Son zamanlarda Türkiye okul cinayetlerinden kadın cinayetlerine, aile içi şiddetten sokak kavgalarına kadar uzanan ve toplumda derin izler bırakan bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya kalmış durumdadır. Kahramanmaraş’ta yaşanan trajik olay gibi vakalar, bu durumun artık münferit birer asayiş sorunu olmaktan çıktığını, sistematik bir toplumsal problem haline geldiğini açıkça göstermektedir. Bu noktada asıl mesele, şiddetin neden bu denli yaygınlaştığı ve hangi dinamikler tarafından beslendiğidir.
Güncel tartışmalarda en sık başvurulan açıklamalardan biri "dijital radikalleşme" söylemidir. Bu kavram bireyin denetimsiz dijital platformlarda maruz kaldığı şiddet dilini zamanla içselleştirmesini ve bu kapalı grupların etkisiyle yerleşik toplumsal değerlere yabancılaşmasını ifade eder. Bu süreçte birey, kendi öfkesini onaylayan "yankı odalarına" hapsolarak dünyanın sadece bu radikal fikirlerden ibaret olduğu yanılgısına kapılmakta, maruz kaldığı yoğun şiddet içerikleriyle merhamet duygusunu yitirip duyarsızlaşmaktadır. Nihayetinde bir yere ait olma ihtiyacıyla, bu grupların sert kurallarını birer kimlik olarak benimsemektedir.

Özellikle gençler çeşitli dijital araçlar veya VPN gibi yöntemlerle eriştikleri bu kapalı platformlarda örgütlenmekte ve şiddet içerikli söylemlerin doğrudan hedefi olmaktadır. Zaten kırılgan, öfkeli ve yönsüz olan bir birey, bu ortamlarda kendisiyle benzer duyguları paylaşanlarla karşılaştığında daha uç noktalara savrulabilmektedir. Ancak bu teknolojileri milyonlarca genç kullanmasına rağmen her biri şiddete yönelmemektedir. Dolayısıyla asıl belirleyici olan, teknolojinin kendisinden ziyade, bireyin içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik zemindir. Bazı gençlerin şiddet sarmalına çekilmesinin ardında, bu dijital dünyanın ötesinde çok daha derin ve yapısal nedenler yatmaktadır.
Diziler, TV Programları, Dijital Dünya: Şiddeti Besleyen Nedenler
Şiddet bir anda ortaya çıkan bir sonuç değil, uzun yıllar boyunca oluşan toplumsal birikimin dışavurumudur. Bugün şiddete yönelen gençler, aslında içinde yetiştikleri toplumun bir yansımasıdırlar. Eğer bir toplumda öfke kontrolü zayıfsa, empati duygusu gerilemişse ve insanlar en küçük anlaşmazlıkta bile saldırganlığa başvuruyorsa, bu ortamda yetişen çocukların farklı davranmasını beklemek gerçekçi değildir.
Bu bağlamda bazı Türk dizilerinin bozucu etkisi göz ardı edilemez. Bu dizilerin uzun yıllardır topluma sunduğu anlatı dili dikkate alındığında şiddetin meşrulaştırıldığı, mafyatik ilişkilerin romantize edildiği ve güç kullanımının bir çözüm yöntemi olarak sunulduğu açıkça görülmektedir. Bu içeriklerle büyüyen anne ve babalar, farkında olmadan bu değerleri içselleştirmekte ve günlük hayatlarında yeniden üretmektedir. Bugün trafikte yaşanan en ufak bir tartışmanın hızla kavgaya dönüşmesi, sokakta insanların birbirine tahammül edememesi ya da aile içi şiddetin sıradanlaşması, bu kültürel zeminin bir sonucudur.
Dolayısıyla çocuklar -bu dizileri doğrudan izlemiyor olsalar bile-, bu dizilerle şekillenmiş bir toplumsal davranış kalıbının içinden beslenmektedir. Başka bir ifadeyle sorun aynı zamanda toplumun bütününde yaşanan bir çözülmedir.
Bu noktada eğitim sisteminin rolü hayati önemdedir. Eğitimde yalnızca akademik başarıya odaklanmak yanlıştır. Nitekim eğitim aynı zamanda karakter inşasıdır. Empati kurabilen, öfkesini yönetebilen, farklılıklarla birlikte yaşayabilen bireyler yetiştirmek çok önemlidir. Ancak mevcut sistemde bu tür beceriler ya yeterince önemsenmemekte ya da yüzeysel şekilde ele alınmaktadır.
Aile yapısındaki dönüşüm de bir diğer önemli faktördür. Ekonomik baskılar, uzun çalışma saatleri ve sosyal stres, ebeveynlerin çocuklarıyla sağlıklı ilişki kurmasını zorlaştırmaktadır. Özellikle otoritenin sevgiyle değil güçle kurulduğu ailelerde, çocuklar ya aşırı baskı altında ezilmekte ya da tamamen ilgisizlik içinde büyümektedir. Her iki durumda da sağlıklı bir kişilik gelişimi sekteye uğramaktadır.

Şiddetin Fikri Dayanağı: Darwinist Eğitim ve Materyalist Yanılgı

Buraya kadar anlatılanlar şiddeti tetikleyen güncel nedenler olarak kuşkusuz doğru tespitlerdir, ancak meseleyi yalnızca bu görünür sebeplerle sınırlandırmak, olayın temelindeki asıl saiki gözden kaçırmak demektir. Toplumsal şiddetin derinliklerinde yatan en önemli unsur, bireyin varoluşunu sadece madde ve çatışma üzerine kuran ideolojik yaklaşımlardır. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren dünya genelinde eğitim sistemlerine dahil edilen Darwinist bakış açısı, hayatı tesadüflerin ürünü ve bir "yaşam mücadelesi" sahası olarak tasvir etmektedir. Bu yaklaşım, doğada olduğu iddia edilen acımasız çatışma ve güçlü olanın zayıfı yok etmesi prensibini toplumsal bir norm haline getirmektedir. İnsanı sadece gelişmiş bir hayvan türü olarak niteleyen ve hayatın kökenindeki manevi derinliği reddeden bu materyalist öğreti, bireylerde merhamet, vefa ve fedakarlık gibi erdemlerin yerini bencillik ve şiddetin almasına zemin hazırlamaktadır.
Tarihsel sürece bakıldığında faşizm ve komünizm gibi milyonlarca insanın hayatına mal olan ideolojilerin, felsefi dayanaklarını sözde "bilimsel" bir kılıfla sunulan bu çatışmacı mantıktan aldıkları görülmektedir. Hayatın gayesini sadece güçlü kalmak ve üstün gelmek olarak kodlayan bir zihin yapısı, şiddeti ilerlemenin doğal bir gereği olarak algılamaya başlar. Nitekim dünya tarihindeki trajik okul baskınları incelendiğinde, bu eylemleri gerçekleştiren faillerin geride bıraktıkları notlarda kendilerini "doğal seleksiyonun bir uygulayıcısı" olarak tanımlamaları, bu eğitim modelinin genç zihinlerde ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinin çarpıcı birer örneğidir. Şiddet yanlısı bu gruplar, kendilerini evrimsel süreçte "daha ileri" bir basamakta addederek, zayıf gördükleri diğer insanları yok etmeyi bir hak olarak algılamaktadırlar.
Dolayısıyla günümüzde yaşanan toplumsal cinnet ve şiddet olaylarını bu ideolojik altyapıdan bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Terörün ve bireysel şiddetin kalıcı olarak son bulması sadece güvenlik tedbirleriyle değil, hayatın kökenine dair bilim dışı iddiaların ve şiddeti meşrulaştıran materyalist felsefenin geçersizliğinin ortaya konulmasıyla mümkündür. İnsanın tesadüfen var olmuş amaçsız bir varlık değil, Yüce Allah tarafından yaratılmış, vicdan sahibi ve yaptıklarından sorumlu bir kul olduğu bilincinin verilmesi, toplumsal barış ve güvenliğin en güçlü teminatıdır. Ancak bu manevi boşluk doldurulduğu takdirde, şiddetin yerini Kuran ahlakının getirdiği şefkat, merhamet ve huzur iklimi alabilecektir.

Manevi İyileşme ve Çözüm Yolları
Toplumsal cinnet sarmalından kurtulmak sadece teknik ve idari tedbirlerle değil, toplumun manevi dinamiklerini yeniden harekete geçirmekle mümkündür. Bu doğrultuda çözüm aşağıdaki altı temel başlıkta toplanabilir:
Birinci olarak, eğitimde köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirilmelidir. Şiddetin fikri dayanağı olan materyalist ve çatışmacı bakış açısına karşı, okullarda yaratılış gerçeği anlatılmalı; hayatın tesadüflerin değil, sonsuz bir aklın ve sanatın eseri olduğu bilimsel kanıtlarla ortaya konulmalıdır. Allah’ın varlığının delilleri ve "iman hakikatleri" olarak bilinen bilimsel mucizelerin müfredata dahil edilmesi, gencin dünyayı bir "yaşam mücadelesi" alanı olarak değil, Yaratıcısı tarafından kendisine emanet edilmiş bir güzellik olarak görmesini sağlayacaktır. Bu bilinç, bireyi hem kendine hem de diğer canlılara karşı derin bir saygı ve merhamet beslemeye sevk eder.
İkinci olarak, manevi ve ahlaki bir ihya hareketi başlatılmalıdır. Şiddetin panzehiri bireyin vicdanını aktif hale getirecek olan Allah sevgisi ve Allah korkusunun kalplere yerleşmesidir. Gençlere, yaptıkları her eylemin bir karşılığı olduğu bilinciyle sorumluluk duygusu aşılanmalı, iyiyi ve doğruyu takdir eden, kötü ve yanlıştan yüz çeviren "Rahmani bir bakış açısı" geliştirmeleri sağlanmalıdır. Bireyin kendisini sahipsiz ve amaçsız görmediği, Yaratıcısı ile derin bir sevgi bağı kurduğu bir iç disiplin, şiddete karşı en güçlü kalkandır.

Üçüncü olarak, eğitim sisteminde köklü bir zihniyet değişimi yapılmalıdır. Okullarda sadece akademik başarıya odaklanmak yerine, şefkat, merhamet ve güzel ahlak temelinde bir karakter inşası öncelenmelidir. Empati kurabilen, çatışmayı nezaketle yönetebilen ve çevresine "emin" sıfatıyla yaklaşan bireyler yetiştirmek, teknik bilgi öğretmekten daha hayati bir devlet politikası haline getirilmelidir.
Dördüncü olarak, medya ve yayın içerikleri toplumun ruh sağlığını koruyacak şekilde rehabilite edilmelidir. Şiddeti ve suç kültürünü bir güç gösterisi gibi sunan yapımların yerine, dayanışmayı, fedakarlığı ve insani erdemleri yücelten anlatılar teşvik edilmelidir. Sanat ve medya, toplumu dejenere eden bir araç olmaktan çıkarılıp, fıtri güzellikleri uyandıran bir ilham kaynağına dönüştürülmelidir.
Beşinci olarak, aile yapısı manevi bir kale gibi korunmalıdır. Anne ve babaların çocuklarına sadece maddi imkanlar değil, şefkat dolu bir rehberlik ve doğru bir ahlaki model sunabilmeleri için aile içi iletişim mekanizmaları güçlendirilmelidir. Sosyal politikalar, aileyi modern hayatın getirdiği stres ve yabancılaşmadan koruyacak şekilde tasarlanmalıdır.
Altınca olarak ise gençlere kendilerini gerçekleştirebilecekleri alanlar sunulmalıdır. Spor, sanat ve hayırlı sosyal faaliyetler, genç enerjinin yapıcı bir biçimde kullanılmasını sağlar. Gençler yalnızlık ve amaçsızlık duygusundan arındırılarak, topluma faydalı olma idealiyle donatılmalıdır.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu şiddet tablosu bütüncül bir toplumsal çözülmenin işaretidir. Dolayısıyla çözüm de ancak manevi temelli bir uyanış ve kararlı bir uygulama birliğiyle mümkündür. Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlakın yaşandığı, sevgi ve merhametin esas alındığı bir iklim inşa edilmediği sürece, bugün yaşanan trajediler kuşkusuz farklı şekillerde karşımıza çıkmaya devam edecektir.



