Müslümanların birbirine duyduğu sevgi, yakınlık, bağlılık, ilgi, yardımlaşma ve dayanışma anlayışı; Kuran’da teşvik edilen iman kardeşliği ahlakının doğal bir sonucudur. Kuran’da bildirilen velayet anlayışı; müminlerin birbirlerini sevmelerini, koruyup gözetmelerini, desteklemelerini, birbirlerinin sıkıntılarıyla ilgilenmelerini ve güçlü bir kardeşlik bağı içerisinde olmalarını ifade etmektedir.
İnsanların bir kısmı yakınlığı kan bağıyla ölçmekte,“Bu benim kardeşim”, “bu benim kuzenim”, “bu bizim aileden”, “bu bizim sülaleden” diyerek çevrelerindeki kişilere değer vermekte; fedakarlıklarını, sevgilerini, desteklerini ve bağlılıklarını buna göre belirlemektedir.
Kendi soylarından olan kişilere, onların iman derinliğine, ahlakına veya Allah’a olan bağlılığına bakmaksızın güçlü bir sadakat göstermekte; buna karşılık derin imanlı, salih, samimi takva ve ihlas sahibi Müslümanlara aynı yakınlığı göstermemektedir. Hatta bazı durumlarda kişi; sırf akrabası olduğu için zalim bir insanı savunabilmekte, haksız olan yakınının tarafında yer alabilmekte veya dine uzak bir hayat yaşayan akrabaları için büyük fedakarlıklar yaparken, Allah’a bağlı müminleri ikinci plana atabilmektedir.
Oysa Kuran’da bildirilen ölçü bu değildir. Allah Kuran’da insanların birbirleriyle olan ilişkilerini yalnızca biyolojik bağlar üzerine kurmamıştır. Tam tersine Allah, insanların birbirleriyle yakınlıklarında gözetmeleri gereken özelliklerin iman, takva ve Allah’a olan bağlılıkları olduğunu belirtmiş ve üstünlük ölçüsünü şöyle açıklamıştır:
“Allah Katında sizin en üstün olanınız, takvaca en üstün olanınızdır.” (Hucurat Suresi, 13)
Bu ayet İslam ahlakı ile birlikte insanların değer ölçüsünü kökten değiştiren ayetlerden biridir. Çünkü cahiliye toplumlarında insanlar soylarıyla, kabileleriyle ve aileleriyle üstünlük taslıyorlardı. Bir kişinin hangi aileden geldiği onun değeri sayılıyordu.
İslam ise bu anlayışı yıkmış ve üstünlüğü yalnızca takvaya bağlamıştır. Ayette Allah insanların milletlere ve kabilelere ayrıldığını söylemekte, fakat üstünlüğü bu farklılıklara bağlamamaktadır. Demek ki soy farklılığı bir üstünlük sebebi değil, yalnızca bir tanışma vesilesidir. Allah insanları, kavimlerine göre değil, soylarına göre değil, aile isimlerine göre değil, takvalarına göre değerlendirmektedir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) de Veda Hutbesi’nde bu gerçeği çok açık biçimde ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında üstünlüğü yoktur.”
Resulullah’ın bu sözü, İslam toplumunun hangi temel üzerine kurulduğunu göstermektedir. İnsanları birbirine bağlayan gerçek bağ; akrabalık bağı değil, Allah’a kulluk bağıdır. Bu sebeple bir müminin başka bir mümine olan yakınlığı da kan bağına göre değil, Allah’a olan bağlılığına göre değerlendirilmelidir. Takvası yüksek olan bir mümin, genetik olarak akraba olmayan başka bir mümine; Allah’a inanmayan, fasık veya zalim bir akrabadan daha yakın olabilir. Çünkü gerçek yakınlık bedensel değil, imani yakınlıktır.

Allah Kuran’da Takvanın anlamını bize açıklamıştır
Yakınlığın ölçüsünün takva olduğunu söylemek tek başına yeterli değildir. Çünkü bu durumda takvanın ne olduğunun da bilinmesi gerekir. Kuran’a göre takva yalnızca belli ibadetleri yapmak değildir. Takva, kişinin Allah’tan korkup sakınması, Allah’a karşı samimi olması, vicdanını kullanması, dürüst davranması, Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutması ve Allah’ın hoşnut olmayacağı davranışlardan sakınmasıdır. Allah Bakara Suresi’nin 177. ayetinde gerçek iyiliğin ve takvanın ne olduğunu ayrıntılı olarak açıklamıştır:
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyenlere ve kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren; anlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getiren; zorlukta, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin davranışıdır. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takva sahipleri bunlardır.” (Bakara Suresi, 177)
Bu ayete göre takva sahibi kişi; Allah’a iman eden, ahiret gününe inanan, malını sevmesine rağmen ihtiyaç sahiplerine veren, namazı dosdoğru kılan, verdiği sözü tutan ve zorluklar karşısında sabreden kişidir.
Allah takvayı soyla, aileyle, kabileyle veya akrabalıkla ilişkilendirmemiştir. Allah’ın tarif ettiği Takva; imanla, Allah sevgisiyle, ibadetleri yerine getirmekle, dürüstlükle, sadakatle, sabırla, fedakarlıkla, yardımseverlikle yaşanan bir ahlak şeklidir.

Dolayısıyla bir insanın Allah Katındaki değeri, hangi aileden geldiğine göre değil; bu özelliklere ne kadar sahip olduğuna göre belirlenmektedir. Bir müminin başka bir mümine olan sevgisi, yakınlığı ve bağlılığı da aynı ölçüye göre şekillenmelidir. İnsanlar akraba oldukları için değil, Allah’a olan bağlılıkları ve takvaları ölçüsünde sevilmeli ve değer görmelidir.
Kuran’a Göre Gerçek Yakınlık Kiminledir?
Ancak bugün bazı müslümanlar teoride bunu kabul ettiği halde pratikte tam tersini yaşamaktadır.
Bu anlayıştaki bir kimse:
öz kardeşi için gecesini gündüzüne katarken,
salih bir Müslüman kardeşi için aynı çabayı göstermemektedir.
Akrabası üzülünce koşmakta,
ama mümin kardeşi sıkıntı yaşadığında aynı hassasiyeti göstermemektedir.
Akrabasının çocuğuna sahip çıktığı kadar,
yetim bir Müslüman çocuğa sahip çıkmamaktadır.
Bu durum Kuran’da bildirilen kardeşlik anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü Allah Kuran’da müminlerin bu konudaki konumunu şöyle tanımlamıştır:
“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat Suresi, 10)
Ayette Allah:
“Müminler akrabadır” dememiş,
“Müminler Kardeştir” diye bildirmiştir.
Bu kardeşlik biyolojik değil,imani bir kardeşliktir. Bu kardeşlik kan bağının önüne geçen çok güçlü bir bağdır. Çünkü kan bağı dünyaya aittir; iman bağı ise dünyada ve ahirette sonsuza kadar sürer.
“Akrabalar Birbirlerine Daha Yakındır” Ayetinin Doğru Anlaşılması Gerekir
“وَأُولُوا الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَىٰ بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ”
“Rahim sahipleri (akrabalar), Allah’ın Kitabı’nda birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar.” (Ahzab Suresi, 6)
Bazı insanlar bu ayeti yanlış anlayarak akrabaların diğer Müslümanlardan mutlak olarak daha üstün ve daha öncelikli olduğu sonucuna varmakta, “Demek ki akrabalarımız, diğer Müslümanlardan daha değerlidir” şeklinde düşünmekte ve akrabalık bağının iman kardeşliğinden daha önemli olduğuna inanmaktadır.
Oysa ayetin Arapçası’nda geçen “daha yakın olma” ifadesinin anlamına bakıldığında; ayetin bağlamı, iniş sebebi ve tefsir alimlerinin açıklamaları dikkatlice incelendiğinde burada genel bir üstünlük ve sevgi bağı değil, özellikle hukuki bir yakınlığın ve miras hukukuna dair bir önceliğin anlatıldığı açıkça anlaşılmaktadır.
Ayette geçen “أَوْلَىٰ” kelimesi Arapçada yalnızca “daha çok sevilmek” anlamına gelmez. Bu kelime aynı zamanda “hak sahibi olmak”, “öncelikli olmak”, “hukuki yetkiye sahip olmak” anlamlarında da kullanılır. Nitekim Kuran’da aynı kökten gelen ifadeler velayet, miras ve hukuki tasarruf anlamlarında da geçmektedir. Dolayısıyla ayetteki ifade, “akraba daha değerlidir” şeklinde mutlak bir üstünlük cümlesi değil; belirli bir hukuk alanında önceliği bildiren bir ifadedir.
Ayetin Nüzul Sebebi:
Ayetin özellikle miras hukukuyla ilgili olduğu, ayetin nüzul sebebinden anlaşılmaktadır. İslam’ın ilk döneminde Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirler mallarını ve ailelerini geride bırakmışlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) muhacirlerle ensarı kardeş ilan etmiş ve muhacirlerle ensar arasında “kardeşlik akdi” kurulmuştu. Bu kardeşlik o kadar güçlüydü ki bir dönem birbirlerine mirasçı bile olabiliyorlardı. Daha sonra Ahzab Suresi’nin bu ayeti indirilmiş ve mirasta önceliğin artık soy bağıyla akraba olan kişilere ait olduğu bildirilmiştir. Yani ayet, iman kardeşliğini geçersiz kılmak için değil; miras hukukunu yeniden düzenlemek için indirilmiştir.
Nitekim büyük müfessirler de ayeti bu şekilde açıklamış ve ayetin özellikle miras hükümleriyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. İbn Kesîr tefsirinde bu ayetin, muhacirlerle ensarın birbirlerine mirasçı olma hükmünü kaldırdığını ve mirasın yeniden soy bağı esas alınarak düzenlendiğini söylemektedir. Taberî de ayetteki yakınlığın mirastaki hak sahipliğiyle ilgili olduğunu ifade etmektedir. Kurtubî ise İslam’ın ilk dönemindeki kardeşlik uygulamasını anlattıktan sonra bu ayetin miras hukukunu yeniden soy bağına dayalı akrabalık düzenine bağladığını açıklamaktadır. Dolayısıyla klasik tefsir alimlerinin açıklamaları birlikte değerlendirildiğinde Ahzab Suresi’nin 6. ayetinin genel üstünlük değil, miras hukuku bağlamında anlaşılması gerektiği açıkça görülmektedir.

Allah Akrabalığı Sevginin Ölçüsü Olarak Değil, Toplumsal Düzenin Bir Unsuru Olarak Korumuştur
Burada önemli olan bir başka husus da şudur: Kuran’da akrabalık bağlarına ve insanların soylarının bilinmesine önem verilmesi, insanların birbirlerini en çok akrabaları olduğu için sevmeleri gerektiği anlamına gelmemektedir. Allah soy bağlarının korunmasını, Toplum düzeninin sağlıklı şekilde devam etmesi için gerekli görmüştür. Çünkü aile kurumu insanın yaratılışına uygun olan temel eğitim ve terbiye ortamıdır.
Bir çocuğun kendi anne ve babasının yanında, onların sevgisi, şefkati, ilgisi ve koruması altında büyümesi ile ailesinden kopuk bir ortamda yetişmesi arasında çok büyük fark vardır. İnsan doğası gereği sevgiye, şefkate, güvene ve ait olduğu bir aileye ihtiyaç duyar. Bu nedenle çocukların kendi aileleri içinde yetişmeleri onların hem ruhsal hem de ahlaki gelişimleri açısından son derece önemlidir. Tarih boyunca aile kurumunu zayıflatan sistemler insanlara mutluluk ve huzur getirmemiştir. Özellikle bazı komünist uygulamalarda çocuklar ailelerinden uzaklaştırılmış, toplu yaşam alanlarında büyütülmeye çalışılmıştır. Ancak bu tür sistemler insanın yaratılışına ve fıtratına uygun olmadığı için ciddi sosyal ve psikolojik sorunlar ortaya çıkarmıştır. Çünkü çocukların yalnızca yiyeceğe, barınmaya ve eğitime değil; aile sıcaklığına ve aidiyet duygusuna da ihtiyaçları vardır.
Bu nedenle Allah insanların soylarının bilinmesini, aile bağlarının korunmasını, annenin, babanın ve akrabaların tanınmasını emretmiştir. Ancak bütün bunlar sevginin ve yakınlığın ölçüsünün soy bağı olduğu anlamına gelmez.
Akrabalığın bilinmesı düzen içindir; üstünlük ve yakınlık ölçüsü ise her zaman takvadır.
Eğer bu ayet “akraba her durumda müminlerden üstündür” anlamına gelseydi, Kuran’ın başka ayetleriyle açık bir çelişki ortaya çıkardı. Çünkü Allah başka ayetlerde iman bağının kan bağından daha önde olduğunu bildirmiştir. Bir ayette Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelen kimselerle sevgi bağı kurduklarını göremezsın.”(Mücadele Suresi, 22)
Bu ayette Allah özellikle; baba, oğul, kardeş, akraba gibi insanın en güçlü kan bağlarını saymaktadır. Ardından da gerçek imanın, Allah’a düşmanlık eden biriyle körü körüne bağlılık kurmaya engel olduğunu bildirmektedir. Bu durum Kuran’daki yakınlık anlayışının soy merkezli değil, iman merkezli olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Yine Allah başka bir ayette şöyle buyurur:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir.”(Tevbe Suresi, 71)
Bu ayette Allah müminleri birbirinin velisi ilan etmektedir. Buradaki velayet; destek olmayı, korumayı, yardım etmeyi, sahip çıkmayı ve dayanışmayı ifade eder. Dikkat edilirse Allah burada “akrabalık” bağını değil, “iman” bağını merkeze koymaktadır. Çünkü İslam toplumunu ayakta tutan esas bağ kan bağı değil, iman bağıdır.
Peygamberlerin Hayatlarında Yakınlığın Ölçüsü takvadır
Kuran’da yer alan birçok kıssa, gerçek yakınlığın kan bağıyla değil, iman ve takvayla kurulduğunu göstermektedir. Peygamberlerin hayatları bu hakikatin en açık örnekleriyle doludur:
Hz. Nuh Ve Oğlu Kıssası, İman Bağı Olmadığında Gerçek Yakınlığın Da Olmadığını Göstermektedir
Hz. Nuh’un oğlu onun öz oğluydu. Aynı evde büyümüş, uzun yıllar birlikte yaşamışlardı. Aralarında kan bağı vardı ama iman bağı yoktu. Tufan sırasında Hz. Nuh oğlunu kurtarmak istedi: “… Ey oğlum! Bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!” (Hud Suresi, 42) dedi, ama oğlu inkarı seçti ve bu nedenle tufanda helak edilenlerden oldu. Hz. Nuh oğlunu kurtarmak istediğinde Allah ona şöyle buyurdu:
“Ey Nuh! o senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir.” (Hud Suresi, 46)
Bu ayet son derece açıktır. Allah Kuran’daki bu kıssa ile bir kez daha iman edenler için biyolojik bağın değil, iman bağının esas alındığını ortaya koymuştur. Demek ki bir insanın aynı soydan gelmesi onu Allah Katında otomatik olarak “yakın” yapmamaktadır. İnsan Allah’a ne kadar yakınsa, gerçek yakınlık da o kadar vardır.
Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a Olan Sevgisi: Allah’a Yakın Olan Daha Çok Sevilir
Hz. Yakup’un birçok oğlu vardı. Buna rağmen oğulları kendi aralarında konuşurken babalarının Hz. Yusuf ve Hz. Bünyamin’i kendilerinden daha çok sevdiğini söylemişlerdir. Kuran’da onların şu sözleri aktarılmaktadır:
“Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz kalabalık bir topluluğuz. Şüphesiz babamız apaçık bir yanılgı içindedir.” (Yusuf Suresi, 8)
Bu ayet dikkatle incelendiğinde kardeşlerin bakış açısıyla Hz. Yakup’un bakış açısı arasındaki fark görülmektedir. Kardeşler sayıca fazla olmalarını ve aynı aileden gelmelerini ölçü kabul etmektedirler. Ancak Hz. Yakup’un ölçüsü bunlar değildir. Hz. Yusuf ve Hz. Bünyamin’in dürüstlükleri, samimiyetleri ve Allah’a bağlılıkları onları babalarının yanında farklı bir konuma getirmiştir. Nitekim diğer kardeşlerin karakterleri de daha sonra ortaya çıkmıştır. Kendi kardeşlerini kuyuya atmayı planlamış, onu babalarından ayırmış ve yıllarca yalan söylemişlerdir. Bu durum onların takva bakımından ne durumda olduklarını göstermektedir.
Dolayısıyla Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a olan sevgisi yalnızca bir babanın evladına duyduğu doğal sevgiden ibaret değildir. Aynı zamanda salih ve temiz karakterli, güzel ahlaklı bir mümine duyulan yakınlığın bir göstergesidir. Burada da ölçünün kan bağı değil, takva olduğu görülmektedir.

Hz. Yusuf’un Hz. Bünyamin’e Olan Sevgisinin Sebebi, Onun Güzel Ahlakı Ve Takvasıdır
Hz. Yusuf’un hayatında da aynı sevgi ölçüsü açıkça görülmektedir. Hz. Yusuf, çok sayıda kardeşi bulunmasına rağmen, yıllar sonra Mısır’da güç ve imkan sahibi olduğunda kardeşlerinin tamamına aynı yakınlığı göstermemiş, özellikle Hz. Bünyamin’i koruyup gözetmiştir. Çünkü Hz. Bünyamin kardeşlerinin işlediği zulümlere ortak olmamış, dürüstlüğünü ve güzel ahlakını korumuştur. Bu durum da sevgi ve yakınlığın yalnızca aynı anne ve babadan gelmeye dayanmadığını göstermektedir.
Hz. İbrahim’in Babasıyla İlişkisi De Aynı Gerçeği Göstermektedir
Hz. İbrahim, babasının hidayete ermesini çok istemiştir. Ona yıllarca tebliğ yapmış, saygılı ve güzel bir üslupla yaklaşmıştır. Hatta bir dönem onun için dua da etmiştir. Ancak babasının Allah’a düşmanlıkta ısrar ettiği açıkça ortaya çıkınca artık onun için bağışlanma dilemeyi bırakmıştır. Allah bu durumu şöyle haber vermektedir:
“İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir söz sebebiyledir. fakat onun allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı.” (Tevbe Suresi, 114)
Bu ayet son derece önemlidir. Çünkü Hz. İbrahim, öz babası olmasına rağmen Allah’a karşı mücadele eden bir kimseyi sırf akrabalık sebebiyle desteklememiştir. Burada da iman bağının kan bağından önde olduğu açıkça görülmektedir.
Hz. Nuh Ve Hz. Lut’un Hanımları Da Bu Konunun Delillerindendir
Kuran’da Allah, Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşlerini de örnek vermektedir. Her ikisi de peygamber hanımı olmalarına rağmen, akrabalık bağının bir önemi olmamış; iman etmedikleri için kurtulanlardan olmamışlardır. Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah inkar edenlere Nuh’un karısıyla Lut’un karısını örnek verdi…”(Tahrim Suresi, 10)
Bu kadınlar peygamberlerin en yakınında yaşamışlardır. Eşleri peygamberdir. Aynı evde uzun yıllar birarada bulunmuşlardır. Buna rağmen iman etmedikleri için kurtuluşa erememişlerdir. Eğer yakınlığın ölçüsü kan bağı veya aile bağı olsaydı, öncelikle onların kurtulması gerekirdi. Ancak Allah bir kez daha gerçek ölçünün iman olduğunu göstermiştir.
Peygamber Efendimiz (Sav)’İn Amcası Örneği De Aynı Hakikati Ortaya Koymaktadır
Peygamber Efendimiz (sav)’in amcası Ebu Talib, hayatı boyunca Resulullah’ı korumuş, ona destek olmuş ve müşriklerin saldırılarından muhafaza etmiştir. Buna rağmen iman etmemiştir. Resulullah (sav) onun hidayete ermesini çok istemiş, son nefesine kadar iman etmesi için çaba göstermiştir. Ancak hidayet Allah’ın elindedir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas Suresi, 56)
Bu ayet ile Allah Peygamberimiz (sav)’e, yakınlığın ve kurtuluşun ölçüsünün akrabalık değil iman olduğunu bildirmektedir.
Nitekim Resulullah (sav)’e en yakın olan kişiler amcaları veya diğer akrabaları değil; imanları, sadakatleri ve takvaları sebebiyle Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali olmuştur. Peygamberimiz (sav) onların fedakarlıklarını, sadakatlerini ve Allah’a olan bağlılıklarını esas almıştır.
Allah Peygamberimiz (Sav)’E Yakınlığı Kişinin Kendi Nefsinden Bile Daha Öncelikli Kılmıştır
Bu konudaki çok açık hükümlerden biri de Ahzab Suresi’nde şu ayet ile bildirilmiştir:
“Peygamber müminlere kendi nefislerinden daha evladır.”(Ahzab Suresi, 6)
Allah burada insanlara yalnızca anne-babalarından, kardeşlerinden veya akrabalarından değil, kendi nefislerinden bile daha öncelikli görmeleri gereken bir sevgi ve bağlılık ölçüsü öğretmektedir. İnsan için dünyadaki en yakın varlık kendi nefsidir. İnsan çoğu zaman kendi menfaatini, kendi rahatını ve kendi çıkarını öncelikli görmeye eğilimlidir. Buna rağmen Allah, Peygamber’e olan bağlılığın kişinin kendi nefsinden bile daha önde olması gerektiğini bildirmektedir.
Bu hüküm, sevginin ve yakınlığın ölçüsünün kan bağı olmadığını açıkça göstermektedir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav), müminlerin çoğunun akrabası değildir. Buna rağmen Allah, müminlerden ona kendi nefislerinden daha fazla bağlılık göstermelerini istemektedir. Eğer yakınlığın ölçüsü akrabalık olsaydı, kişinin anne-babası, kardeşi veya akrabaları Peygamber’den daha öncelikli olurdu. Oysa Allah tam tersini bildirmektedir.
Bu ayetten de açıkça anlaşılmaktadır ki; İslam’da sevginin, bağlılığın ve yakınlığın temel ölçüsü biyolojik yakınlık ve kan bağı değil Allah’a yakınlık, iman ve takvadır.
Bir İnsan Allah’a Ne Kadar Yakınsa, Müminlerin Sevgisine Ve Yakınlığına Da O Kadar Layıktır
Bu nedenle Müslümanların, akrabalık bağını bütünüyle yok saymadan fakat onu iman kardeşliğinin önüne de geçirmeden hareket etmeleri gerekir. Akrabalara iyilik yapmak İslam’ın emridir; ancak müminler arasındaki kardeşlik, dayanışma ve yakınlık takva esasına göre değerlendirilmelidir. İslam’ın ortaya koyduğu ölçü budur.
Kuran’da, “Allah Katında en üstün olanınız, takvaca en üstün olanınızdır” buyrulmaktadır. Bu sebeple bir Müslümanın yakınlığı ve sevgisi öncelikle takva ve iman esasına göre şekillenmelidir.



