Yaşam ve Sağlık – 65. Bölüm – Prof. Dr. Nurettin Lüleci, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı
GÜLEN BATURALP: İyi günler sevgili izleyicilerimiz. A9 TV ekranlarından tekrar merhaba. Dr. Oktar Babuna ile sunduğumuz Yaşam ve Sağlık programımızla tekrar karşınızdayız. Bugün de çok değerli bir konuğumuz var, Prof. Dr. Sayın Nurettin Lüleci. Hoş geldiniz Nurettin Bey.
NURETTİN LÜLECİ: Hoş bulduk efendim.
OKTAR BABUNA: Hoş geldiniz. Eğer uygun görürseniz bugün sizinle ozon tedavisi, yeni bir bilim dalı, yeni bir tedavi, o konuda herkesi bilgilendirelim. Ayrıca ağrı tedavilerinde uzmansınız. Ayrıca ameliyatsız bel ve boyun fıtıkları konusunda da uzmanlığınız var. süremiz elverdiği sürece bahsedelim. Ozon tedavisi nedir Hocam?
NURETTİN LÜLECİ: Medikal ozon gazının tedavide kullanılmasına medikal ozon terapi ya da ozon tedavisi diyoruz. Niye burada medikal ibaresini kullanma gereği duyuyoruz? Çünkü ozonun o kadar geniş kullanım alanı var ki bugün kumaş sanayinde kotların ağartılmasından tutun şişelerin dezenfeksiyonunda, büyük otellerde, olimpiyat havuzlarının dezenfeksiyonunda hatta Türkiye’de büyük şehir belediyesi sularını ozonlayarak satıyor. Böyle bir medikal dışı uygulama alanı var. veterinerlik uygulamalarında da var bir de tıbbi medikal uygulama alanları var. biz tabii tıbbi medikal insan üzerindeki uygulamalar kategorisinde kendimizi addediyoruz.
OKTAR BABUNA: Ozon nedir hocam, isterseniz onu bir açıklayalım?
NURETTİN LÜLECİ: Ozon şöyle ifade edilebilir; oksijen bilindiği gibi yazıldığı zaman O2 yazılıyor. Bu O2’yi ikiye böldüğümüzü düşünün O1-O1yani iki oksijen atomu. Bu iki oksijen atomundan bir tanesi gider başka bir O2’yle yani başka bir oksijenle birleşirse O3 oluyor, olay bu. Böyle ama oksijen gibi değil ozon, ozon kararsız bir madde. Yani şu odaya sıkmış olsak 20 dakika sonra ozon diye bir şey kalmaz. Kanda da benzer şekilde kana verir vermez 3 ila 10 saniye içerisinde ortada ozon denilen bir şey kalmıyor. Bir aktif oksijen kalıyor bir de normal oksijen. Fakat buradaki fark şu; oksijenden çok daha farklı ve güçlü etkilere sahip. Oksijen maalesef aynı etkileri sağlayamıyor. Ozon aslında herkesin kullanımına alışık olduğu bir tabir ‘ozon tabakası’ diye bilinir. Aslında ozon tabakasıyla bizim medikal anlamda kullandığımız ozon aynı, oluş mekanizması aynı. Şimdi güneşten çıkan ultraviyole ışınlarının yeryüzüne temas ederken direk olarak bir bariyerle karşılaşıyor, yani o tavan gökyüzü. Gökyüzündeki mavi rengi de ozon yapıyor. Bu, yerden yaklaşık 20-25 km. yüksekte stratosfer dediğimiz bir tabaka. Sürekli orada bu oksijen tabakası ultraviyolenin kendisine çarpmasıyla o O2’ler sürekli birleşiyor, O1’ler gidiyor başka oksijenlerle sürekli bir değişim içerisinde ozon oluşumu var. tabii ki bu oluşumu bozan kimyasallar da var. bizim dünyamızda ürettiğimiz zararlı, diyelim ki buzdolabı gazı, spreyler yani insan sağlığına zararlı ne kadar madde varsa işte bu ozonla da karbon bileşikleri bir araya gelerek zararlı oluşumlar oluşturabiliyorlar. Yani ozon tabakası delindi demek; ultraviyole ışınlarının herhangi bir bariyerle karşılaşmadan direk o delikten dünyanın üzerine nüfuz etmesi demektir. Ne olacak? İklim değişikliklerinden tutun da kanser oranlarında artışa kadar bu ultraviyole ışını çok güçlü bir ışın. Yanıklardan tutun çok farklı mekanizmalarla yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eden sonuçlar doğurabilir. O yüzden bizim ozon tabakasını korumamız gerekir.
Enbiya Suresi’nde 32. Ayette: “Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık” diyor. Yani şimdi. Bakıyoruz tavan yok yukarıda ama gerçekten bir koruyuculuk var. işte o ozon kalkanı bizim dünyamızı koruyor. O ozonu oradan sıyırırsanız canlı diye bir şey kalmaz dünyada. İnsan hayatı için de bu geçerli, bütün canlı türleri için bu böyle. Ozon böyle bir mekanizma, ultraviyole vuruyor, stratosferdeki oksijenleri parçalayıp tekrar birbirine birleştiriyor ozon oluşuyor. Biz nasıl yapıyoruz? Bir medikal oksijen gazını bir makinenin içerisine sokuyoruz, orada ultraviyole arkı oluşuyor oksijeni parçalıyor, parçalananlar teknolojik olarak bir araya gelmiş mikrogram mililitre düzeyinde enjeksiyonumuza gaz çıkıyor. Bu gazın da esasında yüzde 95’i oksijen, en fazla yüzde 5’i ozon. Yani bizim ozon tedavisi dediğimiz şey aslında ciddi bir oksijen tedavisi. Ama ozonun etkilerinden bir tanesi de, oksijen vücuda girer ama her doku bunu kullanamayabilir. Ozon varsa hemoglobin hemen oksijeni bırakıyor o dokuyu yararlandırıyor, kullandırıyor. Diyelim ki akciğer hastasıyız yoğun bakımdayız, kendimize oradan oksijen veriyoruz basınçlı, havada zaten yüzde 20 oksijen var ama biz yoğun bakımlarda yüzde 50. Başlangıçta ilk gelişte yüzde 80-90 oksijen veriyoruz. Oksijen de kurutucu bir madde bilindiği gibi. Ne oluyor, bizim doğal yapımızı kurutuyor. Ama bunun ötesinde netice itibariyle akciğerimizden makineler yoluyla kanımıza bir oksijen geçiyor. Buradan baktığımızda bir tahlil yaptığımız zaman kanımızdaki oksijen miktarı çok olabilir ama doku bunu kullanabiliyor mu? Önemli olan dokuya kullandırmak. Tedavide kanımızın içerisinde yararlı hale getirmek. İşte ozonla beraber kullanıldığı zaman ozon hemen etki mekanizması gereği oksijeni hemen dokulara kullandırıyor. Onun için biz koah hastalığında, kronik akciğer hastalıklarında bunu verdiğimizde bir çok hasta tüpten kurtulma durumuna geliyor. Sürekli oksijen tüpüne başlı yapıyor, sürekli oksijen alıyor ama o oksijen gereği kadar işe yaramıyor. Nasıl yapacağız bunu? İşte bu mekanizmayla bunu da çözmüş oluyoruz. Buna benzer bir çok şey var.
GÜLEN BATURALP: Peki bel ağrılarında ozonu nasıl kullanıyorsunuz tedavi olarak?
NURETTİN LÜLECİ: Şöyle bir giriş yapmakta fayda var yani ozon ne gibi etkiler oluşturuyor? Bunlardan bir tanesinin hakikaten ağrı kesici etkisi var ozonun. Bunu da birkaç yolak üzerinden yapıyor, tıbbi detaya girmeye gerek yok ama şunun bilinmesi lazım ağrıyı kesiyor ozon. Yüzde 100’mü kesiyor? Böyle bir şey yok, bu bir uzmanlık işi. Ek beraber kullandığımız şeyler var, tek başına kullandığımız olaylar var ozonu. İkincisi mesela vasküler yatakta damarlarda mesela diyabette anjiogenezis dediğimiz yeni damar oluşumlarına neden olabiliyor. Kapanmayan yaralarda mesela, bu yaraların kapanmasına fevkalade yararlı, diyabet hastalarında. Bunun ötesinde oksijen ihtiyacı olan beyin, karaciğer, böbreklerimiz, kalbimiz bunlar oksijene daha duyarlı daha fazla ihtiyaç duyan hayati organlarımız. Nasıl oksijeni beyne taşıyacağız? İşte ozon iki mekanizmayla, atar damarları genişletiyor ve aktif oksijeni kana girdikten sonra 10 saniyede ortadan kalkan ozon diğer mekanizmalarla antioksidan sistemi çok ciddi biçimde tetikliyor. Bu söylediğim şeylerin hepsinin bilimsel temeli var. bu antioksidan sistem bir çok şeyi koruyor vücudumuzda. Aynı zamanda aktif oksijen olarak vücudumuza aktardığımız bu elektron beyindeki damarları genişlettiği gibi orayı kaliteli kullanılabilir, nitelikli oksijeni de götürmüş oluyor. Bu sadece damarsal yolla böyle olan hadiseler. Biraz önce zaten vücudumuzda oksijen kullanımında problem olduğu zaman ozon ilave etmemizle çok daha yararlanımı yükseğe çıkartılmış bir oksijen tedavisinden ve yara tedavisinden bahsettik. Çok ciddi mikrop öldürücü etkisi var. Neye? Bakteri, virüs, mantar ve diğerlerine. Mesela havuzların dezenfeksiyonundan bahsettik, biz neyi kullanıyoruz havuzların dezenfeksiyonunda klor kullanıyoruz. kıyaslama olma açısından söylüyorum; ozonun klordan mikrop öldürücü etkisi 3000 kat daha fazla, müthiş bir şey. Ama atığı oksijen. Şimdi ebolada mesela, biz maalesef bilgilere perdeli bir şekilde ulaşıyoruz. Dünyada böyle, bunun bir sektörel bazı var, maalesef yararlı şeyleri her zaman hemen duyamıyoruz göremiyoruz. Mesela bir arkadaş grubumuz bizim Kanarya Adaları’nda faaliyet gösteren, ebola virüsünün olduğu bölgeye gittiler, müsaade istediler oradaki papazlıktan, onlara bir hastane tahsis ettiler, ebola virüsü üzerinde orada çalışma yaptılar. Aynı çalışma daha önce Kanada’da kan virüsü olan askerler üzerinde çalışma yapıldı iyi netice alındı. Yine bir arkadaşımızın çalışması, Mısır Sağlık Bakanlığı tarafından bu olaylardan önce yapılmış bir çalışma, bizzat kendisinin 740 bin hasta üzerinde bunu yaptı, hepatit C üzerinden. Bunlar firar hatalıklar, yüzde 40’a yakın tamamen ortadan kaldırma söz konusu. Çok ilginç çünkü virüsler bizim en dirençli olduğumuz virüslere ne yapılıyor? Ozonun kimyasal etkilerinden bir tanesi yağları okside etmesi, yağları parçalaması. Zaten bu etkisinden dolayı da güzellikte kullanılıyor. Cilt altındaki yağlara enjekte edildiği zaman yağları eritiyor. Vücuttaki metabolizmayı hızlandırarak, bu işin kozmetik tarafı. Şunu söyleyeyim; yağları çok ciddi eritiyor. Virüs dediğimiz bu canlıların mikropların nüvesinin dışında da bir zarf var, bu zarf polisakkarit yapısındaki yağlardan oluşuyor. Ozon yağları erittiği için virüsler yaşayamıyor üreyemiyor. Bu tedaviyi daha genişlettiğimiz zaman hakikaten, bunlar ciddi ekip çalışması, bu virüslerden kurtulmak mümkün. Yapılan çalışmalar böyle. Bu yağ meselesine girince biraz kolesterolden bahsetmekte fayda var. o da neticede vücudumuza yararlı bir yağ. Bizim düşüncemize göre bu ozon tedavisi ile ilgilenen uzmanların tartışmaları, bazı sektörlerin ilaç pazarlamak için hastalık oluşturdukları kanaati yaygın. İşin o tarafını bir kenara bırakıp ozonun etkisine gelirsek, ozon yağları okside ettiği için vücuttaki bu kolesterol maddesinin de aşırı oluşmasına engel oluyor. Aslında temelde baktığımızda mesela kalp hastalıkları neden oluyor? Bizim düşüncemize göre kalp ve damar hastalıklarına neden olan şey bazı paraziter durumlar. Parazitler gidiyor, diyelim ki koroner damara yapışıyor ve bu damarı diseke etme parçalamaya çalışıyor, yarmaya çalışıyor. Kolesterol burada faydalı bir işlev görüyor. Gidiyor bunun üzerinde yapışkan bir madde oluşturuyor. Yani kolesterol olan damarlar daha önce altta yatan hasarlanmış bir mekanizma söz konusu, ozon bu mekanizmayı korumak için gidip bunun üzerine yapışıyor yani vücudu korumak için. Şimdi siz kolesterol eritici şeyler kullanırsanız bu kolesterolü buradan erittiniz, buradaki damara zarar veren parazit faaliyetinde devam edecek. Enflamasyon oluşuyor damarda, malumunuz bir sürü sıkıntıyı getiriyor. Şimdi ozonun faydası burada şu, esas devreye girdiği nokta; bunu eritiyor ama buradaki mikrobu da paraziti de öldürüyor, onun üremesine engel oluyor. Dolayısıyla daha değişik mekanizmalarda etkileri var.
GÜLEN BATURALP: Yan etkisi var mıdır?
NURETTİN LÜLECİ: Yan etkisi söz konusu değil. Ama bu şöyle bir uzmanlık işi, mesela burada teneffüs ettiğimiz oksijen havada ne kadar, yüzde 20. 15’e düşerse susuz balık gibi çırpınırız burada. Fazla olursa da işte yoğun bakımlarda gördüğümüz başta oksijen miktarını çok tutuyoruz kana geçsin diye ama sonra gittikçe azaltarak yüzde 20’lere indiriyoruz. Çünkü çok zararlı olur. Demek ki oksijenin bile kullanıldığı bir limit var, fizyolojik sınır var. Ozon tedavisi de öyle, her hastalığa göre belli bir limiti var. çünkü kendisi oksidan çok güçlü bir madde. Ozonu, çok ilginçtir, düşük dozda verirseniz kanı sulandırıyor, yüksek dozda verirseniz kanı pıhtılaştırıyor. Hangi hastalıkta ne yapacağınızı bilerek vermek lazım. Ülseratif kolitte hastalarına mesela rektal veriyoruz. Şimdi burada eğer kanamalı seyreden bir durum varsa yüksek doz veriyoruz kanamayı durduruyor. Eğer kanama yoksa sadece enflamasyon ön plandaysa daha düşük doz veriyoruz. Cilt yarasında mikrobik sulu yara konumundaysa hem kandan veriyoruz hem de torbalama yapıyoruz, havasını alıyoruz ozon basıyoruz, ozon buradaki mikropların hepsini öldürüyor. Öldürüyor ama aynı dozda devam edemiyoruz. Mikroplar öldükten sonra neye ihtiyacımız var bizim? Bu derinin ilerlemesine ihtiyacımız var. işte dozunu düşürdüğümüz zaman buradaki kolajen yapısını şunu bunu tetikleyerek güzel bir deri oluşumunu sağlıyor. Rusya’da gördüğüm bir uygulamada, “biz antibiyotik kullanmıyoruz” dediler. Yaralara göre ozon uygulandığında iz bırakmadan iyileşir. Yani skar dokusu oluşumuna engel oluyor ozon. Bir yere çarptı düştü, ameliyattan sonra anatomik bölgelerde şişlikler oluştu, bunların da ortadan kalkmasına ozon yağıyla engel olunuyor. Onkoloji konusunda, Türkiye’deki hastanelerde arkadaşlar ozon konusuna direnç gösteriyor, bazıları da gizli gizili kullanıyor. Onkoloji hastanesinin şefleri bize anlatıyor nasıl beraber kombinasyon tedavi yaptıklarını. Tümör markalarına göre, C3’lere göre, skalalar yapmışlar. Ozon tedavisi yapmadan bir kemoterapi, bir radyoterapi tümör markalarının düşüşüyle, örnek olsun diye söylüyorum, diyelim bir ayda normale düşüyorsa ozon verince bunlar üç günde normale düşüyor. Ve diğer aklınıza gelecek bir çok sahada bu böyle.
Şimdi bel ağrısı olarak aldığımızda bunun bir çok nedeni var tabii. Buna bel fıtığı da diyebilirsiniz. Aynı dozlamayı ben burada da söyleyeyim size, paravertebral dediğimiz yani iki taraflı karın adalelerimizin içerisine yaparsak dozu çok düşük tutuyoruz. Mesela 10 mikrogram mililitre gibi. Buradaki amacımız ağrı azalsın.
OKTAR BABUNA: Spazm çözme gibi. Lokal mi yapıyorsunuz?
NURETTİN LÜLECİ: Lokal, spazm çözülsün diye. Ama diyelim beraberinde bel fıtığı var, eğer işin de uzmanı değilsek 10-12 seans sürekli her gün biz burada düşük dozu yaparsak oradaki loreal doku tarafından iyileşmeler söz konusu. Mekanizmalar çok geniş ama bel boyun fıtıklarında mesela diskin içerisine direk yapıyoruz, görüntüleme eşliğinde diskin içerisine giriyoruz, fıtık dokusunun bizzat içerinse diyeyim giriyoruz. Oraya verdiğimiz doz 25 ila 30 mikrogram. Adaleye verdiğimiz doz 10, diskle fıtığın içerisine verdiğimiz doz 30. Bu bir uzmanlık ayrımı. Ama bugün en çok ozon tedavisi hangi ağrı ve tedavi türlerinde kullanılıyor derseniz bizim için öncelik kireçlenmeyle, omuz, büyük eklem olan diz eklemimiz, kalça eklemimizde. Ama bunun içine başka patolojiler girdiğinde o kombinasyonlara devam ediyoruz. Mesela PRP tedavisi bugün çok güncel, herkes PRP tedavisi yapıyor. Bizim yaptığımız PRP tevdisinin farkı ne? Biz içerisine bizim bildiğimiz dozda, ilgili arkadaşlara da söylüyoruz bu dozları, ozon katıyoruz. Ne farkı var normal PRP’den? İtalya’da yapılmış bir çalışma var, PRP’nin etkisini yani bizim özel trombositlerimizin içinde büyüme faktörleri olan hücrelerimizin faaliyetlerine ozon kattığımız zaman yüzde 600 kat artırıyor, etki de o derece artıyor. Ama siz sadece biz de PRP yapıyoruz diyerek PRP yaparsanız bizden 600 kat geride kalırsınız. Böyle artırıcı formları var. sadece başka bir ek kullanmadan da eklemler içerine direk ozon gazını verebiliyoruz. Tabii ozon gazının tedavide en fazla majör dediğimiz kandan alınarak verilen bir şekil uygulanıyor. Bugün de “ben ozon tedavisi yapıyorum” deyince genelde bu şekilde. Biraz önce anlattığımız konular biraz daha uzmanlık gerektiren konular.
OKTAR BABUNA: Baya geniş alanda anlatıyorsunuz, faydalı bilgiler veriyorsunuz. Her problemde her çözüm ameliyat olmuyor, mümkün olan tabii ameliyatsız çözüm. Sizin önerdikleriniz de ameliyatsız çözüm olduğu için çok daha kabule şayan oluyor. Eğer kabul edilebilir bir yan etkisi varsa yani aşırı bir yan etkisi yoksa ve etkiliyse mutlaka kullanılabilir. Özellikle ameliyat, çünkü çok büyük travma oluyor. Ameliyat yaptığınız zaman onun bütün risklerine maruz kalmış oluyor hasta. Tabii mutlaka gerektiği zaman yapılır da ama tabii ameliyatız bir çözüm her zaman istediği bir şey oluyor hem hastanın hem doktorun.
NURETTİN LÜLECİ: Şimdi şöyle söyleyeyim, bu Almanya’da yapılmış bir araştırma; 7 milyonu araştırmaya almışlar ozonun yan etkisi nedir diye. İnanır mısınız milyonda 2. O da, niye bu böyle demişler, bu kadar az gözüküyor ama gözükenler de nedir? Hakikaten mesleğe yeni başlamış deneyimsiz insanların dozları iyi ayarlayamamalarından kaynaklanan şeyler. Bu bağlamda ozonun gerçekten bir uzmanın elinde ozonun hiçbir yan etkisi yoktur çünkü atığı oksijen.
GÜLEN BATURALP: Vücudun yabancı olmadığı bir madde. Peki hastaların yaşa göre bu tedaviye verdiği cevap farklı oluyor mu?
NURETTİN LÜLECİ: Tabii. Bir bebekte dahi uygulayabiliriz, yaşlılarda da uygulayabiliriz. Ama fizyolojik toleransa göre değişiyor bu. Yani normalde 20-30 yaşındaki bir insana rahatlıkla verdiğimiz şeyi çok küçük bebeklerde ve çok ileri yaşlarda daha dikkatli veriyoruz. Onlarda daha damar yolu problemleri falan söz konusu olduğunda rektal tercih ediyoruz. Rektalle de kanın arasında yüzde 10’luk gibi bir fark var. bu da aynı etkiler oluşturuyor. Ozon bir çok yoldan verilir. Mesela kulaktan verebiliyoruz bazı beyin tümörlerinde. Kandan veriyoruz, rektal veriyoruz. Diğer vücudun tüm yollarından, sauna şekli ciltten verilir. Cilt demişken bizim de o konuda çalışmalarımız var, ozonlu yağ çok önemli. Biz evimizde ozondan başka hiçbir şey kullanmıyoruz. Bir yere elinizi çarptınız şişti ozon, sivri sinek ısırdı ozon. Diyabet hastasısınız, akşam evinize gittiniz ayaklarınızda yanma var ozon, kedi tırmaladı tırmıkları var ozon. İki şey var, hem semptomları ortan kaldırıyor hem de iyileştiriyor. Şişse şişinizi alıyor, ağrıysa ağrınızı alıyor. Çünkü gerçekten bu aktif oksijen Allah’ın bize bir lutfu. Onu da o şekilde kullanmak lazım. Ozonun kullanımında bizi sıkıntıya sokan bir tek şey var o da ozonun kokusu. Ozonlu yağ çok önemli dedik ama sürdüğünüz zaman ozon kokuyor. Bazıları da o kokuyu çok seviyor. Ozon yağı kokusu talep edenler var. eğer bu kokuyu göz ardı ederseniz ya da alışırsanız mesela hanımlar çok talipler bu işe. Bir ay yüzüne kullansın ameliyatsız bir şekilde cildinde çok ciddi parlaklık düzelme ve oksijenize görünüm, o pırıl pırıllığı mutlaka görüsünüz. Boğazınız ağrıdı, dışarıdan sürülüp oluyor. Diziniz ağrıdı sürebilirsiniz. Bunlar önemli. Tabii ki oksijeni vücuda aktarma yolları var. biz ozonlu yağ dediğimiz zaman en iyisi zeytinyağı. Sıcak muamele görmemiş zeytinyağının yüksek konsantrasyonda yaklaşık 10-15 gün ozonluyoruz. Çok ozonlarsanız o artık beyaz katımsı bir madde oluyor. Normal ozonlardanız yine buzdolabında tutarsanız donan bir madde. Aklınıza gelebilecek her problemde bu ozon yağını kullanabilirsiniz. Biz şöyle düşündük; ozon yağını böyle kullanabiliyoruz ama ayrıca içilebiliyor da ozon yağı. Midedeki helikobakteri olsun, inflamatuar bağırsak hastalıkları olsun, kabızlık olsun, bir ileriye gideyim, hastalarımızın geri bildirimden gelen bilgilerden panik atakta faydalı olduğu. Çünkü bir elektron veriyoruz vücuda aktarıyoruz. Oradan o başka mekanizmaları tetikleyerek bize faydalı süreçler yaşatıyor. Ozon yağını vücuda nasıl verelim, insanlar bunu kokusundan alamıyor. Şimdi biz de bunların kapsüllerini yaptık. İnsanlara hiçbir koku olmadan jelatinize bir kapsülde bu ozon yağlarını içebiliyorlar hap gibi. Tamamen doğal hiç katışıksız. Bu tedavide şunun için bunu ifade ediyorum, herkesin mesela çok faktörü olmayabiliyor, ekonomik durumu müsait olmayabiliyor. En basitinden bu tür uygulamalar bile onların vücuda bir ozon molekülünün maddesinin girişini kolaylaştırıyor ve bahsettiğimiz etkileri belki kandan verilişi, rektal verilişi kadar olmasa bile mutlaka o da sürekli alındığı için her gün minik tetiklemelerle yaşam kalitemizin artmasına fayda sağlıyor. Bizde en çok ozonun kandan kullanma yani bize gelen hastalıklar en fazla halsizlik yorgunluk, bey,in faaliyetlerinin artması. Mesela halsizlik çabuk yorulma eğer kansızlık söz konusu değilse bunları tetikliyor. Mesela Parkinson hastalıklarında hareket bozuklukları, alzheimerde hafızanın çabuk toparlanmasında fevkalade yararlarını görüyoruz. Hastalara bunu kullandırıyoruz. Çok yoğun çalışan işadamları bize geliyor ozon tedavilerini yeniliyorlar, böyle müdavimlerimiz oluyor.
OKTAR BABUNA: Bel ve boyun fıtıkları konusuna geçelim. O da sizin önemli uzmanlık dalınız. Günümüzde artık ameliyatlar çok azaldı. Eskiden hemen her fıtığa ameliyat yapılmaya çalışılırdı. Sonra anlaşıldı ki ameliyat yapılmadığı durumlarla yapıldığı durumlar birkaç sene içerisinde birbirini yakalıyor. Ameliyatın bütün risklerine maruz bırakmış oluyorsunuz hastayı. Dolayısıyla ameliyatlar küçüldü küçüldü yüzde 10’ların altına kadar düştü. Şimdi ameliyatsız tedavi yöntemleri çok ön plana çıktı. Çeşitli uygulamalar var. İsterseniz sizin yaptığınız uygulamalardan bahsedelim.
NURETTİN LÜLECİ: Bizim bu konudaki ameliyatsız bel boyun fıtığı uygulama yelpazemiz çok geniş. Şunu bilmek lazım; her hastaya mı bunları yapıyoruz, hayır. Biz de o kırmızı çizgilere riayet ediyoruz. Bir kere kırmızı çizgileri bilmemiz lazım. Nedir bunlar? Bugün medya, internet erişimi olsun artık insanlar daha bilinçli. Bu kadar ameliyatların düşmesi ve bizim gibi ameliyatsız tedavi uygulayanlara rağbetin artmasının bir nedeni de insanların bilinçlenmesi. Eskiden, yapılan istatistiklerde bel ağrılarının yüzde 40’ı ameliyat edilmiş Türkiye’de. Korkunç bir rakam. Dünyada yüzde 1 ila 10 arasında değişiyor ülkeden ülkeye bizde yüzde 40 o kadar büyük bir rakam ki. Ama ameliyatı da göz ardı edemeyiz, olmazsa olmaz. İdrarını tutamıyorsa, büyük abdestini tutamıyorsa biz buna ilerleyici nörolojik defisit diyoruz. Yani ayağını muayene ediyorsunuz artık sinir tutmuyorsa, yaptığınız bütün tedavilere rağmen hastayı çileden çıkartan bir ağrı halen devam ediyorsa. Morfin vermenize rağmen ağrısı devam ediyorsa çünkü ağrı için ameliyat yapılmaz. Bu noktalarda hastayı cerrahiye vermek gerekiyor. Ama bunun dışında hangi nedenle olursa olsun durumu yaşı ne olursa olsun ameliyat önceliği yok hastanın. Yani ameliyat o hastanın gidebileceği en son durak. Biz ne yapmışız? O durağı yerinden sökmüşüz işin en başına getirmişiz. Hasta görür görmez tamam benim yerim burası diyor. Halbuki öyle değil, o kadar çok yer var ki. Zaten bu bağlamda da farkındaysanız dünya tedavilerde insanlar biraz daha doğala doğru, biraz daha ameliyatsız tedavilere doğru gidiş gösteriyorlar. Bizim sağlık bakanlığımız da bunları dikkate aldı. B,r bakıyorlar insanların sağlık harcamalarında rağbet ettiği şeyler başka yönlere kayıyor. Dünyadaki trend de böyle. Saplık bakanlığı bunu dikkate alarak 14 alt başlıklı geleneksel ve alternatif tamamlayıcı tıp uygulamaları diye bir birim oluşturdu tedavi kurumlarında alt birim olarak. Bunlar üniversite hocalarından müteşekkil -ben ozon uzmanlığındayım tamamlayıcı bir yöntem olarak- orada alt birimlerde insanların rağbet ettiği kısımlar var. ben bunların bir kısmını kullanıyorum ameliyatsız çözümler içerisinde. Ama aldığımız eğitim gereği alimizdeki eğer bu alternatif çözümlerden yarar göremiyorsa hasta ya da diyelim fizik tedaviye gitmiş yarar görememiş. İlaç tedavisinden yarar görememiş, oradan fizik tedaviye gitmiş yarar görememiş bundan sonraki yer cerrahi değil, orada bir ara form daha var. bu işleri minimal invaziv dediğimiz ameliyatsız olarak. Örneğin; biz bel fıtığında ozonu ne kadar uyguluyoruz? Hasta geldi yattı, görüntüleme eşliğinde baktık içerisine. Oradaki bizim toplam uygulamamız 3 dakikayı geçmez. Ozon fıtığı hem büzüştürüyor hem ağrıyı gideriyor. İşte böyle doğal ve çift yönlü etkisi var. Maddeyle sıkıntılardan kurtulmak var, bir de kesilip biçilip fizyolojik tedavi var.
OKTAR BABUNA: Bu büzüşme ne kadar süreyle oluyor? Kalıcımı oluyor?
NURETTİN LÜLECİ: Kalıcı oluyor. Yaklaşık bir hafta içerisinde kendini belli ediyor. Mesela dejenere dediğimiz suyunu kaybetmiş disklerin içerisine de yapıyoruz. Fakat şöyle bir surum oluyor; orada da bu işin sınırları var, bir uzmanlık konusu. Hastaya ozonu uyguladınız, hasta size üç hafta sonra kontrole geldi yine o kırmızı bayraklardan bir şey yok ama bacağına vuran şiddetli ağrı var ayakta duramıyor, belini doğrultamıyor bir sürü sıkıntılar var yani fıtığın bütün belirtileri var diyelim. Ama sizin yaptığını ozon da işe yaramamış. İşte burada biraz daha bizim eğitim gördüğümüz teknolojik uygulamalar işin içerisine giriyor. Bugün en fazla yaptığımız şey lazer yapıyoruz. O fıtığın içerisine aynı ozonda olduğu gibi 15-20 saniye gibi kısa sürede diskin içerisine girdikten sonra lazer veriyoruz diskin içerisine. Hani eti kızgın yağın içerisine attığınız zaman et kendini bir toparlar, lazerin etkisi de öyle. Fıtıklaşmış genişlemiş sarmış diyelim, lazerin etkisiyle o öyle bir toparlanma yapıyor. Zaten 2-3 milimlik bir toparlanmayla o fıtıktan kurtulabilinir. Orada bile yine lazer üzerine ozon gazı veriyoruz. Bu iki uygulamamızın ötense pek geçmiyoruz, niye geçmiyoruz? İhtiyaç olmuyor, hastalar gerçekten bunlardan çok yarar görüyorlar. Bunun ötesinde otomatik fıtık boşaltma diye bizim kendi tabirimiz. Dışarıdan bir boruyla fıtık dokusunun içerisine girerek cihazlar vasıtasıyla elektrik süpürgesi gibi fıtığı oradan çekme sitemlerini de uyguluyoruz teknolojik olarak. Ama bunlar pahalı sistemler. Bizim halkımızın ortalama bütçesini zorlayacak şeyler ama mecbur kaldığımızda bunu yapıyoruz. Bunun ötesinde yine bu fıtıklarda çok çok farklı radyofrekans teknikleri var. Radyofrekans da netice itibariyle ısıyla çalışan 0’dan başlıyor 90 dereceye kadar, o ısıttıkça o küçülüyor yoğunlaşıyor. O şekilde ufak ufak o disklerin toparlanması da sağlanıyor. Buna benzer yöntemler de kullanıyoruz. ama ana eksen ozon gerçekten yeni başlamış fıtıklarda şiddetli ayağına vurmuş ama yeni olmuş isterse patlamış olsun yeni olmuş olma şartıyla o patlamış fıtıkları bile büzüştürerek çok güzel faydalı etkiler oluşturabiliyoruz. Bunun dışında kombinasyon tedavilerinde ozon verdiğimiz zaman mesela aynı trasenin üzerinde oluyor. Ona çıkarken tam o ayağa giden sinirin üstünden geçiyoruz, biz bir de bu sinire bir şey yapalım diyoruz, orada durup oraya bazen kortizonlu enjeksiyon yaparak hem sinirin şişliğini alam bağlamında hem oradaki dokuda enflamasyonu azaltmak açısından bununla birlikte de kombinasyon yapıyoruz. Bu bahsettiğimi tekniklerin bir çoğunun daha da ileri teknikleri var. hem boyun fıtıklarına uygulayabiliyoruz hem bel fıtıklarında uygulayabiliyoruz. Benim söyleyeceğim çeşitlemeler yeterli gibi şu an.
OKTAR BABUNA: Peki başarı oranlarını kabaca kıyasladığımız zaman, bir ameliyatlı tedavi var bir de fizik tedavi ameliyat dışı tedavi var. bir de sizin uyguladığınız yöntemler var. hangi hasta hangi tedaviyi görmesi gerekiyor, başarı oranları neler yaklaşık olarak?
NURETTİN LÜLECİ: Hadise olur olmaz hemen bize gelmelerin gerek yok, böyle bir beklenti içerisinde değiliz. Mesela benim hastalarımın yüzde 60’ını beyin cerrahi bölümü yolluyor. Bunlar ameliyatsız hallolabilir diyorlar, o arkadaşlardan geliyor tedaviler. Yüzde 60’ın da yüzde 20’lik kısmı fizik tedaviden geliyor. Geneline baktığımız zaman başka bir hekim tarafından tedavi edilmeye çalışılmış hastalar. Şöyle bir sıralama yaparsak; önce pratisyen hekim, sonra uzman hekimin gördüğü, kısmen fizik tedavi gördüğü, bir çok alternatif tedavilerden fayda göremezse bize geliyor. Ama bir hasta grubu da bizim bu yaptığımız faydalı uygulamaları komşu ya da medya tavsiyesiyle bilerek de direk bize geldikleri de oluyor. Böyle ciddi bir hasta potansiyelimiz de var. bu seneler içerisinde oluşmuş bir şey. Niye bana gelsin demiyoruz hastaya tabii. Hekim olarak biz de ona kendi elimizde imkanlarla en basit uygulamaları yapıyoruz. Mesela bir kuru iğne uygulaması yapıyoruz. Niye? Adale spazmıyla seyreden ama nörolojik defisiti olmayan yani sinirlerde herhangi bir hasar oluşmamış hastalara kuru iğne yapıyoruz. Kuru iğne adale spazmını çözüyor, hastanın ağrısı azalıyor. O hastalara o bağlamda faydalı olup gönderiyoruz. Ama bakıyoruz adale spazmını çözmek sinir ağrısı yani parmaklara kadar vuran ağrıyı uyuşmayı eğer ortadan kaldırmıyorsa ve MR çok önemli, MR’daki görüntülerde artık tecrübe sahibiyiz. Yani bunu lazerle mi yapsak, ozonla mı yapsak veya daha ileri bir teknikle mi yapsak ya da biz dokunmayalım beyin cerrahisine mi göndersek noktasında bakıyoruz. Kuru iğneden fayda görmezse fıtığın içerisine yapılan ozon tedavisinin çok ciddi yararı oluyor.
GÜLEN BATURALP: Peki ameliyat için son durak dediniz. Diyelim ki ameliyat oldu hastamız ama hala ağrımız geçmedi, o zaman en baştaki duraklata mı baştaki tedavilere tekrar geri dönebiliyor musunuz?
NURETTİN LÜLECİ: Osmanlı’da bir tabir var, nişancı; attığı vuran denekmiş. Eğer vuramadıysa nedenini araştırıp bulan ve tekrar attığında da vuran biye bir tabir var. böyle bir surumda nedenini araştırmak lazım. Biz bunlara genellikle başarısız bel cerrahisi diyoruz. Bunun farklı nedenleri var, yanlış mesafe açılmış olabilir. Yani siz fıtık için gidiyorsunuz diyelim ki 3-4 fıtığınız var ama doktor beyin dalgınlığına geliyor veya özensizliğine geliyor ya da hastanın doğuştan belin en altındaki kemiklerinde farklı anatomik şeyler olabilir, anormallikler olabilir, o sizin mesafe tayininizi güçlendirebilir. O zaman o tür bir sıkıntıya düşmemek için biraz tecrübe tabii ki gerekiyor. Birinci nedeni yani yanlış mesafe olabilir. İkincisi, tekrarlayan aynı yerdeki girişimler olabilir. Üçüncüsü, hakikaten cerrah hiçbir hata yapmamış olabilir, ameliyatı çok mükemmel geçmiş olabilir ama bireyin kendi vücudunun kendi dokusundan kaynaklanan iyileşme sürecinde yapışmalar olması söz konusu olabilir. Fıtık iyileşirken çevre dokularda da reaksiyon yapabiliyor ve sinire yapışıyor, sinire yapışarak iyileşiyor. Biz bu araştırmalarda, ameliyat olmuş niçin geçmemiş araştırmalarında kontrastlı ilaçlı MR’ı tercih ediyoruz. Çünkü fıtık dokusunun damar ve siniri olmadığı için oraya ilaç girmiyor. Eğer büyük kitle var ve oraya ilaç girmemişse bu nüksetmiştir. Aldığımız bölgeden tekrar da çıkabilir. Zorlarsanız çıkar. Bize hastalarımızın en çok sorduğu soru “hocam bu kesin çözüm mü?” Kesin çözüm diye ameliyat olmuşsun ve olmamış. Ne demek ameliyat? Orada fıtık olan dokuların oradan alınmış demek. Demek ki vücut bunu bir şekilde sen dikkat etmiyorsun, zorlamışsın oradan hemen çıkmış. Erken durumda bunlar daha çok çıkabiliyor. İlk 15 gün bir ay. Sonradan “bu doktor iyi değil.” Hayır, doktor iyi, doktor hata yapmamış olabilir, fıtık çıkmamış olabilir ama yapışıklık varsa verdiğimiz ilaçlı madde onu böyle sarar ve sinirin etrafına yüzük halk gibi onun yapıştığını görürüz. Onu da eritici ilaçlar veririz, enzimler var, ona bir miktar da kortizon ekleriz ama esas madde o doku eriticilerle o yapışıklıklara engel olmak mümkün. Onu da tabii ki MR’da değerlendiriyoruz ama girişim esnasında görüntü cihazlarıyla bunu yapıyoruz. Orada ada kontrast madde veriyoruz bu sefer bizim gördüğümüz o yapışıklığın nerede olduğunun daha net görülmesi sağlanıyor. Oraya kadar giden kateterlerimiz var, onların da başarı oranları fena değil. ama alternatif uygulamalarla başarı oranı ne derseniz, ortalama bir rakam vermek gerekirse ben yüzde 75 derim. Ama bu yüzde 60 ila 90 arasında değişir. Onun için özellikle ameliyat olmuş ama ağrıları geçmemiş vakıalarda biz mesela o fıtık nüksetse bile o fıtığın içine yine ozon veriyoruz yine büzüşme olabiliyor. Yani fıtığın içerisindeki ozon çevresindeki dokuyu eritici maddeyi verdiğimiz zaman hastalar bundan kurtulma imkanını buluyorlar. Ben hastaya şunu diyorum; ben bundan kurtulacak mıyım? Öyle bir şey yok. Yüzde 0 ila yüzde 100 arasında bir yerdesin. Çünkü her ameliyat olan insanda böyle bir yapışıklık söz konusu değil. Onun vücudundaki dokusal yapısal şeylerden ortaya çıkıyor. O zaman bundan kurtulmak da aynı bireysel bir cevap. Ortalama yüzde 75’lik oran iyidir.
OKTAR BABUNA: Biraz da ağrılardan bahsetsek uygun olur mu? Mesela baş ağrılarında da siz yöntemleriniz var. Gerilim tipi baş ağrısı veya nöropatik ağrılar. Bunların ne olduğunu açıklarsak acaba neler yapılabilir?
NURETTİN LÜLECİ: Baş ve yüz ağrıları baş belası bir konu. Mesela bize 15 yıldır ben migren hastasıyım diye geliyor. Bu hastalarda migren olmadığını görüyoruz. En basitinden soru soruyoruz, sizi bu ağrı gece uyandırıyor mu? Uyandırıyor diyor. 15 yıllık migren. Biz biliyoruz ki migren ağrısı gece uyandırmaz, bu bir nöropatik ağrıdır. Gerek küme baş ağrısı ya da trigeminal nevralji olabilir bunlar uyandırabilir sizi. Bu basit bir ayrım, biz de tedavide çok farklı yollar açabiliyor. İşte, benim sürekli ensem ağrıyor, başımın arkasından geliyor. Biz bu ağrı türünü çok görüyoruz servikojenik baş ağrısı diyoruz. Tek taraflı bir baş ağrısı, bıçak saplanır gibi olur, iğnelenme olur, zonklama gibi olabilir. Tabii ki çok düşük de olsa migrenin bu tür formları da var. Ama tek taraflı bazen çift taraflı gelen, tek taraftan gelen ağrılar genelde başın önüne doğru yayılır ve çok şiddetli olur. Biz bu sinire radyofrekans yapıyoruz yani sinire zarar vermeden ağrıyı taşımasına engel oluyoruz ve hasta o ağrıdan kurtuluyor. Bu çok başarılı olduğumuz bir durum. Onun tam tersi öne gelecek olursak, bize ütün dişleri çekilmiş olarak gelen hastalar oluyor. Burasında bir ağrı var, şimşek çakar gibi vuruyor ve bu diş ağrısı zannedilerek 32 dişini çektirmiş hastalar oluyor. Bir de trigeminal nevralji var. Tabii ki bunların öncelikle ilaç tedavileri yapılıyor ama artık dayanılmaz bir boyuta gelir tedavilerden fayda görmezse bunlara da görüntüleme eşliğinde o anatomik bölgeleri biliyoruz. Cihazlarla gerekli uyarıları yapıyoruz sonra radyofrekans tedavisi uyguluyoruz. Yine küme baş ağrılarında migrenle en çok karışan, tek taraflı gözünün etrafında zonklama tarzında olan hatta burun tıkanıklığı söz konusu, göz yaşarması grip olmuş gibi söz konusu, çok şiddetli inanın durduğu yerde durdurmayan, kendini oraya buraya atmaya çalışan çok şiddetli baş ağrılarında içeride ağrıları tetikleyen bir odak noktası var düğüm, onun yerini biliyoruz. Onu bir bakıma radyofrekansla bombardımana tutuyoruz, fonksiyonlarını yok ediyoruz, Türkçesi bu. Buradan migrene geldiğimiz zaman migrenin bir çok tetikleyicisi var yüzümüzde. Bunlara alternatif yaklaşımlar da söz konusu olabilir ama daha ileri boyutta söylüyorum. Herkes alternatif uygulama yapmıyor tabii. Yine bu tetikleyici noktalar üzerine yapılan herhangi bir enjeksiyonla bazı yerlere botoks yapılıyor. Botoksun kendisi zehir bir kere, botoksu çok tercih etmiyoruz dokuya vermeyi. Ama botoks yerine kullandığımız radyofrekans daha zararsız daha fizyolojik pastmodunu kullandığımızda geri dönüşümü daha kolay oluyor. Vücut onu tamir ediyor ama ne kadar zamanda, 1,5 yılda o sizin bozduğunuz iletimi. 1,5 yıllık b ağrısız bir periyot olabilir. Bu esnada da ağrı bir kısır döngüdür yani bir yerinden kırdığınız zaman bir daha olmayabilir. Olsa da aynı şiddette olmuyor. Bu da migrenin bulunduğu anatomik bölgeye göre tetikleyicileri duyu sinirlerini radyofrekans yöntemiyle devre dışı bırakarak bu ağrılardan kurtulmak mümkün. Yani biz ana eksen baş ağrılarından kurtulmak için en fazla radyofrekans kullanıyoruz. Gerilim tipi oluyor, halkın hacamat dediği yöntemlerden tutun da kuru iğneden harici lazerlerden bu bölgelerdeki bazı manüfletik tedavilerden kısmi traksiyonlardan bir çok yöntem işin içerisinde. Ama bunlar işe yaramadığı zaman ona sunacak daha etkin tedavi var. tabii ki bu etkin tedavi dediğimiz zaman işin içerisine teknoloji giriyor. Hacamatta vakumlarsınız onun tedavisi olur bazı türlerde. Yahut da kuru iğne yaparsınız olur ama radyofrekans dediğimiz zaman, lazer dediğimiz zaman işin içine teknoloji giriyor, teknoloji de maliyet getiriyor, bize de risk getiriyor, radyasyon altında yapıyoruz. Hastaya külfet geliyor tabii ki. Külfetsiz uygulamalar da var tabii. Hastalar şunu bilmeliler; bize geldiklerinde onların durumuna göre, hastalıklarının şiddetine göre onlara bir öneride bulunacağız ağrı tedavisi için. Ama bu tedavinin ne olacağı noktasında başta bir öngörümüz yok. Anlattıkça konuştukça, daha önce gördüğü tedavileri masaya yatırdıkça, nelerden yarar görmüş nelerden yarar görmemiş bunları irdeledikçe karşımıza bir ağrı uzmanı olarak ne yapmamız gerektiği noktasında bir kanaate varıyoruz. Ve hastaya, biz sana şöyle bir tedavi uygun görüyoruz diyoruz. Allah’a şükür bu konuda iyi mesafe aldığımızı düşünüyorum, hastalarımızın memnuniyeti iyidir.
OKTAR BABUNA: Hocam çok güzel anlattınız. Daha eklemek istediğiniz bir şey varsa.
NURETTİN LÜLECİ: Eklemek istediğim şey şu; ben bir kere buradan kamu hastanelerine de teşekkür ederim. Beni iki hafta önce Sakarya Üniversitesi’nden kanser ağrısı için davet ettiler. Kanser ağrısı dayanılmaz en şiddetli ağrı. Üniversitede bir işlem yaptık. Oradaki uzmanlar da tekniği biliyorlar ama bize eşlik eder misin diyerek davet ettiler. Boyundan beyne giden damarda ağrı kablosunu buluyorsunuz, 1 dakikalık bir tedavi ama önce 10 saniye uyguluyoruz. Bu kanser vakıasına 10 saniye uyguladık radyofrekansı, hasta uyanık tabii, hastaya sorduk, hasta “oh hiç ağrım yok Allah’a şükür” dedi. Yani bazı ağrı türleri çok kısa bir girişimle sıfır hale gelebilir bu. Kanser ağrısından bahsediyorum, o hasta artık 100 miligramları geçmiş morfinler kullanıyor. Bu konuyu arkadaşlar takdim etmişler kamu hastanesi de sitesinde yayınlamış biz de teşekkür ediyoruz. Ağrı çekmek, bu bir uzmanlık meselesi, her türlü ağrıya müdahale edilebilir. Yetersizlik söz konusu olmaz mı? Her şeyde yüzde 100 başarılı mı oluyoruz, öyle bir şey yok. Ama normal kabul edilen konseptte artık benim ağrımın çaresi yok diyerek insanların bir kenara kendilerini çekmemeleri lazım. Her ağrıya göre belli bir tedavi var. şu ana kadar insanoğlunun keşfettiği tedaviler konusunda deneyimlerimiz var, yardımcı oluruz.
Ben davetiniz için çok teşekkür ediyorum.
OKTAR BABUNA: Biz teşekkür ederiz geldiğiniz için. Çok bilgilendirici bir program oldu.
NURETTİN LÜLECİ: Seyircilerimize de ağrısız günler diliyorum.
GÜLEN BATURALP: Bir programımızın daha sonuna geldik. Bugün Sayın Prof. Dr. Nurettin Lüleci konuğumuzdu. Haftaya tekrar görüşmek dileğiyle iyi günler diliyoruz.
http://a9.com.tr/izle/206934/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---65-Bolum---Prof-Dr-Nurettin-Luleci-Anesteziyoloji-ve-Reanimasyon-Uzmani