İnsanların birçoğu sadece romanlarda, filmlerde, şiirlerde, şarkılarda duyduğu “sevgi” ve “tutku” hisleri üzerine bir kere bile düşünmeden, anlık duyguları ya da geçici hevesleri sevgi ve tutku sanarak bir ömür geçirirler. Algıları ve ufukları kendilerine telkin edilenle sınırlı olduğu için de sevgi denildiğinde düşündükleri de içlerinde canlanan duygular da sınırlıdır ve çoğunlukla tekdüzedir. Oysa sevgi yaşadıkça ve düşündükçe gelişen, insanın tüm algılarını açan, her bir hücresine ayrı hitap eden, yaşama coşkusunu, zevklerini, beğenilerini, heyecanlarını baştan aşağı şekillendiren muazzam bir güçtür. Allah’ın sevdiği ve beğendiği kulları için yarattığı özel birer nimet olan sevgi ve tutku, bedenin temel ihtiyaçları kadar insanın ayrılmaz birer parçasıdır. Nasıl ki hücrelerin suya, proteine ve oksijene ihtiyacı varsa, insanın da sevgiye ve tutkuya ihtiyacı vardır. Çünkü bu iki duygu, insanın yaratılışında var olan temel özelliklerdendir ve Rabbimiz’in hikmetiyle insanın bütün hücrelerine işlenmiştir. Ancak bu özel, derin ve etkileyici duyguların gerçek anlamı, Allah’a iman eden kullarda ortaya çıkar.
İnsanın ruhunda derin hazların ve manevi lezzetlerin kapısını aralayan tutku, adeta yedinci bir his gibidir. Allah’ın eşsiz nimetlerinden biri olan bu duygu, tarif edilmesi güç bir manevi coşku halidir. Tutkunun insana yaşattığı haz son derece derin olup, adeta Allah sevgisine ve O’na yakınlığa açılan bir kapıdır. Bu yönüyle tutku, ruhun özünde hissedilen eşsiz sevincin ve manevi doyumun en yoğun alametlerinden biridir.
İnsan fıtratına bahşedilmiş kıymetli bir lütuf olan bu duygu, imanla güç kazanır, Allah sevgisiyle ve O’na duyulan teslimiyetle derinleşir. Rabbimiz’in salih kullarına tutkunun önemli kaynağı olan sevgi nimetini bahşettiği, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

Tutkunun Kapısı Sadece Müminlere Açılır
Din ve iman sadece Allah’ın varlığını bilmekten ibaret değildir. İman; Allah’ın büyüklüğünü, sonsuz gücünü, nefes kesen aklını ve sanatını mükemmel yüksek ahlakını coşkuyla, aşkla, hayranlıkla düşünmek, anlamak, takdir ve tesbih etmektir. Bu ise yalnızca dinin hükümlerini bilmek ya da fıkhi bilgilere vakıf olmakla değil, Allah’a aşkla bağlı olmak, Allah’a en yakın olmak için yollar aramak, Allah’ın dostluğunu ve sevgisini en büyük tutku ile istemekle mümkündür. Bu tutku ise, hem dünya hayatında hem de cennette insana bahşedilen en güçlü nimetlerdendir. İlahi sevginin en yoğun şekilde hissedildiği bu duygu, manevi hazların en derin yaşandığı hallerden biridir. Kadın ve erkek için yaratılmış olan bu özel his, cennet nimetlerinin en belirgin ve en etkileyici yönlerinden biridir. Bu nedenle tutkunun kapısı, iman edenlere daima açıktır. İman eden bir kişi, Allah’a samimiyetle yönelip O’nu derin bir sevgi ve bağlılıkla sevdiğinde, Yüce Allah ona maddi ve manevi birçok lütufta bulunur. Bu lütuflar, insanın hem dış görünüşünü hem de ruhunu güzelleştirir. Böylece kişi, Allah’ın yarattığı güzellikleri, sanatını ve tecellilerini daha derinden kavrar; bu kavrayış ise onun Allah’a ve O’nun eserlerine duyduğu sevgiyi, muhabbeti, hayranlığı ve tutkuyu daha da artırır. Tutkunun derinliği ve insana verdiği haz ise kişinin imanına, aklına ve manevi olgunluğuna bağlı olarak artar.
Nitekim Yüce Allah tutkunun en büyük vesilesi olan Allah’a imanın ve her durumda Allah’ı zikretmenin, iman edenler üzerinde oluşturduğu manevi olgunluğu şöyle müjdelemektedir:
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Her Şeyin Allah’ın Tecellisi Olduğunu Bilmek Tutkunun Özüdür
Daha önce de belirttiğimiz gibi Yüce Rabbimiz, kullarının Kendisine en derin sevgi ve bağlılıkla, aşk ile yönelmesini sever ve ister. Kainatın yaratılışında da sevgi, muhabbet, aşk, tutku gibi duygular yer alır. Bu ise, tarifi mümkün olmayan bir sevinç, heyecan ve coşku kaynağıdır. Allah’ın her yerini sarıp kuşattığını bilerek bir kuşa, bir çiçeğe, denize, Ay’a, gökyüzüne, yanındaki eşine, sevdiğine, çocuklarına bakan bir insanın her birinde her defasında Allah’ın tecellisini görmesi; her defasında tüm bu güzelliklere yeniden hayran, yeniden aşık olması demektir. Allah’ın yaratma sanatını ve ikramını bu derece yüksek bir aşk ve tutkuyla hisseden insanın en kıymetli nimeti ise, tüm bunları ince bir sanat ve kaliteyle ikram eden Allah’ın varlığına, sevgisine, özenine, cömertliğine ve güzelliğine duyduğu hayranlıktır. Üstelik bu tutku bir kere hissedilip yaşanacak bir duygu değildir. Gerçek tutku ve aşk, Allah’ın büyüklüğünü idrak etmek ve kâinattaki güzellikleri O’nun tecellileri olarak görebilmekle derinleşir. Allah’a duyulan sevgi, saygı ve bağlılık arttıkça, insanın manevi dünyasında ilahi aşk ve tutku daha yoğun hissedilir. Bu yakınlıktan alınan manevi haz ise kişinin imanına, aklına ve Allah’ı tanıma derecesine göre farklılık gösterir.
Cennet, sevgi, muhabbet ve manevi huzurun en mükemmel şekilde yaşanacağı yerdir. Ancak her insan, bu nimetlerden kendi iman, idrak, akıl ve manevi olgunluğu ölçüsünde istifade edecektir. Bu sebeple Peygamberlerin ve Allah’a yakın salih kulların yaşayacakları manevi lezzet ve aşk, diğer insanlara göre çok daha yüksek derecelerde olacaktır. Bu nedenle insanın dünya hayatındaki temel imtihanlarından biri, bu duyguları doğru şekilde öğrenmesi ve geliştirmesidir.
Allah, Aşk ve Tutkuyu Zengin ve Derin Bir Ruh Üzerine İnşa Eder

Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutan ve O’na yakınlaşmayı arzulayan kimselere lütfedilen aşk ve tutku duyguları, narin birer çiçek gibi özen ve dikkatle korunmalıdır. Bu nedenle bu duyguları gereği gibi yaşamak ve koruyabilmek için; insanın her şeyden önce Allah’ı sevmesi, O’na yakınlaşmayı ve O’nun dostluğunu kazanmayı hedeflemesi gerekir. Allah’a gönülden yönelen kimseye Allah, sevgi ve muhabbetini artıracak güzelliklerle tecelli eder; kalbine dinginlik, bakışlarına anlam ve ruhuna derin bir duyarlılık verir.
Sevginin özünde samimiyet, ihlas ve Allah’a karşı derin bir saygı vardır. Bu sevginin kalpte kökleşip güçlü bir muhabbete dönüşebilmesi için Allah korkusunun daima canlı tutulması gerekir. Bu manevi temeller zayıfladığında ise sevgi ve bağlılık da zamanla zedelenebilir.
Bu kıymetli duyguların korunup gelişmesi ise, Kuran ahlakına bağlı kalmakla mümkündür. Başka insanların menfaatlerini kendi menfaatlerinin üzerinde tutmak, onları Allah’ın bir emaneti olarak görmek ve korumak; hayatın imtihanlarına sabır, sadakat ve vefa ile yaklaşmak insana manevi derinlik kazandırır. Gerçek aşk ve tutku da bu güzel ahlaki vasıflarla güçlenir, derinlik kazanır ve kalıcı hale gelir.
Aşk ve tutku; şefkat, fedakârlık, cömertlik, affedicilik, merhamet, koruyuculuk, nezaket, temizlik ve hikmet gibi birçok güzel özelliği içinde barındırır. Bu erdemler, insanın ruhunu zenginleştirir ve ona derinlik kazandırır.
Kendini Allah’a adamış, bencillikten ve nefsani çıkarlardan arınmış samimi bir insanın kalbinde bu duygular kök salar. Çünkü bencillik ve nefsani istekler, manevi gelişimi zayıflatır ve insanı derinlikten uzaklaştırır, insan ruhunu kalitesizleştirir. Buna karşılık Allah’a sığınan ve hayatını O’nun rızasına göre şekillendiren kişi için aşk ve tutku, ilahi birer lütuf olarak güçlenir ve olgunlaşır. Bu nedenle bu duygular, ancak samimiyet, ihlas ve Kuran ahlakıyla beslenip korunduğunda gerçek anlamına ulaşır.
İman Derinliğine Sahip Olanların İbadet Etme Tutkusu

Kişi, dünya hayatında Allah’a olan sevgi ve bağlılık yönünden ne kadar ilerleme kaydederse, ahirette de o ölçüde manevi yakınlık ve sevgi derinliğine ulaşır. Bu sebeple namaz, oruç ve diğer ibadetler yalnızca fiili görevler değil; Allah’a duyulan coşkulu sevginin ve teslimiyetin birer göstergesidir. Bir başka ifadeyle ibadetler, kullara Allah’a yönelmeyi ve O’na duyulan sevgiyi derinleştirmeyi, Allah aşkını öğreten birer vesiledir. Çünkü bir ibadetin gerçek değeri, samimi ruh haliyle yerine getirildiğinde ortaya çıkar. En önemlisi de ibadetleri Allah’a yakınlaşmanın, Allah’a duyulan aşkın bir aracı olarak görmek, ibadetin manevi boyutunu güçlendirir. Çünkü Allah, samimiyetle, sevgiyle ve içtenlikle yerine getirilen ibadetlerden razı olur. Kişinin ibadetlerinde derinlik ve huzur kazanması da Allah’a duyduğu sevgi ve bağlılığın güçlenmesiyle mümkün olur. Sevgi arttıkça ibadetler kulun Rabbine yönelişini ve yakınlığını artıran birer nimet haline gelir. Kuran-ı Kerim’de müminler için ibadetlerin önemi şöyle haber verilmektedir:
De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm Suresi, 162)
Bir başka ayette ise ibadetlerin özünde takvanın bulunduğu şu şekilde bildirilmektedir:
Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver. (Hac Suresi, 37)
Sonuç: Tutkuyu ve Aşkı Yaşamayan Cenneti Bilemez
Cennet sadece Allah aşkını, sevgiyi ve tutkuyu bilenlerin ve yaşayanların sevinç duyabileceği bir mekandır. Rabbimiz Kuran’da cenneti ve cennet nimetlerini çok detaylı olarak haber vermiştir. Cennet bir insanın arzulayabileceği her türlü güzelliğin en yüksek kalite ve konforda olduğu bir nimettir. Tutkuyu, sevmeyi, incelikleri görmeyi bilmeyen bir insanın cennetten zevk alması mümkün değildir. Ancak bu duygular, Allah’tan uzak yaşayan ve manevi duyarlılığını yitirmiş kimselerde gerçek anlamıyla ortaya çıkmaz. Her ne kadar filmlerde, romanlarda ve çeşitli anlatımlarda tasvir edilmeye çalışılsa da hakiki aşk ve tutku, sadece iman eden müminlerin ruhlarında yaşadıkları birer nimettir.
.jpg)
Aşk ve tutku, insanın kalbine yerleştirilmiş derin bir sır gibidir. Basiret sahibi müminler bu manevi hakikati daha kolay fark eder ve onun değerini daha iyi kavrarlar. Çünkü insan ruhunu besleyen, hayata anlam ve derinlik kazandıran en önemli nimetlerden biri sevgidir. Bu duygudan mahrum kalan bir hayat, manevi açıdan eksik ve yetersiz kalır.
Bununla birlikte bu duygular, yalnızca istemekle veya dünyevi sebeplere sarılmakla elde edilemez. Kişi, “Ben tutku ve aşkı kendi gücümle elde ederim” düşüncesiyle hareket ettiğinde, çoğu zaman bu hakikatin özünü gözden kaçırır. Mal, mülk, makam ve şöhret gibi dünya nimetleri de tek başlarına insana gerçek sevgiyi, huzuru ve manevi tatmini veremez. Çünkü kalplere hakiki muhabbeti yerleştiren Allah’tır. Bu sebeple sevgi, aşk ve manevi huzur ancak Allah’ın lütfu ve hidayetiyle kalpte kök salar, gelişir ve kalıcılık kazanır. Açıktır ki; dünyada sevgiyi ve tutkuyu öğrenmeden, Allah’ın tecellilerini coşkulu bir aşkla sevmeyi bilmeden, hür ve özgür bir ruhla kendini yalnızca Allah’a bırakmayı kavramadan cennete layık bir insan olunmaz.
Sonuç olarak, aşk ve tutkunun gerçek anlamıyla ortaya çıkması Allah’a samimi bir teslimiyete bağlıdır. Allah’a iman eden, O’na yönelen ve hayatını O’nun rızasına göre şekillendiren kimseler, O’nun lütfuyla aşkın, tutkunun, muhabbetin ve manevi derinliğin güzelliklerini hem dünya hayatında hem de ahirette yaşayabilirler. Böylece Allah’ın izniyle gerçek huzura, mutluluğa ve manevi doyuma ulaşırlar.
“Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” Yunus Suresi, 26
.jpg)


