Yaşam ve Sağlık – 67. Bölüm – Op. Dr. Şeref Öztürk, Beyin ve Sinir Cerrahı
PINAR AKKAŞ: A9 TV ekranlarından merhaba değerli izleyenlerimiz. Dr. Oktar Babuna ile hazırladığımız programımızda bu hafta yine çok değerli ve özel bir konuğumuz bizlerle birlikte. Beyin Omurilik ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Şeref Öztürk. Hoş geldiniz programımıza Şeref Bey.
ŞEREF ÖZTÜRK: Hoş bulduk.
PINAR AKKAŞ: Şeref Bey, bu hafta size boyun ve bel fıtıkları hakkında sorularımız olacak. Özellikle boyun fıtıkları konusunda. İsterseniz boynun yapısından kısaca bahseder misiniz?
ŞEREF ÖZTÜRK: Boyun 7 tane omurgadan oluşan üst üste ve başımızı taşıyan çok önemli bir kavşak noktası. Kemiklerin arasında kemiklerin birbirinin üzerine çökmesini engelleyen, süspansiyon görevi gören diskler var, elastiki kıkırdak dokular var. Bunlar aynı zamanda boynu koruma ve güç emme gibi görevlerini de sağlıyor. Onun dışında çok hayati boynun omurga kenarlarından geçen ve beyin içine giren damarlarımız var. Kabaca anatomisini bu şekilde özetleyebilirim.
PINAR AKKAŞ: En sık görülen boyun rahatsızlıkları fıtıklar mıdır?
ŞEREF ÖZTÜRK: Hayır. Hayatta herkesin başına hemen hemen bir kez gelen boyun ağrıları ve bel ağrıları çok sık görülüyor toplumda. Boyun ağrıları bunların en önde gelenleri. Onun dışında halk deyimiyle boyun düzleşmesi dediğimiz rahatsızlık çok sık görülüyor. Boyun fıtıkları da tabii bunların ilerlemiş aşaması olarak görülebiliyor.
OKTAR BABUNA: Her boyun ağrısı boyun fıtığı anlamına gelir mi? Ne zaman boyun fıtığından şüpheleneceğiz?
ŞEREF ÖZTÜRK: Hayır. Boyun ağrılarının çoğu spazma bağlı ağrılar aslında, boyun kaslarının gerilmesine bağlı ağrılar. Boyun fıtığından ne zaman şüpheleneceğiz? Daha çok kola doğru veya göğse doğru veya sırta doğru vuran ağrılar. Aynı zamanda ilerleyici tarzda ağrılar, güç kayıpları ve uyuşmalar da varsa o zaman boyun fıtığından şüphelenmemiz gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Tanısı nasıl konuyor?
ŞEREF ÖZTÜRK: Bir kere en önemlisi çok iyi bir anamnez ve fizik muayene. Onun dışında altın standart MR, tomografi, düz grafiler, EMG dediğimiz sinir testleri de buna yardımcı. Ama altın standardımız MR’la konuyor.
OKTAR BABUNA: Günümüzde görüşler değişti. Eskiden daha farklıydı çok sayıda ameliyat yapılıyordu, gittikçe azaldı belli bir yüzdesi ameliyatla tedavi ediliyor. Biz şimdi boyun fıtıklarına baktığımız zaman, fıtığı da tarif ederseniz nasıl olabiliyor, ne zaman riskli oluyor, ne zaman cerrahi müdahale yapılması gerekiyor? Çünkü siz cerrahsınız, bir de fizik tedavi yönleri var. Yüzde kaçı size geliyor hastaların? Ne zaman müdahale ediyorsunuz?
ŞEREF ÖZTÜRK: Aslında en büyük sorun doğru hasta seçimi. Hastalarınızı doğru seçtiğiniz zaman yaptığınız hiçbir iş negatif olarak geri dönmüyor. Halk arasında, “bir tanıdığımız ameliyat oldu şöyle kötü oldu, böyle kötü oldu.” Bunların hepsi yanlış hasta seçiminden kaynaklanıyor. Doğru hasta seçiminde ve doğru endikasyonda teşhis doğru konursa ve ameliyat doğru hastaya yapılırsa o hasta ondan gayet iyi sonuç alıyor, nedeyse yüzde 100. Dolayısıyla bu çok önemli. Bel ve boyun ağrıları ikisi için konuşmak gerekirse, her 100 boyun ağrısının belki 1 veya 2’si ameliyatlıktır. Her fıtığı gördüğünüzde “hemen ameliyat” dediğiniz zaman işte toplumda bu yanlış algıya maalesef mahal veriyorsunuz. Çünkü fıtığın aynı zamanda bulgu vermesi önemli. Ben o kadar büyük fıtıklar gördüm, ama bu fıtıkların hiçbir bulgusu yok, hiçbir güç kaybı yok, uyuşması yok ama orada kocaman bir fıtık var. Şimdi bu ameliyat demek mi hayır. Bu hastayı ameliyat ederseniz hastayı değil hastanın filmini tedavi etmiş olursunuz, filmi düzeltirsiniz radyolojik olarak bir düzeltme var. Hastanın zaten bir problemi yoktu ki, orada kocaman bir fıtığı vardı. Olsun, bu vücudun sonuçta kendi parçası. O fıtığı çıkara kadar bir sürü anatomik yapıyı da bozuyorsunuz aslında. Oradaki kasları, kemikleri, yapıları da bozarak çıkartmak zorundasınız. Bu gerekliyse tamam yapacak bir şey yok. Sadece bir fıtık var diye onu oradan almak hiç doğru değil. dolayısıyla buna karşıyım.
Fıtıkların omuriliğe doğru amiyane tabirle taşması önemli. Özellikle arka taraftan kemiklerin arasındaki o elastiki yapının omuriliğe doğru taşması. Yani bir bası yapması önemli. Bu bası bulgusuyla beraber kolda parmaklara kadar gelen ağrılar, uyuşmalar, güç kayıpları tabii ki olayın ciddiyetini gösteriyor. Özellikle bu üçü içinde hangisi önemli derseniz güç kaybıdır kesinlikle. Çünkü artık o motor kaybı gösterir, ciddi anlamda sinir harabiyetini gösterir. Sinir harabiyeti çok önemli ve geç kalındığı takdirde geri dönüşümsüz bir durum. Vücutta tamiri mümkün olmayan 2 tane hücre var, bir, kalp hücresi, iki, sinir hücresi. Bu zamana kadar geçen süre için yapılabilecek çok fazla bir şey yok siz fıtığı alana kadar. Ama bizim müdahale sebebimiz zaten daha fazla ilerlemesini, hasta daha fazla güç kaybı yaşamasın, bir nevi felce doğru gitmesin diye. Hastaların bu konuda doğal olarak beklentileri oluyor, mesela uyuşmaları. Hasta ameliyat oluyor, uyuşma bir miktar kalıyor neden? Çünkü bu zamana kadar fıtığın orada yaptığı tahribattan kaynaklanıyor.
PINAR AKKAŞ: 3 şey saydınız, güç kaybı, uyuşma ve ağrı. Bunlardan güç kaybının mutlaka olması gerekiyor ameliyat olması için. Fakat güç kaybı yok, uyuşma da yok ama çok yoğun şiddetli bir ağrı var. Bu tek başına yeterli mi ameliyat için?
ŞEREF ÖZTÜRK: Hayır tabii ki değil. O zaman dünyada ameliyat olmayan kimse kalmazdı ağrı nedeniyle. Onun için öncelikle basitten zora doğru bir algorithm uygulanması gerekiyor.
PINAR AKKAŞ: O zaman tek başına uyuşma da gerektirmiyor, güç kaybı olmadığı müddetçe, değil mi?
ŞEREF ÖZTÜRK: Tabii, aslında biz bunu kabaca bu şekilde tabir ediyoruz. Tabii ki bunların bir sürü sebebi var. Hastanın aynı zamanda omuzla ilgili bir sıkıntısı da olabilir veya kas yırtılması da olabilir ondan da kaynaklanıyor olabilir. Bu, hemen güç kaybınız var, fıtığınız var ameliyat, bu da değil. Tanısı nasıl yapılıyor diye sordunuz. Benim söylediğim ilk şey şudur; iyi bir teşhis, iyi bir anamnez ve muayene. Ben hastaya bakarken omzunu da muayene ediyorum, kaslarını da muayene ediyorum. Kaslarıyla ilgili bir problemi olmasın. Hasta ameliyattan sonra, “ama hocam benim ağrım geçmedi.” Bu hasta için de doktor için de facia bir durum. Dolayısıyla hem hastamıza yararlı olabilmek hem kendimizi öyle kötü duruma düşürmemek bence en doğrusu. Ayrıntılı bir muayene bu konuda en önemli yol göstericimiz bizim.
OKTAR BABUNA: Bazen omurgaların arasındaki orta bölgede olan bir fıtık gidip omuriliğe baskı yapıyor. MR çekildiğinde de bir takım radyolojik değişiklikler olabiliyor omurilikte. Onu radyologlar söylüyor zaten. Burada ameliyatın sınırı nedir, ne zaman ameliyat yapmak gerekiyor veya ne zaman fizik tedaviyle beklenebilir, bir süre tanınabilir? Kriteriniz nedir bu ameliyat için?
ŞEREF ÖZTÜRK: Bulging veya protrüzyonlarda genellikle ameliyat önermiyoruz. Ama ekstrüde hale gelmişse hatta sekestre dediğimiz parça kopup halk deyimiyle patlamış fıtık konumuna gelmişse bu ameliyatlık oluyor. Hatta bu tür durumlarda fizik tedavi bazen önerilmiyor bile. Çünkü kopan parça veya büyük parça kanallara doğru gidip sıkışıp hastanın sıkıntılarını veya şikayetlerini daha da artırabiliyor. Ama ufak fıtıklarda boyun düzleşmelerinde, boyun ağrılarında önce ilaç tedavisi, istirahat bundan sonra sırayla fizik tedavi veya diğer terapiler. Eğer bunlar da faydalı olmuyorsa ve hastanın da ağrısı, uyuşması, güç kaybı ilerleyici durumdaysa en son bizim devreye girmemiz gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Ne kadar sür vermek gerekiyor?
ŞEREF ÖZTÜRK: Ortalama 6 hafta. 6 hafta gibi bir süre içinde hastanın ilaç ve fizik tedaviyle düzelmesi mümkün değilse o zaman durum kronikleşmeye başlamış demektir ve o zaman tekrar bir değerlendirmeye almak gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Bu süre çok önemli tabii. Şundan dolayı önemli, büyük çalışmalarda şunu görmüşlerdi; ameliyat olanla olmayan, ameliyat olmaması geren hastalar olarak tanımladığınız bölümde birkaç yıl içerisinde birbirini yakalıyor. O zaman siz ameliyat yapmakla onları ameliyatın bütün risklerine maruz bırakmış oluyorsunuz. Hatta hasta işlevini kaybeder duruma getiriliyor ağrılarıyla şikayetleriyle, değil mi? Bu yüzden onu da bir açıklarsanız, yüzde kaçında görülüyor bu hastaların yani böyle bir ihtimal?
ŞEREF ÖZTÜRK: Bu ihtimal için yüzde vermek çok doğru değil ama doğru seçilmemiş hasta. Bu doktorundan doktoruna değişebilir. Eğer hastasını doğru seçen bir doktorsa neredeyse hiç ama doğru teşhis ve doğru endikasyon değilse o zaman yüzde çok fazla artabiliyor. O yüzden yüzde vermek doru değil dedim. Ama tabii ki endikasyonunuzu doğru koyduktan sonra bence şüphe etmenizi gerektiren bir durum ortada olmuyor.
OKTAR BABUNA: Bazen beli boynu ağrıyan doğrudan beyin cerrahına gider. Halbuki böyle olmaması gerekiyor. Önce fizik tedavi uzmanları var, nörolog hekimler de görebilirler. Artık en son başka hiçbir çare yoksa ameliyat mutlaka gerekiyorsa onların göndermesi gerekir ameliyat olması gereken hastayı.
ŞEREF ÖZTÜRK: Biz asistanlığımız döneminde hep bu şekilde olduğunu savunurduk, bize fizik tedaviden gelsin hasta isterdik. Çünkü orada hastanın bir teşhisi konuyor bir başka hekim arkadaşımız tarafından. Güç kaybı, uyuşması veya başka bir durumu tespit ediliyor ve ona istinaden bize geliyor. Dolayısıyla bizim poliklinik sayılarımızın çok olmasını biz anlayamazdık. Cerrahi bir branşsın sonuçta, dahili bir branş değilsiniz poliklinik çok olsun. Ama bizim kapımız yığılırdı, tek başınıza günde 120-250 hasta oluyordu. Merhaba deseniz zaten kaç dakika geçiyor bu 150 kişiye. Bir de öyle hastalar olur 20 yılın filmini getiri size tam bir facia. Yüzlerce MR aynı hastaya ait, tabii bunlara hepsine tek tek bakmanızı, bunları yorumlamanızı ve bir sonuç vermenizi ister kendisine ayrılan 3,5 dakikalık süre içinde. Bu çok zor bir şey. Dolayısıyla bu işin bir sırası olması lazım, bir algorizma olması lazım. Bence de bu tip ağrılar için önce fizik tedavi bölümlerine, daha sonra eğer gerek görülüyorsa cerrahi bir adaysa oradan bize yönlendirilmesi bence çok daha doğru. Ama maalesef sistem şu an onu gerektiriyor, ne kadar çok hasta bakarsanız o kadar iyi. Bu da böyle bir yanlış sistemi doğurdu.
PINAR AKKAŞ: Boyun fıtığı ameliyatları artık çok uygulandı ve son teknolojilerde mutlaka önceki dönemlere göre faklıdır daha geliştiği için yöntemler de farklıdır. Ama bel fıtığı ameliyatıyla boyun fıtığı ameliyatını kıyaslarsanız ikisi arasında bir fark var mı? Zorlukları var mı?
ŞEREF ÖZTÜRK: Var. Bence hepsi zor, kolay bira ameliyatımız yok. Neden? Çünkü omuriliğin üzerinde çalışıyorsunuz. Ve omurilik o kadar hassas bir yapı ki. Mesela trafik kazaları sonucu omurilik yaralanmalarından felç olan bir sürü insanımız var dünyada, Türkiye’de. MR incelemelerinde bunların böyle kopma falan yok omurilikte, sadece zedelenme bile bir insanı felç etmeye yetiyor. Ve siz böyle hassas böyle kırılgan bir yapının üzerinde, etrafında çalışıyorsunuz. Onu bir şekilde maniple ederek hastaya şifa vermeye çalışıyorsunuz. Bence hangisi daha zor? Bence bel fıtığı boyun fıtığına göre daha zor. Çünkü bel fıtığında omurilik üstte kalıyor dolayısıyla kökler üstte kalıyor. Onları maniple etmek daha riskli. Boyun fıtığında hastalarımızı biz sırtüstü yatırdığımızda omurilik uğraştığımız bölge daha altta kalıyor. Benim açımdan daha risksiz bel fıtığına göre. Daha kolay çalışılabilir, daha yüz güldürücü ameliyatlar olarak görüyorum. Çünkü belli merkezlerde bile bel fıtığında mikroskopla bakıyorsunuz ve o mesafedeki fıtığın ortalama yüzde 65-70’ini alabiliyorsunuz en iyi şartlarda. Ama yüzde 30-35 içeride kalıyor. Kör bir kuyu gibi aslında orası. Bizim panç dediğimiz o fıtıkları alan makaslarımızla görebildiklerimizi alıyoruz ama karşıya doğru da makasımızı yolluyoruz. Nerde olduğumuzu biliyoruz eminiz ama o makasın alabildiği kadar alabiliyorsunuz daha fazlasını alamıyorsunuz. O bölgeleri kazıyamıyorsunuz görmediğiniz için iç tarafları. Dolayısıyla onlar kalıyor. Ama boyun fıtığında böyle bir şey yok. Bütün fıtığı olduğu gibi, omurilik altta olduğu için, üstte fıtık olduğu için kemiklerin arasından göre göre rahatça hepsini çıkartıp kazıyabiliyorsunuz. Ve nerdeyse hiçbir parça kalmıyor. Dolayısıyla boyun fıtıkları bel fıtığına göre bence biraz daha hasta açısından da yüz güldürücü. Yani hasta, ameliyattan sonra nasılsınız diye sorduğumuzda, çünkü çok şiddetli ağrılar çekerler. Öyle hastalar vardır, “5 tane çocuk doğurdum ama böyle acı görmedim” diyen hastalar var boyun fıtığından. Hasta kendini şöyle bir yoklar anestezinin etkisini attıktan sonra, “yok geçti” der yüzü güler. İşte o gülümseme her şeyi bitiriyor.
OKTAR BABUNA: Biraz daha detaylandırırsanız. Boyun fıtığında ameliyat ediyorsunuz, aradaki o fıtıklaşan bölümü çıkardınız, orada bir çökme yaşanabilir, o zaman ne yapıyorsunuz? Ameliyatta sadece çıkartıp bırakıyor musunuz yoksa neler yapıyorsunuz?
ŞEREF ÖZTÜRK: Boyun fıtığından bahsederken insanlar çok rahat algılayabilirler. Şöyle bir konum itibariyle de sıkıntılı bir bölgeden giriyoruz. Neden? Şah damarıyla yemek borusu ve soluk borusunun arasından giriyorsunuz. 2-3 tane hayati yapının tam arasından giriyorsunuz. Ve arada bir sürü kirli ve temiz kan taşıyan örümcek ağı gibi damar var. Bu herkes için çok farklı, parmak izimiz gibi hepimiz için yarı bir yapı bu. Bu kadar kası ayırdıktan sonra kemiklere geliyorsunuz. Kemiklere gelince aşağı doğru inen sinir zincirleri var. O sinir zincirlerini zedelemeden orada kanaması muhtemel kaslar var, o kasları bloke etmeniz gerekiyor. Blokasyon sırasında o sinirleri zedelediğiniz zaman göz kapağı düşüklüğünden ses kısıklığına bir sürü sıkıntılı durumlar hastaların başına gelebiliyor. Fıtığı aldık, o bölge boş mu kalacak? Hayır boş kalmayacak. O bölgeye kafes dediğimiz veya protez dediğimiz iki farklı yapı var bu yapıları kullanabiliyoruz. Kafes, özel bir tıbbi malzeme, içi kemik çimentosu diyebileceğim bir özel malzeme yapıyla dolduruluyor ve fıtığı çıkardığımız boşluğa floroskopi altında, bir tür röntgen cihazı altında yerleştiriyoruz. Yerleştirdikten sonra o cihazı çalıştırıp bakıyoruz yerinde mi, düzgün mü, aşağı omuriliğe doğru kaymış mı. Mesafenin doğruluğu kadar o koyduğumuz tıbbi malzeme olan kafesin derinliği de çok önemli. Yani ne üstte olması ne de fazla alta gitmesi lazım, çok iyi bir orantılama yapmanız lazım. Dolayısıyla bu çok önemli. Sonra o kafes çıkmasın diye gerekirse bazı hastalarımıza kemiklerin üzerinden plaklarla o kafesleri sabitliyoruz. Genç hastalarımıza da önerdiğimiz başka bir çeşidi daha var bu da dinamik sistem diye geçiyor, hareketli protezler. Bu protezlerin kafese gör bir üstünlüğü, boynun özellikle sağa-sola çevirdiğimiz hareketi birebir taklit eden bir yapı. Fiyat olarak diğerine göre bariz farklı. Bunu özellikle genç hastalara öneriyoruz. En azından böyle bir seçenekleri olduğunu kabul edip etmemeleri kendi bilecekleri bir iş. Böyle bir seçenek olduğunu söylüyoruz. Protezde herhangi kemik çimentosu falan kullanılmıyor. Protezin amacı boyun hareketlerini korumak. Diğerinde de tabii ki boyun hareketleri korunuyor ama biraz kısıtlanıyor. Neden? Çünkü oraya kemik çimentosu koyuyoruz, amaç orada füzyon dediğimiz kaynaştırma işlemini oluşturmak. Dolayısıyla birinin diğerine göre üstünlüğü evet protez kafese göre biraz daha üstün. Çünkü boyun hareketleriniz daha iyi korunuyor.
OKTAR BABUNA: Peki birden fazla fıtık olduğunda.
ŞEREF ÖZTÜRK: Yine kullanılabiliyor bunlar. 7 omurga dedik boyuna. 4 ve altındaki omurgalara ön taraftan, 4’ün üstündekilere önden ulaşmak zor olacağı için arkadan ulaşıyoruz. O yüzden arkadan kafes veya protez koymak tabii ki omurilik olduğu için çok zor hatta yapılamayacak kadar zor bir şey. Ama birkaç seviyede de olsa biz yine kafes uygulamalarımızı yapabiliyoruz. Onda bir sıkıntı yok.
PINAR AKKAŞ: Bu protezleri vücut hemen uyum sağlıyor mu?
ŞEREF ÖZTÜRK: Tabii. Örneğin diş dolgusu gibi. Sonuçta dişimiz de yabancı bir maddeyle dolduruluyor ama biz eğer iyi bir elde yapıldıysa hiç farkına varmıyoruz. Ömürlükse ve iyi bir elden çıkmışsa hiç ağzımızda onun nasıl varlığını hissetmeden yaşıyorsak aynı şekilde. Bu tür protezlerin de kafeslerin de varlığını hasta hissetmiyor.
PINAR AKKAŞ: Bir ömrü var mı bu uygulamaların?
ŞEREF ÖZTÜRK: Çoğu ömürlük. Bir sıkıntı olmadığı sürece, kırılma veya kayma olmadığı sürece zaten çıkarılmıyor. Vücudun bunlara karşı bir alerjisi veya reddetmesi gibi bir durum söz konusu değil. en azından ben böyle bir leye şahit olmadım şimdiye kadar.
OKTAR BABUNA: Ne tip komplikasyonlarla karşılaşılabiliyor? Neler görüyorsunuz?
ŞEREF ÖZTÜRK: En çok korktuğumuz şey kafesin omuriliğe doğru kayması veya hareket etmesi. Maalesef bunlar komplikasyonlar arasında. Şükür başımıza gelmedi hiçbir zaman da gelmez de. Bu tabii ki bir doktorun ya da hastanın başına gelebilecek en kötü şey felçle sonuçlanıyor. En korktuğumuz komplikasyon bu. Onun dışında neler olabilir? Mesela omurilik zedelenmeleri ve omurilik zedelenmesine bağlı olarak beyin omurilik sıvısının kaçağı diyeyim, bunlar olabilir. Uyuşukluklar olabilir o bölgede. Çünkü kök dediğimiz omurgadan omurilikten çıkan sinirlerimize biz kendi aramızda kök diye tabir ediyoruz. Maniplasyona bağlı olarak uyuşmalar olabiliyor. Yara enfeksiyonları gibi komplikasyonlar olabiliyor. Anestezi almaya bağlı komplikasyonları. Kabaca bunları söyleyebilirim.
PINAR AKKAŞ: Boyun ameliyatı olmuş bir hasta, fıtığın durumuna göre değişir ama ortalama hastanede kalma süresi ne kadar? Ne kadar sürede normal hayata devam edebilir? Sonra fizik tedavi gerektiriyor mu?
ŞEREF ÖZTÜRK: Ben hastalarımı şu şekilde motive ediyorum; 24 saat kalmayacaksınız hastanede diyorum. Hastalarımız sabah aç karnına geliyor, tahlillerini alıyoruz 8 gibi tahlile gider, 10 gibi çıkar. Anestezi uzmanı hemen değerlendiriyor. 10,5 gibi ameliyata alıyoruz, 12’ye doğru ameliyatı bitiyor. Ertesi sabah 8,5, 9 gibi taburcu ediyoruz.
Ben genelde boyun fıtıklarında fizik tedavi önermiyorum. Zaten hastanın buna çok fazla ihtiyacı kalmıyor. Bel fıtığında biraz daha olabiliyor. Ne zaman olabiliyor? Ameliyattan 1,5, 2 ay sonra kitabi bilgiyle 45 gün sonrası başlanabiliyor.
OKTAR BABUNA: Ne zaman normal hayata dönebilir?
ŞEREF ÖZTÜRK: Boyun fıtıkları için 2-3 hafta sonra artık kendi işine gücüne dönebilir. Daha erken de olabilir aslında ben istirahat etmesi taraftarıyım. Sonuçta dokunun bir toparlanma süresi var, bu süreye saygı duyulması lazım vücudun buna ihtiyacı var. Bakıyorsunuz, bir futbolcu bile basit sakatlığında 2-3 ay top oynatmıyorlar milyon dolar verdikleri insanları oturtuyorlar. Neden? Çünkü onun toparlanma süresi var. o dokunun toparlanması gerekiyor, buna saygı duyulması gerekiyor o dokuya. Dolayısıyla benim ameliyatımdan 1 hafta sonra da işinin başına dönebilir. Ama sonrasında işte şurada biraz ağrı var. Olur, çünkü sen o süreye riayet etmedin, o süreye saygı duymadın dinlenmen gerekiyordu. İşinin başına döndün belki çok önemliydi evet olabilir ama bence o sürenin önemi çok büyük. Gerçek anlamda iyileşmeyse 4-6 ay arasından sonra başlıyor. Bu ne ameliyatı olursanız olun bu süre kabataslak böyle. 4-6 ay sonra hastanın ameliyattan önceki durumuna göre evet, “hocam ben çok iyiyim” diyebilir.
PINAR AKKAŞ: Nelere dikkat edecek peki iyileşme süresinde? İlk ameliyat olduğu 2 hafta süresinde ve 4-6 ay içerisinde nelere dikkat edecek?
ŞEREF ÖZTÜRK: Kısa dönemde dikkat etmesi gereken şey en basitinden yatış pozisyonu daha doğrusu oturup kalkma, yatma pozisyonuna varana kadar her şeyine çok dikkat etmesi gerekiyor. Yemesi içmesi, kullandığı araca, yolculuklarına hepsine çok dikkat etmesi gerekiyor. Biz hastalarımıza ayrıntısıyla tarif ediyoruz. Nasıl yatacağını, yatağa nasıl oturacağını, sonra kalkarken önce ne yapacağını sonra nasıl kalkacağını, dolayısıyla nasıl destek alacağını, ne kadar süreyle oturacağını. Pansumanları, banyosunu ne zaman yapacağını bunların hepsini hastaneden çıkmadan tek tek defalarca anlatıyoruz hastalarımıza. Onun dışında yeme ve içmede, özellikle tuz ve şeker oranına dikkat etmelerini istiyorum ben kilo almamaları açısından. Çünkü bunların en büyük sebeplerinden bir tanesi özellikle bel için kilo maalesef. Çok az hareket ediyoruz. Günde 5000 adım atmamız gerekir 500 adımla günü geçiriyoruz biz, bu bir facia ama toplumumuzun geneli bu. Arabadan iniyoruz asansöre biniyoruz, asansörden inip tekrar arabaya biniyoruz. Yemek kültürümüzde her şey kilo almaya ve aldırmaya yönelik. Omurga bu süre zarfında gittikçe yaşlanıyor dolayısıyla bir süre sonra, “ben bu yükü taşıyamıyorum” diyor. Hastalara hep bunu söylüyorum; çektiğiniz bu ağrılar omurganızın kaslarınızın imdat çığlıkları. “Lütfen bu yükü üzerimden alın” diyor size başka bir şey değil. Vücudunuzun sesini dinleyin. En büyük sebeplerinden bir tanesi bu. Diğeri de dokularımızın zayıflığı yine hareketsizlik aslında. Boyun fıtığı olsun bel fıtığı olsun en büyük sebep oradaki kasların ve bağ dokusunun zayıflığından kaynaklanıyor. Eğer biz bunları güçlü tutabilirsek bu hastalıklara yakalanmayız. Bahsettiğimiz boyun ve bel egzersizleri bunu sağlıyor. Diyorlar ki, “ben çok hareketliyim bütün gün hiç durmuyorum.” Hayır, bu değil. Benim kast ettiğim bel veya boyun kaslarını güçlendirici hareket yapmıyorsunuz siz. Evet, hareket ediyorsunuz bu kaslarınıza yönelik değil. Dolayısıyla o kaslarınızı güçlendirirseniz ancak siz bu hastalıklardan korunabilirsiniz. Biz de buna yönelik bel ağrısıyla, küçük fıtıklarla gelen hastalarımız özellikle bel ve boyun egzersizlerimizi aman diyoruz, günlük haftalık aylık yıllık değil ömürlük, bu hareketleri unutmayın aklınıza geldikçe yapın. Buna dikkat etmediğiniz takdirde bu hastalıklardan kaçarınız yok. Bu konuda ben her gün mutlaka 10 bin adım atmaya çalışıyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım, ben bunu insanlara söylüyorum en azından benim yapmam lazım. Buna dikkat etmeye çalışıyorum.
OKTAR BABUNA: Güçlü ve kondisyonu kas daha az ağrır. Özellikle bilgisayar başında, masa başında uzun süre oturmak boyun ve bel ağrıları ondan sonra skolyozlar fıtıklar hepsi sinir sıkışmaları başlıyor. Tavsiye edilen 15 dakikada mutlaka kalkıp 1-2 dakika hareket etmek, her gün düzenli yürüyüş yapmak, egzersiz yapmak son derecede önemli. Ayrıca vitamin takviyesi kalsiyum, magnezyum kemik sağlığı için. Çünkü o da çok sık görülen bir şey. Onun da ayrı komplikasyonları var, sizi ilgilendiriyor bazı bakımlardan.
ŞEREF ÖZTÜRK: Bu benim şahsi fikrim; ben düzenli organik beslenildiği sürece vitamin veya başka bir takviyeye inanmıyorum. Çünkü o sebze-meyvelerde fazlasıyla bütün vitaminlerin hepsi var. Diğerleri sonuçta işlenmiş ürünler. Beslenme bozukluğu varsa hastanın gerekiyorsa, emilim problemi vardır veya başka metabolik rahatsızlıkları vardır gerekiyorsa tabii ki kullanılacaktır. Olayın temeline inmek lazım, kemiklerimizin, kaslarımızın güçsüzlük sebebi hareketsizlik, fazla kilo. Bunlara dikkat edersek diğer bütün hepsini çözebiliriz diye düşünüyorum. Özellikle bayanlarda östrojen müthiş bir hormon, inanılmaz mucizevi bir hormon. Ne zaman bu kadınlardan çekiliyor yani menopoz sonrası. İşte o zaman kadınların sorunları başlıyor. Siz hiç genç bir kadının kalp krizinden öldüğünü uydunuz mu? Duymamışsınızdır, neden? Erkeklerde 25 yaşında kalp krizinden ölebiliyor. Neden? Çünkü östrojen kadındaki gibi değil. Dolayısıyla kemiklerde östrojenin koruması altında kadınlarda. Menopoza girdikten sonra bu oran neredeyse erkeklerle eşit seviyeye geliyor. İşte kalp krizinden tutun kemik erimesine kadar. Hatta kadınlara biraz daha fazla kütlesi daha az olduğu için. Kadınlarda daha bir önem kazanıyor. D vitamin takviyeleri ve buna yönelik beslenme daha bir önem kazanıyor tabii hareketle beraber. O yüzden bu tür takviyeler belli durumlarda belli şartlarda tabii ki ciddi önem arzediyor.
OKTAR BABUNA: Boyun ağrılarından daha ön planda olan bel ağrıları herkeste hemen hemen görülüyor. Hayatında bir kere bile olsa bel ağrılarıyla karşılaşıyor herkes. Günümüzde daha da sık masa başında oturulduğu için. Bel ağrılarının yüzde kaçı fıtık olarak size geliyor? Yüzde kaçı ameliyatlık oluyor?
ŞEREF ÖZTÜRK: Bel fıtıklarında oran biraz da fazla oluyor. 100 bel ağrısının 3-4’ü ameliyatlık diyebiliriz. Ama tabii ki en büyük sebep tekrar altını çiziyorum hareketsizlik ve kilo. Eğer bunu toplumca halledebilirsek biz bu tür hastalıklara yakalanmayacağız diye düşünüyorum. Burada en önemli şey bilinç, bu bilinci oluşturmak. Bu da ta ilkokuldan başlıyor. Avrupa’da artık restoranlarda tuzluk falan kaldırılıyor, yok böyle bir şey. Bizde insanlarımız yemek önüne gelir gelmez tadına bakmadan tuzu boca ediyoruz biz. Bu yüzen önce mantalite daha yaşken ağacı eğmekle oluyor. Öncelikle çocuklarımıza spor, iyi beslenme bilincini verebilirsek ne kas, ne bel fıtığı ne de boyun fıtığı bu tür rahatsızlıkları toplumumuzda neredeyse hiç görmeyiz.
PINAR AKKAŞ: Sigaranın da olumsuz etki var değil mi?
ŞEREF ÖZTÜRK: Müthiş bir yere parmak bastınız çok önemli. Bir kere sigara o bölgedeki damarlanmayı bozarak, o bölgenin beslenmesini bozarak dokuları zayıflatıyor. Yine dokuların zayıflığına geldik. Olay aslında dokuların zayıflığından kaynaklanıyor ve dokuları zayıflatan ne varsa bunlar bel ve boyun fıtığına sebep oluyor. Sigara bunların en başında geliyor. Maalesef Türkiye’deki en önemli sorunlardan birisi bu sigara. İnanılmaz bir kullanım oranı var. Genç nüfusta özellikle çok fazla, bunun bir an önce ayrıştırılması toplumdan bence çok önemli. Eğitimli eğitimsiz diye ayırmak istemiyorum ama okumuş kesimde de çok fazla kullanım yüzdesi var maalesef. Bunlar fıtığa sebep oluyor, fıtığa sebep olduğu gibi bundan sonra da ameliyat ettiysek eğer ameliyattan sonra da yara yeri iyileşmesini de kötü etkiliyor mesela sigara. O yüzden biz hastalarımıza diyoruz kesinlikle. Bunu kullanıyorsan yaran iyileşmeyebilir veya geç iyileşebilir veya kötü iyileşebilir. Bunu yine sen çekeceksin diye belirtiyoruz.
OKTAR BABUNA: Bel fıtıklarının özellikle fazla olarak görüldüğü ırk genetik yönü açısından, böyle bir farklılık var mı? Gösterilmiş olan çalışma var mı?
ŞEREF ÖZTÜRK: Genetik yatkınlık olarak daha çok batı toplumlarında bu yatkınlık daha fazla. Kabaca böyle bir şey söyleyebiliriz ama günümüzde bu daha çok çalışma şartlarının ve yediğimiz besinlere kadar bir sürü etkisi oluyor. Multi disipliner bir yaklaşımla bakarsak olaya bir sürü faktör var aslında. Bunu tek bir faktöre bağlamak gerçekten çok zor. Tabii ki batı ve endüstriyel toplumlarda biraz daha fazla. Masa başı iş yapanlarda sık görülüyor hem bel hem boyun fıtığı. Yapılan bir araştırmada bel fıtığı omurilik içi basınç en fazla otururken yüksek. Dolayısıyla uzun süre oturan beyaz yakalı dediğimiz insanlar, şoförlerde, eczacı, öğretmenlerde bu tür meslek hastalığı olarak da görülüyor. Hastalar zaten otururken çok ağrıları olduğunu söylerler. Çünkü omurilik basıncı çok fazla o sırada, doğal ağrının olması. Biz hastalarımıza ameliyat öncesi ve sonrası hep bunu öneriyoruz, “oturma gez veya dinlen, uzun otur yani.” Çünkü çok fazla oturma ağrıları ciddi anlamda artırıyor.
PINAR AKKAŞ: Boyun ve belde oluşan ödemlerde de oturma yerine istirahat öneriliyor değil mi?
ŞEREF ÖZTÜRK: Aynen öyle. İstirahatı vermenin mantığı zaten o kasları dinlendirmeye almak. Çünkü öteki türlü dinlendirmediğiniz zaman kasın kendisi toparlaması giderek zorlaşıyor. 3 günde düzelecek şey 13 günde düzeliyor.
OKTAR BABUNA: Bazen fıtık olsa da olmasa da kanalda darlık oluyor, bunun da ayrı belirtileri var. İsterseniz bundan da bahsedelim. Nasıl belirtileri var, nasıl tedavi ediliyor?
ŞEREF ÖZTÜRK: Kanal darlıkları genellikle ileri yaş hastalığı. Daha çok o bölgedeki dokuların kalınlaşmasına veya kemiklerin kireçlenmesine bağlı olarak ortaya çıkıyorlar.
PINAR AKKAŞ: Anatomik yapısıyla alakalı bir durum mu?
ŞEREF ÖZTÜRK: Evet. O bölgedeki omuriliği saran kemik ve bağ dokusu ligemanların kalınlaşması veya kireçlenmesine bağlı olarak omuriliğin geçtiği kanal giderek daralıyor. Dolayısıyla bu da omurilikte farklı bası bulgularıyla ortaya çıkıyor. Bunlara miyolopati de deniyor. Vücudun genelinde uyuşmalar, bacaklarda sertlik onun dışında reflekslerin aşırı derecede artması gibi, yürüme bozukluklarıyla kendini gösterebiliyor. Özellikle beldeki kanal daralmalarında hastaların giderek peyderpey artan bir yürüme mesafesinde ciddi miktarda azlık görülüyor. Hasta diyor ki, “ben eskiden bir mahalleden öbür mahalleye giderken şimdi bir odan öbür odaya gidemiyorum.” Onların deyimiyle bacaklarında kesilme, ciddi ağrılar oluştuğundan bahsediyorlar. Kabaca bel ve kanal daralması bu şekilde tarif edilebilir.
OKTAR BABUNA: Nasıl tedavi ediliyor?
ŞEREF ÖZTÜRK: Belli bir oranı var bunun. Bu oranın altında düştüğünde, eğer bu bulgular varsa ameliyat gerektiriyor. Ameliyat yapmamızın sebebi omuriliğim daha fazla ilerleyici hasarını önlemek. Ne kadar erken müdahale o kadar hasta için o kadar iyi. Sinir harabiyetleri maalesef geri dönüşümsüz. O yüzden bir an önce müdahale ederseniz bu tür durumlara önlemini alabiliyorsunuz. En azından bundan sonrası için daha kötü olmasını önlemiş oluyorsunuz. Bunun için de çeşitli yöntemler var. Sadece o bölgedeki kemik ve dokuları almak bir yöntem. Fakat bunları aldığınız zaman omurganın dinamiğini bozuyorsunuz bu sefer başka sorunlar çıkıyor. İşte bu sorunları engellemek için de yine spinal cerrahide stabilizasyon sistemleri dediğimiz sistemler kullanılıyor. Kemiklere halk arasında platin adı verilen vidalar konuyor ki omurganın aerodinamiği, yapısı bozulmasın, ona göre bir önlem almış oluyoruz aslında bir nevi ileriki yaşamı için.
PINAR AKKAŞ: Bu protezler bel fıtığında da uygulanıyor mu?
ŞEREF ÖZTÜRK: Tabii ki uygulanıyor. Bel fıtığında da aldığınız yere göre. Bel fıtığında amaç o bölgeyi füzyone etmek dediğimiz kaynaştırma anlamına gelen bir işlem uyguluyoruz. Sebep şu; aslında oradaki problem, ağrının esas sebebi hareketten kaynaklanıyor. Omurganın bozulan yapısına bağlı olarak hareketleşmesi ve her adım attığımızda bu hareketin sinirleri ezmesinden kaynaklanıyor. Hasta bu yüzden her adım attığında ağrı duyuyor, acı ve ızdırap duyuyor. Buradaki amaç oradaki hareketi engelleyip o bölgeyi stabilize hale getirip kaynaştırmak. Dolayısıyla kaynattığınız zaman o kemikleri vidalarla hareketini engellemiş oluyorsunuz ve hasta adım attığı zaman bu ağrı ve acıları duymuyor. Kabaca amaç bu.
OKTAR BABUNA: Her fıtığa yapıyor musunuz?
ŞEREF ÖZTÜRK: Hayır. Yapılmaması da gerekiyor zaten doğrusu ve etik olan bu. Böyle uygulamalar maalesef oluyor. Olmaması gerekiyor, etik değil diyorum. Her zaman söylüyorum, gerekliyse, en önemlisi bu. Hastaya göre teşhis-tedavi çok önemli, anamnez muayene çok önemli. Eğer gerekiyorsa tabii ki, hayat kurtarılıyor ama gerekmiyorsa olmaz.
OKTAR BABUNA: Onun da riskleri var. çünkü enfeksiyon olabilir, onun kendi ağrıları olabilir.
ŞEREF ÖZTÜRK: Tabii ki. Sonuçta kemiği vidalarla deliyorsunuz, kemik ağrıları oluyor.
OKTAR BABUNA: Bir de uyuyan bir hastada siz bakarak uygulama yapıyorsunuz. Kalkıp normal hayatına döndüğünde bakalım o dinamiği tutacak mı.
ŞEREF ÖZTÜRK: Çok doğru kesinlikle. Bunların hepsini düşünüp de o ameliyata girmeniz lazım. Gerçekten bu hastaya nu uyar mı? Aslında bu ayrı bir ana bilim dalı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde omurga mekaniği diye bir yüksek ihtisas yapılan ayrı bir bölüm var. bu tür işlerle uğraşan insanların bence bu tür işin matematiksel boyutuyla da ilgilenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sadece olayı, vidayı tak rotları bağla kapat olayı olmadığını düşünüyorum. İşin üç boyutlu düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece yatarken değil ayaktayken de bu hastanın gidişatı ne olur diye düşünülmesi gerekir.
OKTAR BABUNA: Omurganın muhteşem bir yapısı var yaratılış mucizesi. Formuyla, arasındaki diskleriyle her şeyiyle hayat boyu yükümüzü taşıyor. Muhteşem bir yapısı var hakikaten. Onu bozacak her müdahale de ona göre belirli olur. Mutlaka kar-zarar değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Yaptığım şeyin yararı var mı, zararı tabii daha büyükse yapılmaz.
ŞEREF ÖZTÜRK: Öyle ki, fıtığını alıyorsunuz doğru teşhis değilse bir kere, o fıtık alınması gerekmiyorsa alınmışsa bu sefer bir üst mesafeden yine bir fıtık ürüyor. Komşu mesafe hastalığı denen bir durum. Bu tür şeyleri çok iyi dengelemek lazım. Endikasyon çok doğru konmalı, her fıtığa ameliyat denmemeli, öncelikle basitten zora doğru bütün tedaviler denenmeli. Ve başka yapacak bir şey kalmamışsa ve hastanın güç kayıpları, uyuşmaları, ağrıları dayanılmaz boyuta gelmişse. Ben soruyorum; sizin hayat kalitenizi bu düşürüyor mu? Çünkü bu ağrılar sübjektif bir bulgu. Bunu ölçebilecek bir alet daha dünyada yok. Sizin ağrım var dediğiniz zaman buna inanmak durumundayız. Dolayısıyla bu sizin hayat kalitenizi nasıl etkiliyor sadece siz bilebilirsiniz. Ben hep bunu sorarım; bu hayat kalitenizi düşürüyor mu? Benim için bu çok önemli cevabı. Evet, düşürüyor diyorsa, diğer bulgular da destekliyorsa ben bu hastayı ameliyat ediyorum.
PINAR AKKAŞ: Zaten başta, bel fıtıklarında yüzde 1 dediniz. Bunda da cerrahide yine isabetli olmak kaydıyla. Aslında çok az bir yüzde oluşturuyor. Fakat öyle bilinmiyor, mutlaka fıtıklar ameliyatla sonuçlanır gibi bir düşünce ve algı var. aslında o şekilde olmadığını da öğrenmiş olduk vesilenizle.
OKTAR BABUNA: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
ŞEREF ÖZTÜRK: Ben öncelikle teşekkür ediyorum konuk ettiğiniz için. Daha sonra hastalarımıza insanlarımıza hareketli bir yaşam, sigarasız bir yaşam özellikle öneriyorum. Ve eğer fıtığa yakalanmak istemiyorlarsa kesinlikle boyun ve bel sırt kaslarını güçlendirmelerini öneriyorum. Tekrar altını çiziyorum; bu doku hastalığıdır, doku zayıflığı hastalığıdır. Genetik yatkınlıklar tabii ki önemli, bunların etkisi de var evet, ama bence esas önemli problem doku zayıflığı ve bunun üzerine bindirilen kilolar, bunların ikisi de birleşince tabii ki insanlarda fıtık oluşabiliyor. Bazen diyorlar ki, “hocam benim hiç kilom yok ben sporcuyum.” Olabilir tabii ki, her zaman istisnalar vardır, kaideyi bozmaz ama bunlar. Sedanter yaşam dediğimiz oturan bir yaşam sistemi bizim hastalıklarımızın her hastalığımızın hepsinin sebebi bu.
OKTAR BABUNA: Peki bunları elimine etini diyelim, hareketlisiniz, spor da yapıyorsunuz, o kasları güçlendirdiniz peki beslenmeyle fıtıkların oranını düşürmek, protein, kalsiyum ağırlıklı böyle bir şey mümkün mü?
ŞEREF ÖZTÜRK: Protein ağırlıklı diyetlerde kalsiyum kaybı daha fazla oluyor dolayısıyla kemikleriniz zayıflıyor. Tabii ki hayvansal protein bizim için önemli ama bitkisel bazlı protein mi yoksa hayvansal protein bazlı mı? Hayvansal proteinden gittikçe uzaklaşma başladı son çıkan yayınlarda açıklamalara göre.
OKTAR BABUNA: Kilogram başına 1 gram alınması tavsiye ediliyor pek bu bilinmiyor. 100 gram et yeseniz bunun çok az kısmı protein. Kalanı yağ, kolesterol vs. Yumurta beyazında yüzde 100’e yakın protein var hemen hiç kolesterol yok. Kilogram başına 1 gram baya yüksek. Kolay değil onu almak, onu almak da gerekiyor.
ŞEREF ÖZTÜRK: Tabii ki. Vücudun bazal metabolizmayı sürdürebilmek için bunlar şart ama bu tür diyetler kişisel tercihler de bağlı. Benim şahsi fikrim daha çok asidik beslenmeyi çok önermiyorum. Asitle ilgili şeyleri çok fazla tüketilmesinden yana değilim. Şekerli ve unlu asidik özellikli. Daha çok bitkisel.
OKTAR BABUNA: Şekerin zararlı olduğu biliniyor zaten. Kanserden tutun yaşlanma, insanın ömrünün kısalmasının da sebebi var. Şekerli besinin artmasından kaynaklanıyor. Özellikle günümüzde fastfood denen beslenme, ekmeyin çok tüketilmesi, pirinçli, patatesli ürünlerin çok tüketilmesi.
ŞEREF ÖZTÜRK: Şeker bir zehirdir, tatlı bir zehirdir. O yüzden zehirden ne kadar az olursa oldun uzaklaşmak lazım.
PINAR AKKAŞ: Peki çok teşekkür ediyoruz, ağzınıza sağlık.
ŞEREF ÖZTÜRK: Ben teşekkür ediyorum.
PINAR AKKAŞ: Bir programımızın daha sonuna geldik. Haftaya yeniden değerli bir doktorumuzla buluşmak üzere hoşça kalın.
http://a9.com.tr/izle/206975/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---67-Bolum---Op-Dr-Seref-Ozturk-Beyin-ve-Sinir-Cerrahi