yüzde 99’unda ya annesinde ya babasında kronik baş ağrısı var, mutlaka çıkıyor. İyi sorgularsanız çıkıyor. Veya çocuğunda var, annesi çok yaşlıdır, ölmüştür hatırlamıyordur annesinin ya da babasının başının ağrıyıp ağrımadığını. Bu sefer biz tersten sorguluyoruz. “Çocuğunun birinde var mı, başı ağrıyor mu bahsediyor mu” diyorum. “Evet, 9 yaşında bir çocuğum var sürekli başının ağrıdığını söylüyor.” Neyi kuruyorum ben burada? Irsi, o hiyerarşiyi o ilişkiyi kuruyorum. Irsidir migren, ciddi ırsidir. Çocuklarınızdan biri migren olur sizde varsa, genetiktir. Başka neyi sorguluyoruz? Yerin bir önemi yok genelde yarım olur migren baş ağrısı ama enseden de gelebilir. “Ensem ağrıyor,” sanki fıtık ağrısıymış gibi veya stres ağrısıymış gibi, tansiyon ağrısıymış gibi hissedebilirsiniz. Halbuki yok migrendir boynunuz ağrıyordur ama aslında migrendir. Veya mideniz bulanması bu önemli bir kriter. Adet döneminde olması baş ağrısının çok önemli bir kriter migren için. “Güneşte geziyordum keyfim yerindeydi başım ağrıyor, ben türlü güneşe çıkamıyorum.” Tipik migren. “Lodos vardı o gün, rüzgarlıydı hava, her rüzgarlı havada lodosta başım ağrıyor.” Tipik migren. “Gece az uyuyorum, erken uyanıyorum uykusuz kalıyorum başım ağrıyor.” Migren. “Çok uyuyorum,” migren. “Yemek yemden çıkıyorum sabah, aç karınla gidiyorum başım ağrımaya başlıyor.” Migren. Ve ya “koşuyorum, spor yapıyorum,” efor migreni. “Spor yaparken başım ağrıyor, dinlenince geçiyor.” Az su içmek, gıdaları az tüketmek, suyu az tüketmek önemli. Bir takım emarelerden biz onun migren olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Tabii ki mutlaka baş ağrısında bir MR istiyoruz. Tümörler, habis urlar bunlar bizim en çok korktuğumuz şeyler. Çünkü bunu anlamanız MR çektirmeden anlamanız çok zor. Bir tümör bulgu verdiğinde artık iş işten geçmiş oluyor. Ya hasta epilepsi geçiriyor, ya çok şiddetli bulantı kusma baş ağrısı oluyor, ya komaya giriyor, ya bir tarafı felç oluyor, yani son safhalarda bulgu veriyor. Dolayısıyla erken yakalamanın yöntemi MR’ı çekip beyni görüntülemek, lat yapıyı görmek. O yüzden önemsiyoruz.
OKTAR BABUNA: MR hakikaten önemli, mutlaka çekmek gerekiyor. Onu fazla masraf olarak düşünmemek lazım.
OĞUZ BAK: Bazı hocalarımız bana kızabilir. Çok ülke ekonomisine zarar falan ama burada insan hayatı önemli.
OKTAR BABUNA: Ben size destekleyici bir şey söyleyeyim o zaman. Ben California Sanfirancisco’da çalıştım, orada nöroloji departmanı çok iyidir bilirsiniz. Radyolojide de dünyada bir numara gibiler. Orada bir vakıa toplantısında 10 senedir takip edilen bir migren hastasında MR çekiliyor, baya genç bir hasta, büyük bir tümör çıkmıştı. Oradaki çocuk pediatrik vakıaydı, yaşı ufak bir çocuktu. Dedi ki; “ben migren şikayetiyle gelen her hastaya MR çektiririm kimse de karşı çıkmadı” dedi.
OĞUZ BAK: Çocuklarda tümör çok önemli. Çocukta tümörler daha üst sıralarda. Biz şöyle düşünürüz tıp hekimleri olarak; baş ağrısı en sık sebep şudur, ikinci sebep şudur, üçüncüsü şudur ona göre tetkiklerimizi yaparız. Ama çocuklarda bu üçüncü dördüncü sırada ama büyüklerde on beşinci sırada. O yüzde çocuklarda daha da alert olmak lazım hemen bir MR’a bakmak lazım. Çocuk arada bir başım ağrıyor diyorsa, bunu bir okul psikolojisi, gitmek istemiyor veya psikolojik oldu dememek lazım, ciddiye almak lazım. Bazen anne babalar ciddiye almıyor. Çocuklarda migren bir de hiç baş ağrısı olmadan da olabilir. Sadece bulantı kusma atağıyla gelebilir, vertigo atağıyla gelebilir hiç baş ağrısı yok. Tek başına vertigo, tek başına bulantı kusma böyle de olabilir çocukluk migreni baziler migren. Erişkinde de olabilir böyle. Tabii bunlar hep bir nörologla konuşunca ortaya çıkıyor. Çünkü bunları diğer branş hekimlerimiz de bilmeyebilir. Bu daha detaylı bir eğitim gerektirdiği için. Bir nörologdan geçmeniz lazım başınız ağrıyorsa.
PINAR AKKAŞ: MR’ın bir yan etkisi de yok o yüzden bir tedirginlik yaşamaya da gerek yok.
OĞUZ BAK: Bir çok insanımız şöyle düşünüyor; MR’ın bir radyasyon aldıklarını zannediyorlar aslında MR’da hiçbir radyasyon yok. MR bildiğimiz mekanizması mıknatıs, manyetik alan, büyük bir mıknatıs, elektrikli mıknatıs. Hiçbir riski yok. Gebeyi bile artık MR’a sokabiliyorsunuz. Gebe birini artık acil bir durum varsa MR çekebiliyorsunuz. Hiçbir zararı riski yok. Tomografi öyle değil tabii onda radyasyon var. Karıştırıyor insanlar bazen.
OKTAR BABUNA: Peki tedavisi nasıl migrenin? Tanı kondu ne yapacağız?
OĞUZ BAK: Hastaya bakıyoruz diyoruz ki; siz bundan ne kadar muzdaripsiniz? O diyorsa ki eğer; ben ayda, her hafta bir kez yaşıyorum bunu veya 3 gün peş peşe yaşıyorum. İşte ayda 4-5 kere yaşıyorum ben bu ağrıyı ve dayanılmaz bir ağrı. İşimden gücümden geri kalıyorum, o günüm mahvoluyor diyorsa profilaktik düzenli kullanacağı ilaçlar başlıyoruz. 3-4 ay belki 1 sene düzenli ilaç kullanıyor. O ilaçlar o ağrının gelmesini engelliyor. Mekanizma ne? Beyinde bir elektrik bozukluğu oluyor migrende. Bu elektrik bozukluğu; ben,im gövdemi bir nöron olarak düşünün beyin hücresi olarak. Benim ellerim kollarım var, ayaklarım var. Nöron hücresi böyle ahtapot gibidir. Ve etrafımdan geçen bütün damarlara ben böyle ayaklarla tutunurum nöron hücresi olarak. Ben nöron olarak elektrik bozukluğu yaşayınca ve huzursuz olunca hemen bu damar sıkarım, daraltırım, beynin kanlanmasını azaltırım. Aradan bir yarım saat geçtikten sonra bu damarı böyle bir gerdiririm, genişletirim, gerginliğe yol açarım ve ne olur sonra baş ağrısı başlar. Hareket bu, bütün mekanizma bu. Elektrik bozukluğu ve sonra damarın daralıp genişlemesi, sonrasında da baş ağrısı, migrenin mekanizması bu. İşte biz bu nörondaki huzursuzluğu, elektrik bozukluğunu epilepsi ilaçlarıyla profilaktik olarak vererek düşük dolarda günlük kullandırarak hastaya baş ağrısının gelmesini önlüyoruz. Elektriğin bozukluğunu önleyerek ağrının gelmesini de önlemiş oluyoruz.
PINAR AKKAŞ: Biraz sonra geleceğiz epilepsi konusuna. O zaman epilepsiyle migren arasında ikisinde de elektriksel mekanizma ama biri sinir hücrelerini birebir etkiliyor, diğeri damarlarda etkili oluyor.
OĞUZ BAK: Damarları gerdirdiği için ağrı ortaya çıkıyor.
OKTAR BABUNA: Bir de diğer ilaçlar var, damarlardaki düzen için.
OĞUZ BAK: Birde atak sırasında ilaçlar var. Şimdi biz diyelim ki bu profilaktik ilaçları kullanmadık tedbir almadık ama ağrımız gelmedi ne yapacağız? O damarın genişlemiş halini durduran, o sırada oluşmuş ağrıyı önleyen özel ağrı kesiciler var. Standart bildiğimiz o romatizmal ilaçlar değil daha özel üretilmiş kutusundan 3-5 tane çıkan özel spesifik özel ilaçlar var. Onu hasta cebinde taşıyor, ağrının geleceğini hissettiği zaman. Özellikle nadir ağrılar yaşayan, 2-3 ayda bir geliyor cebinde bulunduruyor, veya adet döneminde geliyor, adeti geleceğini hissettiğinde hemen bir tane yutuyor rahat geçiriyor, ağrısı olmuyor. Veya 3 ayda bir geliyorsa o zaman içiyor. Çok sıksa o zaman düzenli bir ilaç başlıyoruz.
OKTAR BABUNA: Bunların mekanizması ne, nasıl etki ediyorlar?
OĞUZ BAK: Ağrı sırasında aldıklarımız, bütün o damar mekanizması üzerine. Tabii o damarın daralıp genişlemesi sırasında orada küçük br inflamasyon da oluyor. İnflamasyon dediğimiz; vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması. Zaten o saldırmayla orada o ağrı yapıcı, ağrı hissettirici endorfin denilen bazı maddeler salınıyor. O maddeler bizim ağrıyı algılamamızı sağlıyor. İşte o ilaçlar onları engelliyor, onların mekanizmasını düzenliyor ve ağrıyı ortadan kaldırıyor.
OKTAR BABUNA: Bazen şunu da duyuyoruz; ağrı oldukça ağrı kesici kullanıyorlar, ağrı kesici kullandıkça ağrı artıyor. Kısır döngü çok zor bir duruma geliyor.
OĞUZ BAK: Ağrı kesici baş ağrısı. Hep yanlış uygulama. İnsanımız doktorculuk oynamayı çok seviyor. Veya günlük hayattaki mantığı tıpa uygulamayı çok seviyor. Günlük hayatın mantığıyla tıpta çok yanılırsınız, teşhis koymakta yanılırsınız, tedavi etmekte yanılırsınız. O yüzden diyoruz ki; her zaman hekime danışın. Eczacıya bile değil, paramediklere bile değil mutlaka hekime danışın. Çünkü tıp dünyasının mantığı normal sosyal hayatın mantığından çok farklı. İşte az önceki mesele; ağrım var artıyor o zaman biraz daha fazla ağrı kesici alayım. Burada nedir; daha fazla ağrı kesicinin onu keseceğini zannediyoruz mantık bu ama yanlış. Tam tersine ağrıyı daha da kronikleştiriyoruz. Status migrenus dediğimiz bir durum var, mesela migren ağrısını böyle günlerce sürecek hale getirebilirsiniz üst üste ağrı kesici alarak. O zaman acillik olursunuz. Hatta 3-4 gün hastanede yatarsınız. Serumlarla ancak rahatlayabilirsiniz. O yüzden ağrı kesiciyi böyle ezbere kullanmamak lazım. Her taraf hekim dolu, çok kolay ulaşılabiliyor, özelde, devlette bir hekime ulaşmak çok kolay.
PINAR AKKAŞ: Kronik migren hastalarının koruyucu tedaviyi uygulamaları o zaman çok daha mantıklı olur.
OĞUZ BAK: Tabii daha mantıklı o sıkıntıları yaşamaktansa.
OKTAR BABUNA: Belki de kökten çözülecek ileride. Migrenin genetik özelliğinden bahsettiniz. Tam mekanizması ortaya çıktığında genetik mühendisliğiyle..
OĞUZ BAK: Mekanizma çok ortaya çıkmış artık belirlenmiş mekanizması ama tamamen silip atacak bir yöntem yok. Paramedik şeyler de var. Bir akupunktur, bir hacamat veya bazı bitkisel tedaviler, botoks onlar da nöral terapiler. Bunlar da bir yöntem bunlar da rahatlatır. Hastayı birkaç ay ağrısız döneme sokabiliyor. Ama sonuçta yine tekrarlıyor. Onlar da profilaksi manasında yani bizim profilaksi verdiğimiz ilaçla aynı etkiye sahip aslında. Kesin çözüm değil.
PINAR AKKAŞ: Daha mı uzun sürüyor etkileri ilaçların?
OĞUZ BAK: Kişiye bağlı aslında. Mesela akupunktur yaptırıyorsunuz bakıyorsunuz 1 sene migren ağrınız gelmiyor veya botoks yaptırıyorsunuz 3-5 seans bakıyorsunuz 1 sene ağrınız gelmiyor ama sonra yine ilaç alıyor. Bizim kullandığımız ilaçlar da şöyledir; bizim kullandığımız düşük dozlu epilepsi profilaktik ilaçlar 2-3 ay kullanıyorsunuz bakıyorsunuz 3-5 ay ağrı gelmiyor. Bazen bıraktığınız anda gelebiliyor, hemen başlayabiliyor. Bazen sürekli kullanmanız gerekiyor 1 sene, bazen 1-2 ay. Kişiye göre, hasta uyumuna göre onu karşılıklı karar veriyoruz.
OKTAR BABUNA: Pınar hanımla beraber programımıza her branştan hekim arkadaşlar katılıyor, hep şunu görüyoruz; tedaviler teşhisler hep bir noktaya gelmiş bir ilerisi yok. Bir ilerisi kökten çözecek. Genetik mühendisliği, kök hücre. Önümüzdeki 10-20-30 yıl içerisinde öyle görülüyor ki bütün hastalıkların ortadan kalkacağı gibi duruyor. Çünkü tıp çok ileri görülüyor ama aslında öyle değil. Mesela şimdi kanser hastası oluyor, kemoterapi veriyorsunuz, kemoterapi zaten öldürücü bir tedavi. Kemoterapide ölüyor insan. Öldürmese bile bütün vücudunu altüst ediyor, hasar veriyor. Veya işte diyoruz ki ağrı olduğunda ağrı kesici. Ağrı kesici mahvediyor zaten, böbreklere zarar veriyor, mideye zarar veriyor. Bir de bağımlılık meydana geliyor kısır döngüye sokuyor. Öyle bir noktaya gelmiş ki tıp, önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde bir şekilde kanserin de tedavisi kök hücreyle, organların yenilenmesi, organ nakli, bambaşka bir duruma gelecek. Çok minik nano teknolojide devreye giriyor. Teknik kameralarla, robotlarla gidip kanser hücresini gidip alıp çıkart oradan gibi böyle bir şey olacak yani.
OĞUZ BAK: Bu gevşeyip hava yolunu kapatan kas yumuşaklığı dil kökü, belki oraya küçük bir çip konacak her şey çözülecek. Ben şunu keşfettim, tabii bu bilimsel bir şey değil, kitapta yoktur ama bu benim sorgulamamadan çıkan bir şey, hasta tecrübemden gelen bir şey; uyku apneli hastalarının çoğunun çocuklukta bir psikolojik travmayla karşılaştığını görüyorum sorguladığımda. Belki bir psikoterapiyle bile bunu düzeltebileceğiz beklide. Biraz spor, biraz zayıflama belki çok etkin bilinç altını gerçekten çözecek o çocukluk çağındaki travmayı hakikaten problemi halledip ortadan kaldıracak güzel bir psikoterapiyle beklide uyku apneyi çözeceğiz.
OKTAR BABUNA: Tabii doğru. Psikolojik etkilerin insanın üzerinde fizyolojik etki bıraktığı biliniyor zaten. O genetik bir değişiklik meydana getiriyor olabilir veya fizyolojisinde bir bozukluk meydana getiriyor olabilir. Amerika’da bakın sırf bu bile bu delil; hastalar üzerinde çalışmalar yapıyorlar. Tamamen bağımsız belli bir ideolojiye sahip hekimler değil. Dua eden hastalarla dua etmeyen hastalar arasındaki çalışmada bağışıklık sistemleri hakikaten farklı oluyor. Daha rahat tedavi oluyorlar, iyileşme oranları prognozları daha iyi oluyor. Bu bir gerçek.
OĞUZ BAK: Doğru inancı önemli. Ümidi kesmemek. Ümit olduğunda her şey değişiyor. Bugün insanlar profesörler kitap yazıyorlar ne diyorlar; kanserden korkmayın kanserle yaşamayı öğrenin ve savaşmayı öğrenin. Ümit, inanmak ve ümit etmek çok önemli bir şey.
OKTAR BABUNA: Mesela depresyon da sizin konunuz, değil mi? Depresyona giren hastaların bütün vücut sitemlerini çökerten bir durumla karşı karşıya. İsterseniz kısaca ondan da bahsedelim.
OĞUZ BAK: Biz nöroloji uzmanıyız ama çoğu depresyon hastası da bize geliyor. Çünkü somatizasyon dediğimiz bir şey var, bundan bahsetmek isterim. Somatizasyon bedenselleştirme. Nasıl bir mekanizma? Hastanın aslında hiçbir hastalığı yok. MR’a girmiş, check-uplardan geçmiş, kalp doktoruna muayene olmuş, aile doktoruna muayene olmuş her yerden muayene olmuş, her yerde tahlil tetkik yaptırmış böyle dosyayla geliyor. Ama diyor ki; “doktorum benim şuram uyuşuyor. ben bu hastalarda tahlilleri inceliyorum, gerek varsa yenilerini yapıyorum ya da eksik olanları yapıyorum sonra diyorum ki; bakın sizin ruhunuzda bir hastalık var, sizin bedeninizde bir sorun yok. Sadece ruhunuz diyor ki; “ben huzursuzum hastayım, bir sıkıntım var bunu çöz.” Ve sen bunu duymadığın için beden artık, bu doğamızda yaratılışımızda olan bir mekanizma, beden diyor ki; “benim bunu duyurmam gerekiyor ne yapayım? Bari adamın şurasını uyuşturayım ki” diyor. Bu sefer burası uyuşuyor. Sen zannediyorsun ki ‘ben felç geçiriyorum.’ Halbuki yok. Bütün tahlillerin normal. Ve ona inanıyor hasta, ‘ben felç geçiriyorum.’ Veya “başım ağrıyor” diyor. Halbuki ağrımıyor, ruhu ağrıyor. “Kolum tutmuyor” diyor, “buram eğiliyor” diyor. Halbuki yok, aslında ruhu eğiliyor. “Nefes alamıyorum” diyor, “boğuluyorum” diyor. Halbuki hayır, ruhu boğuluyor. İşte biz o zaman; ben önce hastalarımı sorgularım. Önce inanç sistemlerine girerim, sorarım, “inanır mısın inanmaz mısın? İnanıyorsan Yaradanınla aran nasıl, diyalogunuz, iletişiminiz nasıl konuşuru musun?” Oradan ufak bir psikanalizle yavaş yavaş çocukluğuna doğru giderim. Ve oradan bilinç altına yerleştirdiği yaşamı boyunca yanlış düşünceleri, felsefeleri ya da onu hasta haline getiren, onun ruhunu o hale getiren, depresif hale getiren emareleri o bilinçaltı patolojik devreleri tek tek böyle ortaya çıkarıp onları cerahati patlatır gibi tek tek patlattığınızda sonra hastanın da inancı, ümidi gelişmeye başladığında, size de güvendiğinde bakıyorsunuz çok güzel düzeliyor. Tabii ki bunların altında kimyasal şeyler var. Serotonomi mekanizması gibi, bu sonuç aslında, altta bir kimyasal bozukluk var. Depresyon ilacı kullanan düzeliyor ama oraya nereden giriyoruz? O işi psikanalizle hallediyoruz. Psikanalizin köküne de felsefeyle gidiyoruz. Temelde inanç var.
OKTAR BABUNA: Dünyadaki sorunun zaten temelinde bu var. Sevgisizlik ortamı oluştu bütün dünyada. Böyle bir zihniyet oluştu ‘senin hayatta kalman için mutlaka güçlü olman gerekir. Bir sendelersen elenir gidersin mahvolursun.’ Bu işte insanlarda yarın korkusu başlıyor, işini kaybetme korkusu başlıyor, okulda başarısızlık korkusu.
OĞUZ BAK: Mevla’nın istemediği şeyler aslında. O korkuyu yaşamak aslında bir nevi ona isyan etmek. Bana güvenmişken, bana tevekkül etmişken nasıl oluyor da sen bu korkuyu yaşıyorsun? Madem bana inanıyorsun güveniyorsun o zaman nasıl bu korkuyu yaşıyorsun? Çok enteresandır; -izleyicilerimiz bizi yanlış anlamasın ya da hakaret olarak algılamasın- inanan insanlarda belki bunun felsefesini tam oturtamadıkları için daha çok görüyoruz biz bunu, depresyonu, panik atağı, bu huzursuzluğu. O zaman belki onun biraz da ha iç yolculuğunu, inanç meselesini biraz daha derinleştirmesi gerektiğini tavsiye ediyoruz.
OKTAR BABUNA: Şöyle bir şey yapılabilir; öyle bir sistem olması gerekiyor ki bu insanlara bu güvenceyi de verecek, ortadan kaldıracak. Mesela korunup kollanacağını bilirse bir insan, yaşlı da olsa, işsiz de kalsa, öyle güçlü bir devlet yapısı sistem düşünelim zengin bir sistem. Korunup kollanacağını bilirse o korkuyu yaşamaz artık güvenir o zaman. Mesela şimdi Amerika dünyanın en zengin ülkesi, ben orada uzun zaman yaşadım. 3 milyon evsiz insan vardı. İnsanlar mortgageyle giriyorlar bir eve, bütün hayatını ona bağlıyor. Ay sonu gelecek olan faturaların ödenmesi. “Bir kere ben hastalansam işsiz kalsam evden hemen atarlar” diyor. Sistem öyle. Arabasını elinden alırlar sokakta kalır. Sokakta kalınca devlet de bakmıyor sokakta yaşıyor adamlar. Böyle bir sistem olur mu? Böyle bir sistem olursa tabii insanlarda müthiş bir korku, gerginlik, sonra baş ağrısı başlıyor, migrenler, boyun ağrısı, bel ağrısı, midesinde ülser oluyor. Tabii artık kansere kadar gidiyor ondan sonra.
OĞUZ BAK: Şimdi travmatik bir ülkeyiz. Yıllardır travmatize ola ola gelmişiz. Siyasi hayatımız travmatik, toplumsal olaylarımız travmatik, bunlar çok etkiliyor hastalarımızı. Bireysel hastalıklarımıza daha yukarıdan kuş bakışı baktığınızda, ülkenin yaşadığı siyasal, toplumsal ekonomik krizler, travmalar çok etkiliyor insanları. O yüzden sizin dediğiniz çok doğru. İnsanın güvende hissetmesi çok önemli bir şey.
PINAR AKKAŞ: Türk halkı hakikaten çok çile görmüş bir halktı ama aynı zamanda da Allah inancı çok kuvvetli bir halk.
OĞUZ BAK: Zaten onunla bir yerlere tutunuyor. Belki dağılacak darmadağın olacak. Öyle hikayeler dinliyoruz ki, hayata tutunması çok zor ama inancıyla tutunmuş. İnancıyla bir yerlere getirmiş kendisini, inancıyla kendi kendinin terapisini yapmış. Çoğu insanımızı o halde.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah hepsi birlikte tıpta da bir altın çağ yaşanacak öyle görülüyor. Hem ekonomi de hem sosyal hayatta, hem manevi olarak merhamet, sevgi, şefkat çağı olarak attın çağ yaşamak zorunda da insanlık. Ve olacak da inşaAllah. Çünkü çok sıkıntı çekildi bu güne kadar. Halen bakın her tarafta savaş var, insanlar birbirini öldürüyor. Mesela Amerika’nın Afganistan’a yaptığı harcama sırf askeri operasyonda Afganistan’da 1.7 trilyon dolar. İşte Irak’ta 3 trilyon dolar. Resmi rakamlar bunlar ki gayri resmi daha da fazladır bundan. Bu parayla dünyada ne açlık kalıyor, ne fakirlik kalıyor, ne hastalıkla mücadelede bir sorun kalmıyor. Niye ona harcamayıp da buna harcıyorsun o kadar parayı?
OĞUZ BAK: Şu önemli, yani burada şunu unutmaması gerekiyor insanların; gücü, parayı, iktidarı eline alan kişilerin eğer gerçekten tanrı inançları varsa ve tanrının sözlerinden haberleri varsa bunları unutmamaları önemli. Bütün kitaplarında bunu bahsetmiş Mevla. Hepsinde tek tek söylemiş her zaman, “malınızla, mülkünüzle, iktidarınızla sizi test edeceğim, sizi sınava çekeceğim, bunu dağıtmanız için size vereceğim. Gücünüz için değil dağıtmanız için vereceğim.” Bununla ilgili her türlü örnek kitapların hepsinde var, bunu görebilmek önemli. Dürüst olabilmek önemli, sevgi dolu olabilmek önemli, samimiyet önemli. Ama samimi olmak istemedikten sonra Afganistan da olacak, Suriye de olacak, Irak da olacak her şey olacak.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah hepsi düzelecek.
OĞUZ BAK: Dünya bilinçlenmesine ihtiyacımız var belki. Nasıl olur bilmiyorum ama.
OKTAR BABUNA: Oluyor bir yandan, bir uyanış da var çünkü. Bir güzellik geliyor.
OĞUZ BAK: Allah kitaplarında söylüyor bu uyanış olacak, inşaAllah.
PINAR AKKAŞ: Uyku konusuyla ilgili, uyku paralizi ya da uyku felci nasıl bir hastalıktır?
OĞUZ BAK: Şimdi bu nefes almada beyin ne yapıyor? Biz önce istemli olarak, bilinçli olarak nefes alıp verirken uykunun derin safhalarına giriyoruz. Uyku dört basamak, birincisi safha, ikinci sayfa, üçüncü safha, dördüncü safha. Hatta bir de rem uykusu dediğimiz rüya uykusu var. İşte bu safhalara doğru derine dalarken beyin yavaş yavaş istemli hareketten yani korteksten yukarıdan yönetilirken solunum hareketi, yavaş yavaş beyin sapına refleks, kendiliğinden otomatik solunumu çalıştıracak merkeze doğru kayıyor solunum hareketleri. İşte o geçişte sorun yaşanıyorsa eğer ne oluyor? Hasta o geçişi yaşayamayınca nefes duruyor. Ya da hasta o geçiş sırasında derin uykuda değil de daha yüzeyel bir uykuda yaşıyorsa o sırada bir kas parazisezi oluyor, hastamızda bir gevşeme. Geçici bir felç hali oluyor. O anda hasta uyanırsa ya da bilinci biraz yükselirse, şuur uykuda biraz daha yüzeyel duruma gelirse bunu hissediyor. Bunu hissedince ne oluyor? Bunu bir karabasan gibi, nefesime çöktüler gibi olabiliyor ya da hiçbir tarafımı hareket ettiremedim gibi algılıyor. Ama tabii bununla ilgili daha farklı paramedikal açıklamalar da var ama işin fizyolojisi böyle olduğu söyleniyor. Tabii bunu nasıl inceleriz?
PINAR AKKAŞ: Çocukluk yaşlarda mı başlar?
OĞUZ BAK: Ben kendim yaşamış biriyim, çocukluğumda çok yaşadım bunu. Ama her yaşta olabilir.
PINAR AKKAŞ: Tedavisi var mı?
OĞUZ BAK: Tedavisi tabii ki çalışmalar var ama yüzde yüz çözüm yok. Ama şöyle; zaten yaşayanlar belki hayatlarında bir kere, iki kere veya üç beş kere yaşıyorlar. Ama çok yoğun yaşanıyorsa bir takım ilaçlar geliştirilmeye çalışılıyor. Bununla ilgili çalışmalar var.
OKTAR BABUNA: Kısaca epilepsiden bahsedelim mi?
OĞUZ BAK: Toplumumuzda çok Türkiye’de epilepsi çok. Özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde çok fazla. Daha çok da sosyoekonomisi düşük olan ailelerimizde çok fazla. Epilepsi bir elektrik bozukluğu. Nedir bu elektrik bozukluğu. Anlaşılabilecek bir dilde anlatırsak; böyle bir küre gibi düşünelim nöronlarımızı, bu kürenin balon düşünelim bir duvarı değil mi, bu kürenin bir duvarı var, bu duvarın içiyle dışı arasında iyon farkı var yani ortam farkı var. Ve bu dışla iç arasındaki ortam farkını dengeleyen bu duvar üzerinde bazı pompalar var, özel kanalcıklar var. Bu kanallar sodyum, potasyum, kalsiyum dediğimiz tuzları, normal sofra tuzuyla aldığımız, suyla aldığımız moleküller bir içeri bir dışarı karşılıklı olarak aynı yönde, zıt yönde atıp geri alıyorlar. Hücrenin içiyle dışı arasındaki elektriksel dengeyi sağlamaya çalışıyorlar. Bu kanallar bozuluyor epilepside. Aslında çoğu nörolojik hastalıklarda bu kanlar bozuluyor. Ama epilepside özellikle bunlar bozuluyor. O yüzden bunlara kanalopati deniyor. Bu kanallardaki bu etkileşim, bu tuzların giriş çıkışı bozulunca hücrenin elektriği de bozuluyor. Sonuçta bir kısa devre oluyor ve bir den bire bir elektrik patlaması ortaya çıkıyor. Sonra hasta kasılıyor, nöbet geçiriyor. Tabii bu en tipik örneği kasılma, bayılma, ağzından köpük gelme, dilini ısırma, idrar kaçırma, şuurunu kaybetme. Ama daha basit epilepsiler de var. Bazen dalabiliyor hasta kısa süreli gibi nöbetler ortaya çıkıyor.
PINAR AKKAŞ: Ön belirtiler oluyor mu? Çünkü diğer hastalıklardan seyri farklı olmuş oluyor.
OĞUZ BAK: Birden bire ortaya çıkıyor aslında. Bunu kestirmeniz, önden tespit edebilmeniz mümkün değil. Dolayısıyla hele de böyle büyük bir nöbetle gelirse hasta, aileler çok şok oluyorlar. Birden bire böyle bir tabloyu görmeleri onları ürkütüyor korkutuyor. Ama sonuçta tedavisi olan bir şey, yüzde yüz tedavisi var. Ama eğer hastanın zeka geriliği varsa, serebral palsi varsa, doğumsal anomalisi varsa ve beraberinde epilepsi varsa bunlar daha ağır oluyor daha üçlü beşli ilaç kullanmak gerekiyor veya daha ölümcül olabiliyor. Veya doğumda başladıysa çocuk doğar doğmaz bu enzimleriyle ilgili, kanıyla, genetiğiyle ilgili bozukluklar varsa ve bu beyni etkilemişse ve epilepsi nöbeti ortaya çıkardıysa o zaman çocukluk yaşlarda hemen komaya girebiliyor, sürekli nöbet geçirebiliyor. Onlar pek uzun yaşamıyor maalesef kaybedebiliyoruz. Ama şununla karıştırmamak lazım, izleyicilerimiz endişelenmesin; ateşli havale, bu da çocuklarda oluyor. Korkulacak bir şey değil aslında. Çok sık tekrarlıyorsa ilaç kullanıyoruz. Ama çocuk hayatında bir kere geçirmiş ,ona ilaç başlamayız. Ama birkaç kere geçiriyorsa ona ilaç başlıyoruz. Ama genelde de 6-7 yaşında düzeliyor bir daha da ilaca gerek olmuyor. Çok nadiren ileriki yaşlarda devam edebiliyor. Ama epilepsi her yaşta ortaya çıkabilir. Ama erişkin bir insanda birdenbire önce bir tümör ya da damar tıkanıklığından şüphe ediyoruz. Ensefalit beyin iltihabından şüphe ediyoruz. O yüzden her epilepside MR görmek istiyoruz. Kontrastlı ilaçlı yapmak gerekiyor, tümörleri o zaman daha iyi tespit edebiliyoruz.
PINAR AKKAŞ: Serebral palsisi olan yani beyin felci değil mi?
OĞUZ BAK: Bazısı hani doğumdan sakat kaldı, işte doğarken oksijensiz kaldı dediğimiz çocuklar var ya, onların epilepsileri tabii daha ağır oluyor.
PINAR AKKAŞ: Her serebral palsili çocuklarda epilepsi olur mu?
OĞUZ BAK: Olmaz. Belli bir yüzdesinde oluyor maalesef ve genelde de tek ilaç yetmiyor birkaç ilaç birden kullanmak gerekiyor. Onlarınki biraz daha ağır oluyor.
PINAR AKKAŞ: Epilepsi nöbet geçiren hastalarda çevresindeki insanlar neler yapmalı, nelere dikkat etmeli? O esnada bir nöbete şahit oluyorlarsa epilepsi nöbetlerinde.
OĞUZ BAK: Şunu bilmek lazım; epilepsi nöbeti o anda hiçbir insanı öldürmez, çok nadir bir ihtimaldir. Hiçbir insanın kalbini durdurmaz vs. olmaz. En önemli şey onu yan yatırıp ağız yolunu açık tutmaya çalışmak. Yani nefes alıp verebilmesini sağlamaya çalışmak, yan yatırmak. Aslında çok yapılabilecek bir şey yok. Bir an önce alıp hastaneye götürmek en güzeli. Ya da kasılma sırsında, çırpınma sırasında kendine zarar vermesini engellemek, en önemli şey o. Veya kafasını sağa sola vurmasını engellemek, yani kendine zarar gelmesini, solunum yolunun açık olmasını sağlamak. Yapılabilecek tek şey bu. Zaten beklenirse birkaç dakika içerisinde o nöbet duracaktır. Bir an önce hastaneye ulaştırmak önemli ya da 112’ye haber vermek önemli. Ama epilepsiyle çok karışan ve toplumumuzda çok sık görülen bir şey var konversiyon nöbetleri. Özellikle genç bayanlarda, erkeklerde de olabiliyor ama ağırlıklı olarak genç bayanlarda, psikolojik nöbet. Onda hasta daha çok çırpınıyor. Ve ikisinin farkı şudur; gerçek nöbette hasta dilini ısırabilir, kan çıkar yaralanır, idrar kaçırır veya kafasını çarpar. Psikolojik nöbette hasta hiçbir zaman yaralanmaz. Ve hiçbir zaman yalnız değildir hep etrafında bir şahit vardır, izleyen vardır ve kökeninde her zaman ailesel travma vardır. Çocukluğunda ya da gençliğinde çağında psikolojik bir anne, baba, çocuk üçgeninde bir kırılma, bir problem vardır.
PINAR AKKAŞ: Genetik midir?
OĞUZ BAK: O pek genetik değil. Epilepsi genetiktir, ırsidir genelde.
OKTAR BABUNA: Orada da demek ki bir noktaya gelindiğinde genetik mühendisliğiyle inşaAllah o rahtsızlıklar da tam kökten tedavisi olur.
OĞUZ BAK: Belki bu dediğimiz kanalların üreten genler de tespit edilmiş. O tuzların hareketini sağlayan kanalları, onlar bir protein yapı, özel bir yapı. Bunun nereden üretildiği belli. Hücrenin çekirdeğindeki genlerden kromozomlardan üretiliyor o da tespit edilmiş. Belki oraya bir genetik mühendislik bu kanlarlın düzgün üretilmesine neden olacak ve epilepsi ortadan kalkacak.
OKTAR BABUNA: Bu konuyla tam ilgili değil ama bir çalışma vardı yaşlanmayla ilgili. Bakıyorlar, bir molekül var bir protein, bu protein hücre çekirdeğiyle mitokondri arasında, hücrenin enerji santralı arasındaki koordinasyonu sağlıyor. Bakıyorlar yaşlanma olan hücrelerde mitokondri sayısında önemli bir azalma var. O proteine dönecek, o proteine çevrileceği hücrenin bir dışarıdan molekül veriyorlar farelere. İki yaşındaki farelere bu verildiğinde bir anda iki aylık dokulara sahip olmuşlar. Kas dokusu, cildi her şeyi ona göre olmuş. Demek ki bu insanlarda da bir müddet sonra ömürler uzayacak. Kök hücreler, genetik mühendislik hepsi.
OĞUZ BAK: Belki ömrü uzatabileceğiz ama ölümün çaresini bulamayacağız. Ama bir dokunun yenilenmesini sağlayabileceğiz. Kök hücre. Kök hücre dediğimiz nedir? En ilk anne karnındayken oluşmuş hücre demek. Yani o hücre her şeye dönüşebilir. Kalp hücresi de olabilir, göğüs hücresi de olabilir, beyin hücresi, onu yönlendirmek önemli, onu nereye koyduğunuz önemli. Kök hücreyi omuriliği kesilmiş farenin kesilmiş bölgesine koyuyorsunuz omurilik düzeliyor ve fare aksayarak da olsa yürümeye başlıyor.
OKTAR BABUNA: Tabii, ömür uzaması hepsi bir kader üzerine. Ölüm mutlaka var. Ama insanın normal genetik yapısı deniyor; 120 yaşına kadar yaşamaya uygun. Beslenme şartları, sevgisizlik ortamı bir de her şeyin zararlı olduğunu görüyoruz. Tavuğu bile antibiyotik hormonu verince o artık yararlı değil zararlı hale gelmeye başlıyor. Balı şekerle üretiyorlar vs. O zaman tabii ortalama yaş 60-70’lere düşmeye başlıyor. Halbuki tekrar 120 yaşına kadar..
OĞUZ BAK: Yaratılıştan doğallıktan uzaklaşınca ömrü kısaltıyorsunuz. Bütün mesele bu. Ama doğal kaldığınızda, sevgi içinde kaldığınızda, samimi olduğunuzda ömür uzamaya başlıyor ve gençleşmeye başlıyor.
PINAR AKKAŞ: Epilepsiyle ilgili bir şey daha sormak istiyorum. Her yaşta görülebiliyor galiba. Anne karnında epilepsileri olabiliyor diye duymuştum bilmiyorum doğru mu. Ya da doğduktan sonra hemen bebeklerde de epilepsi olabiliyor diye biliyorum.
OĞUZ BAK: Tabii doğduğu andan itibaren epilepsi nöbeti özellikle böyle enzim hastalıkları olan, vücudun işleyişinde hep enzimler görevlidir bir takım proteinler, bir takım molekülleri bir takım moleküllere çevirir. Bu sürekli saniyeler içerisinde olur. Vücudunun her yerinde, hücre çekirdeği içerisinde, onlarda bir eksiklik olduğunda doğar doğmaz nöbetler oluşabilir. Yeni doğan nöbetleri diyoruz ona. Ama anne karnındakiyle ilgili çok bir bilgim yok. Ama tabii tıp gelişiyor, belki de doğru olabilir.
PINAR AKKAŞ: Parsiyel epilepsiyle diğer epilepsi arasındaki farklar nelerdir?
OĞUZ BAK: Parsiyel epilepsi adından da belli, vücudun bir tarafına tutan epilepsi. Bunlar özellikle MR’a çok bakıyoruz hani bir tümör var mı yok mu. Tümörler genelde böyle genel bir epilepsi değil de mesela sağ tarafı kasılmaya başlar sonra sol sağ hep beraber kasılır. Parsiyel fokal epilepsi böyle başlar. Tabii tümörler nadir nedenler, ağırlıklı nedenler. Bu kanal problemleri, elektrik bozuklukları 100 çeşidi var epilepsinin. Çok ciddi bir dünya sınıflaması var. Başladığı ye de önemli. Mesela bir temporal loptan başlıyorsa böyle tipik hareketleri olabilir. İşte ağız yalama, şapırdatma şeklinde olabilir. Sıcak suya girersiniz, duş alırken nöbet geçirebilirsiniz, tetikleyici faktör olabilir. Kitap okuma epilepsisi var mesela. Çocuk açıyor okumaya başlıyor nöbet geçiriyor. O sırada kabloları bağlıyorsunuz EEG’ye, açıyor kitap okumaya başlıyor, EEG de başlıyor bozukluklar. Veya bir takım böyle kol-bacak hareketleri olabiliyor. Hep bildiğimiz o kasılma nöbeti olmayabilir. Veya bir noktaya gözünü dikme. Çocuk mesela okuldadır bu çocuğun başarısı düştü, öğretmeni diyor ki; sürekli bu çocuk dalıyor, absans epilepsi olabilir. Büyük bir nöbet yoktur ama çocuk o sırada beyin kısa süreli duruyordur. İlaçla hemen düzelir. Çok çeşidi var.
OKTAR BABUNA: Çok güzel bir sohbet oldu, verdiğiniz bilgiler hakikaten.. Tekrar inşaAllah sizi ağırlamak isteriz. Hakikaten çok kaliteli ve güzel br anlatım oldu, maşaAllah.
OĞUZ BAK: Ben teşekkür ederim bu imkanı verdiğiniz için. Umarım yararlı olmuşuzdur. Teşekkür ederim.
PINAR AKKAŞ: Bir yaşam ve Sağlık programımızın daha sonuna geldik. Bu hafta Nöroloji Doktoru Oğuz Bak bizlerle birlikteydi. Dr. Oktar Babuna ile hazırladığımız programımızın haftaya yeni değerli bir konuğu olacak. Herkese hayırlı akşamlar diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/183802/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---23-Bolum---Dr-Oguz-Bak-Noroloji-Uzmani
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500