Yaşam ve Sağlık – 21. Bölüm – Lütfü Kaan Özdemir, Psikoterapist
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından Yaşam ve Sağlık programımıza hoş geldiniz. Bu hafta programımız Dr. Cihat Gündoğdu ile
sunuyoruz. Ve stüdyo konuğumuz Psikoterapist Dr. Kaan Özdemir bizlerle birlikte. Hoş geldiniz programımıza.
KAAN ÖZDEMİR: Hoş bulduk.
PINAR AKKAŞ: İzninizle kısaca özgeçmişinizden bahsedelim. Dr. Kaan Özdemir psikoloji eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansını yapmış ve Valder Üniversitesi’nde Bilişsel Davranışçı Terapi alanında doktora eğitimini tamamlamıştır. Aynı zamanda Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden sertifikaları vardır. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. Çeşitli eğitim ve danışmanlık merkezlerinde psikoterapist, eğitmen, danışman olarak hizmet vermiştir. 2008 yılında halen başkanlığını yürüttüğü Bilgelik Enstitüsü’nü kurmuştur. Harvard Üniversitesi’nde eğitim programına katılmıştır. Dünyanın en geçerli kişilik yapılarını tanımlayan ennaegram kişilik yapısıyla ilgili 9 mizaç modeline göre mizaç farklılıkları ve kişilik gelişimi kitabı vardır. İlave etmek istediğiniz var mı?
KAAN ÖZDEMİR: Teşekkürler.
PINAR AKKAŞ: Bilişsel gelişimle başlamak istiyorum programa. Bilişsel gelişim kısaca kişinin dünyayı algılaması, kavraması, zihin yetenekleri bu sürecin bir bütünü diye biliyoruz kısaca ve çok temel anlamda. Biraz bize daha detaylı anlatabilir misiniz?
KAAN ÖZDEMİR: Şimdi bu farklı terapi ekolleri var. Bu terapi ekollerinden şu an Euroblech diye daha önce psikanalist olan birisi bir bilişsel ekol diye bir ekol var onu denemek istiyor, aslında hipotez kurup yanlışlamak için başlıyor yola. Daha sonra denedikten sonra çok iyi çalıştığını fark ediyor bu sistemi geliştiriyor. Bilişsel terapi diye bir terapi sistemi ortaya çıkıyor. Dünyada bilimsel olarak en geçerli terapi sistemi bu. Biz de bu konu üzerinde çalışıyoruz. İşte bu konunun özü aslında kişilerin algı yönetimine dayanıyor. Yani bizler hayatı, gerçeklik dediğimiz şey kişi sayısı kadar farklı aslında. Bizim her bir bireyin gerçek dediği şey aslında sadece algılarımız. Tek olan şey gerçeklik değil aslında hakikat tek. Gerçeklik kişi sayısı kadar fazladır. Ama biz o gerçekliği genel geçer gerçeklik kabul ettiğimiz için problem yaşıyoruz zaten. Gerek hayatta, gerek ilişkilerimizde, gerek işimizde. O yüzde psikoterapiye kendisi dahi gelse kişi gerçekliğini değiştirmek zor olduğu için psikoterapi süreci çok kolay bir süreç değildir. Temelde budur yani.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada şu çok önemli tabii, kişilerin algısı kişiden kişiye farklı, kişi sayısı kadar algı var. Bu gerçekten de öyle, her insanın görüntüsü imtihanında yani yaşadığı hayat boyunca gördüğü algıladığı şeyler apayrı olabiliyor tabii. O onun imtihanında Allah nasıl yaratıyorsa öyle görüyor o yüzden, değil mi?
KAAN ÖZDEMİR: Aynen öyle. Dediğiniz gibi algılama her olayda geçerli. Ünlü bir kişi diyelim, birisi diyor ki dünyanın en iyi insanı, başkası da diyor ki dünyanın en kötü insanı. O kişi sabit aslında ama herkes kendi penceresinden baktığı için olaya farklı farklı anlamlar yüklüyor kişiye. Bununla ilgili Mevlana Hazretleri’nin hepimizin bildiği bir sözü var, “kardeşim, sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemik” diyor. Buradaki düşünce dediği şey algı zaten. Gül düşünürsen gülistan olursun, dikenlik düşünürsen diken olursun. Biz eğer algılarımızı yönetebilirsek daha mutlu daha huzurlu olabiliriz. O yüzden dinde, ezoterik kavramlarda yapılan şey, nirvanaya ulaşma dediğimiz şey, tekamül dediğimiz şey o zaten. Kişinin fiziksel olarak bir şey değişmiyor. Beyinde değişiyor tabii algı olarak ama asıl değişim olan şey psikolojik bakış açısı yani algısı değişiyor. O yüzden dünya farklı anlamlandırılıyor.
CİHAT DÜNDOĞDU: Peki burada inanın algılarını şekillendiren, farklı kılan şey olması gerektiğinden eksik ya da işte bozuk kılan şey önyargıları, değil mi?
KAAN ÖZDEMİR: Kesinlikle. Birkaç etmen var isterseniz ondan bahsedeyim. Şimdi algı dediğimiz şey daha anlaşılır kılabilmek için gözlük metaforuyla ben anlatmayı tercih ediyorum. Hatta bununla ilgili kıssa da var, bir kadın arkadaşının penceresine bakıyormuş, diğerine demiş ki; “Ayşe hanımın penceresine bak ne kadar kirli” demiş. Arkadaşı da ona demiş ki; “dikkat edersen kirli olan onun penceresi değil, senin gözlüklerinin camı olduğunu görürsün” demiş. Her birimizin gözlüklerimizin camında bozukluk var. Bu farklı farklı bozukluk. İşte 5 derece miyop, 10 derece miyop, hipermetrop vs. Eğer bizim gözlüğümüzde bozukluk varsa bütün dünyayı öyle görürüz zaten. İşte algısal anlamda da bozukluklarımız olduğu için aslında asıl olan hasta olmamıza gerek yok, her bireyde hastalık diye bir şey yok ama yaratılışın hikmeti da bu zaten. Bizler melek olarak yaratılmıyoruz. Potansiyel olarak algısal bozukluklarla yaratılıyoruz. Zaten tekamül etmemiz gereken şey, o süreçte zaten b,iz tekamül ediyoruz, algılarımızı değiştirdikçe. İşte bir Mevlana Hazretleri, bir Yunus Hazretleri fiziksel olarak bir şey değişmemiş, o yolculuklarında algıları değişmiş zaten. Algıları değiştiği için dünyaları değişmiş. Dünyayı daha farklı algılamış. Matrix filmini hepiniz izlemişsinizdir. Onun temelinde ezoterik bir şey var, dünyaya farklı gözle bakmaya başlıyor. Bizde de o zaten. Bu vahit-ehad kavramları da yaratılana bakıp yaratıcıyı görebilmek, en üst mertebe bu aslında. Çiçeğe bakıp ne güzel çiçekmiş de diyebiliriz, Allah ne güzel çiçek yaratmış da diyebiliriz. İşte bunlarda algı farklılığı var. Oradaki algı yani yaratılanlarda yaratıcıyı görebilmek. O yüzden bazıları diyor ya mesela “Allah nerede?” Allah her yerde görebilen için her yerde. Aynaya bakınca da Allah’ı görebilirsin. Çünkü seni de Allah yaratmış, her yerde Allah’ı görebiliriz. Ama o gözle bakmak lazım. İşte oradaki algı farklılığı, algıdaki değişim. Bunun farklı farklı basamakları var işte. Mesela normal sorulunca başımıza gelecek en büyük kötülük ne diyoruz, ölmek diyoruz değil mi? Mevlana Hazretleri’ne soruyorlar “ölüm nedir?” “Şeb-i aruz” diyor, yani sevgiliye kavuşma günü. “Siz aşık olduğunuz bir insanı nasıl görmeyi arzuluyorsanız ben ölmeyi o kadar arzuluyorum” diyor. Şimdi farklı algı boyutu olduğu için, farklı algı boyutlarından zaten algılamak kolay değil. Hz. İsa (a.s)’a atfedilen bir şey var, “sana tokat atana öbür yüzünü çevir.” Şimdi tırnak içinde, normal birine desen “sana tokat atana diğer yüzünü çevir,” amiyane tabirle, “ben enayi miyim” der. Ama bunun temelinde oradan bakınca öyle görünüyor ama bu üst bir bakış, aşkın bakışı olduğu için tam tersi tekamül ettiğinin göstergesi. O yüzden büyük zatlar toplumların geneli tarafından bazen yanlış anlaşılmıştır, gerek Şems, gerek Mevlana Hazretleri, yaşadığı dönemlerde büyük zatlar anlaşılamamıştır çünkü onlar daha aşkın boyutlarda konuştukları için. Ama çoğu insan daha alt boyutta olduğu için algısı onları anlayamamışlardır. Temel sebebi de algı sorunu. İmam-ı Rabbani Hazretleri olsun hepsi hapse atılmışlardır, yaşadığı dönemlerde suçlanmışlardır. Şimdi çok büyük zatlar diye okuyoruz ki öyleler ama yaşadığı dönemde anlaşılmamıştır bunlar.
PINAR AKKAŞ: Bu anlattıklarınız örneklerde en temel konu inançlı olmaları. Allah inancı olan kişilerin algılarıyla inancı olmayan kişilerin algıları tabii ki çok farklı olacaktır.
KAAN ÖZDEMİR: Bir insanın ateist olmasının da sebebi öyle algılıyor olması. Allah’ı görebilmek, duyabilmek o da bir algı seviyesi. Yani baktığında o diyor ki “hiçbir yerde göremiyorum.” Aslında her yerde olduğu için göremiyor. O akış açısıyla bakmanız lazım ki görebilelim. Çünkü biz kendi aklımız sınırlı bir aklımız var sonuçta. Sınırlı aklımızla aşkın bir aklı görmeye çalışıyoruz. Şimdi kendi aklımızla göremeyiz tabi ki. Bu sefer de yok diyor. Yani kapasitemiz sınırlı olduğu için göremediğimizi zannediyor. Aslında her yerde. Mesela çok büyük sesler şu an var ama bizim duyma kapasitemiz düşük olduğu için duyamıyoruz. Belli frekansları duyabiliyoruz. Bizi sağır edecek sesler var ama algılayamıyoruz. Şu an sesler yok diyebiliriz duymadığımız için aslında var ama, bilimsel olarak da var. Aynı şey aslında, algı; Allah her yerde olduğu için göremiyor bazıları, algısı o seviyede olmadığı için.
CİHAT GÜNDOĞDU: O bahsettiğiniz şeye bir ekleme yapmak istiyorum. Ayeti Kerime’de Yüce Allah şöyle buyuruyor, şeytandan Allah’a sığınırım: “..seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sankisıcak bir dost(un) oluvermiştir. [Fussilet Suresi, 34] mealen söylüyorum. Burada tabii ki sevgiyle yaklaşmak çok önemli. İnsanın çevresindeki bütün varlıklara başta insanlar olmak üzere, hayvanlar da o şekilde, çiçekler bütün objeler canlı olsun cansız olsun hepsine sevgiyle yaklaşınca Allah’ın tecellisi olarak bilip de, Allah’a karşı gösterdiği sevgiyi ifade ederek bu şekilde yaklaşınca bu bir sır Kuran’da verilmiş olan. Bu sırrı uygulayan insan tabii ki çevresinde de sevilen insan olmuş oluyor, mutluluğa ulaşmış oluyor. Sizin çünkü ‘mutlu gelecek’ diye bir projeniz var. Burada bahsettiğim Ayeti Kerime’yi, Allah’ın verdiği o sırrı uygulayacak olan insan, Allah’a tevekkül eden, Allah’ın verdiği bu sırrı harfiyen yerine getirecek olan insan Allah’a güvenen dayanan insandır, Allah böyle bir sır vermişse. Burada mutlu gelecek projesinde neyi hedeflediniz? Nasıl bir mutluluk projesi ortaya koydunuz?
KAAN ÖZDEMİR: Söylediğiniz şeyle bu proje bağımsız ama devam edecek olursam dediğiniz çok doğru. Kavli leyin yani güzel ve yumuşak sözle hitap edin diyor. Çünkü bu psikolojik olarak da öyle. Biz mesela yeni terapi yapacak kişilere şunu deriz; -danışan diyoruz, bazıları hasta diyor, bize terapiye gelen kişi- danışanlarla asıl en önemli kritik nokta terapatik ortam dediğimiz aslında köprünün kurulmasıdır. :En önemli şey budur, farklı teknikler var. Danışanı motive etme, sevgi yolu bulması. Her iletişimde asıl olan bir köprü kurmaktır. Bu yediden yetmişe herkes için geçerlidir. Anne-baba ilişkisinde, karı-koca ilişkisinde, çalışan ast-üst ilişkisinde arada köprü varsa o ilişki geliştirilmeye müsaittir. Köprü yoksa da farklı ilişkiler ortaya çıkabilir. Devletle millet arasındaki ilişkide de o var, bir sevgi köprüsü olması lazım. Köprü olmasa sorun var. Mesela yapılan araştırmada en çok intiharı düşünen kişiler ergenler olduğu ortaya çıkıyor. Ergenlerin bir yerde yapılan araştırmada yarıdan fazlasının, soruyorlar ergenlere neden düşünmüyorsun, “çünkü annem babam benden nefret ediyor” diyor. Bir anne-babanın nefret etmesi mümkün mü? Değil aslında. Annelere soruyoruz neden nefret ettiğini düşünüyorsun, “çünkü altı aydır bir yıldır bir kere bile güzel bir şey söylemedi.” 3-4 yaşında veya ergenlik döneminde kişilik oluşumu olduğu için çocuklar normalde daha asidir, ‘ben de varım’ demek için. 3-4 yaş civarında olur bu bir de ergenlik döneminde olur. O dönemlerde ‘ben de varım’ demek istedikleri için daha asi oldukları için ne oluyor? Anne-babaları tarafından sürekli “onu yapma, bunu yapma, dersine çalış” hep olumsuz şeyler söylenebiliyor. Çocuk da zannediyor ki herhangi bir sevgi sözcüğü çok kullanılmadığı için ‘benden nefret ediyor.’ Baktığınızda mesela bozulmaya yüz tutmuş ilişkilerde. Çift terapi için geliyorlar, “en son seni seviyorum ya da sevdim diye yıllar oldu söylemeyeli” diyor. “Hep olumsuz şeyler” diyor. O sevgi yolu her zaman için dediğiniz gibi çok önemli bir şey. Her türlü ilişkide arada sevgi yolu köprüsü varsa o ilişki gelişmeye açıktır. Yoksa orada korku kültürü başlamış olabilir. Bu da çok sakıncalı bir şeydir.
PINAR AKKAŞ: Sevgi sözcüğü sözlü söylemek tabii ki önemli ama uygulamada da kişinin onu görmesi ve kanaatinin gelmesi, samimi olması çok önemli.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii. Samimiyet dediğiniz gibi. Zaten ‘lisan-ı hal’ der eskiler. Beden dili değildir lisan hali Türkçesi aslında hal dilidir. Beden dilinden çok daha etkili bir yöntemdir o. Şimdi içi boşaltılıp beden dili diye tercüme edildi. Aslında lisanı hal yaşayan bir bedendir yani inandığı gibi yaşayan insanın lisanı hali olur. Yani sevdiğini söylemektense gösteren insandır bu. Bu şunun gibi; bir çok kişi ayetler hadisler paylaşıyor twitterden şuradan buradan ama aslı olan nedir? Hayata geçirmektir. “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyor Peygamber (s.a.v). Güzel ahlak nedir aslında? Ayetlerin yaşanmış hali, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatı baktığımızda. Çünkü önemli olan yaşayan bir şey. Bu hayatın her aşamasında geçerli. Biz anne-babaysak çocuklar bizim söylediğimizden çok yaptığımıza bakar. Biz bir şirkette müdürsek, patronsan çalışanlar bizim yaptığımıza bakar söylediğimize bakmaz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Belki de bakışlarınıza bakar, sözü söyleyiş şeklinize bakar. Çünkü orada hissettiğiniz şey lisan-ı hal diye bahsettiğiniz şey zaten ön plana çıkmış oluyor. Karşıdaki insan hissediyor onu.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii. Bir çok kişi şu yanılsamaya düşüyor; çocuklar ve göreceli az eğitimli kişi anlamaz zannediyor. Tam tersi, 1 yaşından 100 yaşına kadar her insan hangi eğitim seviyesinde olursa olsun karşıdaki samimi mi değil mi hisseder. Bilişsel düzeyde olmasa da hisseder karşıdakinin samimi mi değil mi.
PINAR AKKAŞ: Çocuklar ayrıca telkine de çok açıktırlar, o yüzden onlara verilecek olumlu telkin, güzel ahlak, sevgi, şefkat, merhamet ağırlıklı bir telkin onları zaten olumlu etkileyecektir.
KAAN ÖZDEMİR: Kesinlikle. Zaten ‘tekrar ediyor’ dediğimiz psikolojik bir şey 21 defa tekrar. İşte bu bir kıssada, bir tane kadın geliyor “benim çocuğum çok bal yiyor” diyor. “Tamam şimdi git” diyor, “40 gün sonra gel” diyor. 40 gün sonra geldiğinde diyor ki “çocuğum çok bal yeme” diyor. “Hocam bunun için mi beni 40 gün beklettin” diyor. Diyor ki, “40 gün önce ben de bal yiyordum” diyor. Yani etkili olması için lisan-ı hal olabilmesi için kendisi uyguluyor. Onun dışında da psikolojik olarak bir davranışın kalıcı davranış olması için paterno haline gelmesi lazım. Bazı araştırmalarda 21 gün olması lazım. İşte 21 gündeki sır da o. Mış gibi, bir çok şey mış gibi başlar hayatınızda. Daha sonra lisan-ı hal hemen birden olmaz zamanla olur. Bu da işin doğası gereği normaldir.
CİHAT GÜNDOĞDU: ben psikologları ayrıca takdir ediyorum. Çünkü siz ilaçsız tedavi yapıyorsunuz, reçete yazmıyorsunuz ama şimdi sanki reçete yazınca daha mı ileri, öyle bir şey değil. Siz insanın ruhuna yaklaşıp tam bir kişilik çözümlemesi yapıyorsunuz. Hasta da demiyorsunuz danışan diyorsunuz o da ayrı bir güzellik olmuş. Onun daha takdir ettim sizi şimdi. Şimdi burada hastalığın yani bozukluğun temeline iniyorsunuz ve çözümlüyorsunuz kişiliği. 9 mizaç diye ayrı sınıflıyorsunuz öyle mi?
KAAN ÖZDEMİR: Bunu her psikolog yapmıyor bu benim kullandığım bir yöntem. Bir çok psikolog farklı kişilik yapıları sistemi kullanır. Bu enneagram dediğimiz kişilik yapıları sistemi bence dünyadaki en iyi çalışan sistem olduğu için onu kullanıyorum. O beynelmilel bir şey. Temelleri aslında sufizme dayanıyor. Burciyef diye bir adam ortaya Orta Asya’dan sufilerle kalıp Hindistan’a gidiyor daha sonra Ospanski’lerle vs. geliştiriyor bunu. Temelleri sufizme dayanıyor. 9 farklı mizaç şeklinde doğuyoruz. Bu bizim insanları daha iyi anlamak için, etiketlemek için değil daha iyi anlamak için gerek terapilerde gerek koçluklarda kullanıyoruz. Çünkü doğuştan farklı mizaçlarla yaratılıyoruz ve belirli potansiyellerle doğuyoruz. Bugün baktığımızda mesela gerek siyasiler gerek ünlü kişiler biz onları kendimiz irdeliyoruz ve kendimizce anlamak için bir şey çıkartıyoruz. Baktığımızda çok tutarlı şeyler yapıyorlar, kendi kişilik yapılarıyla çok tutarlı, çok çelişmiyor. Mesela doğuştan lider dediğimiz tipler var mesela onlar daha böyle karizmatik lider dediğimiz kişilerdir. Onlara baktığımızda daha dominant kişilerdir. Bugün dünyadaki bir çok şirketin genel müdür ceosu o kişilik yapısında, dünya liderleri. Çünkü dominant oldukları için daha baskın tiplerdir ve karizmatik liderlerdir. Toplumları insanları arkalarında sürükleyebilirler mesela. İşte onların zaafları var her yapıda olduğu gibi.
CİHAT GÜNDOĞDU: Peki bu öğrenilebilir mi? Lider olmak öğrenilebilecek bir şey mi? Ya da kişi mizacını değiştirebilir mi?
KAAN ÖZDEMİR: Şöyle; bir, doğuştan liderlik potansiyeli yüksek kişiler var yoksa her insan lidere olabilir. Keza anne-babaysak bir anlamda lideriz zaten, her insan aslında bir şekilde bir yerin liderliğini yapıyor. Ama bu pioneer toplumları sürükleyen genelde belirli kişilik yapılarından çıkıyor. Bu liderlik dediğimiz şey hem doğuştan belli potansiyellerle doğuyoruz ama zamana geliştirilebilir bir şey. Biz bunu gerek terapilerle gerek koçluklarda bu geliştirilebilir tarafları geliştiriyoruz zaten kişilerin. Yaptığımız şey o aslında yani potansiyel liderlerin yetkinliklerini maksimuma çıkarabilmek ya da bazı yetkinliklerle uğraşmayıp delege etmesini sağlamak aslında. Yapmaya çalıştığımız şey o.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada yapmaya çalıştığınız şey genelde telkin.
KAAN ÖZDEMİR: Terapi ya da koçluk. İşte farklı teknikler var ilaç kullanmıyoruz. Zaten öyle bir yetkimiz de yok hekim olmadığımız için ama şunu da atlamayalım; her psikolojik rahatsızlığı terapiyle çözüyoruz diye bir şey yok. Mesela kişilik bozukluklar vs. onlara hiç bakmıyorum zaten, tamamen onlar psikiyatrinin konusu. Birinci basamak dediğimiz depresyon, panikatak, OKB ya da mutsuzluk, sosyal fobi vs. gibi birinci basamak dediğimiz sadece terapiyle çözülebilecek şeylerle ilgileniyoruz. Şizofreni vs. onlarla zaten ilgilenmiyoruz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Peki bir panikatağa yaklaşımınız nasıl oluyor mesela?
KAAN ÖZDEMİR: İşte bunların bizim kullandığımız yöntemde zaten öz bir bakış açısı var. Panikatak olsun, depresyon olsun, OKB, sosyal fobi, onun söylediği şey şu zaten; biz hayatı kendi penceremizden anlamlandırdığımız için, temelde panikatak hastası dediğimiz kişi ne yapıyor? Öleceğini varsayıyor, işte kalbi 150 atıyor. Size geliyordur işte “doktor bey kalp krizi geçiriyorum” der muayene edersiniz bir şey yok.
CİHAT GÜNDOĞDU: her defasında aynı tetkikleri yapıyoruz kanaati gelsin diye.
KAAN ÖZDEMİR: Aynen öyle. Temelinde aslında kendi kendine telkin. Şimdi ben şu çayı içersem kalbim birden çok atmaya başlayacak, kendime inandırabilirim. Her çay içtiğimde işte bu Pavlov’un klasik şartlanması azlında. Her çay içtiğimde kalbim çok çarpabilir, kendi kendimi telkin edebilirim. Oradaki telkinler de işte yanlış öğrenmelerle oluyor. Gerek OKB’de, gerek panikatakta, gerek depresyonda.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ya da yüksek tansiyon hastası geliyor, limon suyu içmiş oluyor tansiyonu düşüyor. Limon suyunun tansiyon düşürücü bir etkisi yok.
KAAN ÖZDEMİR: Çünkü birinden duyuyor, işte bunun bu etkisi var, bonibon verseniz aynı etkiyi yapar hap diye verseniz. Bazı yaşı ilerlemiş hastalık hastası dediğimiz insanlarda kullanılıyor. Geçmiyor doktor bey diyor. Bunların hepsi algı. Siz hekimsiniz, profesör gelir bir sefer bakar hastalığı çözer, pratisyen hekim yeni başladığı için anlamak için yarım saat muayene eder. Çıkışta sorar hangisi iyi? Çok uzun ilgilenen daha iyi der. Aslında biri çözmüştür diğeri çözmemiştir. Ama algısı o olduğu için insanların psikolojisi çok önemli o anlamda.
PINAR AKKAŞ: Ya da hastaya karşı ilaç dozunu artıralım, doğru söylüyorsun gerçekten ağrın var deyip ama pratikte belki öyle uygulama yapılmadığında hasta o telkinde gerçekten de iyileştiğini düşünebilir.
KAAN ÖZDEMİR: Haklısınız tabii. İşte o yüzden birçok işinin bu psikolojik kuramlarını biliyor olması gerekiyor ki daha iyi sağlatım sağlasınlar.
PINAR AKKAŞ: Panikatakla ilgili benim düşüncem son zamanlarda modern bir hastalık olarak kabul edip bir anlamda da kişilerin onu makbul görüyor olması. O yüzden de iyileşmesinin o geçme süresinin belki yavaşlaması gibi. Çünkü herkes belki birbirine ‘benimde var, senin de var,’ bir anlamda çok olması makbul görülüyor olabilir.
KAAN ÖZDEMİR: Orada da linguistik var kelimeyle ilgili, panikatak, hiper aktivite. Dediğiniz gibi panikatak deyince normalden fazla bir şey olduğu için, “bende panikatak var” iyi bir şeymiş gibi. Ya da “bizim çocuk hiper aktifmiş.” Sanki hiper aktifi süper zekaymış gibi algılıyor bazıları. Aslında gerçekten tanısı konduysa hastalık aslında panikatak hastalığı, kötü bir şey iyi bir şey değil. Ama linguistik olarak yani dil olarak sanki iyi bir şeymiş gibi, normalden fazla olduğu için, hani süper zekaymış gibi algılandığı için. Panikatakta da o var, işte “bende panikatak var.” Geliyorlar bize mesela, “bende panikatak var.” Neye göre var? “Arkadaşlar söyledi.” Herhangi bir yeden teşhis almamış, birazcık kalbi çok atsa zannediyor ki panik atak.
PINAR AKKAŞ: İnsan vücudu kalbi hızlı da atabilir, duruma göre heyecanlanır farklı durumlar olabilir.
KAAN ÖZDEMİR: Psikolojik şeyler fizyolojik şeye sebep olur zaten. Aniden bir araba durur, çarpacaktır size son anda durur, kalbi bir anda 150 atabilir. Yani psikolojik b,r şey fizyolojik bir şeye sebep olabilir gayet doğal zaten.
CİHAT GÜNDOĞDU: Adrenalin salgılanıyor bir anda korku anı oluyor, heyecan anı oluyor, nabız artabilir.
KAAN ÖZDEMİR: Oluşum psikolojik aslında. Bazen anlamsız geliyor insanlara, psikolojik bir şey fizyolojik bir şeye sebep olur mu? Çok rahat olur, heyecanlanınca elimiz terliyor vs.
PINAR AKKAŞ: Ki depresyon için de bu geçerli. Bazı hastalıkların temelinde belki insandaki o gerginlik, depresyon, yüksek tansiyon olması, aksiyeteler pek çok şeyin temelinde aslında, hatta bağışıklık sisteminde bile etkili olabiliyor. Kanser de aynı şekilde.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii. Sanıyorum Vehbi Vakkasoğlu’nun kitabındaydı bir araştırma yayınlamıştı, bilimsel bir araştırma. Dua eden insanlarla etmeyen insan insanlar arasındaki araştırma. Kanserdeki sağlatım daha yükselmiş. Çünkü bir tarafı aslında kendini bırakıyor, öbürü, duanın aslında bence bilimsel bir çok altyapıları var. Etkilerini yüzde yüz bilmiyoruz ama mesela duada ne var? Kendi kendine telkin var aslında bir anlamda. “Allah’ım, ben şunları şunları istiyorum” diyorsunuz b,r taraftan da kendi kendinizi telkin ediyorsunuz.
PINAR AKKAŞ: Bir de umut ediyor, inşaAllah.
KAAN ÖZDEMİR: Aslında fiili duayı yapmak için kendinize hatırlatıyorsunuz aslında. Yani bunları yapabilmem için neler yapabilirim? Kendi kendinizi telkin ediyorsunuz aslında. Bizdeki zikir hali, Allah’ın isimleri, bizde anılır Allah’ın isimleri. Temelde, o vücudu farklı siteyide sokabilmek için, duayla aynı şey.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada atomlarına varıncaya kadar zikrettiğin zaman dilin zikrediyorsa, vücudun da zikrediyorsa zaten kendini yaratana dönmüş oluyorsun ve bu şekilde fıtratına uygun hale getirmiş oluyorsun. Böylece mutluluk da olur, güzellik, gençlik hepsi zaten bunu takip eden şeyler.
Konuyu biraz daha genelleştirirsek, şimdi danışan boyutuna, kişi boyutundan toplum boyutuna olayı alırsak bir psikolog olarak sizce sağlıklı bir toplum için ne yapmak gerekiyor? Bu, çocukların yetiştirilmesinden başlayabilir, mevcut bireylerin yetişkinlerin yönetilmesinden yönlendirilmesine varıncaya kadar sağlıklı toplum için yapılması gerekenler neler?
KAAN ÖZDEMİR: Aklıma bir Çin atasözü geldi. ‘1 yıl sonrasını düşünüyorsan pirinç yetiştir, 10 yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç, 100 yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.’ İnsan yetiştirmek gerçekten de uzun vadeli bir şey, hemen de etkisi görülmüyor ama tabii ki bir yerden başlamak lazım. Çocuk eğitimi çok önemli bir şey tabii ki. Çünkü önyargıların olmaması için temelden sağlam atılması çok önemli bir şey. Çünkü şu an internetler, oradan, buradan bir taraftan da çocukların zihinleri bozuluyor, hepimizin bozuluyor aslında. Bir taraftan olumsuz önyargılar, bilgiler bunlar hepimiz için birer hakikate ulaşmada perde oluşturuyor aslında. Yani her öğrendiğimiz bilgi, o yüzden bilgi diyeti de yapabiliyor olmak lazım. Biz şu an ne yapıyoruz mesela diyet yapıyoruz, yediğimize içtiğimize dikkat ediyoruz, en az o kadar önemli aslında bilgi diyeti. Çünkü hangi bilgiyi aldığımızla, ‘insan ne yerse odur’ diye yine Çin atasözü. İnsan ne okursa, ne dinlerse odur aslında dolaylı olarak. Yani bizler aldığımız kaynakların ürünüyüz zihinsel olarak da, bilgi olarak da. Yine işte algı yönetimi, şu an günümüzde hangi medyayı takip edersek onların algısını almış oluyoruz. Aslında salt haber vermiyor hiç biri, sadece yorumlandırılmış. Belli bir medya grubunu takip ederseniz aslında algınızı değiştirmiş olursunuz, farklı medya gruplarını takip ederseniz yine algınız üzerinden değişir. O yüzden temelde bu algıları bozulmadan tabii ki çocukların gelişimi çok önemli sağlıklı toplum için. Biz de bir taraftan kendi algılarımız nasıl düzeltebiliriz. Hep bu algı kelimesi teknik kelime gibi kaçabilir, aslında öz itibariyle kast ettiğimiz şu; biz hayata bir Mevlana’nın, bir Yunus Emre’nin gözünden nasıl bakabiliriz? Aslında kast ettiğimiz şey bu. Onlar çünkü hakikate ulaştıkları için, eserleri bütün dünyada okunuyor isteyerek ve beğenilerek. Bizlerin amacı lisan-ı hal dediğimiz yani hal dilimizi onların seviyesine nasıl taşıyabiliriz? Çünkü dolaylı olarak çocuklarımızı geliştirirken, biz iyi şeyler yapalım derken biz de onların algılarını etkiliyoruz. Yani bizdeki olumsuzluklar da onlara geçiyor aslında. O yüzden biz bir taraftan kendimizi düzeltmeye çalışmamız lazım. Bir tarafta da çocuklarımı en iyi şekilde yetiştiriyor olmaya çalışmamız lazım. Ki bu toplumsal anlamda devlet eliyle yapılması gereken bir sürü şeyler var, onların yapılıyor olması lazım ama bu bakış açısıyla yani temeldeki asıl olan şey ahlak bilgisi. Peter Drucker dünyanın en büyük yönetim gurularından birisi. Mesela o ilk çıktığında, “önemli olan teknik bilgi, daha sonra duygusal zeka önemli yönetimde” demişti. Ölmeden son makalelerinde şunu dedi; “ahlak.” Çünkü siz bir insana teknik bilgiyi öğretirsiniz. Duygusal zeka dediğimiz, duygularını yönetmesini de o kadar kolay olmasa da öğretirsiniz ama ahlak dediğimiz kavram çok kolay öğrenilen bir şey değil. Bu çocukluktan gelen, aile yaşantısıyla öğrenilen yaşayarak öğrenilen bir şey. O yüzden ahlaki gelişim çok önemli bir şey bir toplumun gelişimi için. Ahlaki gelişimde problem varsa diğer teknik beceriler öğrenilse de, 2001 krizinde sanıyorum enron olayında, işte yönetim kurulu batan şirketler, yönetim kurulunun çoğu Harvard mezunu yani dünyanın en cinyıs yöneticileriydi. Battığı hafta şirket parasıyla 500 bin dolara tatile gittiler. Şimdi dünyanın en cinyıs yöneticileri batan şirketin parasıyla tatile gitmeyi hoş görebiliyor. Bence şu an toplumları bekleyen en büyük tehlikelerden bir tanesi bu. Problemlerin, yalancılığın, hırsızlığın vs. normalleştirilmesi. Onun üzerinde durulması lazım. Ahlaklı toplumlar, tabii ki teknik beceriler çok önemli bir şey ama ahlaklı toplumlar teknik becerileri de öğrenecektir. Asıl olan toplumun ahlaklı olması.
PINAR AKKAŞ: Asıl hedef çocuğun teknik bilgi ve becerisinin iyi olması değil dediğiniz gibi ahlaki yönden çok güçlü ve kuvvetli olması. Aslında eğitimin amacında da bilgilenmek, olgunluk çok önemli, kaliteli seçkin insan olmak çok önemli, iyi iletişim kurmak çok önemli. Ama her şeyden önce ahlaki düzgünlüğün olması.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii kesinlikle o çok önemli. Yanlış da anlaşılmasın, bazıları o önemli değil mi diyor. Tamamen değil. Günümüzde de yapılması gereken şey şu artık; zaten eğitimde de çok büyük reformlar yapılması lazım. Hala maalesef o seviyede değiliz. Şu an eğitimde bilgi önemli değil artık, bilgelik önemli. Biz de enstitüyü o yüzden kurduk zaten. Şu an bilgiyi, her birimizin cep telefonu var, girip Harvard’ın, Emayti’nin bütün derslerini izleyebiliriz. Önemli olan bu gelecekte de çocuklarda da, yöneticilerde de öne çıkan vasıf bu olacak; ani sentez yapabilme kabiliyeti. Bilgiye ulaşmak çok basit şu anda. İngilizceniz varsa dünyanın en son bilgilerine bir profesörden daha rahat ulaşabilirsiniz şu an. Önemli olan o bilgiyi nasıl kullanacağınız yani bilgelik. İleride fark yaratacak kişiler ve kuruluşlar bilgelikleriyle fark oluşturacaklar. Yani o bilgiyi nasıl kullanacağı. İşte bilgi çağı vs. deniyor ya aslında gelecek yüzyıl bence bilgelik çağı olacak. Çünkü önemli olan o bilgiyi nasıl kullandığımız. Baktığımızda bir sürü datalar var ama datalar kullanılmadığı için, bilgelik seviyesin erişilmediği için herhangi bir şey elde edilmiyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada bahsettiğiniz şeyler çok önemli. Özellikle bilginin kullanılması. Ahlaktan bahsettiniz. Burada tabii en mükemmel ahlak nedir? İnsanların kendi aralarında geliştirdikleri ahlak değil tabii ki. Çünkü hep eksiktir, yamalıdır, bozuktur. Kuran ahlakıdır, Allah’ın bize Kuran’dan tarif ettiği mükemmel davranış şekilleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sünnetidir. O da, “ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum” diye bildiriyor zaten. O da Kuran ahlakına uyduğunu ifade ediyor. Ayeti Kerime’yle de sabit olan bir şey bu, “peygamber sadece kendine vahyedilene uyar” diye. “Onun dışında başka bir şey getirmen mümkün değildir” mealen söylüyorum, Kuran’da peygamber Efendimiz (s.a.v)’in dilinden söylenmiş bir şey. Kuran uygulandığı takdirde, Kuran ahlakına bağlı kalındığı müddetçe, Allah’ın ipine sımsıkı sarınıldığı müddetçe toplum olarak. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” diyor. Yalnızca ülke değil ümmet olarak tüm Müslümanlar Allah’ın ipine sımsıkı sarıldığı zaman tabii ki sevgi oluyor, barış oluyor, kardeşlik oluyor. Şimdi sevgi neden dolayı oluyor? Yunus Emre’den bahsettiniz, “ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor. Allah’ın bir tecellisi olduğunu o da ifade ediyor bize. Mevlana Rumi Hazretleri yine aynı şekilde. Burada tabii insanın kendinin Allah’ın bir tecellisi olduğunu bilmesi var. Bilgelik burada başlıyor zaten ve burada ilerliyor. Aynı şekilde karşındaki bütün varlıkların da Allah’ın tecellisi olduğunu bildikten sonra sevgi başlıyor. Sevgi, saygı, hürmet ve şefkat, bağışlama, bilge bir toplum bu şekilde başlıyor. Burada biz çocuklarımıza demek ki bunu öğreteceğiz. Coğrafya, matematik tabii bunlar yine öğrenilecek teknik bilgi olarak, kimya, biyoloji. Allah’ın varlığının detaylarını öğrenmede kullanılacak yan bilgiler bunlar. Biyolojiyi tabii ki insan bilecek. Allah nasıl yaratmış, Allah’ın yaratma sanatını görsün anlasın diye. Allah’ın tecellilerinin detayını bilsin diye, Allah’ını bildin diye. Ama bunun yanı sıra bahsettiğiniz gibi Kuran ahlakı asıl.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii Oradaki bahsettiğimiz şey çok önemli, Kuran ahlakı dediğiniz. Bir taraftan bizi klasik eğitim sistemi sürekli, “sen varsın sen varsın” diye egomuzu besliyor. Bir de iyi okullarda falan okuduysak, kazandıysak orayı burayı sürekli egomuzu besleyen bir şey. Sürekli “sen varsın sen varsın.” Ama Kuran ahlakı için geleceğimiz son nokta, “sen yoksun, sen bir hiçsin zaten.” İşte Mevlana, Yunus Emre neden öyle olmuşlar? Kendi hiçliklerini kavradıkları için. Buradaki çelişen nokta o zaten. Klasik eğitimde sürekli, “sen varsın, sen mükemmelsin, sen muhteşemsin” üzerine kurulu bir sistem. O yüzden çocuklarımızın yanlış öğrenmelerini düzeltmemiz lazım ki uzun vadede hiçlik yolu oluşabilsin ve sadece Kuran ahlakı kalsın. Biz olduğumuz için aslında orada olumsuz etki olabiliyoruz işte.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada son bir sorum olacak. Şimdi örnek alınan insanlar var. Liderlik projesi, işte koçluk yapıyorsunuz, liderliği öğretiyorsunuz insanlara. Onları doğruya güzele yöneltmesi beklenen insanlar var. Bu insanlar politikacılar olabiliyor, milletvekili oluyor vs. ya da bir şirketin lideri oluyor, y,ne çalışanlarına örnek olan insan olmuş oluyor. Bak bu adam başarılı buraya kadar gelmiş ben de bunun gibi olayım diye göz önünde olan insanlar var. Bu insanlar nasıl örnek olmalılar? Bu bir ülkeyi yöneten kişi için de mevzubahis, bu insanlar sevgiyi nasıl öğretir? Bu insanlar toplumu mutluluğa ulaştırmada ne yapabilirler?
KAAN ÖZDEMİR: Osmanlı’da kullanılan mecelle diye bir şey var, orada ‘usül esasa müreccadır’ diye bir cümle var. Yani asıl olan usuldür yani olgular olaylardan daha önemlidir. Neyi kast ediyorum; bir şeyin kurallarını bozmamak lazım içerik için. Ben de onun doğru olduğunu düşünüyorum, referans noktası burada. Biraz önce bahsettik ya Kuran, referans noktamız Kuran’sa onu eğip-bükmemesi lazım örnek olan kişilerin. Ya da hukuksa onu kendine yönelik değiştirmemesi lazım. Bir hadiste; “sizden öncekiler neden helak oldu biliyor musunuz? Çünkü onlar üstünlere farklı kurallar uyguladılar ama fakir insanlara farklı kurallar uyguladılar, o yüzden helak oldular.”
CİHAT GÜNDOĞDU: Adaletsizlik.
KAAN ÖZDEMİR: Şimdi zamanla, hepimizin nefsi var, eğer seviyemiz -bu seviye göreceli bir seviye, şirketteki seviyemiz olabilir, devletteki seviyemiz olabilir- zamanla büyüdükçe patron, genel müdür oldukça egomuz büyüyorsa burada bir problem vardır. “Başaklar olgunlaştıkça boynu eğik olur’ denir ya, boş başakların başı diktir. Bu tekamüldeki sırlardan bir tanesi. Biz olgunlaştıkça daha mütevazi olabiliyorsak, daha hoş görülü olabiliyorsak, ‘insaf dinin yarısıdır’ yine güzel bir söz var yani daha hoş görülü. Tekamül etmiş insanları buradan anlayabiliriz zaten, gün geçtikçe daha hoş görülü, daha anlayışlı oluyorsa, daha çok konuşmayıp yaşayarak anlatıyorsa bu budur. Ama baktığımızda liderlik mevzuunda dünyadaki şirketlerin yüzde 90’ının üzerinde aile şirketi ama üçüncü nesle aktarılan şirket yüzde 7. Dünyadaki yöneticilere de baktığımızda daha böyle dominant ve karizmatik liderler ön planda. Bu liderlerin güçlü yanları -bu hepimiz için geçerli- en güçlü yanımız en zayıf yanımız haline gelebilir. Bu liderlerin güçlü yanı dominant ve baskıcı olmaları olduğu için zamanla bu en zayıf haline geliyor. Neden zayıf hale geliyor? Zamanla baskıcı olduğu için diğer etrafındaki insanlar eleştirmekten çekiniyor. Eleştirmekten çekindiği için etrafında her dediğini onaylayan bir zümre oluyor. Zamanla, “ben zaten bu kadar şey yaptım 10-15 yılda” dedikleri için aslında batmaya başladıkların zannediyorlar ki en güçlü anları. Şirketlerde e bu var mesela, şirket batıyor aslında ama genel müdür patron farkında değil. Biz diyoruz ki, mesela şirketiniz şu an olumsuz gidiyor, “olur mu hocam ben yılda 100 milyon, 1 milyar ciro yapıyorum” diyor. Yani siz şu ana kadar iyi şey yaptınız bundan sonra da yapacağınız anlamına gelmiyor. Devlet yönetiminde de öyle, baktığımızda dünya tarihine şimdiye kadar iyi şeyler yapmış insanlar eğer işletme körlüğü ya da bireysel körlüklerinin farkına varmazlarsa batıyorlardı ama farkında değillerdir. Onlar çok önemli bir şey. Yani örnek olabilmek ama belli kurallara göre, referans noktalarımızı önce kendimize uygulayabilmek. İşte Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) o yüzden peygamberdi. Önce kendisi yaşadı, Mesela Hz. Ebu Bekir (r.a) ne diyor mesela; giderken kendinden sonra gelecek halifeye testi bırakıyor. “Bu testi ne diyor ya Ebu Bekir” diyor, “devletten aldığım maaşlardan artırdığım, fazla geldi bana testiye doldurdum” diyor, “bu testiyi sana bırakıyorum, sen de senden sonraki halifeye bırak” diyor. Bu kadar kılı kırk yarmışlar. Hz. Ömer (r.a) bakıyorsunuz özel işini yaptığında kendi mumunu yakıyor falan. İşte bunlar Türkiye’nin kat kat daha büyük alanları yönetmiş insanlar. Baktığımızda ne kadar mütevazi yaşamışlar. O kişileri örnek alabilip onları kendi hayatımıza geçirebilmemiz lazım.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bir şey eklemek istiyorum. Burada tabii ki Peygamber Efendimiz (s.a.v)’den de Kuran’da bahsediliyor; “eğer sen güzel söz söylemeyecek olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi” diye buyuruyor Allah. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e bu şekilde bir tarif var. Burada güzel söz, bağışlayıcı olmak, sevgi burada inanları bir arada tutan bahsettiğiniz intihara meyilli olan ergenler, benden nefret ediyor dediğiniz, sevgi insanları bir arada tutuyor zaten. Bağışlayıcılık, şefkat budur. Zannediyorum, İslam Birliği diye istiyorsak, ümmetin hep beraber olmasını ki Allah’ın emri gereği bunu istememiz zaten gerekiyor. “Dağılıp ayrılmayın gücünüz gider” diye Allah’ın uyarısı var bu konuda. Bütün İslam ülkeleri bir arada olması gerekirken İslam Birliği’ni sağlamamızda etken yine sevgi olacak, bir ırkçılık, bir kavmiyetçilik olmayacak. Hoşgörünün ötesinde bağrına basma olmuş olacak. İşte hatasından ötürü onu mazur görüp görmezlikten gelme gibi anlaşılabiliyor çünkü hoşgörü kelimesi. Öyle değil de onu bağrına basma, şefkat duyma, Allah’ın yarattığı tecelli olarak görüp, bu isterse bir Suriyeli olsun. Türkiye bugün ne yapıyor? Sınırlarını açıyor içeri alıyor hatta onlara vatandaşından çok daha ihtimam gösteriyor. Bu tabii ki toplumların arasındaki sevginin ne olması gerektiğine bir örnek olarak var. Burada dünyada barış ortamı için de yine sevginin çok büyük etken olduğu ortaya çıkmıyor mu?
KAAN ÖZDEMİR: Tabii ki. Sevgi varsa bütün köprüler açılır yoksa zaten liderlikte de, ailelerde de, toplumda da sevgi varsa samimi ve kalpten bir ilişki doğar. Sevgi yoksa despot bir ilişki olur. Liderlikte de böyledir mesela. Şimdi bazı liderler der ki, “beni milyonlarca kişi seviyor.” Hitler örneğine baktığımızda milyonlarca kişi karşılıyor mesela ama sevgiden değil mecburiyetten. Yani siz lidere menfaatle bağlıysanız mecburiyetten bir çok dediğini yapıyor olabilirsiniz. Sevgi gösterisinde de bulunuyor olabilirsiniz.
PINAR AKKAŞ: Orada korku devreye giriyor.
KAAN ÖZDEMİR: Tabii, korku var. Dolaylı olarak Amerika’nın dünyadaki pozisyonunda da aynı şey var aslında. Yani birileri seviyor ama birileri güçten dolayı korkuyor. Zaten kritik nokta o. Güçten dolayı mı tırnak içinde tapıyor insanlar yani bağlılıklarını gösteriyor? Yoksa gerçekten sevgiden mi? İşte o karizmatik liderler zamanla sevgiyi güç ve diktatoryal liderliğe götürmeye müsait tiplerdir. O yüzden dikkatli olmak lazım. O yüzden her türlü ilişkide, karı-koca ilişkisinde de öyle. Mesela ne oluyor; aşık olduğunuz çok sevdiğiniz bir insan için her şeyi yapıyorsunuz. İşini bırakan insanlar, ülkesini terk edenler vs. temelinde ne var sevgi var aslında. Sevdiğimiz bir insan için mesela bu çocuklarımızsa her şeyi yapıyoruz, eşimizse her türlü fedakarlığı yapıyoruz sevdiğimiz için. Dünyadaki en büyük fedakarlığı kim için yapıyoruz? Sevdiğimiz için. Hz. Peygamber (s.a.v) görmedik, hiç karşılaşmadık sadece kaynaklardan biliyoruz. Bir çok kişi gerekirse hayatımızı feda ederiz, değil mi? Bu sevgiyle ilgili zaten, tamam ama sevmekle ilgisi var. Yani fedakarlığın o anlamda göstergesi sevgidir zaten, onun için her şeyi yapabilirsiniz. O yüzden her türlü ilişkide sevgi yoksa zamanla despot ilişkiye dönme yani korku kültürüne döner. Bu şirketlerde de böyle, siz genel müdüre sevginizden dolayı, mesela bağlanma dediğimiz şirketlerde sağlanması istenen kültür. Dolaylı olarak siz ona işte havuç verebilirsiniz motive edecek şey verebilirsiniz ya da gönülden sevgiyle bağlanırsınız. Bu sevgi neden önemli? Hz. Peygamber (s.a.v) o dönemde 40 kişi olmayı bekliyor ya, ya da Osmanlı döneminde 10 bin kişiyle 100 bin kişiyi yeniyorsunuz. Temel sebebi orada da ovar, aşırı bağlanma hissi, sevgiden kaynaklanan bağlanma ve birlik var. O yüzden bağlanmış 10 kişi bağlanmamış 100 kişiden daha önemlidir. Burada da kemiyet-keyfiyet kavramları var. O yüzden sayı az diye görmemek lazım. Bazen bazıları çok güçlü görünür ama daha güçsüz görünen insanlar onlardan çok aha büyük şeyler başarabilirler.
PINAR AKKAŞ: Özellikle liderlik anlayışında sevgi ve fedakarlık çok, şefkat, merhamet çok önemli ama bunları yaparken de karşılık beklemeden yapmak çok önemli. Özellikle liderlerde her görüşe eşit sevgi. Her anlayışa şefkat merhametle yaklaşmaları gerekir ki o samimi sevginin karşılığını alabilsinler.
KAAN ÖZDEMİR: Kesinlikle dediğiniz çok doğru. Zaten liderlik onu gerektirir yoksa benim seçmenim benim diye ayırt ederseniz siz zaten baştan ötekileştirmiş oluyorsunuz. Ki siz İslami söylemle bir şeyler yapmaya çalışıyorsanız on kat daha fazla dikkat etmeniz lazım. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatına baktığımızda üzerine işkembe koyanlar vs. Ebu Cehil’in ayağına kaç defa gitmiş mesela. Maalesef İslam tarihin de çok okumuyoruz. Lafta Müslüman olmaya çalışan kişiler oluyor yani. İslam tarihini okusak, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatını okusak, halifelerin hayatını okusak şaşırıyor mesela, “aa öyle bir şey yok, Hz. Peygamber (s.a.v) kafirin ayağına gider mi?” Orada ne var; amaç Allah’ın rızası olduğu için tabii ki gider. Kuran ahlakında bu var zaten, karşılık beklemeden sevgi gösterecek, şefkat gösterecek, merhamet, adil olacak.
KAAN ÖZDEMİR: Sevgi-şefkat kavramları mesela bir annenin çocuğuna şefkati. Bazen şefkat sevgiden daha üst perdededir. Çünkü sevgi aşk kavramları bzen karıştırılan kavramlardır. Mesela annenin çocuğuna şefkati, aslında Allah’ın kulunu sevmesinin dünyadaki izdüşümüne belki de en yakın odur. Çünkü anne, çocuk ne yaparsa yapsın anne çocuğunu her koşulda sever. Allah da bizi her koşulda seviyor. Bütün istekleri yerine getirmede. Bir kere desek ki, “Allah’ım yaptığım her şey için tövbe ediyorum.” Yıllarca aslında isyan etmişiz, işte annenin çocuğuna şefkati gibidir Allah’ın sonsuz sevgisi. Her türlü Rahman ve Rahim bağışlayıcı.
PINAR AKKAŞ: Çok teşekkür ederiz. Çok güzel bir sohbet oldu, samimi bir ortamda. Bilgilerinizi gerçekten anlattınız, tarif ettiniz. İzleyenlerimiz de mutlaka faydalanmışlardır. Çok teşekkür ediyoruz.
Bir programımızın daha sonuna geldik. Haftaya yeni bir konuğumuzla buluşmak üzere herkese iyi akşamlar diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/183057/Yasam-ve-Saglik/Yasam-Ve-saglik---21-Bolum---Lutfu-Kaan-Ozdemir-Psikoterapist
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500