Yaşam ve Sağlık - 32. Bölüm - Ali Çiftçi, Klinik Psikolog
OKTAR BABUNA: İyi günler değerli izleyicilerimiz. Pınar hanımla beraber sunduğumuz bir Yaşam ve Sağlık programında daha birlikteyiz. Çok değerli bir konuğumuz var, Ali Çiftçi Beyefendi konuğumuz. Uluslararası Klinik Gelişim Federasyonu Başkanı, Klinik Psikologsunuz aynı zamanda. Çok çeşitli alanlarda faaliyetleriniz var. Buyurun.
PINAR AKKAŞ: Hoş geldiniz programımıza.
ALİ ÇİFTÇİ: Teşekkürler. Klinik Psikoloğum evet. Kişisel Gelişim Federasyonluğu Başkanlığı yapıyorum aynı zamanda. Yurt dışında da faaliyetlerimiz var. St Clements Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Oraya da gidip gelmeye çalışıyorum. Türkiye’de Ankara Üniversitesi İnsan İlişkileri Bölümü’nde faaliyet gösteriyorum.
İşimiz aslında temelde iletişim. Belki çağımız iletişim çağı ama en önemlilerinden bir tanesi de galiba iletişimsizlik. İletişimle ilgili de ilgili olmayan herhangi bir insan ne yazık ki dünya üzerinde yok. Anneler, babalar, çocuklar, patronlar, işçiler. Geçenlerde televizyonda bir haberde diyor ki; “bir işçi cinnet geçirdi ve karısını, iki tane çocuğunu da öldürdü. Üzerine kendisi de intihar eti.” Şimdi inancı olan bir insanın bu faaliyeti yapması çok mümkün değil sama niye bir insan bu noktaya gelir? Çok küçük bir nedeni olduğu hemen ardından yapılan bir araştırmada anlaşıldı. Neydi biliyor musunuz? Çok da komik ve ilginç bir neden. Son bir haftadır işine her gün beş dakika geç kalan biri bu adam. Ve işveren yanına çağırıyor ve ciddi bir fırça atarak bir daha geç kalmamasını söylüyor. Hassas bir arkadaş olduğu için, dışarıya çıkıyor. Fırçayı yedikten sonra dışarı çıkan bir işçi yanındaki arkadaşıyla bu meseleyi mutlaka bir konuşur uzatır ve çok da olumlu şeyler söylemez. Hatta patronuyla ilgili mümkünse, “beraber kurduk burayı, on beş sene önce şöyle bir adamdı, şimdi şöyle bir adam oldu, yerleri bile sildiğimi hatırlıyorum, işte insan kıymet bilmeli” diye bazı şeyler söylediğini duyar gibisinizdir. Bu arkadaşımız bu fırçanın hemen akabinde akşam eve biraz geç gidiyor, dışarıda alkol alıyor. Hemen akabinde eşinden fırça yiyor niye geç kaldığıyla ilgili. Hassas da bir arkadaş, eşine şiddet uyguluyor, eşi ona tekrar cevap veriyor. Ve kavganın neticesinde eşini vuruyor, sonra çocuklarını vuruyor alkolün etkisiyle ve kendisini de vuruyor. Bakın çok kolay bir şey belki ama küçücük beş dakikalık bir tartışma bir insanın ve bir ailenin ortadan kaybolmasına neden oluyor. Ama biz bunu izlerken haberlerde sadece şu bölümünü izliyoruz; “cinnet geçirdi ve ailesini de kendisini de öldürdü.” Peki aynı şey çok basit bir iletişim ustalığıyla ortadan kaldırılıp tamamıyla kişinin mutlu olabileceği bir hale getirilebilir miydi? Getirilebilirdi. Psikolojide bizim ailelerde de en büyük sorunumuz nasıl eleştiri yapacağımızı çok iyi bilmemek. Anneler çocuklarını nasıl eleştireceğini bilmiyor, eşler birbirini nasıl eleştireceğini bilmiyor, işveren işçiyi nasıl eleştireceğini bilmiyor. Biz psikolojide buna sandviç metodu diyoruz. Neden sandviç metodu? Hani iki ekmeğin arasında bir biftek varsa, iki tane güzel şeyin arasında yapacağınız ya da söyleyeceğiniz güzel ya da olumsuz şeyi söyleyin. Nasıl söylemeniz gerekir? O işveren bunu işçiye nasıl söylemeliydi? Yıllardır çalışan on beş senelik işçi. Diyebilirdi ki; “on beş senedir birlikte çalışıyoruz senden çok faydalandık, inanılmaz güzel işler yaptın, bize çok faydalı oldun, ancak son üç beş gündür özellikle beş dakikalık bir geç kalma diğer insanlara çok olumlu bir örnek teşkil etmiyor. Eğer buna da daha dikkat edersek çok uzun süre daha birlikte çalışabiliriz ve biz senden çok memnunuz” deseydi bu kişi dışarıya çıktığında iki önemli unsura dikkat ederdi. Bir, objektif bir kişi var karşısında, çünkü hem olumluyu görüyor hem olumsuzu görüyor. İki, yargılamadı, sorgulamadı sadece bir eleştiride bulundu diye o aile de ortadan kalkmamış olabilirdi. Sadece bakın basit bir yöntemde değişiklik insan hayatında çok ciddi bir değişikliğe neden olabiliyor. Yapılan bir araştırma var, 2001 yılında bu yana diyor ki, evlenen kadınlar üzerine yapılmış; evlenen kadınların evlenme nedenleriyle aynı kadınların boşanma nedenleri yüzde 72 birbiriyle aynı çıkmış. Aynı nedenle evlenmiş adamla aynı nedenle kocasıyla boşanmış. Nedir bu nendeler çok ilginçtir, diyor ki; çok yakışıklı diye evlenmiş, herkes ilgi gösteriyor diye boşanmış. Çok tutumlu diye evlenmiş, cimri diye boşanmış. Çok cömert diye evlenmiş, müsrif diye boşanmış. Yani insan bir şeyi nasıl isimlendirirse buna bağlı olarak tepkisi de ona göre değişiyor. Ya da zihin öyle bir çalışıyor ki aynı neden evlenmek için, aynı neden farklı isimlendirdiğinizde boşanmak için bir neden haline geliyor. Bizim için belki de iletişimi gerçekleştirdiğimiz tek bir zemin var, o da kelimeler. Kelimeleri düzgün seçtiğimizde aldığımız sonucun yüzde 100 hatta yüzde 500 değiştiğini söyleyebiliriz.
OKTAR BABAUNA: Söylediklerinizden şu anlaşılıyor; eğitim çok önemli. Mesela söze başlarken şöyle başladınız; eğer bu kişide Allah m korkusu, Allah inancı olsaydı tabii ki bunları yapmazdı büyük haram çünkü. Hem bir masum insanı öldürmüş oluyor hem kendini öldürmüş, intihar haram. Dolayısıyla insanlara manevi, entelektüel bir eğitim vermek gerekiyor. Mesela Ortadoğu’da bugün terörizm çok azdı, değil mi? Neden oluyor; çünkü ideolojik bir zemini var ortada, bağnazlık ve bunu bir inanç olarak yapıyorlar. Yanlış inançları doğrultusunda adamları hüküm söyleyerek öldürüyorlar. Dolayısıyla doğrusunun öğretilerek entelektüel bir çabayla ortadan kaldırılması gerekiyor. Yoksa Amerika’nın yaptığı gibi askeri müdahaleler, çünkü şiddet sadece şiddeti meydana getiriyor. O da şiddetle cevap verir ve tırmanır. Her zaman böyledir. Mesela suç oranını düşürmek için çok sayıda hapishane açmak, polis sayısını artırmak da bir çözüm olmaz.
ALİ ÇİFTÇİ: İnsanların polisî vicdanı olması lazım. 70 milyon nüfuslu bir ülkede ya da 13 milyon nüfuslu bir dünyada suçu ortadan kaldırmanın yolu kolluk kuvvetlerini artırmak olarak algılarsanız ne yazık ki orada kaostan başka bir şeyi artırmaz. Adliye sayısını artırarak, cezaevi sayısını artırarak bunları ortadan kaldıramazsınız. Aslında mekanizma otomatik yaratılışta insanın kendisinde mevcut. Yani vicdan dediğimiz o polis zaten sizi bir yanlış yapacağınız zaman hafif kenardan bir dürtüyor. Diyor ki; “çok yanlış yapıyorsun bak buna dikkat et.” Buna rağmen yapıyor insan, bu polise rağmen yapıyor dikkat ederseniz. O zaman benim, insan içindeki bu polisi güçlendirmem lazım. Bunu güçlendirmenin yolu da aslında çok belli; manevi coşkuyu artıracak olan, inancı artıracak olan bir memba. Zaten elinizde var mevcut. Bunu duvarlara asıp güzel poşetlerin içerisinde bekletmeyi bırakıp yukarıdaki Kuranı biraz indirip kendi dillerinde okumaları, Kuran’ın dediği gibi anlayabileceğiniz bir dille okumanız gerekiyor. Yapacağınız tek şey bu aslında. İletişlimde kelimelerin o kadar önemi var ki, sizin meseleyi nasıl algıladığınız çok önemli. Ortadoğu’da terörü İslam’a hizmet adı altında yapan insanlar işte bu yanlış yorumların sonucu. Allah adına birini öldürdüğünü söyleyen bu insanlar bir de bunu ayetten çıkartıyorlar. Bir haberde, insanlarda “kaç rekattır sabah namazı” diye soruyorlar, sabah namazını bilmezse öldürüyor. Bunu da diyor ki; “Allah, onlar sizi nasıl öldürüyorsa siz de onları sizi öldürdükleri gibi öldürün ayetine binaen şimdi sizi öldüreceğiz” diyor, bir de açıklama yapıyor. Öldürmeden önce de hangi ayete binaen bunu yaptığını da açıklamaya çalışıyor kendince. Mesela aslında çok açık, eğer siz bilgiyi doğru ellerden, doğru şekilde ulaştırmazsanız yanlış eller aynı bilgiyi çok farklı ve yanlış bir şekilde insanlara ulaştırıyorlar. Bir danışanım, dünyanın her yerinde bağımlılık ve alkol tedavisi dini inançlar değerler üzerinden yapılır. Bununla ilgili vakıflar, dernekler vardır. bunu güçlendirirseniz bu bağımlılığı ortadan kaldırırsınız. Türkiye’de böyle bir şey yok çok ilginç. Bağımlılığı yüzde 100 belki ortadan kaldıracak bu argümanı yok kabul edip tamamıyla psikiyatrik ilaçlarla klinik tedaviyle çözmeye çalışıyorsunuz.
OKTAR BABUNA: Olduktan sonra önemli değil, olmadan önce önlemini almak doğrusu. O müptela olmuş ondan sonra ilaç ver tedavi et değil, hapishane sayısını artırmak değil suç işlemeyecek insan yetiştirmek içindeki vicdanın hareketiyle. Çünkü insan vicdanını, Allah bildiriyor, “zalimdir” diyor, nankördür” diyor, “kıskançtır, bencildir” diyor çok sayıda özelliği var. Ama bir de bununla mücadele edecek vicdan vermiş Allah. Bunu kullanabilecek insan, tabii eğitimle onu güçlendirerek, bu da manevi bir eğitimle olur.
ALİ ÇİFTÇİ: Çok önemli. İşte bu doneyi kullanması lazım. Be psikolog olarak meselenin bu tarafını asla ihmal etmeden danışanlarımın sorunlarını çözmeye çalışıyorum. Çünkü hakikaten eğer siz bir bağımlılıktan kurtarıp psikoloğa bağımlı hale getiriyorsanız aslında kişiye çok da önemli bir katkı sağlamıyorsunuz. Çünkü her sorunda beni arıyor bu sefer. Diyor kişi; “şöyle bir sorun oldu şimdi ne yapmam lazım?” Efendim, ”kendimi şöyle hissediyorum nasıl düzeltebilirim?” biz buna otomatik kendi kendini tolere eden bir sistem kurmak gerekiyor. Dışarıdan bir müdahaleyle düzelen değil de kendi sorunlarını kendi çözebilen. Biz bunu çok ihmal edip vicdani tarafı, vicdan polisini çok harekete geçirmemeyi tercih ediyoruz. Aslında beklide en temel sorunlardan biri de bu.
PINAR AKKAŞ: Aynı şey öfke için de geçerli zaten. Öfke insanın yapısında olan bir şey, öfkelenebilir herhangi bir durum olduğunda öfkeyi yaşayabilir ama önemli olan onu bastırabilmek. Bastırabildiği zaman zaten ortaya güzel bir davranış çıkıyor.
ALİ ÇİFTÇİ: Aslında daha uç bir şey söyleyeyim; bastırmak değil. Niye birine öfkelenirsiniz siz? Ya sevmediğiniz bir davranışta bulunabilir, uyardığınız halde aynı şeyi tekrar ediyor olabilir vs. Empatik yaklaşmak iletişimin en önemli unsurlarından bir tanesi. Şimdi sizin keşkeleriniz çoksa eğer geçmişte, hatalarınız çok fazlaysa bugünkü zekanız ve birikim ve bilginiz, tecrübenizle o günleri yargıladığınız için bugün keşkeniz çoktur. Ama o gün aslında siz verilebilecek en iyi kararı vermişsinizdir. Çünkü insan kendisi için en iyi kararı mutlaka o gün o şartlarda o imkanla verir. Yaşarsınız olayları tecrübe edinirsiniz, o tecrübeyle geçmişinize bakarsınız ve onun için keşke dersiniz. Şimdi karşınızdaki insan sinirlendiriyorsa eğer sizi aslında temel maksadı sizi sinirlendirmemek olduğunu önce kabul etmek gerekir. Yani size özel bir tavrı yok, size özel bir davranışı yok. O doğrusunun o olduğunu düşündüğü için bunu yapıyor. Şimdi benim oğlum 9 yaşında, dünyaya farklı bir bakış açısı var. Bir gün dedim ki, “oğlum benim gözüm ne renk?” “Baba içi mi dışı mı” dedi. Dedim ki, “içi.” Ben bugüne kadar gözlerim ne renk sorusuna dışı beyaz içi yeşil dendiğini duymadım. Ama o farklı bir açıdan bakıyor bakın meseleye. Sadece benim görmek istediğim kısmı görmüyor toptan görüyor meseleyi. Bir gün, oğlum 4-5 yaşlarındaydı dedim ki, “gel oğlum dünyadaki bütün savaşları durduralım.” Hiç demedi nasıl yapacağız, nerden para bulacağız. Dedi ki, “hadi yapalım.” 9 yaşında bir yeğenim var, “gel savaşları durduralım” dedi ki, “nasıl?” 25 yaşındaki bir kardeşim var dedim ki “gel savaşları durduralım,” dedi ki, “bir defa da akıllı bir şey söyle.” 55 yaşında annem var, dedim ”annecim gel savaşları durduralım,” dedi ki, “oğlum bırak bu işleri, sigortalı bir iş bul çalış nedir bunlarla uğraşıyorsun?” bakın, algı başlangıca dikkat ederseniz insan zihninde imkansız diye bir şey söz konusu değil. Yaratılışta aslında bu geniş bir perspektife sahip. Ama biz kişiye imkansızlıkları öğretmeye akıl baliğ olmak diyoruz. Onu kısıtlamaya, sınırlandırmaya, bir şeylerin mümkün olmadığını anlatmaya, öğretmeye akıl baliğ olmak diyoruz. Esası nedir bu işin? Tabii ki bir çocuk kadar makul ya da mantıksız yürekli olmaktan bahsetmiyorum ama bu kadar geniş bir düşünme ve perspektifi her şey imkanlıdır mümkündür düşüncesiyle 55 yaşındaki annemin tecrübe ve birikimini birleştirebilen insan aslında bana göre değerli, entelektüel ve faydalı insan. Diğer ikisinin de tek başına çok önemi yok, çünkü çok fevri, her şey olabilir he şeyi yapabilirim. Çok kısıtlayıcı hiç bir şey mümkün değil, olması da imkansız. Orta bir nokta var. İşte o da bilgiyi doğru kaynaktan almak, hem modern, hem entelektüel insanları yetiştirmek çok önemli.
OKTAR BABUNA: Biz entelektüel derken tabii şunu da savunuyoruz; her türlü bilgiye sahip olacak bir kişi. Mesela okulda yetişen bir kişiye tek yönlü bir eğitim olmaz, belli bir ideolojiyi dayatmak olmaz. Mesela okullarda Marksizm anlatılabilir, faşizmin ideolojisinin ne olduğu anlatılır, satanizm, onun yanında Budizm, Hristiyanlık, Musevilik, İslam. Yani bir kişi bütün bilgilere sahip olmalı ama onları yanlışlarıyla birlikte anlatmak lazım, bilimsel delilleriyle birlikte sadece yanlış demek yeterli değil. Neden bilimsel olarak geçersiz, bilimsel delilleriyle birlikte. Ondan sonra kişi istediğine karar vermekte hürdür. Tabii başkasının haklarına tecavüz etmediği sürece, saygıyı koruduğu sürece inancında, fikir özgürlüğünde alabildiğine hürdür. Zaten İslamiyetin özünde de bu vardır. bu tarz eğitimden geçmiş kişiler zaten doğru kararı verirler Allah’ın izniyle doğruyu bulurlar. Ama tek yönlü bir eğitim yanlış olur. Bir çok ülkede görüyoruz, resmi devlet ideolojileri oluyor onu dayatıyorlar. Halbuki böyle olmaz, insana her şey öğretilir istediği konuyu seçer. Ama başkalarına tabii saygıyla yaklaşacak, sevecenlikle yaklaşacak. Bu kadar bilgilendirilmiş bir kişi entelektüel ve modern anlamda doğru yolu bulur zaten çok yanlışa girmez diye düşünüyoruz.
ALİ ÇİFTÇİ: Çok doğru. Doğru bilgi, temelinde de aslında doğru bilginin ana kaynağı menşei de aile. Kişi eğer entelektüel bir aile ortamında büyümüyorsa otomatik olarak ilk bilgiyle somut bilgiyle karşılaştığı yerde basmakalıp bilgilerin ve öğrenilmesi istenen şeylerin öğretildiği okullar. Akabinde de siz şundan şikayetçisiniz; sorgulayan, öğrenmek için uğraşan, sadece kanaatle hayatını devam ettirmeyen insanlar istiyorsanız temelde önce demek ki o aile kurumu ve aile kurumunun en önemli unsurları anne-babayı da düzgün yetiştirmek gerekiyor. Bizim belki en önemli konumuz da kadın ve erkek ilişkileri. Daha doğrusu seminer ve konferanslarda çok farklı iki tane varlık. Aynı ev içerisinde ortalama 25-30 yaş arasında insanların evlendiğini düşünürseniz, çocuk sahibi olduğunu düşünürseniz 25 yıllık farklı kültürlerini aynı evin içerisine sokuyorlar ve ortak bir nokta bulmaya çalışıyorlar. Çoğu zaman da zorlandıklarını fark ediyoruz. Çünkü inanç boyutu çok sağlam değilse işte diş macununu ortasından mı sıktın dibinden mi sıktınla uğraşırsınız. Yemeği ortadan mı yedi kendi önünden mi yediyle uğraşırsınız. Ben yatağın sağında uyurum yoksa uyuyamamla uğraşırsınız. Ama eşlerin eğer İslami manada da Kuran’ın tanımıyla daha doğrusu eğer eşler birbirinin ne anlama geldiği iyi biliyorlarsa işte o evliliğin içerisinde ufak tefek boşanma davalarında görmüş olduğumuz kimse kusura bakmasın ama saçma sapan nedenleri görmüyorsunuz. Ama bunlar eksikse ne yazık ki ufak tefek şeylere takılıyorsunuz. Bir gün seminerin birinde dedim ki; kadınlar sevildiklerini duymak isterler. Bir söz var; ‘kadınlar kulaklarıyla, erkekler gözleriyle sever’ diye. Bir tane yaşlı 70-80 yaşında bir teyzemiz ayağa kalktı dedi ki; “yavrum, -yanındaki eşini gösteriyor o da 80-85 yaşında- bu bana 50 senedir seni seviyorum demedi” dedi. Ayağa kalktı amca dedim ki; “amca niye söylemiyorsunuz eşine seni seviyorum diye?” “Yavrum 50 sene önce ben bir defa söyledim, fikrim hala aynı değişmedi, değişirse söylerim” dedi. Erkeklerin genel mantığı nedir? Bir şeyi bir defa söylediğimiz zaman aksini söylemedikçe ilk söylediğimiz şey geçerlidir. Sonuçlarla daha çok ilgilidir, süreçle çok ilgili değildir. Kadınlarsa daha çok süreçle ilgileniyorlar. Takdim etiğiniz yüzüğün kıratı kaç olduğu ya da değerinin kaç olduğu önemli ama bunun kadar bunu takdim ederken söylediğiniz sözcüklerin de çok büyük bir önemi var. Ama erkek için bu genellikle, “sevmesek bunu sana hediye eder miydik” mantığıyla hareket ediyor. Çok farklı iki varlık aynı evin içerisine giriyor, ortak temel noktaları da, insanlığın varoluştaki yani inanç yoksa eğer ortada işte bu iki 25 sene sonra bir araya geliyor iki yıl ya idare diyor ya edemiyor, dünyevi nedenler de birlikte olmaya vesile olamıyorsa boşanmalar oluyor. 2009 yılında evlenen insanların yüzde 30’u sadece boşanmak için bir yılda mahkemeye başvurmuş.
OKTAR BABUNA: Çok fazla evet. İnanç çok önemli bir faktör. İnanç olduğunda derin sevgi oluyor ve akıl.
PINAR AKKAŞ: Karşılık beklemeden fedakarlık oluyor.
ALİ ÇİFTÇİ: Tahammül. Ben ona biraz kelime anlamı olarak sanki siz kötü bir şeye tahammül edermişsiniz gibi geliyor ama.
OKTAR BABUNA: Buna sabır diyelim o zaman.
ALİ ÇİFTÇİ: Ben tahammülü özellikle şunun için kullandım; bir şey sizin hoşunuza gitmiyorsa ve buna rağmen yapılıyorsa siz buna tahammül ediyorsunuzdur. Evliliğin içerisinde de eğer inanç boyutunda bir temel varsa sabır ve tahammül sınırları çok yukarı çıkıyor, kızmıyorsunuz aynı şeye, sinirleneceğiniz bir şeye sinirlenmiyorsunuz. Çok ciddi tepki göstereceğiniz bir şeye tepki göstermiyorsunuz. Bunu herhangi bir ideolojiyle herhangi başka bir şeyle sağlayamıyorsunuz. Meselenin en önemli tarafı belki bu. Çünkü bir de insani tarafı var kırmamak, rencide etmemek. Onun da yaratılmış bir varlık olduğu ve özellikle kadınlar için söylüyorum ayette de olduğu gibi size emanet dildiği düşünülürse bir emanete ihanet etmeme, sahip çıkmak, emanete sahibine iade edinceye kadar gözünden korumak gibi manasıyla düşünüldüğünde işte o aile içerisinde şiddet, işte her gün haberlerde görüyoruz, boşanmış karısını öldürüyor. O boyut eksikse istediğiniz kadar entelektüel olun, şiddeti yapan insanların siz sadece ilkokul mezunu insanlar olduğunu mu zannediyorsunuz?
OKTAR BABUNA: Teröristlerin çoğu üniversite mezunu doktora öğrencileri.
ALİ ÇİFTÇİ: Ve boşanma kararını verenlere de dikkat edin, boşananlara da dikkat edin bunların yüzdesine bakıldığında çok büyük bir oranının eğitim düzeyi yüksek insanlardan oluştuğunu da görürsünüz. Demek ki bu böyle çok net bilimsel bilgi, her alanda entelektüel bilgiye sahip olmakla da ilgili değil. Profesör olmakla çok ilgili bir şey değil bu. Ama profesör değil belki kendi yağıyla kavrulan kendini geliştirmeye çalışan birisi ama inançlı, bir bakıyorsunuz yıllardır eşiyle çok mutlu hatta da gözlerinin içine baktığı zaman aynı aşkla sevgiyle bakan kişiler görüyorsunuz. Ve biz buna da şaşırıyoruz, “50 yıldır evliyiz hala da birbirimizi çok seviyoruz.” Bir gün yanımda yaşlı bir çift vardı, teyze uyuyor, amca da teyzenin nefesini kontrol ediyor yaşıyor mu yaşamıyor mu? Bakıyor ki acaba bir şey olabilir mi, onun gözünün içine bakıyor, nefesini kontrol ediyor. Sordum, bu kadar nasıl yılladır berabersiniz? İki yıl insanlar birbirine tahammül edemiyor. 60 yıl beraberlik var ortada.
PINAR AKKAŞ: Vicdanlı bir yaklaşım olduğunda zaten o kişinin sorumluluğunu aldığı için zaten doğal olarak gelen davranışlar oluyor.
ALİ ÇİFTÇİ: Aynen öyle. Bazı ailelerde ben şunu görüyorum, “kalkmışken bana bir bardak su getir” diyor. Biri diğerinin ayağa kalkmasını bekliyor dikkat edin, “kalkmışken bana su getir” diyor. Aslında daha önce susamış ama gidip almıyor birinin ayağa kalkmasını bekliyor. Ya da şunu da duyuyorum; “az ye de kendine bir hizmetçi tut” diyor kocasına. İşin içerisinde işte bu inanç dediğimiz boyut olduğunda bir kadın kocasına bu cümleyi sarf edemiyor, etmiyor edemiyor da değil. Onun rızasının kendi geleceği açısından da önemli olduğunun farkında. Dolayısıyla da evet entelektüellik, bilgi, birikim vs. bu kısımda bir eksiklik varsa ne yaptığınızın çok bir önemi yok, bir şekilde tekerin bir tanesi patlak gitmeye çalışıyorsunuz.
OKTAR BABUNA: Doğru. Derin sevgi sadece inançla olabilir. O mutlaka bir sabır gerektirir. Yani sevgide sabırlı ve dikkatli olmak gerekir. İnsanlar çünkü çok kırılgandır, en ufak bir özden alınabilir, bir söz çok rencide edebilir buna çok dikkat etmek gerekiyor ve sabır gerekiyor.
ALİ ÇİFTÇİ: Mevlana’nın güzel bir sözü var, evliliği çok güzel tarif etmiş. Belki bir ansiklopedi bilgiden çok daha iyi. Diyor ki, “haklı olmak mı mutlu olmak mı?” birini seçmeniz lazım. Eğer devamlı haklı olmayı istiyorsanız mutlu olmayı bir kenara bırakmanız gerekiyor. Bakıyoruz evli çiftlerin tek derdi var, “bana haklı desin ben bir daha onunla kavga etmem” diyor.
PINAR AKKAŞ: Bu sadece evlilik için değil iş ilişkilerinde de aynı şekilde. Anne, baba çocuk ilişkilerinde de bu söylediğiniz mantıkların hepsi insanın yaşadığı her ortam için geçerli durumlar aslında.
OKTAR BABUNA: İnsan kendi merhamet istiyor, kendi karşı tarafın affedici olmasını istiyor, Allah’tan istiyoruz her şeyden önce, değil mi? Allah’ın affedici olması ne kadar hoşumuza gidiyor istiyoruz. İnsanın da öyle olması lazım. Allah’ın sonsuz merhameti var, Allah’ın merhametini istiyoruz, kendisinin de merhametli olması lazım, affedici olması lazım. İnsan kendisi neyi istiyorsa sevilmeyi istiyor, sevmesi lazım, vefalı olunmasını istiyor vefalı olacak, sadakat istiyor sadık olacaksın yani karşılıklı. Onun için Allah diyor; “iyiler iyilere, kötüler kötülere” diyor. İnsan çok iyi olup ondan sonra da karşı tarafın iyi olmasını isteyebilir. Ama sen böyle özelliklere sahip değilsin, hep kırıcı, hep vefasız, sadakatsiz, affedici değil karşı taraftan bunu göremez zaten. Onun için maneviyat çok önemli. İnsan o manevi durumda olursa karşı tarafta da varsa bu o zaman derin sevgi olur. O zaman yaşlansa da, hasta da olsa hangi durumda olursa olsun en zor ortamda bile sevgisinde azalma olmaz o aman.
ALİ ÇİFTÇİ: İşte aile bunu sağlayacak olan müessese aileyse bu çocukları da yetiştirecek olanlar da anne ve babalar. O yüzden anne ve babanın kendisinde bu söylemiş olduğunuz vasıflar yoksa insan kendisinde olmayanı başka birine aktarabilir mi, verebilir mi veremez. Ne oluyor bu, paradoks yaratıyor. İşte burada da lime iş düşüyor; 50 yaşında bir insandan bile umut kesmeden o insanın da bunu öğrenebileceğine kanaat getirmek gerekiyor. ‘Artık benden bir şey olmaz’ diyen 65 yaşındaki bir dedenin bile gelecek nesilde çok önemli bir etkisi var. Belki en önemli unsur iletişimde de bütün sorunları halledecek. İşte savaş çıkartıyor, Yunus Emre’nin bir deyimi var ya; ‘söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı’ diyor. Onun için iletişim, söz o kadar önemli ki Peygamberin de en önemli argüman değimlidir söz, tebliğ? İnsanlara bilgiyi aktarabilmenin en önemli yolu iletişim. Bütün dünya şu anda Ortadoğu olmak üzere ufak tefek de olsa Ortadoğu’da çok büyük ateş olmasına rağmen savaş var, neyi paylaşamıyor? Dünyanın halihazırda yerleşim yerlerine bakın onda biri dolu değil, bomboş. Neyi paylaşamadıklarına bir bakın, 13 milyar nüfuslu dünyanın içerisinde toplasanız 10 bin tane açgözlü hırslı insan dünyayı bu hale getirdiğini görürsünüz. Geri kalanın böyle bir derdi yok. Geri kalanın bu ülkeyi bölmek gibi bir derdi yok, geri kalan yeni bir ülke kuralım diye düşünmüyor. Geri kalan Alevi, Sünniyi, Sünni Aleviyi öldürelim diye düşünmüyor böyle bir derdi yok. Neyi paylaşamadıklarını sorun aslında somut bir şey de söyleyemezler size. Ama egoları, kim daha büyük olacak, kim daha fazla petrol sahibi olacak mantığının bir sonucudur. Görüyoruz ki 10 bin kişilik bir kötü ahlaklı insanın geri kalan 12 milyar küsur insanın dünya hayatını değiştirmeye mahvetmeye çalışıyor.
OKTAR BABUNA: Şunu düzeltelim; şimdi terör örgütleri Kuran’a dayalı olarak savaşmıyorlar, Kuran’da öyle bir şey yok. Masum insanı öldüren için Allah, “bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir” diyor. “Dinde zorlama yoktur” diyor. Kimseye baskı da yapılamaz zorlanamaz diyor. Onlar Kuran’a muhalif uydurma hadislerle hareket ediyorlar. Namaz kılmayanın cezasının ölüm olduğu uydurma hadislerde var. Oruç tutmayanı öldür, sakalını keseni öldür, bunlarla hareket ediyorlar. O sordukları soruda, halbuki Kuran’da böyle bir şey kesinlikle yok. “Size savaş açana karşı savaşma izni verildi” diyor Allah. Yani defansif olması dışında hiçbir hüküm yok.
ALİ ÇİFTÇİ: Savaşında özelliğini güzel açıklıyor. Diyor ki; “ekinleri çiğneyemezsiniz, kadınlara, çocuklara dokunamazsınız, ağaçları kesemezsiniz” diyor. Öyle güzel bir insani bir durum koymuş ki, masum insanları bombalayamazsınız. Onlar size zulmetse dahi yine siz bunları yapamazsınız. Yani bir kadını öldürmenin, bir çocuğu öldürmenin, bir şehri bombalamanın topyekun katliamın İslam’da bir yeri de yok, açıklaması da yok. Ben bazen şunu söylüyorum; insanlar dine uyamadıkları zaman din uydururlar. Kendileri o dine uyamayınca bir din uydurma gereği duyarlar. Dolayısıyla bunu Kuran’dan sağlayamayınca en yakın menşei nedir? İşte uydurma hadisler tabii ki sahih kısımları bir yana ayırıyorum ama, uydurma olan hadislerle isterseniz terör örgütü de kurarsınız çocukları da öldürürsünüz, kadınları da öldürürsünüz. Tabii ki onların Kuran’la bir bağlantısı yok.
PINAR AKKAŞ: Ve çok fazla uydurma hadis var.
ALİ ÇİFTÇİ: Çok zengin, okudukça ufuk açan, dünyaya bakış açınızı değiştiren, hiç düşünmediğiniz noktalara sizi kanalize edebilecek ve okudukça da hoşgörüyle dolduğumuz bir kitaba sahibiz. Bunun değerini bilmek için çok da büyük alim omlara gerek yok.
OKTAR BABUNA: Her Müslüman mükellef Kuran’ı yaşamakla. Allah çünkü bir yaşam klavuzu olarak göndermiş. “Her şeyin açıklayıcısı” diyor, “her bir örnekten verdik” diyor ve “yeterlidir” diyor, “Kuran’dan sorulacaksınız” diyor. Dolayısıyla insan Kuran’a uygun hareket ettiğinde bütün hayatı değişiyor. İnsan inanabilir inanmayabilir hürdür. Allah insanlara bildiriyor zaten, “dinde zorlama yoktur” ama doğrusunu anlatmakla da mükellef. Mesela öyle yanlış inanışlar var ki, Peygamberimiz (s.a.v)’in fakir olduğunu söylüyorlar. Halbuki Allah Kuran’da “seni fakir iken bulup zenin etmedik mi” diyor Allah. Zengin Peygamberimiz (s.a.v), zengin ettiğini bildiriyor. “Yetim iken bulup barındırmadık mı” diyor. Dolayısıyla bağnazlık, yanlış din anlayışı var, bundan kaynaklanıyor mesela kadının aşağı varlık görülmesi. Öyle hadisler var ki burada dile getirmek mümkün değil. Zaten sık sık anlatıyoruz televizyon programlarında da. Sanata, bilime, estetiğe karşı olması bağnazlığın, karanlık dünyalarının olması, karanlık ortamlarda yaşamaları, estetikten, sanattan bilimden uzak olmaları bunları haram olarak görüyorlar, kıyafetleri bakımsızlıkları, cahillikleri bunların hepsini ortadan kaldıracak bir entelektüel çalışma gerekiyor, doğrusunun anlatılması. Yani fikri sadece fikirle değiştirebilirsiniz zorla olmaz zaten haram olur. Fikir doğru fikirle değiştirilebilir. Yani yanlış inanca karşı doğru inanç, onun için de entelektüellere çok iş düşüyor. Mesela sizin gibi toplumda kanaat önderi olabilen, değil mi? Siz insanlara hizmet eden bir kurumun başındasınız, bu federasyonda çok önemli görev yüklüyor, orada önemli bir göreviniz var sizin. Davranışlarının nasıl düzgün olacağı, inanç boşluğunu dolduracak pozisyona sahipsiniz. Böyle insanların birlikte hareket etmeleri, entelektüel çalışmalarla ancak bu düzelebilir.
PINAR AKKAŞ: Bu anlamda seminerleriniz, konferanslarınız da çok önemli olmuş oluyor.
ALİ ÇİFTÇİ: Hem öyle hem de temelde yine memba kişinin kendisidir. Okumak, okumak, okumak. Şimdi yapılan bir araştırma var. AB ülkeleri arasında en fazla kitap okuyan ülke Almanya, 23 dakikalık ortalamayla. Bir Alman en az günde 23 dakika kitap okuyor. Türkiye bu sıralamada sondan ikinci sırada yani ortalamamız 10 saniye. Ben yine bir seminerde söyledim, bir tane amca kalktı, “yavrum sen psikolog falan olmuşsun ama kusura bakma kafan hiç çalışmıyor” dedi. Niye dedim amca; “onların 23 dakikada anladığını biz 10 saniyede anlıyorsak suç mu” dedi. Meseleye bu taraftan bakarsanız hakikaten 10 saniye durum vahim. Hem öyle hem de şöyle bir haksızlık da yapmayalım, bizde bir kitabı bir kişi okumuyor dönüyor kitap, ben bir kitap alıyorum size veriyorum siz okuyorsunuz, ona veriyorsunuz. Bizde kitap satışları azmış gibi gözüküyor ama bizde bir kitabı dört kişi okuyor. Esas sorun bence burada, sadece bilgiyi birinin size getirip vermesini beklemek de doğru değil, bilgiye gitmek gerekiyor. Sahih bir hadis olduğunu düşünüyorum; “ilim Çin’de de olsa gidip alınız” dendiğini. Bakın ne diyor, ilmin size Çin’den gelmesini oturun bekleyin demiyor, “gidin alın” diyor. Dolayısıyla da bilginin size ulaşmasını beklerseniz kusura bakmayın daha çok beklersiniz yani bir adım atmak lazım.
OKTAR BABUNA: Bir şeye parantez açalım, Almanlar hakikaten çok kitap okuyorlar ama bir Anadolu ahlakı diye bir şey vardır. milletimiz hakikaten ılımlı, misafirperver, merhametli çok fakirdir insanlarımız ama darda olan yardım eder. Mesela tanrı misafiri diye bir kavram vardır, Allah misafiri, evine geleni ağırlamak. Bu batı toplumlarında az sayıda görülen özellikler.
ALİ ÇİFTÇİ: Bizde gala dikkat edin bir aile psikoloğu terimi çok oturmamıştır. Ama Avrupa ülkelerinde nasıl aile hekimleri var, aile psikologları var. Nede biliyor musunuz? Birbirlerini dinlemiyorlar çünkü. Siz hala komşuya gidip kapısını çalarsınız, size kapıyı açar, eşinizle bir sorun yaşamışsınızdır hafif de gözünüz nemliyse hemen içeri alır sizi, yarım saat, bir saat sizinle ilgilenir, bir çay yapar, “bu erkek milletinin hepsi aynı, bize de yapıldı, sonradan anlıyorlar yanlışlarını” der, kendinizi iyi hisseder evinize dönersiniz. Yani komşu komşunun psikoloğu olmuş. Berberde sohbet edersiniz, derdinizi anlatırsınız dinler. Akşam haber vermeden birini ziyarete gidersiniz hiç kimse size kızmaz. Ama İngiltere’de siz birinin kapısını komşunuz da olsa çalın bakalım.
PINAR AKKAŞ: Almanya için de geçerli. Çok fazla il dolaştığınızdan bahsettiniz, doğal olarak Anadolu ahlakını çok iyi görmüş ve yaşamış biri olarak.
ALİ ÇİFTÇİ: Hiçbir şey yedirmeden içirmeden hatta mümkünse hiç tanımıyorsunuz, yoldan geçip durmuşsunuz.
PINAR AKKAŞ: Kendi yemez misafirine yedirir.
ALİ ÇİFTÇİ: Bu tabii bizim kültürel anlamında, merhamet anlamında da çok önemli bir değerimiz. Bunun yanına bir şeyi ilave etmekte fayda var; ne güzel olur değil mi bu arkadaşlar aynı zamanda okusa, aynı zamanda dünyadaki bütün gelişmelerden haberdar olsa. Çünkü yetiştirdiği birileri var, sadece bu kültürü çocuklarına vermek önemli ama yeterli değil. İhtiyacımız olan bir de dünyadan da bihaber olmamak lazım.
PINAR AKKAŞ: Bu güzel ahlakın üstüne bu dedikleriniz olduğunda hakikaten bütünde çok güzel olur.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah o olacak. Çünkü savaşlar çok acayip hakikaten. Kime ne yetişmiyor? Herkes için yaşayacak ortam yaratmış Allah, yer altı, yer üstü zenginlikleri. Halbuki savaşa trilyonlarca dolar para gidiyor. Amerika’nın mesela sırf Irak’a müdahalesi 3 trilyon dolar maliyet olarak ki ölen insanlar hariç. 1 milyon Iraklı öldü, kendi insanlarını da kaybettiler. Afganistan’a 1.7 trilyon dolar. Dünyada trilyonlarca dolar silah sanayine harcanıyor. Mesela fuarlar yapıyorlar silah fuarı çok komik. Bu en çok adam öldüren silah diyor. Ne kadar diyorlar, 3 milyar dolar. Öbürü o daha da çok adam öldürüyor o daha özel daha makbul daha pahalı diyor. Vay ne kadar iyi diyor insanlar. Ne kadar mantıksız bir şey. Ne kadar çok adam öldürürse o kadar makbul, o kadar pahalı, o kadar çok para veriliyor. Halbuki bu paralarla dünyada ne açlık kalır, ne yoksulluk kalır, çocuk hastalıklarına karşı savaşta harcanabilir, ne okulsuz köy kalır tüm dünyada.
PINAR AKKAŞ: İnsanlarda büyüklük hissinin olması çok önemli.
ALİ ÇİFTÇİ: Dünyada sınırların olması bile saçma yani temeline bakarsanız. Ama doğu bloğunda aynı muamele yok. Bir ara Yunanistan’a giderken ilaçlıyorlardı, ne kadar aşağılayıcı bir durum. Doğu bloğunun batı bloğuna, batının doğuya bakış açısına dikkat edin ne yazık ki İslam’ı yanlış değerlendirmekle de ilgili bir durum. İslami terör diye bir terim bile aslında literatüre girmemesi gereken saçma aptalca bir terimdir. Çünkü İslam’da terör yoktur ki İslami terör olsun. Ama siz kendisini İslam üzere olduğunu söyleyen adamların yaptığı abuk sabuk davranışlar, yolcunun yaptığı hatayı yola mal edip adını da İslami terör koyarsanız insanlar tabii ki bu sefer sizin dininize bakış açıları otomatik olarak değişiyor. Ben bunun da çok saf bilinmeden yapılan şeyler olduğu kanaatinde değilim. Tamamıyla adım adım bilerek özellikle bu kavgadan nemalanan insanların olduğu kanaatindeyim. Yoksa savaşı desteklemenin başka nasıl bir açıklaması olabilir. Dünyada iki tane önemli rant kapısı var, birisi silah sanayi, diğeri ilaç sanayi. Bu iki rantı ortadan kaldırmaya çalışan herkesin başına gelenler de aşikar. Çok uzun ömürlü olamıyorsunuz ne yazık ki. Çünkü çok ciddi bir rant var. Onun için insanlar Irak’ta kaç kişinin öldüğüyle ilgilendiklerini zannetmiyorum. İlgilenseler fuarlarda kaç bin adam öldürecek potansiyeldeki silahları tanıtmak ya da satmakla uğraşmazlar. Bu işin temelinde şu var; bir, vicdan olacak. O zaman önünüzde milyon dolarların olduğunun bir önemi yok. 1 TL.sini alıp cebinize atmıyorsunuz. Orada polise ihtiyaç yok, askere ihtiyaç yok. Sahabe dönemindeki insanlara baktığımız zaman insanların namaza giderken bütün dükkanları açık bırakıp, “malları kim koruyor” deyince, “Allah koruyor” demesi gibi, kimse almıyor. Başka ilginç bir şey var; zekatla ilgili her köşe başında zekat kutusu var, zengin insanlar kutuya para koyuyor, fakir insanlar gelip ihtiyacı kadar alıp hayatına devam ediyor.
OKTAR BABUNA: Doğrusu bu böyle olması gerekir.
ALİ ÇİFTÇİ: Bugün köşeye bir kutu koysak, içini de doldursak acaba herkes ihtiyacı olan kadar mı alır? Alan da olur tabii genellemeyeyim.
OKTAR BABUNA: İşte bu sistemden dolayı çünkü dünyadan insanlardan sevgi yok oldu, egoistlik bencillik hakim oldu. Aslında ekonomik krizlerin kökeninde de bu var. Normalde her insan elinde avucunda yığıp biriktirmese, herkes döndürse o parayı muazzam bir güzellik meydana gelecek. Çünkü ölü para var, bankalarda toplanıyor, kasalarda toplanıyor, yastık altında toplanıyor. Halbuki herkesin ortay koyduğu bir sistem olsa muazzam bir para akışı olur.
ALİ ÇİFTÇİ: Zengin insanların zenginliğinden de bir şey eksilmeyecek yani o refah seviyesinden bir feda etmiş olmayacak. İpek giyiyorsa yine ipek giymeye devam edecek ama diğer parası tamamıyla şişkin banka hesaplarında yatıyor ve hiçbir işe yaramıyor.
PINAR AKKAŞ: Allah inananlara tavsiye ediyor, şeytandan Allah’a sığınırım, “ihtiyacınızdan artakalanını verin, ihtiyacı olana dağıtın” diye söylüyor. O yüzden zaten veren kişiye de Allah bereketi muhakkak veriyor. İhtiyaçtan arta kalan kısmı da alan kişi de zaten o kişi vesilesiyle bereket bulmuş oluyor. Kuran ahlakının temelinde de bu var vermek, hep vermek üzerine. Güzel ahlakı vermek, maddi olarak vermek, manevi olarak vermek.
ALİ ÇİFTÇİ: Ve vermenin de, karşıdan karşıya geçerken yaşlı bir teyzeye bile yardımcı olsanız bu sizde bir coşku mutluluk yaratıyor, bir şey vermiş oluyorsunuz. Onun için akşam eve döndüğünüzde ‘ne aldım’ diye düşünen bir toplumdan ‘bugün ben ne verdim’ diye düşünen bir topluma dönüştüğünde aslında esas sorun ortadan kalkacak. Bir de depresyon, manik depresif, majör depresif durumlar, yorganın altından çıkmayan insanlar, hayattan keyif almıyor. En son uyuşturucu vs. tatmin olmaya çalışan insanlara bir baktığımız zaman neye dayandığına dikkat edin bu insanların, arkasında sağlam bir gücün olmadığını fark edersiniz. Şimdi Kuran-ı Kerim’deki ilk inen sure Alak Suresi Türkçesi tutunmak, yapışmak vs. anlamına gelir. Bununla ilgili bir makale yazmıştım daha önce; daha bilinci olmayan zigot halde hatta cinsiyeti bile belli olmayan bir varlığın büyüyüp gelişmek için bir yere tutunma ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Böyle yapışıyor ana rahmine ve orada büyüyor. Büyümek için bir şeye yaslanma ihtiyacı hissediyor. İnsanın da gelişebilmesi, büyüyebilmesi, mutlu olabilmesi, rahat olabilmesi için mutlaka bir şeye yaslanması lazım. Neye yaslanıyor peki insanlar? Mal, mülk varsa kadın, erkek, çocuk-evlat, hep mutluluğun kaynağını yaslanacak yeri orada aradıkları için ne yazık ki ancak onun sağlamlığı kadar ayakta durabiliyorlar. Halbuki en önemli sizden daha büyük, güçlü bir ruh olduğunu kabul etmek, değil mi? İnsana ne kadar önemli bir rahatlık verir. Benden daha büyük bir varlığın varlığını kabul etmek yaratan bir varlığın olduğunu bilmek ve bunun salt iyilik olduğunu kabul etmek. Ve salt iyilik olandan da kötülük çıkmaz. Dolayısıyla benim için düşündü her şeyde mutlaka olumlu bir şey vardır mantığıyla hareket etmek. Bir insana bu müthiş bir rahatlık verir. Niye böyle bir rahatlığı tepsin ki insan?
PINAR AKKAŞ: yaratılan her şeyde bir hayır vardır, güzellik vardır, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Allah her şeyi zıtlıklarla yaratmıştır. Şimdi 20. Yüzyılda çok büyük acılar yaşandı. Vahşi kapitalizm. Bu insanların yığma isteği zaten Kuran’da bildirilen bir şey bu. “Durmaksızın yığanı gördün mü” diyor Allah ayette. Komünizm, faşizm gibi ideolojilerle 350 milyondan fazla insan katledildi. 21. Yüzyılın başında da terör devam ediyor bağnazlık adı altında. Bağnazlığın bazı ideolojilerle karışmış şekliyle. Bunun arkasından inşaAllah güzel bir dönem yaşanacak, bu Allah vaadi olan bir durum. Onun olması için onların yaşanması gerekiyordu, hep böyledir. Dinde anlatılır bu; iyilerle kötülerin, inananlarla inanmayanların bir mücadelesi vardır hep. Allah bazen onları galip duruma getirir, bazen onları galip duruma getirir. Şimdi güzel inancın ama herkesin rahat edeceği bir sistemin hakim olacağı duruma geliyoruz. Yani. Mesela Marksizm sosyal adalet üzerine kurulmuştur ama burada aslında çok ilginç bir nokta var; Karl Marks’ın ailesi haham ailesi, Tevrat’ta görüyor sosyal adaleti ama bunu kötü deccali bir şekliyle uygulamaya kalkıyor kan dökerek. Öyle olmaz, zaten olmuyor komünist idarelerde olmamıştır hakikaten hep ezilmiştir belli kesimler. Sosyal adalet Allah’ın emri. Siz biraz önce dediniz, adaletli olması gerekiyor insanın, İslam’da bu var zaten. Ama bu güzel inanç da dünya çapında olması gerekiyor. Yani Afrika’da bir ülke tamamen açken öbür ülkenin çok zengin olması bu olmaz. Herkeste olması gerekiyor. Toplumun içinde bir kesim çok fakir, bir kesim çok zengin bu da olmaz.
ALİ ÇİFTÇİ: Bir de şöyle bir şey var; karnı doyan adam niye hırsızlık yapar? Yapar mı ya da? Eğer bir patolojik durumu yoksa yapmaması gerekir. Ama bunun tersi deliller de var. Şimdi milyon dolarların sahibi hala yolsuzluk peşinde. Buradan da anlıyoruz ki sadece mesele çok zengin olmak, çok fakir olmakla ilgili değil. Fakir fukara ama yolda bulduğu bir torba altını götürüp polise teslim ediyor.
OKTAR BABUNA: Çok sayıda insanımız fakir çok onurludur. Hatta elindekini ana verir.
ALİ ÇİFTÇİ: Seninle paylaşır. Ben bunun şununla da çok ilgili olduğunu düşünmüyorum; çok zengin, dolayısıyla hırsızlık yapmaz. Hayır efendim, ne yazık ki öyle değil.
En başa dönersek eğer, sonunun en önemli kısmı da o olacak galiba; herkesin kendi polisini yanından ayırmaması lazım. Aslında o polis isteseniz de yanınızdan ayrılmıyor da, kulak kabartmak gerekiyor. Vicdanın bir de besini var. Nasıl bir bedenin bir besini var, o vicdan sesinin kısılmaması için sizin azıcık onu desteklemeniz gerekir. Eğer beslemezseniz o yavaş yavaş sesi kısılıyor, bir süre sonra vızıltı haline geliyor duymuyorsunuz. Onun için ruh ve vicdan aslında ölmez, çok uzun süre bekler sabreder açlığa dayanır, ama çok çok ihmal ederseniz Allah’ın dediği gibi, “kalpleri kararmıştır, katılaşmıştır” katlaşır. Geri döndürülmez hal alabilir. Onun için o besini ihmal etmemek lazım.
OKTAR BABAUNA: Sürekli dikkat ve sabır gerekiyor, inşaAllah.
ALİ ÇİFTÇİ: Hem dikkat, hem sabır, hem de didinip takviyeye devam.
OKTAR BABUNA: Güzel bir sohbet oldu. inşaAllah tekrar ağırlamak isteriz sizi. Çok doyurucu güzel fikirlerinizle, maşaAllah akıl dolu. inşaAllah sizin gibi insanlar çünkü bulunduğunuz pozisyon önemli bir görev, insanlara çok faydalı olacak bir durumdasınız.
ALİ ÇİFTÇİ: Yapmaya çalışıyoruz. Herkese de bizim federasyonumuz sadece kendi içinde kapalı bir kutu değil. Bizi ziyaret edebilirler, eğitimlerimize katılabilirler. Yaptığımız işi bir bedel almadan tamamıyla insanların faydasına yapmaya çalışıyoruz, bunlara katılabilirler mutlu oluruz. Bir kişi bile eğer farklı düşünürse bizim için en önemli vesile bu olur.
PINAR AKKAŞ: Çok teşekkür ederiz sağolun.
OKTAR BABUNA: Bir programımızın daha sonuna geldik. Çok değerli bir konuğumuz vardı, Sayın Ali Çiftçi Beyefendi. Gelecek hafta başka bir konuğumuzla birlikte olmak üzere herkese iyi akşamlar diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/188750/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---32-Bolum---Ali-Ciftci-Klinik-Psikolog
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500