İnsan zihni, “hiçliği” genellikle bir yokluk, bir sessizlik veya mutlak bir durgunluk olarak hayal eder. Bakışlarımızı gece vakti göğün uçsuz bucaksız derinliklerine çevirdiğimizde, yıldızların arasındaki karanlığı “boş” zannederiz. Oysa modern fizik son yüzyılda şu gerçeği ortaya koymuştur: Uzay boşluğu aslında boş değildir. Gök cisimleri arasında uzanan o devasa karanlık, “hiçlikten” ibaret değildir; aksine son derece “hareketli”dir.


Kuantum fiziğinin derinliklerine indiğimizde karşımıza çıkan manzara hayret vericidir. Evrenin hiçbir noktası, hiçbir saniyesi durağan değildir. “Boşluk (vakum)” dediğimiz şey, aslında her an var olan ve yok olan, adeta görünmez bir okyanusun dalgaları gibi kabarıp sönen muazzam bir enerjiyle kaynamaktadır. Bilim dünyasının ifadesiyle, “sanal parçacıklar”dan kaynaklanan olağanüstü bir hareketlilik ve “vakum enerjisi”yle dopdoludur.


Görünmez İtici Güç

Bilindiği gibi, 1990'ların sonunda yapılan gözlemler, evrenin hızlanarak genişlediğini belgelemiştir. Bu ivmelenmenin arkasındaki itici güç, varlığı saptanmış olsa da gizemini hala koruyan “karanlık enerji”dir. NASA verilerine göre, evrenin yaklaşık %70’inin karanlık enerjiden oluştuğu düşünülmektedir.1

Peki, NASA’nın bahsettiği bu gizemli “karanlık enerji” gerçekte nedir? Bilim dünyasının en güçlü tahminiyle, karanlık enerji, aslında boşluğun kendi enerjisidir. Einstein’ın genel görelilik denklemlerine yerleştirdiği ve boşluğun enerji yoğunluğunu temsil eden bu değer, bilim literatüründe “kozmolojik sabit” (Λ) olarak bilinir. Yani kainatın büyük bölümünü oluşturan o “hiçlik”, sadece orada duran bir sahne değil; bizzat kendisi evreni dışarı doğru iten devasa bir “itici motor” gibidir.


Fizikçiler, Kuantum Alan Teorisi’nin denklemleriyle bu boşluğun ne kadar enerjiye sahip olması gerektiğini hesapladılar. Kuantum elektrodinamiği üzerine çalışmalarıyla 1965 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmış efsanevi fizikçi Richard Feynman, vardığı sonuç karşısında hayretini gizleyememiş ve boşluğun içindeki o saklı gücü şöyle tarif etmişti:

“Tek bir santimetreküp boşluktaki vakum enerjisi, dünyadaki tüm okyanusları kaynatmaya yetecek kadardır.”2

120 Sıfırlı Astronomik Fark


İşte tam bu noktada, bilim tarihinin en şaşırtıcı aykırılıklarından birisi ortaya çıktı. Bilim insanları ölçüm yaptıklarında şok edici bir gerçekle karşılaştılar: Teorik olarak hesaplanan enerji ile gökyüzünde gözlemlenen enerji arasında 10120 kat fark vardı.

120 sıfırlı hayal dahi edilemeyecek devasa fark, fiziğin tarihindeki en büyük çelişkilerden birisiydi. Standart Model'in kurucularından, evrenin ilk anlarını anlattığı İlk Üç Dakika eseriyle tanınan Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg, bu durumu şu çarpıcı sözlerle itiraf etmişti:
“Kozmolojik sabit, fizikteki hassas ayar probleminin en uç örneğidir... fizik tarihindeki en kötü tahmindir.”3

Modern kozmoloji ve teorik fiziğin en önemli isimlerinden Leonard Susskind ise bu durumu şöyle özetler:

“Evreni gözlemlemek için burada olmamız, kozmolojik sabitin kendi ‘doğal’ değerinden4 çok daha küçük, son derece az bir miktarda olması gerektiği anlamına gelir.”5

Kozmolojik sabitin “doğal” değeri yani kuantum mekaniği denklemlerinin öngördüğü o ham ve devasa (teorik) değeri ile gözlemlenen değeri arasındaki muazzam fark, günümüzde de bilim insanlarını şaşkına çevirmeye devam etmektedir; yaşayan en büyük fizikçilerden biri kabul edilen Edward Witten’in ifadesiyle,

“Kozmolojik sabit problemi, teorik fizikte bugüne kadar karşılaştığım en zorlu problemdir.”6


Antropik İlke


Matematiksel olarak vakumun sahip olması gereken enerji, evreni bir mikrosaniyede darmadağın edecek kadar büyüktür. Böyle bir durumda madde asla bir araya gelemez, atomlar oluşamazdı; evrenimiz daha doğduğu an havai fişek gibi patlayıp yok olurdu. Bizim varlığımız, o devasa enerjinin muhteşem bir yaratılışla “dizginlenmiş” olmasına bağlıdır. Bu enerji, hayret verici bir şekilde, tam da yıldızların, galaksilerin ve insanın var olabileceği o daracık aralıkta tutulmuştur. Böylece biz gökyüzüne baktığımızda, evrenin ölçülü, kontrollü ve kusursuz bir şekilde genişlediğini görüyoruz.


Sonuç: Hiçliğin Ardındaki Sonsuz Kuvvet


Kozmolojik sabite ilişkin makale boyunca incelediğimiz gerçek, bizlere apaçık bir gerçeği bir kez daha hatırlatmaktadır: Materyalist felsefenin “başıboş ve tesadüfi” dediği uzay boşluğu, aslında her an aktif olan, her an yaratılan ve yok edilen parçacıklarla dolu muazzam bir yaratılış eseridir. Yüce Allah, sonsuz ilmi ve kudretiyle, “hiçlik” veya “boşluk” olarak adlandırılan her noktayı dahi an an yaratmaktadır. Nitekim Kuran’da bu gerçek bizlere şöyle bildirilmektedir:

“Göklerde ve yerde olan ne varsa O’ndan ister. O, her gün (her an) bir iştedir.” (Rahman Suresi, 29. Ayet)

Evrenin hiçbir noktası kendi başına bırakılmış değildir. Bilimin “boşluğun enerjisi” dediği şey, aslında Yüce Rabbimizin her an her yerde tecelli eden yaratma sanatının bir parçasıdır. Kainatın o uçsuz bucaksız karanlık derinlikleri de herşeyin Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın kontrolündedir ve O’nun sonsuz lütfuyla ayakta durmaktadır. Bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

“Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vechi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 115. Ayet)

  1. https://science.nasa.gov/dark-energy/
  2. Feynman, R. P., et al. (1964). The Feynman Lectures on Physics, Vol. II. Basic Books.
  3. Weinberg, S. (1989). "The Cosmological Constant Problem". Reviews of Modern Physics, Vol. 61.
  4. Günlük dilde "doğal" kelimesi, "normal olan, beklenen, tabiatın akışına uygun" anlamlarına gelir. Okuyucu şunu düşünebilir: "Eğer evren şu an var ise, mevcut değer 'doğal' olandır; o zaman bilim insanları neden o devasa 120 sıfırlı sayıya 'doğal' diyor?" Fizikte "doğal değer", bir denklemin hiçbir dış müdahale veya özel ayar (fine-tuning) olmadan, temel sabitlerle (Planck ölçeği gibi) hesaplandığında kendi kendine verdiği ham sonuçtur.
  5. Susskind, L. (2005). The Cosmic Landscape: String Theory and the Illusion of Intelligent Design. Little, Brown and Company.
  6. Witten, E. (2000). "The Cosmological Constant Problem". Nature, Vol. 403, p. 121.