A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500
Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği – 1
Hayatın kökeni
Yaşadığı evreni inceleyen insan, her biri içlerinde ortalama 300 milyar yıldızı bulunduran 250 milyarı aşkın galaksi ile karşılaşır. Bu muhteşem sistemlerin her biri, belirli kurallara göre ve belirli bir düzen içerisinde mevcudiyetini devam ettirir. Evrenin her parçasında ince bir düzen ve denge vardır. Bu dev evrende, çok küçük bir yer tutan dünya ise son derece kompleks ve hassas dengeler üzerine kurulmuş, mükemmel bir sistemdir.
Bilinen tüm diğer gök cisimlerinin aksine yaşama elverişli bir atmosfere ve yüzeye sahiptir. Dünya yüzeyinin büyük bölümünü kaplayan su, yaşamın temel şartlarından birini oluşturur. Dünyanın ısısı, yörüngesi ve yüzeyi de bu gezegenin yaşam için özel olarak var edildiğini göstermektedir. Bu özel gezegende son derece kapsamlı bir canlı çeşitliliği vardır. Milyonlarca farklı bitki ve hayvan türü dünya üzerinde kusursuz bir uyum içinde yaşarlar. Bu öyle sağlam bir uyumdur ki insanın müdahalesi olmadıkça hiçbir bozulmaya uğramadan kesintisiz devam eder. Peki bu sistemler ve bu canlılar nasıl var olmuştur?
Dünya üzerindeki canlılara bakıldığında hepsinin üstün bir akınla var edildiği gözlemlenir. Hepsi yaptıkları işi en iyi biçimde yerine getirmelerini sağlayacak son derece kompleks sistemlerle donatılmıştır. Canlılık tüm detaylarıyla en iyi şekilde düzenlenmiş olduğuna göre de mutlaka bir yaratıcısı olması gerekir. Nitekim o yaratıcı tarihin başından bu yana insanlara kendini tanıtmıştır. O gökleri ve yeri yoktan var eden, tüm canlıları da yaratıp şekillendiren Allah'tır.
19. yüzyılda ortaya atılmış olan evrim teorisi ise bu apaçık yaratılış gerçeğini hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde reddeder. Teori, yeryüzündeki canlı türlerini Allah'ın yaratmadığını, canlıların tesadüflere dayalı bir süreç sonucunda oluştuklarını cahilce öne sürer.
Evrim teorisini ortaya atan kişi, amatör bir doğa bilimci olan Charles Darwin'di. Darwin teorisini 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında açıklamıştı. Kitap kısa sürede popüler oldu. Bunun nedeni ise kitabın bilimsel değeri değil, ideolojik anlamıydı. Darwin ortaya hiçbir somut bilimsel bulgu koymadığı halde, Allah'ın varlığını inkar eden materyalist felsefeye sözde önemli bir destek sağlamıştı ve bu felsefenin bağlıları onu hararetle destekledi.
Diyalektik materyalizmin kurucusu olan Karl Marx, ünlü kitabı Das Kapital'i Darwin'e ithaf etmiş ve ona yolladığı nüshaya da şöyle bir not düşmüştü: “Charles Darwin'e ateşli bir hayranından.”
Darwin'in bilim dışı teorisine göre canlılar, hayali ortak bir atadan geliyordu ve uzun bir süre içinde küçük küçük değişimlere uğrayarak farklılaşmışlardı. Ancak şöyle bir sıkıntı vardı. Darwin bu iddiasını ispatlayan hiçbir somut bulgu ortaya koyamıyordu. Hatta teorisini geçersiz kılan pek çok gerçeğin de farkındaydı. Bunları, kitabını eklediği Teorinin Zorlukları başlıklı bölümde kabul etmek zorunda kalmıştı. Darwin, bilimin gelişmesiyle birlikte bu zorlukların ortadan kalkacağını umuyordu. Oysa tam aksine gelişen bilim, Darwin'in iddialarını birbiri ardına çürütecekti.
Darwin tüm canlıların sözde tek bir ortak atadan geldiklerini ve birbirlerinden türeyip evrimleştiklerini savunmuştu. Peki ama ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştı? Darwin kitabında bu konudan hiç söz etmemişti. Üstelik bunun teorisi için büyük bir sorun olduğunun farkında değildi. Yaşadığı dönemdeki ilkel bilim anlayışı, canlılığın çok basit bir yapıya sahip olduğunu varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan Spontane Jenerasyon adlı teoriye göre canlı varlıkların kolaylıkla cansız maddelerden oluşabileceği sanılıyordu. Bu dönemde kurbağaların çamurdan, böceklerin yemek artıklarından oluştuğu cehaleti yaygın bir düşünceydi. Bu komik fikri ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.
Etlerin kurutulması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki etlerin üzerindeki kurtlar, kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen yumurtalardan çıkıyorlardı. Darwin'in evrim teorisini ortaya attığı dönemde ise mikropların cansız maddelerden kolaylıkla oluşabildikleri cehaleti bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in Tüllerin Kökeni adlı kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pastor, yaptığı uzun çalışma ve deneylerde vardığı sonucu şöyle özetlemişti:
“Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.”
Darwin’in yaşadığı dönemin ilkel bilimsel şartları, hiçbir şeyin kendi kendisine oluşamayacağına ilişkin iddiaları inceleyemeyecek kadar kötüydü. Günümüzde ise bu saçma teoriler tarihin çöp sepetine atılmış durumdalardır.
Mesela proteinleri ele alalım. Proteinler enzimler tarafından oluşturulurlar. Ancak enzimler de birer proteindir. Tek bir proteinin oluşabilmesi için 60 ayrı enzim aynı anda var olmalıdır. Bu enzimleri DNA üretir. DNA'nın klonlanabilmesi için de protein gereklidir. Yani proteinin oluşabilmesi için DNA'nın hali hazırda zaten var olması lazımdır.
Protein oluşumu, hücrenin tüm birleşenleriyle var olmasına bağlıdır. Ancak hücre içerisindeki belirli ısı ve pH derecelerine göre sentezlenebilirler. Canlılığın meydana gelebilmesi için DNA ve proteinler aynı anda bir arada olmalıdır. Birinin diğerinden önce var olması, bilimsel açıdan mümkün değildir. Tüm bu bilgiler, proteinin tesadüfen kendi kendine uzun zaman dilimleri içerisinde oluştuğu düşüncesini yerle bir etmektedir. Tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşmasının imkânsız olması, evrim teorisinin daha çıkış noktasında çökmesi demektir.
20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Aleksandr Oparin oldu. Amaç evrim teorisi tarafından tüm canlıların ortak atası olduğu iddia edilen ilk canlı hücrenin nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmekti. Ancak bu girişim büyük bir hüsranla sonuçlanacaktı. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı bir takım tezlerle canlı hücresinin cansız maddelerden kendi kendine tesadüfler sonucu oluşabileceğini savundu. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kaldı:
“Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.”
Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusunda evrimci bir açıklama getirebilmeyi amaçlayan deneyler düzenlediler. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında yapıldı. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde reaksiyona sokarak birkaç basit organik molekül elde etti. O yıllarda, evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin gerçekleri yansıtmadığı ilerleyen yıllarda anlaşıldı. Deneyde kullanılan gazların dünyanın ilk dönemlerinde atmosferde bulunan gazlardan çok farklı olduğu daha sonra ortaya çıktı. Miller de deneyinin geçersiz olduğunu ilerleyen yıllarda itiraf edecekti.
Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. Evrim teorisinin ünlü savunucularından jeokimya profesörü Jeffrey Budd'a bu gerçeği şöyle itiraf eder:
“Bugün 20. yüzyılı geride bırakırken, hala 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız. Hayat yeryüzünde nasıl başladı?”
Evrim teorisinin en büyük açmazlarından birini, canlı hücresinin tesadüflerle açıklanması mümkün olmayan akıl almaz derecedeki kompleks yapısı oluşturur. Bütün canlılar, 1 mm'nin yalnızca %1'i büyüklüğünde olan bu hücrelerden meydana gelir. Bazı canlılar sadece bir tek hücreden oluşur. Ancak bu tek hücrenin bile son derece kompleks yapısı vardır. Yaşamını sürdürebilmesi için gerekli kompleks fonksiyonlara, hatta hareket etmesini sağlayan küçük motorlara sahiptir. Darwin döneminde hücrenin bu kompleks yapısı bilinmiyordu. O zamanın ilkel mikroskopları altında hücre sadece basit bir leke gibi görülüyordu. Ancak 20. yüzyılın ortalarında geliştirilen elektron mikroskopları, canlı hücresinin hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak derecede kompleks ve düzenli bir yapı olduğunu ortaya çıkardı.
Canlı hücresi birbiriyle uyum içinde çalışan binlerce küçük parçacıktan oluşur. Hücrenin içinde bir benzetme yapmak gerekirse enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve genişmiş rafineriler vardır. Hücrenin zarındaysa hücreye giriş-çıkış kontrollerini yapan adeta bilinçli kapılar bulunur. Hücrenin varlığını sürdürebilmesi için bütün bu organellerin aynı anda var olması zorunludur. Bu denli iç içe geçmiş ve kompleks bir sistemin rastlantılarla ortaya çıkması ise mümkün değildir. Bugün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarda bile cansız maddeler bir araya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir. Öyle ki bunun imkansız olduğu görülmüş ve cansız maddeden hücre üretme çalışmaları terk edilmiştir. Evrim teorisi ise insanoğlunun tüm akıl, bilgi ve teknoloji birikimiyle yapmayı başaramadığı bu sistemin tesadüfler sonucu kendiliğinden oluştuğunu öne sürer. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Prof. Fred Hoyle, bunun imkansızlığını şöyle bir benzetmeyle açıklar:
“Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.”
Modern biyokimya sadece hücrenin değil, hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünün de hayret uyandıracak bir yapıya sahip olduğunu gösterdi. DNA molekülünün bir yaratılış harikası olan kompleks yapısı, 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamı tarafından keşfedildi. Bu, canlılığın daha önceden tahmin edilenlerin çok ötesinde bir kompleksliğe sahip olduğunu gösterdi. Bu buluşuyla Nobel ödülü alan Francis Crick, kendi de bir evrimci olmasına rağmen DNA gibi kompleks bir yapının kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı.
DNA, her canlı hücresinin çekirdeğinde saklı duran dev bir moleküldür. Canlının sahip olduğu bütün fiziksel özellikler bu sarmal biçimindeki molekülde şifrelenmiştir. Gözümüzün renginden, iç organlarımızın yapısına, hücrelerimizin şekil ve fonksiyonlarına kadar her türlü bilgi DNA'daki gen adı verilen bölümlerde programlanmıştır.
DNA şifresi dört farklı molekülün diziliminden oluşur. Bu dört molekülün her birini birer harfe benzetirsek, DNA'yı dört harfli bir alfabeden oluşan bir bilgi bankası olarak kabul edebiliriz. Bedenin tüm bilgisi bu bilgi bankasında depolanmıştır.
DNA'daki bilgileri kağıda dökmeye kalkarsak bu bilgiler yaklaşık 1 milyon ansiklopedi sayfası büyüklüğünde bir yer tutar. Ama bu inanılmaz bilgi, milimetrenin yüzde biri kadar olan hücrelerimizin ondan daha da küçük çekirdeklerinde saklanmıştır. Çay kaşığına sağabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış bütün kitapların bilgisini saklayabilecek kapasitede olduğu hesaplanmaktadır. Elbette ki böyle muhteşem bir yapı, kendiliğinden ve tesadüfen oluşamaz.
Tüm canlılığı tesadüflere dayandırmaya çalışan evrim teorisi, DNA'nın bu hayranlık uyandıran yapısı karşısında tümüyle çaresiz kalmıştır. DNA'nın, hücrenin ve tüm canlılığın çok üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü oldukları açıktır. Bu denli üstün bir yaratılış olduğuna göre de sonsuz bir güç, bilgi ve akla sahip bir yaratıcı vardır.
İnsan, doğadaki hangi canlıyı gözlemlese, Rabbimizin ne derece büyük bir kudret sahibi olduğunu görür. Doğada var olan milyonlarca tür canlının her biri, birer sanat eseridir. Ve her sanat eseri gibi, bizlere kendilerini var eden sanatçıyı tanıtır. O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olan Allah'tır.
Hayali Evrim Mekanizmaları
Hayatın cansız maddelerden rastlantılar sonucu ortaya çıktığı, bilim dışı evrimci senaryonun her açıdan gerçeklerle uyumsuz olduğu, bugün bütün bilim dalları tarafından ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra doğada evrim gibi hayali bir süreci gerçekleştirebilecek, tek bir hücreyi kompleks bir canlıya dönüştürecek, sonra da ondan milyonlarca farklı canlı türünü oluşturabilecek bir mekanizma da yoktur.
Darwin, evrim mekanizması olarak tek bir kavram öne sürmüştü. Doğal seleksiyon. Bu mekanizmaya verdiği önem kitabının adından da açıkça anlaşılıyordu. Türlerin Kökeni, doğal seleksiyon yoluyla.
Doğal seleksiyon, doğal seçilim demektir. Güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde daha hızlı koşabilen geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü bir süre sonra hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, geyikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin atlara dönüştüremez.
Doğal seleksiyon, yalnızca zayıf, sakat ve hastalıklı bireyleri eleyerek türün devamını ve sağlıklı kalmasını sağlar. Dolayısıyla doğal seleksiyon evrimleştirici bir mekanizma değildir. Darwin de bu problemin farkındaydı. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabında faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz itirafında bulunmuştu.
Faydalı özelliklerin ortaya çıkışı konusunda Darwin, çağdaşı olan Fransız biyolog Lamarck'tan etkilenmişti. Lamarck, canlıların hayatları boyunca kazandıkları fiziksel özellikleri gelecek nesillere aktardıklarını düşünüyordu. Lamarck'a göre aktarılan bu özellikler nesilden nesle birikiyordu. Bunların faydalı olanları ise seçilerek ortaya yeni türler çıkartıyordu.
Lamarck'ın safsatasına göre örneğin zürafalar ceylanlardan türemişti. Ağaçların yüksek yapraklarını yiyebilmek için çabalarken nesilden nesle boyunları uzamıştı. Yine Lamarck'ın bilim dışı iddialarına göre bir ailenin fertlerinin babadan oğula birkaç nesil boyunca kolları kesilirse belli bir zaman sonra doğacak çocuklar kolsuz olarak dünyaya gelecekti. Bu örneklerden etkilenen Darwin ise çok daha iddialı bir örnek ortaya atmıştı. Türlerin kökeni adlı kitabında bazı ayıların suda avlanmaya çabalarken zamanla balinalara dönüştüklerini öne sürmüştü.
Oysa gerek Lamarck, gerekse Darwin yanılıyordu. Çünkü ortaya attıkları iddialar en temel biyoloji konularına aykırıydı. O dönemde genetik, mikrobiyoloji, biyokimya gibi bilim dallarının hiçbiri ortada yoktu. Kalıtım kanunları bilinmiyordu. Öyle ki Lamarck ve Darwin, kalıtsal özelliklerin kan yoluyla aktarıldığını sanıyordu. Dönemin bu ilkel bilim düzeyi nedeniyle evrim teorisinin zengin hayal gücüne dayalı gerçek dışı senaryoları hiç yadırganmadı. Darwin'in tezleri bilim çevrelerinde oldukça geniş yankı uyandırdı. Ancak Darwin endişeliydi. Ortaya attığı teorinin oldukça çürük temellere dayandığının farkındaydı. Kitabının Teorinin Zorlukları başlıklı bölümünde şöyle yazmıştı:
“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkânsız olduğu gösterirse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır.”
Darwin'in korkuları ölümünden kısa bir süre sonra gerçek olmaya başladı. Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel tarafından keşfedilen kalıtım kanunları, Lamarck'ın ve Darwin'in iddialarını kesin bir biçimde çökertti.
20. yüzyılın başında gelişen genetik bilimi kazanılan fiziksel özelliklerin değil sadece genlerin bir sonraki nesle aktarıldığını ispatladı. Bu durumda yaşam boyunca kazanılan özelliklerin nesilden nesle birikerek farklı canlı türleri oluşturması gibi bir senaryonun imkansız olduğu anlaşılmış oluyordu. Dolayısıyla Darwin'in çok önemli bir mekanizma gibi öne sürdüğü doğal seleksiyonun seçebileceği bir farklılaşma da oluşamıyordu. Yani doğal seleksiyonun hiçbir evrimleştirici gücü yoktu. Böylece Darby'nin öne sürdüğü evrim teorisi henüz 20. yüzyılın başında yıkılmış oluyordu.
Evrimcilerin 20. yüzyıl boyunca harcadığı tüm çabalarda doğal seleksiyonun evrimleştirici bir gücü olmadığını ispatlamaktan başka bir şeye yaramadı. Ünlü bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson bu gerçeği şöyle itiraf etmektedir:
“Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur.”
20. yüzyıl bilimi ayrıca canlılarda iç içe geçmiş son derece kompleks mekanizmalarla çalışan sistem ve organlar olduğunu ortaya çıkardı. Bu sistem ve organlar bir tek parçaları dahi eksik olsa hiçbir işlev göremez. İndirgenemez komplekslik denen bu özellik, bu yapıların bir anda ve eksiksiz biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bu gerçek, canlıların kademeli bir şekilde küçük değişikliklerle zaman içinde geliştiklerini iddia eden evrim teorisini kesinlikle yıkmıştır.
Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizmasının hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmasıyla evrimciler, teoride köklü bir değişim yapmak zorunda kaldılar. Doğal seleksiyon kavramının yanına bir de mutasyon adlı ikinci bir mekanizma eklediler.
Mutasyonlar, canlıların DNA'larında radyasyon, kimyasal etkenler gibi dış etkiler sonucunda oluşan değişiklik ve bozulmalardır. Evrim teorisi ise canlıların mutasyonlar yoluyla birbirlerinden farklılaştıklarını ve geliştiklerini öne sürer. Oysa mutasyonlar DNA'daki bilgiyi tahrip eder ve dolayısıyla bir canlıya sadece zarar verirler. Şimdiye kadar doğada ya da laboratuvarda gözlemlenmiş tek bir yararlı mutasyon örneği yoktur.
Mutasyonlar %99 oranında organizmaya zarar verirler. %1 oranında etkisizdirler. Herhangi bir organizmaya fayda sağlamış herhangi bir mutasyon tespit edilmemiştir. Darwinistlerin iddiasına göre mutasyon, vücudun her yerinde orantılı ve birbirine uyumlu değişiklikler yapmak zorundadır. Örneğin, evrimcilerin iddiasına göre rastgele mutasyonlarla sağ tarafta iddia ettikleri şekilde kulak oluştuysa, sol tarafta da rastgele mutasyonların aynı simetride, aynı şekilde duyan, aynı özelliklere sahip ikinci bir kulağı oluşturması gerekir. Örs, çekiç, üzengi her birinin aynı şekilde, mükemmel olarak eşit şekilde meydana gelmesi gerekir. Rastgele mutasyonların kalp kapakçıklarını iki tarafta da aynı şekilde oluşturması gerekir. Darwinistlerin iddiasına göre mutlaka mutasyonların bütün kapakçıkları, kulakçıkları eşit huyumda, hatasız, tam yerli yerinde ve aynı anda meydana getirmesi gerekir. Vücudun her bir organında bunun bu şekilde olması gerekir. Yoksa büyük çelişkiler olur. Bir kulağı ters, bir dişi farklı, tek gözü alnında tek gözü burnunda garip yapıların meydana gelmesi gerekir. Canlılıkta böyle bir dengesizlik olmadığına göre, Darwinistlerin iddiasına göre mutasyonların her şeyi simetrik ve uyumlu şekilde meydana getirmesi gerekmektedir. Fakat %99'u zararlı, %1'i etkisiz mutasyonların faydalı olması, akılcı, uyumlu, simetrik organları aynı anda meydana getirebilmeleri imkânsızdır.
Mutasyonlar, düzgün bir yapıya adeta makineli tüfekle ateş etmek gibidir. Sağlam bir şeyin üzerine ateş açılması, o yapıyı tamamen ortadan kaldırır. Tek bir tanesinin etkisiz kalması veya vücuttaki mevcut bir enfeksiyonu yakarak iyileştirmesi bir şeyi değiştirmemektedir. Organizma zaten kendisine isabet eden 99 mermiyle yerle bir olmuştur.
Evrimciler, faydalı mutasyonlar elde edebilmek için farklı canlı türlerini on yıllar boyu radyasyon gibi etkilere maruz bırakmışlar ama her zaman sakat, eksik, kısır canlılar ortaya çıkmıştır. Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız deney, mutasyonların geliştirici değil, tahrip edici ya da öldürücü etkisi olduğunu ortaya koymuştur.
Mutasyonlar, bir canlının mükemmel ve kusursuz DNA şifresini bozar ve onu bir hilkat garibesine çevirir. Tüm bu nedenlerden dolayı, evrim teorisinin günümüzdeki savunucularından en ünlüsü olan Prof. Richard Dawkins, canlıların genetik yapısını geliştiren, herhangi bir gözlemlenmiş mutasyon ya da evrimsel süreç örneği olup olmadığı şeklindeki soru karşısında şöyle bocalamaktadır:
-Professor Dawkins, bize genetik yapıdaki bilgiyi artıran gözlemlenmiş bir mutasyon ya da evrimsel bir süreç örneği verebilir misiniz?
(Prof. Richard Dawkins, 17 saniye düşündükten sonra, kameranın kapatılmasını istiyor)
Aslında gerçek çok açıktır. Canlılık, kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacak kadar kompleks bir düzene ve yapıya sahiptir. Mekanik bir saat, çarkların tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşamaz ve kendini dizayn eden bilinçli bir saatçinin varlığını gösterir. Aynı şekilde, canlılık da çok üstün bir tasarıma sahiptir ve kendini yoktan var eden bir yaratıcının varlığını ispatlar. Tüm evren kusursuz bir yaratılışın ürünüdür. Yaratıcının üstün aklı, gücü ve bilgisi yarattığı her şeyde kendisini gösterir. İnsanın sadece kendi yaratılışı dahi evrim teorisinin gözlerden kaçırmak istediği bu gerçeği apaçık ortaya koyan bir mucizedir.