MERAK ETTİKLERİNİZ 9
DİDEM ÜRER: Merhaba, bir Merak Ettikleriniz programında daha yeniden bir aradayız. Sizden gelen sorulara Kuran, iman hakikatleri ışığında ve hadisler ışığında cevap vermeye çalışacağız inşaAllah. Aylin arkadaşımla birlikte sorularınızda cevap vereceğiz.
AYLİN KOCAMAN: Merhaba, hepiniz hoş geldiniz.
DİDEM ÜRER: Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine sorabilirsiniz. Başlıyoruz inşaAllah.
AYLİN KOCAMAN: Şimdi ilk sorumuz bir kardeşimizden gelmiş. Aslında iyi bir soru gerçekten, cevaplanması gereken bir soru. Diyor ki: “Dünyanın bu kadar sanattan, estetikten uzaklaşmasında İslam dininin payı yok mu?” diye sormuş.
Şimdi genel olarak dünyada bir inanç var. Kadınların ezilmesinden İslam dini sorumludur. Sanattan uzaklaşılmasından İslam dini sorumludur. eğitimsizlik ve diğer şeyleri de hep İslam dinine mal etmeye çalışırlar. Bu aslında gerçek İslam dininden uzaklaşmanın getirdiği bir sonuçtur dünya çapında. Bu, Kuran’da tarif edilen Allah'ın “düşünmez misiniz” diye insanlara seslendiği, Kuran’da tarif edilen ve Allah'ın her türlü sanatı teşvik ettiği, her türlü güzelliği övdüğü, her türlü güzelliğe insanları çağırdığı, Kuran’dan uzaklaşmalarından kaynaklanan hurafe dininin getirdiği bir sonuç.
İnsanlar hurafe dinine kaydıklarında yani Kuran'ı bir kenara bırakıp hurafelerden oluşmuş fakat adına İslam denen ve daha çok radikal bir zihniyeti teşvik eden bir din ortaya çıkardılar. Şu anda dünya çapında İslam adı altında yaygınlaşan savaşların sebebi olan, kadınların ezilmesinin sebebi olan, sanattan, estetikten, kültürden, eğitimden, bilimden insanların uzaklaşmasına sebep olan her şey bu dinden uzaklaşma, gerçek Kuran’dan uzaklaşma ve insanların hurafelere dalmalarından kaynaklanıyor.
Aslında Rabbimiz bütün dünyayı çok büyük güzelliklerle yaratmış, çok büyük nimetlerle yaratmış. Ve cennete baktığımızda şarkı söyleyen ağaçlar, birbirinden güzel nimetler ve sanatın en güzelinin yer aldığını görüyoruz. Örneğin şimdi dünyada etrafınıza bir bakın. Kelebekler var. Allah yaratmış onları. Birbirinden güzel, estetik, olağanüstü güzelliklerle, olağanüstü simetrik. Bütün üzerlerindeki şekillere, üzerlerindeki renklere kadar. Papağanlar ayrı bir güzellik, ağaçlar ayrı bir güzellik. Şimdi Allah bu kadar estetiği, bu kadar güzelliği neden yaratıyor? O kelebekteki güzelliği neden oluşturuyor? Çünkü orada bir sanatçının sanat eseri var. Ve o sanatçının sanat eserini Allah mutlaka görmemizi istiyor. Bunu görmemizi isteyen Allah, o sanatın güzelliklerini, tezahürlerini, kopyalarını da bizim sevmemizi ister elbette. Onları meydana getirmemizi ister. Hatta Hz. Süleyman (as) döneminde, ayette geçer, dilediği şeklinde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde kazanlar çanaklar yapıldığı belirtilir. Hz. Süleyman (as) biliyorsunuz o zenginliğiyle o heykellere, o süslere önem vermiş. Niye? Çünkü Allah'ın sanatının, güzelliğinin farkında. Onların bir tezahürü olarak, onların kopyalarını meydana getirerek onlardan haz-güzellik alıyor. Dolayısıyla İslam hem sevgi dinidir, hem sanat dinidir, hem güzellik dinidir, güzel olan her şeyin dinidir. Dolayısıyla yasaklamalar İslam'a ait değil, İslam adına ortaya çıkarılmış hurafe dinine aittir.
DİDEM ÜRER: Tabii sanatın her alanı cennetin aslında nimeti, bunu unutmamak gerekiyor. Cennette her şeyin en güzeli var. Allah her şeyin en güzelini yaratacak. Müziğin en güzeli var, ahenkle danslar var. Bütün canlıların, bunlara kelebekler, kuşlar dahil olmak üzere ağaçların bile dans ettiği, müzikten zevk aldığı bir ortam düşünün ve bunun en güzeliyle, şu an hayalini bile edemediğimiz şekilde yaratıldığı bir ortam. Yine sanatın en güzelleriyle karşılaşacağımız yer cennettir. Cennet köşklerinin o sanatsal, ahenkli dekorasyonları bizim şu anda aklımızın belki alamayacağı olağanüstü güzellikte olacak. Allah bunları bir nimet olarak sonsuza kadar bütün inananlara bir nimet olarak sunuyor. Allah'tan çok büyük bir ikram olarak. Şimdi bunun tabii ki dünya üzerinde benzerinin taklidi olarak bile olsa oluşturulmaya çalışılması, insanlara yine Allah tarafından dünya üzerinde verilmiş olan ikramlar oluyor. Ama bunu yasaklamaya kalkmak, bundan zevk alınmasını engellemeye kalkmak tabii ki İslam'la hiçbir şekilde bağdaşmaz.
AYLİN KOCAMAN: Kuran’da yoktur bu. Bunu da hatırlatalım. Kuran’da böyle bir yasaklama yok. Allah sanatı övdüğü gibi Kuran’da da o sanatın örneklerini veriyor.
DİDEM ÜRER: Tabii, Hz. Süleyman (as), Sebe Melikesini oluşturduğu o sanatla etkiliyor. O suyla birlikte çünkü su olmayan bir yerde su görüntüsü verilmesi sanatın en mükemmel şekilde kullanılmasını bize aslında gösteriyor.
Yine Peygamberimiz (sav) de tebliğde her şeyin en güzelini kendisi Bizans cübbelerini giyerek, talebelerin en yakışıklı tabilerini tebliğe göndererek Hz. Dıhye gibi sanatın en güzeliyle Müslümanların giyimlerinde, kuşamlarında, süslerinde, bakımlarında hepsinin kullanılmasını teşvik ederek Müslümanlara aslında bu konuda çok güzel örnek olmuştur.
Şimdi Hocamız’ın çıkmak üzere olan bir kitabı var bağnazlıkla ilgili çok önemli ve değerli bir eser olacak bu. Burada verdiği bazı örnekleri okumak istiyorum. Çünkü biliyorsunuz sanat deyince heykellerin haram edildiği, ressamların cehennemin en uç noktasına gideceği ile ilgili mevzu hadislerle bağnazların verdiği bir zihniyet var insanlara ve İslam'ın bu olduğunu gösteriyorlar. Halbuki böyle bir şey İslam'da hiçbir şekilde olmadığı gibi Kuran’da da Allah'ın bir emri değildir. Allah güzeli sever, her şeyin güzeli teşvik eder ve cennet nimetlerinin de Müslümanlar mümkün olduğu kadar dünyada oluşturmaya çalışırlar.
Şimdi bağnazların söylediği gibi bir hayat olsaydı nasıl olurdu diye çok güzel verdiği örnekler var Hocamız’ın. Ben bunlardan biraz örnek okumak istiyorum.
Mesela bağnazların ruhu dünyaya hakim olsaydı bu resim tamamen dünyadan kalkacak, heykeller tamamen dünyadan kalkacak ve bunun dünyaya ne gibi etkileri olacaktı? Bir kere dünyanın hiçbir yerinde tablo ya da reklam, ilan, duyuru, pano gibi bir şey olmayacaktı. Yani hiçbir şeyi görsel olarak izleyemeyecektik. Yazılı tebliğ yapılırken resimli anlatımlar kullanılamayacaktı, ki tebliğde resimli anlatım gerçekten çok önemli bir nimettir. Aynı zamanda sanatın kullanılması da tebliğde çok önemlidir. Bunlara imkan olmayacaktı. Okul kitaplarında resimli anlatımlar olmayacağı gibi hiçbir kitapta resimli anlatım olmayacaktı. Tabii ki en önemlisi internette herhangi bir resimli anlatımla karşı karşıya kalamayacaktık. Sadece yazılardan meydana gelen bir bilgiyle karşı karşıya olacaktık. Ve insanlar belki de dünya üzerinde gidemedikleri, göremedikleri hiçbir nimetle karşı karşıya kalamayacaklardı. Ki bu aslında Allah'ın çok önemli bir nimetidir insanlara. Sadece belki küçücük bir köyde veya küçücük bir kasabada oturup, dünyanın bütün güzelliklerine ulaşabilmek, Allah'ın ahir zamanda insanlara, inananlara bir nimetidir. Bu nimetten de mahrum kalacaklardı.
Otellerde resimlerle estetik hale getirilmiş tablo, resimli aksesuarlar, vazolar, bardaklar, tabaklar hiçbir süs olmayacaktı. Para banknotlarında dahi resim kullanılamayacaktı. Saraylardaki ihtişamlı resimler, düşünün saraylara asıl ihtişamı veren o heykeller, tablolardır, bütün süsler, desenlerdir. Bunlardan tamamen arındırılmış bir saray düşünün, zaten saray olma vasfını kaybedecektir. Duvar süslemeleri hiçbiri olmayacaktı.
Yine anatomide insanın faydasını olan, insan bedenini tanıtan çizimli anlatımlarda kullanılamayacaktı. Bu şekilde çok sayıda maddeyle Hocamız insanların biraz olsun ufkunun daha bu konuda genişlemesine vesile olabilecek örnekler saymış bu kitapta. Tabii ki biz sanatın nasıl bir dünya nimeti olduğunu bildiğimiz gibi asıl cennette asıllarına ulaşmak için Rabbimizi umutla bekliyoruz, inşaAllah.
Ben bir diğer soruya geçeyim. ''Münafıklar baştan mı münafıktır?'' diye sormuş bir izleyicimiz. ''Yoksa önceden iman edip sonradan münafık olan var mıdır?'' diye soruyor.
Münafık önce nedir? Önce bunun tanımını yapalım.
Münafık, Müslüman topluluğunun içinden çıkan iki yüzlü, riyakar Müslümanların aleyhinde faaliyet gösteren, iman ettiğini söyleyen ama gerçekte iman etmeyen ve cehennemin en aşağı tabakasıyla karşılık bulacak olan dünyanın en alçak karakterli insanlarına verilen isimdir. Kuran’da da münafıklarla ilgili çok sayıda tarif vardır.
Şimdi bu seyircimizin sorusuna gelecek olursak bunun iki cevabı var. İlk cevabı yaşadığımız zahiri hayata göre insanlar Müslüman topuklarının içerisine gelebilirler, başta iman ederler fakat sonradan Allah korkularını gereği gibi yaşamadıkları için, vicdanlarını kullanmadıkları için bu imanlarını kaybedebilirler ve Allah bunu ayetlerinde bize söylüyor. Önce iman ederler, sonra inkar edenler, sonra yeniden iman edip yeniden inkar edenlerden bahseder Rabbimiz ayetlerinde.
Sorunun ikinci cevabı ise bu batıni cevabıdır. Bu da ne demektir? Kaderle düşündüğümüzde her insan zaten kaderi yaşamaya başladığında o kaderin başı ve sonu belirlidir. Yani cehennemdeki insanlar dünyaya cehennemden gelmişlerdir. Cennettekiler de cennetten gelmişlerdir. Dünyada kendileri için çizilmiş olan Rabbimiz tarafından kaderi yaşarlar ve yeniden gerçek yurtlarına dönerler. Dolayısıyla bir münafık aslında münafık olarak gelir, yine münafık olarak gider. Ve bu Allah'ın adetullahıdır ve bu şekilde olur.
Ayetlere bakacak olursak, mümin toplumun içinden çıkmalarıyla ilgili ayeti şöyle bildiriliyor. Nur Suresi’nin 11. Ayetinde, şeytandan Allah'a sığınırım: “Doğrusu uydurulmuş bir yalanla gelenler sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur. Siz onu kendiniz için bir şer saymayın. Aksine o sizin için bir hayırdır” diyor Rabbimiz. Yani sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur. Müminin içinden çıkması şarttır münafığın.
Yine Allah'a iman etmezler münafıklar. Bakara Suresi’nin 8. ayetinde şöyle bildiriliyor: “İnsanlardan öyleleri vardır ki biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik derler, oysa inanmış değillerdir.”
Ve münafıklar tabii ki asıl Allah'ın bütün olayları yaratan olduğunu, bütün olaylara müdahil olduğunu, bütün olayları yaratanın, kaderde yaratan Allah olduğunu düşünmezler, hesap etmezler. O yüzden de derler ki Rabbimiz bunu Münafıkun Suresi’nde belirtir. “Allah ve Resulü yanında bulunanlara hiçbir infakta bulunmayın ki sonunda dağılıp gitsinler derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Rabbinindir, Allah'ındır. Ancak o münafıklar kavramıyorlar” diye Rabbimiz bize münafıkların ne kadar aslında akıldan yoksun olduklarını, nasıl olayların gerçek yönünü kavrayamadıklarını gösterir.
Hep müminlere zarar verme yönünde çıkarlar. Fakat çok önemli bir vasfı vardır münafığın, Müslüman'ın şevkini artırır, Müslüman'ın mücadele azmini artırır, Müslüman'ın neşesini artırır. Müslüman bir münafık gördüğünde adeta böyle kor ateşin alevlenmesi gibi alevlenir ve daha da şevklenir, daha da güzel hizmet eder, daha güzel tebliğ yapar, aklı daha sıhhatli hale gelir. Bu anlamda çok vesiledir aslında Müslümanlar için.
AYLİN KOCAMAN: Bu arada onların varlığı da Müslümanların ortaya çıkması için önemlidir gerçekten. Müslümanın farkının anlaşılması için, münafığın gerçekten. Müslüman bir cemaatin içinden çıkması gerekiyor. Bir Müslüman topluluğun içinde olması hem de onların hak ve doğru yolda olduğunun da bir delili olmuş oluyor.
DİDEM ÜRER: Tabii, Müslümanların güzel ahlakını anlayamamaları da aslında çok önemli bir delildir münafığın. Çünkü Müslümanlar dünya üzerinde Allah'tan korktukları için güzel ahlakı yaşama konusunda da en uç sınırlarda yaşamak için gayret gösteren vicdan sahibi insanlardır. Fakat münafık bütün işini gücünü bırakır, küfürle ilmi mücadele yapmayı bırakır, bütün hayatını Müslümanlarla mücadeleye adar. İşte burada o yüzden Allah onların cehennemin en alt tabakasında olduklarını söyler. Çünkü Müslümanlar onlara hep güzellik sunarlar. Müslümanların arasında onların oluşturdukları o güzel ortamdan istifade eder münafıklar. Çünkü gerçekten cennet benzeri bir ortam oluşturmaya çalışır Müslümanlar. Fakat buna rağmen bu kadar nimetle karşılaşmalarına rağmen iman etmeseler bile sırf gerçekten bir nankörlük olmaması için orada bir vefa olarak yapabilecekleri düşünülecekken tabii ki münafıktan vefa beklemek söz konusu olmaz. O da fıtratının gereği olarak alçaklıkla, nankörlükle ve Müslümanlara karşı da kahpelikle adeta böyle bir mücadele verirler. Çünkü kuşku içindedirler ahiretten. Aslında bilirler. Ama Rabbimiz Fusilet Suresi’nin 54. Ayetinde, şeytandan Allah'a sığınırım: “Dikkatli olun. Gerçekten onlar Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun, gerçekten o her şeyi sarıp kuşatandır” diye bildirir.
İşte o kuşku onları yiyip bitirir. Sürekli dünyevi olarak zarara uğradıklarını zannederler. Müslümanların ne kadar mutlu olduklarını görürler ama o mutluluğun içinde bir türlü sıkıntılarını terk edemezler. O sıkıntı onlarla birlikte dünyanın en uç köşesine de gitseler onlarla birlikte onlara yapışmış bir kabuk gibi onlarla birlikte seyahat eder. Bu da münafığın dünyadaki belasıdır. Ahiretteki karşılıkları da açıktır.
AYLİN KOCAMAN: Üçüncü bir soruya geçmek istiyorum. Bir kardeşimiz sormuş diyor ki: “Hocam, İslam'da bütün kurallar belli ise akıl kullanmanın yeri nedir?” diyor.
Çok önemli ve güzel bir soru. Önemli ve güzel bir soru gerçekten. Şimdi Allah aklı seviyor. Allah aklı çok seviyor. Çünkü bir insanın Allah'ı akılla anlaması onu gerçek bir Müslüman yapar, onu gerçek bir iman sahibi yapar. Onu gerçek bir dava insanı yapar. Yani o davaya sahip çıkar. Allah'ın neden, neyi yarattığını anlayabilir. Şimdi Allah bir ayetinde önce dağları örnek veriyor. Bir iman hakikati olarak. Sonra ırmaklardan yollar kıldığını belirtiyor. Irmakları örnek veriyor. Sonra yıldızları örnek veriyor. Ve diyor ki Rabbimiz, şeytandan Allah'a sığınırım: “Yaratan hiç yaratmayan gibi mi? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz?” diyor Allah. (Nahl/17) Düşünmez misiniz? Bu çok önemli.
Şimdi “yaratan yaratmayan gibi mi?” Yani yaratan bir yaratıcımız var. Ve yaratma örnekleri dünyanın her tarafında var. Gözlerimizin önünde. Bu sadece ırmaklar, yollar, yıldızlar değil. Tabii ki Kuran’da belli başlı şeyler sayılmış. Ama aslında iman hakikati, tek bir hücremizde bu masanın etrafında, yaşadığımız yerde, soluduğumuz havada her yerde yani içinde bulunduğumuz gezegende, kainatın uçsuz bucaksız uzaklıklarında her yerde kendisini gösteriyor ve olağanüstü şekilde, müthiş hassas dengelerle artık hayranlık uyandırıcı bir denge ve düzen içinde kendisini gösteriyor. Şimdi bunları eğer bir insan düşünmezse ve akıl kullanmazsa, o zaman bir yaratıcının yarattığı şeylerin delillerini etrafında görüp onlardan bir anlam çıkarmaya yanaşmazsa o zaman işte bazı şeyleri kendisine öğretildiği şekilde algılamama meylinde oluyor. Böyle olduğumuz zaman da işte Allah'ı anlamayınca ne için ibadet ettiğini, neye inandığını, bu dünyanın neden yaratıldığını kendi varlık sebebini anlayamayacak duruma geliyor. Allah'a inansa bile bak bu çok önemlidir. Onu anlayamayan bir insanın da samimiyeti, sevgisi, dostluğu, Allah'a olan yakınlığı, Allah korkusu çok sınırlı seviyede olur, çok az olur ve gerçekten de bir dirayet edeceği dava sahibi bir insan haline gelemez hale gelir.
Halbuki Müslümanların bir vasfı vardır. Müslümanlar çok akıllıdırlar ve dünyayı kurtaracak dünyaya barış ve düzen getirebilecek bir akla sahip olmalıdırlar. Bu nasıl olur? Allah'ı çok iyi anlayarak, Allah'tan çok korkarak, Allah'ı çok severek olur. Bu da ancak Allah'ı anlamakla olur. O da akıl kullanmakla olur. Allah'ın yarattığı şeylerden biz o yaratıcının büyüklüğünün, yüceliğinin delillerini çok net görebiliriz. O delilleri çok iyi anlamakla olur ancak. İşte akıl kullanmak bunun için gerekiyor. O yüzden Kuran’ın çok fazla ayetinde, “aklınızı kullanmaz mısınız, düşünmez misiniz” diye Allah uyarır. Bize verilen bütün delillerde biz aklımızı kullanmak, düşünmek, Allah'ın yaratma gücünün büyüklüğünü anlayabilmek, Allah'ın kudretinin gücünü keşfedebilmekle yükümlüyüz. Bunu anlayan bir insan sarsılmaz olur. Yani çok ciddi şekilde doğru yolda olduğundan emin olur. Hiçbir zaman bir şüphenin içine giremez. Hiç kimse onu aldatamaz. Bakın dünyanın çok büyük bir kısmı Darwinizmle yüzünden aldatılmış durumda. Bunun en büyük sebebi, Allah'ın yaratma sanatı üzerinde insanların düşünme eksikliğidir. İşte düşünseler çok rahat bir kelebeğin neden o kadar güzel olduğunu, bir insanın hücresindeki o kromozom yapısının neden o kadar olağanüstü muazzam olduğunu düşünüp anlayabilirler ve Allah'ın büyüklüğünü görebilirler.
DİDEM ÜRER: Aslında biz Kuran'a baktığımızda haramlar çok az. Allah Kuran’da birkaç tane haramla dinin kurallarını, yasaklarını belirlemiş. Helaller gerçekten uçsuz bucaksız ve çok kolay ve çok güzel bir dinimiz var. İşte Allah bu noktada bize “dinde zor ve baskı olmadığını” söylüyor ayetlerinde ve kolay bir din yarattığını söylüyor. Ama işte burada artık vicdan ve akıl devreye giriyor. Allah korkusu vicdanın kullanılması için bir yöntem oluyor ve insan Allah'tan korktukça doğruyu yanlıştan ayırabilecek, Allah'ın ayetlerinde belirttiği gibi, bir anlayışa sahip oluyor, bir nura sahip oluyor. İbadeti de o güçle yapıyor.
Kuran’da yine belirtilen ibadetler de çok belirlidir ve bunlar zevkle Müslüman'ın yerine getirdiği özelliklerdir. Ama işte orada akıl kullanmak Müslüman'ın aklının sınırlarıyla dini yaşama kalitesini de bize gösteren gerçek olmuş oluyor. Burada gerçekten etrafımızdaki bütün iman hakikatlerini fark edebilmek, insanlara güzel ahlakla davranabilmek, ama o ahlakın.. Mesela Allah bize ayetinde der ki, şeytandan Allah'a sığınırım: “İnanan kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler.”
İşte o sözün en güzelini söylemenin nasıl olduğunu biz aklımızla kullanarak, aklımızı kullanarak fark edebiliriz. Siz bir söz söyleyebilirsiniz güzeldir o, ama onun daha güzelini aklınızla, vicdanınızla bulabilirsiniz. Akıl, İslam'ı yaşamanın her noktasında Müslüman'ın kılavuzudur ve akıl olmadan zaten kaliteli bir yaşam da mümkün değildir ve İslam bize bunu öğretir ve aklı son noktasına kadar da kullanmayı gerektirir. O yüzden de gerçekten Allah'tan korkan insanlar, samimi olarak Allah'tan korkan, samimi ihlas sahibi insanlar dünyanın en akıllı varlıkları olurlar ki bu çok önemlidir. Düşünürler, derin derin tefekkür ederler, Rablerine yönelirler ve Allah'ın her şeyi yarattığını bilip, sonsuz aklın, kaderini yaşamanın konforuyla dünya üzerinde işte her türlü vicdani sıkıntıdan arınmış olarak serbest bir akılla düşünebildikleri için de ufukları çok geniş olur. Buna da gerçekten aslında en güzel örneklerden bir tanesi Hocamız. Şu anda Türkiye'de meydana gelen birçok ilki yaşatmış durumda. Biz hayatımızda da gerçekten birçok ilkle karşılaştık. Çünkü aklının sınırları, ufkunun genişliği bize gerçekten çok güzel örnek oluyor. Hiçbir alışılagelmiş, monoton olayla karşılaşmadan sürekli bir yenilikle, sürekli bir güzellikle ve insanların hep daha rahat edebileceği gerçek İslam anlayışının yaşanmasına vesile olan gerçekten çok kıymetli bir insan olduğu için buradan anıyorum kendisini.
AYLİN KOCAMAN: MaşaAllah. Bunun anlattığına bir örnek daha vermek istiyorum. Örneğin Kuran’da Allah, Müslüman'ın temiz olduğunu belirtir. Ama o temizliğin detayları belirtilmemiş, anlatılmamıştır. O temizliği işte Müslüman aklıyla bulur ve en temiz olur onunla birlikte. İşte güzel ahlak dediğin gibi senin de. Temizlik, dışarıya insanlara, dışarıya derken cahiliye toplumlarına, cahillik içinde olan toplumların nasıl davranacağını, nasıl yaklaşılması gerektiğini insan Kuran’dan verilen delillerle aklıyla bulur. Onun dışında zaten Allah o yüzden aklı çok yoğun Müslüman'ın kullanması gerektiğini belirtir.
DİDEM ÜRER: Tabii bu anlamda da Peygamber Efendimiz (sav) tüm alemlere en güzel örnekti. Biz onun yaşantısından da nasıl akıllı olunabilindiğini, akıllı bir insanın tüm insanlığı, farklı din ve kökenlere ait insanları nasıl bir arada huzur ve mutluluk içinde yaşatılabileceğini onun hayatından kendimize asıl örmek olarak Peygamberimiz (sav)’i alıyoruz.
AYLİN KOCAMAN: Evet, bugünkü programımız burada sona eriyor. Hepinize iyi akşamlar.