MERAK ETTİKLERİNİZ 11
DİDEM ÜRER: Merhaba, Bir Merak Ettikleriniz programında da yeniden bir aradayız. Gülgün Göktan'la birlikte sizden gelen sorulara cevap vermeye çalışacağız inşaAllah. Bugün yine Kuran, hadisler ve modern bilimin ışığındaki bütün delilleri kullanarak inşaAllah sorularınızı cevaplayacağız. Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine gönderebilirsiniz. Başlıyoruz inşaAllah.
GÜLGUN GÖKTAN: Didem’ciğim, ilk olarak Sena Avcı arkadaşımızın İskenderun'dan bir sorusu var, onunla başlayalım:
“Programlarınıza sık sık İsrail'den gelen konuklar, Musevi din adamları katılıyor. Ayrıca yabancı ülkelerden de konuk olarak, Müslüman olmayan bayanları da sık sık yayınlarınızda görüyoruz. Merak ettiğim şey, Hristiyan ve Musevi kimselerle bu kadar yakın bağlantıda olmak dinimize uygun mudur? Önce Müslümanların sorunlarına eğilmek gerekmez mi?”
Sena'nın bize bu soruyu sorması gerçekten çok iyi olmuş, çok önemli bir soru. Böyle yanlış bir algı var çünkü, özellikle Müslümanlar arasında. Müslümanlar sadece Müslümanlarla görüşür, inançlı olmayan insanlarla diyalog kurmazlar, onlarla görüşmez-konuşmazlar gibi yanlış bir anlayış hakim. Bunun düzeltilmesi için gerçekten bu soruya cevap vermemiz çok iyi bir fırsat oldu.
Öncelikle Müslüman güzel ahlakı Allah'ı çok sevdiği için ve Allah'ın kendisini çok sevmesini istediği için yaşar. Dolayısıyla 24 saat bu vicdanı göstermekle ve o güzel ahlakı yaşamakla yükümlüdür. Bir Müslüman, Hristiyan'la karşılaştığı günün iki saatini bu güzel ahlakı yaşamadan geçiremez. Kim olursa olsun karşısında, ateist de olsa, komünist de olsa, Marksist, Budist de olsa, kim olursa olsun o mutlaka Kuran ahlakının gereğini göstermek durumunda. Ona şefkatle, merhametle, herkese nasıl davranıyorsa aynı fedakarlığı ona da göstermek zorunda. Aynı güzel sözü ona da söylemek durumunda. Bir yardım gerektiğinde aynı şekilde ona da yardım etmekle yükümlü. Eğer bunları yapmazsa bu insan Müslüman değil diye düşünerek, o zaman kendisi Allah'ı razı edememiş olur. Öncelikle konuya bir bu açıdan bakmamız çok önemli.
Mesela yolda biriyle karşılaşırsınız, kaza geçirmiştir, siz ona gidip önce sen hangi dine mensupsun, inancın nedir, düşüncen nedir ateist misin, Hristiyan mısın, ben sana ona göre yardım edeceğim demezsin. Acil bir durumdur, alırsın hastaneye götürürsün. Aç biri vardır, ona hemen yardım edersin, yedirirsin, içirirsin, bu Müslüman'ın zaten Müslüman yapan vasıflarıdır. Bu açıdan böyle baktığımız zaman Müslümanların dünyada Hristiyanlarla, Yahudilerle bir arada yaşadığı bir dünyada mutlaka bu ortak hayatı güzel ahlakla paylaşması gerektiğini görüyoruz. Ayrıca Peygamberimiz (sav) bize her konuda en güzel örnek. Onun hayatına baktığımızda , zaten biliyorsunuz Müslümanlık bu şekilde yayıldı. Ashab-ı Kiram o dönemde birçok kişinin Müslümanlar, Hristiyanların Müslüman olmasına bu şekilde vesile oldular. Puta tapanların bu şekilde Müslüman olmasına vesile oldular.
Aynı şekilde açık bayanları da sormuş Sena arkadaşımız programa katılan. Diğer dinlerden olan Hristiyan veya Musevi bayanları. Bu da aynı şekildedir. Peygamber Efendimiz (sav) de Ukas Panayırı'nda açık hanımlara tebliğ yapıyordu. Biliyorsunuz Hz. Süleyman (as) da Sebe Melikesi'ne tebliğ yapmıştı. Bu da Müslüman'ın bir vasfı. Eğer siz sadece Müslümanlarla güzel ahlakı konuşursanız, Kuran ayetlerini, Kuran ahlakını sadece Müslümanlarla paylaşırsanız, o zaman dünyada yaşanan birçok zulümden siz sorumlu olursunuz. Çünkü Allah bize Kuran ahlakını insanlara tebliğ etmeyi farz kılmış. Bu bizim üzerimize bir sorumluluk. O zaman bir hırsızlık yapan biri olduğunda ona kimse anlatmamışsa Müslümanlığı, İslam dinindeki ahlakı, o hırsızın orada ben tanıyorsam onu, hiç imkanım varsa konuşmamışsam ben sorumlu olabilirim ondan Allah korusun. O yüzden bizim bu yönde de düşünüp, bütün dünyadaki zulmü durdurmak için, sevgisizliği durdurmak için, bu insanların yaşadığı bütün sıkıntıları durdurmak için, Müslümanların elbette ki bütün her düşünceden, her fikirden, her inançtan insanla diyalog kurması gerektiğini bir kere anlamamız gerekiyor.
Peygamberimiz (sav)’in de ahlakını örnek alıp, Kuran ayetleri doğrultusunda biz mutlaka bu sorumluluğumuzu yerine getireceğiz. Bu demek değil ki biz Müslümanlara öncelik vermiyoruz, onların sorunlarına eğilmiyoruz. Zaten Kuran ahlakı bir bütün olduğu için karşımıza Allah hangisini çıkartırsa biz en aciliyetli olanı yerine getiriyoruz inşaAllah.
DİDEM ÜRER: Tabii burada senin çok detaylı açıkladığın gibi Müslümanın Kuran’da sorumlulukları var. Bunlardan bir tanesi iyiliği emredip kötülükten men etmek ki bu tabi ki Kuran'a göre Kuran'a tabi olan Müslümanlara yapılan bir sorumluluk. Ama aynı zamanda da İslam dininin tebliğ edilmesi gibi bir sorumluluk var Müslümanlarda ki bu da, zaten Müslümanlara siz İslam dinini tebliğ edersiniz ama Müslümanlar Kuran’dan sorumlu oldukları için Kuran'ı zaten bilen insanlar oluyorlar. Fakat Kuran'ı hiç bilmeyen, hayatında belki hiç okumamış, eline dahi almamış dünya üzerinde milyarlarca insan var. O yüzden de bütün bu insanlara tebliğ sorumluluğu da yine Müslümanların üzerindedir. Bu da yine senin de örnek verdiğin gibi Peygamberimiz (sav)’in de zaten kendi döneminde uyguladığı Peygamberimiz (sav)’den sonra da bütün Müslümanların, salih Müslümanların, İslam alimlerinin uyguladığı dini tebliğ ibadeti oluyor ve bu da Kuran'a göre zaten Müslümanların üzerine farz.
Onun için de Bütün inanan inanmayan herkese biz Kuran'ı anlatmakla mesulüz. Tabii ki insanların hidayete ermesi Allah katındadır ve Allah'ın takdiridir. Ama mesela bizim yayınımıza gelen birçok yabancı bayan özellikle veya diğer misafirlerde de başka dine mensup olsalar da kalplerinin İslam'a ısınması da çok önemli bir ibadettir aslında. Çünkü o güne kadar belki İslam'ı farklı tanıyorlar. İslam'ı bambaşka şekilde görmüş oluyorlar ki şu anda dünya üzerinde yaygın olarak bilinen İslamofobi de dahil olmak üzere İslam'ın farklı tanıtılması çok yaygın dünya üzerinde. İşte bu insanlar o zaman Müslümanlardan bir sıcak tavır gördüklerinde kalpleri onlara ısınmış oluyor, ılımlı oluyorlar ve İslam dinine bakış açıları değişmiş oluyor. Peygamberimiz (sav)’e yaklaşıyorlar, Kuran'a yaklaşıyorlar ki bu işte çok önemli bir ibadet oluyor gerçekten. Bu anlamda da bütün Müslümanların üzerine bu bir sorumluluktur. Muhakkak Kuran’ı, Allah'ın varlığını, Allah'ın o güzel dinini, güzel İslam ahlakını bütün dünya insanlarına anlatmak, hem üslupla anlatmak, sözlü tebliğ yapmak hem de tavırla bunu yaşayarak anlatmak, inşaAllah.
Ben de şimdi diğer bir soruya geçmek istiyorum: “Samiyet kelimesini çok sık kullanıyorsunuz. Neye göre, kime göre, nasıl samimiyet sizin anlayışınız?” diye Burcu isimli izleyicimiz sormuş.
Şimdi o kadar önemli bir soru ki, çünkü samimiyet İslam'ın temelidir. Yani bir Müslüman'ın ilk olarak kendisine edinmesi gereken hedef samimi olmaktır. Bir insan samimi olduktan sonra, ki bununla ilgili Kuran'da zaten çok sayıda ayet mevcuttur. Bir insan samimi olduktan sonra onunla birlikte insan olmasından kaynaklanan birçok hatası olabilir. Hatta günaha girebilir. Hatta belki de bazı insanlar haram işleyebilirler. Fakat bunun yanında Allah'a olan samimi kalpten bağlantılarıyla birlikte her zaman Allah'tan bağışlanma dileyip yeniden affedilmeyi umabilirler.
Şimdi Rabbimiz Hud Suresi’nin 23. ayetinde şöyle bildiriyor, şeytanla Allah'a sığınırım: “İman edip salih amellerde bulunanlar ve Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar. İşte bunlar da cennetin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.”
Şimdi samimiyetin en önemli göstergelerinden bir tanesi bir insanın mutmain olması. Yani nedir? Her şeyi Allah'ın yarattığını bilmesi, karşılaştığı her zorlukta, kendisine verilen her nimette veya eksiklikte bunların hepsinin hayırla ahireti için bir güzellik olarak yaratıldığını bilen Müslümanın Allah'a karşı her şeyden razı olması. Böyle bir insan, böyle bir Müslüman Allah'a o zaman tatmin olmuş bir kalple ulaşacaktır ve hep cennet halkından Allah ayetlerinde bahsederken, hep tatmin olmuş olarak cennete gidenlerden bahseden, ruhları, kalpleri mutmain olmuş, huzurlu, hiçbir sıkıntı yaşamayan insanlar.
Ve işte Nisa Suresi’nin 124. ayetinde de Allah bize, şeytandan Allah'a sığınırım: “Erkek olsun kadın olsun, inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa” bakın, salih bir amelde bulunmaktan bahseder Rabbimiz. “Onlar cennete girecek ve onlar bir çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır” diye bildirir.
İşte salih amel demek; herkes bir şey, bir fiil işleyebilir. Herkes Allah için yaşadığını söyleyebilir. Ama buradaki ölçü, Allah'ın bize her zaman Kuran’da belirttiği, salih olmasıdır amelin. Yoksa bunun ne kadar büyük bir amel olduğu veya bütün insanların, dünyanın belki yüz binlerce insanın kabulünü gören bir amel değil, sadece salih olmasıdır amelin burada, Allah katında geçerli olmasının ölçüsü. İşte o salih de ihlasla yapılmış, samimi kalple Allah'a yönelmiş bir insanın, bir Müslümanın uyguladığı her türlü fiildir.
Bu, bir sıkıntı içinde olan insana bir gülümseme de olabilir, kalbini rahatlatmak da olabilir veya herhangi bir şekilde Allah için yapılan bir ibadet de olabilir ama önemli olan, mesela bir camideki bir insan sırf o cami cemaatine gösteriş olsun diye de namaz kılabilir. Ama bir insan tek başına evinde yine Allah'a samimi, salih kalple, kimsenin görmediği bir ortamda, ömrü boyunca kimse görmeden de namaz kılabilir. Burada önemli olan hep samimiyettir ve Allah bize ölçünün bu olduğunu ayetlerinde söyler.
Yine Ra’d Suresi 27. Ayette de Rabbimiz, şeytandan Allah'ı sığınırım: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır. Kendisine katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip iletir” der.
İşte burada da samimiyetin ölçüsü vardır. Kendisine katıksızca yönelmek. Yani dünyanın bütün menfaatlerinden, bütün hırslarından, insanların rızasından tamamen arınmış olarak sadece katıksız olarak hiç kimseyi, kendisi de dahil olmak üzere şirk koşmadan sadece Allah'a yönelmek ve Allah işte bu samimi kullarının müstesna olduğunu, şeytanın böyle kullarının üzerine hiçbir etkisinin olmadığını ve ancak halis, samimi olan kullarının kurtulacağını da yine bize ayetlerinde belirtir, inşaAllah.
GÜLGUN GÖKTAN: Bir de bu çok güzel bir şey, bize Allah'ın tanıdığı çok büyük bir kolaylık. Birçok şey insan yapabilir ama hiçbir şey bilmeyen bir insan da olabilir. Bilgi de ulaşmamış olabilir. Kendini eğitememiş de olabilir. Ama samimiyse o da diğer birçok belki kendini çok geliştirmiş, çok fazla çaba göstermiş insan kadar güzel bir sonuç alabilecek inşaAllah Allah katında. Ahirette Allah'ın sevgisini kazanabilecek. Ne kadar güzel, Allah'ın böyle bir rahmetini üzerimize böyle bir imkan tanımış olması.
DİDEM ÜRER: Tabii maşaAllah. Tabii samimi olmaktan da burada kastettiğimiz, senin de söylediğin gibi insanlar samimi olurken Kuran'ı belki çok iyi öğrenmiş olmayabilirler ama Allah'a samimi olarak iman ettiklerini kendileri bilirlerse, orada artık belki dünyanın bütün kitaplarını okumuş, bütün Arapça eserlerini bilen veya Arapça olarak çok güzel dini anlatabilme kabiliyetine sahip olan, bütün hadis kitaplarını ezbere bilen bir insandan Allah katında çok daha üstün olabilir. Çünkü Allah katındaki tek ölçü takvadır. Takvada işte burada Allah'ın ayetinde belirttiği gibi katıksızca gönülden Allah'a bağlanan insanların yaşadığı bir duygudur. Onun dışında çok fazla kitap bilmek, Arapça bilmek hiçbir zaman bir ölçü olmaz dini yaşamak için.
GÜLGUN GÖKTAN: Şimdi başka bir sorumuzu cevaplayalım. Emircan Erkılınç yazmış: “Merhaba sevgili Didem ve Gülgün. Kuşadası'ndan yazıyorum. Programlarınızı zevkle takip ediyorum. Sohbetlerinizde akıl beğenme sözünü ilk kez sizden duydum. Ve bu kelimeler bile kendime çok farklı bir bakış açısıyla bakmama vesile oldu. Bu konuda biraz daha aydınlatır mısınız?” diyor Emir Can.
Çok önemli bu da tabii. Biz de bunu Hocamız’dan öğrendik. Biz de hiç bilmiyorduk ve hiç duymamıştık. Akıl beğenmek belki insanlara şimdi aşina geliyor olabilir. Hocamız’ın kitaplarında, her yerde, eserlerinde, yazılarında duymuş olabilirler. Ama çok ülfet kırıcı bir tanım. İnsanlar buna belki kimisi kendini beğenme diye olabilir, kimisi enaniyet diyor olabilir fakat bu çok düşündürücü bir tanım.
Hakikaten de böyle bir hastalık var ve bu dünya genelinde çok büyük bir kesimde hakim. İnsanlar belki buna çok dikkat vermedikleri için adını koymamışlar ve fark etmiyor olabilirler fakat baktığınızda çok küçük bir çocuktan, genç-yaşlı fark etmeden, çok cahil bir insandan, çok kültürlü bir insana kadar birçok kişinin aklına çok güvendiğini, kendinden çok emin olduğunu görebiliyorsunuz. Sokağa çıktığınızda bakarsanız, örneğin bir işportacı da kendinden çok emin olabilir. Pazarda alışveriş yapan bir teyze de çok emin olabilir. Tarlada çalışan bir işte emin olabilir. Profesör de çok emin olabilir.
DİDEM ÜRER: Hatta çocuklarda bile, büyümüşte küçülmüş derler. Kendinden o kadar emindir ki, insan zanneder sanki dünyanın bütün tecrübesini edinmiş ve her şeyi biliyor zanneder.
GÜLGUN GÖKTAN: Hatta hep öyledir ya birkaç yaş ilerlediğinizde geriye dönüp baktığınızda şaşırırsınız. Ben nasıl bunu böyle düşünmüşüm? Ne kadar da doğru zannetmişim? Halbuki hiçbir şey bilmiyormuşum dersiniz. Fakat işte kimi insanlar da bunu anlamak o kadar kolay olmayabiliyor. Çünkü bu ciddi bir hastalık haline gelmiş olabiliyor. Bunu nasıl anlıyoruz? Mesela bir doktorun yanına gittiğinde bakıyorsunuz o kişinin tıp hakkında hiçbir bilgisi olmamasına rağmen o doktordan daha emin bir şekilde teşhisleri olabiliyor. Doktoru dinlemiyor, onun anlattıklarını beğenmeyebiliyor, uygulamayabiliyor, yok öyle değildir, böyledir diyor ve gerçekten hayatı söz konusu olmasına rağmen bunu yapabildiğine göre hakikaten aklına bayağı güveniyor oluyor, onu görüyoruz. Veya bir hukuk profesörünün yanında bir kişi bayağı bir kendisi yorumlarda bulunabiliyor, biliyormuş gibi. Ve o insan belki tevazuundan karşısındaki insan, olgunluğundan, bilgisinden, kültüründen onu hissettirmiyor ama bu tarzda insanlar gerçekten toplumda, pek çok yerde karşımıza çıkabiliyor. Ve bu insanların ağzından biz genelde şunu hiç duyamıyoruz; birine bir tavsiye aldığını, uyguladığını, bir insandan örnek aldığını, bir konu olduğunda siz nasıl isterseniz. Siz daha iyi bilirsiniz, ben düşünememiş olabilirim veya bu tarzda karşı tarafı öne çıkarıp kendisini tevazuuyla altta bırakan sözler pek söylemediklerini görürüz.
DİDEM ÜRER: Hatta hiçbir zaman, hata yapmışım gibi, unutmuşum, hata yapmışım. Bu tarz ifadeleri de rastlamak mümkün olmaz gerçekten.
GÜLGUN GÖKTAN: Ve bilmiyorum kelimesini de pek duymayız. Ne olursa olsun mesela şurada kaç tane ev var denir. Bilmiyor demez yani. Elli tane vardır en azından. Yani bu mutlaka bir fikirleri olur. Gerçekten komik ama ciddi bir hastalık aslında. Bunun tabii ki çözümü her türlü tavır bozukluğunda olduğu gibi sadece Allah korkusudur. Çünkü biz aciz varlıklarız. Allah'ın büyüklüğü karşısında, Allah'ın sonsuz aklı karşısında biz Allah'ın sadece bize verdiği kadarını uygulayabilen, o kadarını anlayabilen çok kısıtlı bir akla sahip varlıklarız. Eğer biz Allah'ın yüceliğini çok iyi takdir edebilecek olursak, Allah korkusuyla, Allah'a saygıyla boyun eğmeyi tam olarak öğrenirsek o zaman biz inşaAllah böyle bir hastalığa kapılmayız. Kapılmış olan da varsa ondan hemen kurtulabilir. Aslında çözümü çok çok kolay ama tabii ki bunun için gerçek bir iman, gerçek bir Allah korkusu şart.
Neden bu insanları değiştirmemiz gerekiyor? Yani ne zararı var diyen de olabilir. Ama böyle değil. Böyle bir insanla bir arada yaşamak çok çok zordur. Zaten en başta ahiretini, zaten asıl konu o. Ahireti açısından bu çok tehlikeli bir şey. Çünkü her zaman için iyi olduğu, üstün olduğu iddiasında olduğu için kendini geliştirmesi, değiştirmesi, düzeltmesi, kusurlarını, hatalı yönlerini fark edebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu da Allah korusun Allah'ın beğenmediği bir ahlak içerisinde kalmasına sebep olabilir. Allah'ın rızasını kazanamayabilir. Bu açıdan zaten çok çok önemli.
Dünya hayatına baktığımızda da yine bunun zararını görür. Yalnız kalır bir kere her şeyden önce. Aklını beğenen bir insanla yaşamak çok zordur. Dost olmak mümkün olmaz. Mutlaka çünkü hep kendi merkezli yaşadığı için insanlar bir yerden sonra ona katlanamayacak hale gelirler. O yüzden bu insanlara yapılacak en güzel şey Allah'ın güzel ahlakını, Allah'ın büyüklüğünü onlara anlatmak Allah korkusuna davet etmek. İnşaAllah tabii Allah vesile ederse hemen kurtulabilirler.
DİDEM ÜRER: Gülgun’cuğum, burada senin verdiğin bir de örneğin tersi örneklerde yaşanabiliyor. Mesela, demin hukuk profesörü örneğini verdin. Bir hukuk profesörü bu sefer hukuk profesörü olduğu için kendisine yapılabilecek herhangi bir tavsiyeyi kabul etmiyor. O belki de herhangi bir insandan, hatta eğitim görmemiş bir insan belki kendisini çok iyi geliştirmiş olabiliyor. Ama burada sırf onun okulunda okumuş olduğu için gelen faydalı bir tavsiyeye de kapalı olabiliyor. Bu tarz insan modelleri de olabiliyor.
Bir doktor belki tıpta belli bir yönde eğitim görmüş oluyor ama mesela belki orada hasta kendisinde bulunan bir şey söylerken, ben zaten doktorum, ben bunu bilirim diyerek onun da mesela tamamen tek taraflı, kapalı yaklaşımı olabiliyor ve özellikle geniş eğitim almış olan insanlarda, yaşı küçük olan insanlardan herhangi bir bilgi almama yönünde bir katılık vardır. Halbuki bir Müslüman için düşünecek olursak, ki Allah dünya üzerinde Müslümanların dünyanın en akıllı insanları olduklarını söylüyor. Neden? Çünkü bu insanlar Allah'ın varlığını kavrayabilmiş ve fark edebilmiş insanlardır. Allah'ın varlığını fark edememek çok önemli bir eksikliktir. Bir insan eğer Yeryüzünde yaratılan bu kadar detayı göremiyorsa, bu detayların ancak ve ancak üstün akıl sahibi bir yaratıcı tarafından yaratıldığını kavrayamıyorsa ve hatta tesadüflerden bahsedebiliyorsa, bu noktada bu insanın ciddi olarak tavsiye alması gereken çok eksikliği var demektir. Artık ne eğitimi almış olursa olsun. O yüzden de işte bu noktada biz akıl beğenmeyi bütün insan kesimlerinde görebiliyoruz.
Bu senin de üzerinde durduğun gibi aslında ciddi bir hastalıktır akıl beğenmek. Çünkü Allah “her bilenden daha iyi bir bilen vardır” diyor ayetlerinde ve “bilenlerden sorunuz” diyor. Bu bilen her konuda olabilir ve her dalda olabilir. O yüzden insan her zaman her gördüğü kişiden muhakkak istifade edebileceği bir bilgi olduğu izlenimiyle yaklaşmalıdır ve çocuk bile olsa o çocuktan mesela orada yanındaki arkadaşıyla oyuncağını paylaşırken ondan bile istifade edebilecek bir yön görebilir insan, ondan bir ibret olabilir. Allah ayetlerinde, Habil-Kabil kıssasında özellikle bir kargadan örnek verir. Orada toprağı eşeleyen kardeşini gömmeyi unutan orada ve kardeşini öldüren bir insana bir karga toprağı eşeleyerek onu gömmesi gerektiğinin dersini verebilir. Yani Allah dünya üzerinde ibreti ve akıl örneklerini her yerde yaratabilir. O yüzden etrafımıza baktığımız her şeyden örnek alma gözüyle yaklaşmamız gerekir. Özellikle Müslümanlar, ilim Çin'de bile olsa gidip alma düsturu üzerine hareket ettikleri için her yerden, herkesten, her şeyden istifade etme gözüyle bakarsak o zaman uçsuz-bucaksız bir akıl denizine varmış oluruz. İnşaAllah bu da demektir ki, insan hiçbir zaman aklını beğenmeyip, bilgi nerede ise muhakkak istifade etme gözüyle bakar. Samimiyetin de ölçüsü olur bu, inşallah.
Mail adresini tekrarlayalım. Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine gönderebilirsiniz. Bugünkü programımız burada sona eriyor. Tekrar görüşeceğiz, inşaAllah.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500