"Zorluklarda Sabır, Kadere İman” Allah’a Teslimiyetin Sırrıdır
Müminlerin hayatı her çağda yoğun ve mücadele doludur. İman edenlerin Kuran ahlakını yayma çabalarına karşılık, inkârcıların onları baskı, tehdit, hapis ve sürgün gibi çeşitli yöntemlerle susturmaya çalıştıkları görülür.
Bu baskıların nedeni, Müslümanların bir hata, aşırılık ya da tedbirsizlik yapmaları değildir. İnkâr edenlerin fıtratlarında zaten müminlere karşı derin bir kin ve düşmanlık vardır. Allah, bu gerçeği “Size bir iyilik dokununca üzülürler, başınıza bir kötülük gelirse buna sevinirler.” (Al-i İmran Suresi, 120) ayetiyle bildirir.

İnkârcıların tavrı, müminlerin sessizce zarar görmesini beklemekle sınırlı da değildir; fırsat bulduklarında onları yok etmek veya etkisiz hale getirmek için her yolu denerler. Örneğin Hz. Yusuf’un kardeşleri ona, kendilerine bir kötülük yaptığı için değil, içlerindeki şiddetli kıskançlık nedeniyle düşmanlık beslemişlerdir. “Hz. Yusuf şöyle davranmasaydı kardeşleri ona zarar vermezdi” demek doğru değildir; çünkü asıl sebep, kardeşlerinin İslam ahlakına aykırı olan haset, kıskançlık, kin gibi cahiliye duygularına kapılmış olmalarıdır. Onların Hz. Yusuf’a tuzak kurma gerekçeleri Kuran’da şöyle anlatılır:
“Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgili; oysa biz güçlü bir topluluğuz. Babamız açıkça yanılıyor. Yusuf’u öldürün ya da bir yere bırakın ki babanızın ilgisi size yönelsin. Sonra da iyi insanlar olursunuz.” (Yusuf Suresi, 8-9)
Diğer taraftan, Hz. Yusuf’un atıldığı kuyu, insanların sürekli kullandığı, kalabalık bir yerde değildi. Ayetlerden anlaşıldığına göre, daha çok kervanların suya ihtiyaç duyduklarında uğradıkları bir kuyuydu. Dolayısıyla Hz. Yusuf, orada ne kadar kalacağını ya da kurtulup kurtulamayacağını bilmiyordu. Hatta insanlar tarafından bulunacak olsa bile, karşısına nasıl kişiler çıkacağını ve onların kendisine ne yapacaklarını da bilmiyordu. Ancak Hz. Yusuf, “Kuyuya neden düştüm, şöyle yapsaydım olmazdı” gibi bir cahilce bir düşünceye kapılmamıştır. Çünkü böyle bir yaklaşım, Allah’ın yarattığı kaderi sorgulamak, haşa Allah’a akıl öğretmeye kalkışmak anlamını taşır. O, sabır ve tevekkülle Allah’a güvenmiş, teslimiyet göstermiştir. Sonunda ise, kuyuya atılmasının hayrı ve bereketi ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Allah, inananlara “hoşlanmadığınız bir şeyde hayır, sevdiğiniz bir şeyde ise şer olabilir; Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara Suresi, 216) diyerek uyarıda bulunmuştur.

Kuran’da “Allah bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez” (Enam Suresi,59) ayeti gereğince her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu idrak edemeyen zahiri ve tevekkülsüz bir insan kolayca şüpheye ve korkuya kapılabilir. Samimi bir mümininde yaptığı -ya da yapmadığı- bir şeyle hayatının akışını değiştirebileceğini düşünmesi, Kuran’a uygun bir bakış açısı değildir. Çünkü Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve en küçük ayrıntı bile O’nun bilgisi ve kontrolü altındadır:
“Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden gizli kalmaz. Daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir kitapta kayıtlıdır.” (Yunus Suresi, 61)
Yaşanan Kader Allah’ın Takdiridir ve En Güzelidir
Her Müslüman, hayırlı gördüğü şeyleri Allah’tan ister ve bilir ki, dilekleri gerçekleştiren de hayır ve şer olarak takdir eden de Allah’tır. Hayatımızdaki her olay, her söz, her hata veya başarı, Allah’ın takdir ettiği ince bir plan dahilinde gerçekleşir. Allah, “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere, “Eğer doğru sözlüyseniz ölümü kendinizden savın” (Al-i İmran Suresi, 168) diyerek, kaderi kabullenmeyenlerin yanlışını ve cahilliklerini ortaya koyar.
Bir müminin yaşadığı zorlukların sebebini, gençliğini, ömrünü Allah yolunda çileye adamış, sabrı, fedakârlığı ve ahlakı ile örnek olmuş başka bir mümine ya da müminlere yüklemesi hem büyük bir vefasızlık hem de derin bir cehalet göstergesidir. Daha da vahimi, “böyle olmasaydı bu yaşanmazdı” gibi çirkin ve çiğ bir mantıkla sebep aramak, Allah’ın belirlediği kadere meydan okumaktır ki bu da içten ve samimi bir tevbe ile düzeltilmesi gereken ağır bir yanılgıdır.

Örneğin Hz. Musa döneminde de bazı Yahudiler, “Sen geldikten sonra da eziyet gördük” (A’raf Suresi, 129) diyerek yaşadıkları sıkıntılardan Hz. Musa’yı sorumlu tutmuşlardır. Pek çok ayette görülen bu üslup, iman derinliği taşımayan kişilerde zor zamanlarda ortaya çıkan klasik bir özelliktir.
“Onlara bir iyilik geldiğinde ‘Bu bizim için’ derler; bir kötülük geldiğinde ise bunu Musa ve yanındakilerin uğursuzluğu olarak görürler. Asıl uğursuzluk Allah Katındadır; ama çoğu bilmez.” (A’raf Suresi, 131)
Aynı durum Hz. Salih’in döneminde de görülmektedir. Semud kavmi Hz. Salih’e “Senin yüzünden uğursuzluğa uğradık” demiş, Hz. Salih ise “Uğursuzluğunuz Allah Katındadır. Siz imtihan edilen bir topluluksunuz” (Neml Suresi, 47) diyerek cevap vermiştir.
İmtihan gereği beğenmediği zorluklarla karşılaşan insanların bu zorlukları bir kişiye ya da bir vakaya bağlaması aynı zamanda Kuran’ı tam anlamıyla idrak edemediklerinin de göstergesidir. Çünkü insanlar, onları seven, karşılıksız nimetler veren ve sonsuz cennet dileyen Allah’ın en hayırlı hali ile tayin ettiği kaderi yaşar onun dışına çıkamazlar. Yani insanın yaşadığı olay bin defa geriye sarılıp yeniden yaşansa ve her türlü önlem de alınsa yine aynı olay yaşanacaktır. Rabbimiz Kuran ayetlerinde bu sırrı şu şekilde açıklamıştır.
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 23)
Bu ayetlerden de anlaşıldığı üzere, insanların başına gelenlerin Allah’ın dilemesiyle olduğunu bilmemeleri ve imtihan edildiklerinin farkında olmamaları, onları yanlış değerlendirmelere sürükler. Görünürde mantıklı gibi dursa da bir müminin bir başkasını sürekli eleştirmesi ve “şöyle yapmasaydın böyle olmazdı” şeklinde yorumlarda bulunması Kuran’a uygun değildir.
Sonuç olarak, insanın hayatında karşılaştığı her an, her zorluk da zahiri sebeplerden değil, Allah’ın takdir ettiği imtihanın gereğidir. Mümin, bir olayın ardındaki ilahi hikmeti ilk anda göremese bile, Kuran’ın ahlakı gereği asil ve tevekküllü olur, nefsani sebeplerle çevresindekileri suçlamaz. Aynı zamanda “şöyle yapmasaydın böyle olmazdı” demek; yani haşa kaderi beğenmeyip bunu da bir kula mal etmek o kişiye, Allah’a ait olan bir gücü atfetmek anlamına gelir. Oysa mümin bilir ki, her şey yalnızca Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir; hiç kimsenin kendi başına bir kudreti yoktur. Bu yüzden mümin, karşılaştığı zorlukların ardında sebep aramayı bırakıp, zorlukları ahiretine kazanç kılacak ibret ve derslerle değerlendirmeli; her sıkıntının Allah’tan geldiğini bilerek, o kadere sabır ve şükürle teslim olmalıdır.


