"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53)

Kur’an’da belirtildiği üzere nefs kendi haline bırakıldığında genellikle kişiyi manen zarara uğratacak, mutsuz edecek çeşitli yollara yöneltip hırs, bencillik, kıskançlık, romantizm gibi olumsuz ve dalgalı bir ruh haline sokabilmektedir. Bunların yanında kişinin ahiretine etki eden diğer bir özellik de şükredeceği sayısız nimet varken sürekli memnuniyetsiz, şikayetçi adeta nankör bir tavır takınmasıdır. Bu bakış açısının yerleştiği kişiler genellikle sahip olduğu imkanları görmezden gelir, pek çok kişinin elde etmek için çaba gösterdiği kendisinin ise fazlasıyla sahip olduğu bu nimetlere karşı ülfet içinde olur. Hayatının imtihan olduğunu unutup dünyayı kalıcı yurt edinme mantığıyla pervasız, doyumsuz ve memnuniyetsiz bir tavır takınır. Rabbimiz Kur’an’da bu durumu şu şekilde bildirmiştir.

“Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (Hucurat Suresi, 17)

Örneğin; ekonomik sıkıntı çekmeyen, iyi bir semtte yaşayan, kaliteli okullardan mezun olmuş, sağlıklı ve genç birinin toplumun birçok kesimine göre daha iyi imkânlara sahip olduğu için şükretmesi beklenir. Ancak böyle biri yine de sürekli memnuniyetsiz ve doyumsuz bir ruh halindeyse, bu durum çoğu zaman nefsinin nankörlüğüne boyun eğmesinden kaynaklanır. Mutsuzluğunun nedenini sorduğunuzda ise genellikle son derece önemsiz gerekçeler sıralar ya da kendisini daha iyi şartlarda gördüğü insanlarla kıyaslayarak, o imkânlara ulaştığında mutlu olacağını zanneder ve sahip olduğu nimetleri göz ardı eder.

 

Oysa nefsin insana fısıldadığının aksine, insanların hayatlarından memnun olmaları ve mutlu yaşamaları için —başta sağlıklı olmak üzere— sayısız sebepleri vardır. Çünkü bir insan, dünyanın tüm nimetlerine ve zenginliklerine sahip olsa bile, ciddi bir hastalık tüm bu imkânları bir anda anlamsız hâle getirebilir. İnsan vücudunun olağanüstü yapısı düşünüldüğünde; ömür boyu durmadan atan kalbin, sindirim sisteminin kusursuz işleyişinin, hücrelerin her an yenilenmesinin ve savunma mekanizmasının aksamadan çalışmasının ancak Allah’ın şefkati sayesinde olduğunu görmek gerekir. Fakat memnuniyetsizlik içinde yaşayan insanlar, yalnızca sağlıklı olmanın bile başlı başına büyük bir nimet olduğunu, bunun tek başına dahi mutlu olmak için yeterli olabileceğini ve tüm bunlar için Allah’a şükretmek gerektiğini çoğu zaman fark etmezler. Temiz, huzurlu ve güven içinde yaşayabildikleri bir eve sahip olmalarını; çevrelerinde gerçekten değer veren, samimi dostların bulunmasını; Allah’ın onları güçlerinin yetmeyeceği imtihanlarla değil, rahmetinin bir tecellisi olarak taşıyabilecekleri sınamalarla denemesini; hiçbir özellikleri ve üstünlükleri yokken karşılıksız ve sınırsız nimetlerle kuşatıp şefkat göstermesini bile görmezden gelir, tüm bu lütuflara karşı duyarsızlaşırlar.

 

Bu tür insanlar, tamamen kendi dar dünyalarının önemsiz pürüzlerine sıkışmış sığ hayatlarında, içine düştükleri yılgınlıktan sıyrılamadıkları için; zorluk ve savaş gibi imtihanların yoğunlaştığı ortamlarda acı çeken insanlara yardım etmeleri gerektiğini düşünecek bir ufka dahi sahip olamazlar. Nefsani düşüncelerle sürüklenen bu bakış açısı zamanla hayatlarını basitleştirir, kalitesizleştirir ve onları kuru, anlamsız bir yaşama mahkûm eder. Böylece Allah’ın rızasına uygun bir tavır sergilemek yerine nefislerinin tutkularını izlemeyi seçtikleri için manevi anlamda mutsuzlukla bunun cezasını çekerler.

Oysa Allah’ı seven ve kalbi daima O’nunla birlikte olan insanlar, nefsin sürekli kötülüğü emreden telkinlerine karşı irade gösterir ve vicdanlarının sesini takip ederler. Morallerinde en küçük bir dalgalanma hissettiklerinde dikkatlerinin dağıldığını fark eder, hemen Allah’tan yana tavır alarak kendilerini toparlarlar. Kâinatın sonsuz büyüklüğünden en küçük zerreye kadar her şeyin Allah tarafından özel bir hikmetle yaratıldığını bildikleri için olaylara müspet bakar, güzellikleri görmeye gayret ederler. Allah’ın şefkatiyle kolaylaştırdığı nimetlere şükreder, memnuniyetsizlik göstermezler. Sahip oldukları imkânları görmezden gelerek doyumsuzca istemeyi sürdürmez, kendilerini daha iyi durumda olanlarla kıyaslayıp sürekli fazlası için nankörlük etmezler. Allah’ın kendileri için en güzel kaderi yarattığını ve gelecekte de en hayırlısını yaratmaya devam edeceğini bildikleri için huzurlu, güven dolu ve mutmain bir ruh hâline sahip olurlar.

Ayrıca sürekli memnuniyetsiz ve mutsuz bir ruh hâlinin insan üzerinde ruhen ve fiziken yıkıcı etkileri olduğu da aşikardır; üstelik bu olumsuz hâlin kişiye herhangi bir fayda ya da kazanç sağlaması da mümkün değildir. Oysa tevekkül, şükür ve sabrın insana kazandırdığı huzur, mutluluk ve güç Kur’an’da açıkça bildirilmiştir. Rabbimiz, nimetlere karşı şükreden kullarına vereceği karşılığı Kur’an’da şöyle müjdelemiştir:

“Rabbiniz şöyle buyurmuştu: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz, elbette size artırırım; fakat nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz Benim azabım pek şiddetlidir.’” (İbrahim Suresi, 7)

Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin. (Bakara Suresi, 152)